• 163 syf.
    ·1 günde·Beğendi·Puan vermedi
    Harika bir okul,arkadaşlık,aile ve aşk kitabı ile geldim.Yazarimiz resmen döktürmüş ve iki hikayeyi birbirine bağlamış.
    Dört yapraklı yonca bizim düşüncemize gore şans demekmis. Her yonca yaprağının bir anlamı varmış,kitabı okumak için araştırırken öğrendim ben de :) Inanç,umut,aşk ve sans... Doğada yuz altmis bin tane üç yapraklı yoncaya karşılık sadece bir tane dört yapraklı yoncaya sahipmisiz. Iste bundan dolayı anlamına sans diyormusuz.
    O zamanlarda insanımız okumaya daha fazla önem veriyormuş. Okumak için elinden gelen çalışmayı hangi zorlukla karşılaşırsa karşılaşsın bırakmıyormuş. Sabır, gayret ,azim ve istek...Bunlar insanin istediklerini yapabilmesi için gereken nitelikler.
    Birşeylere ulaşım kolaylastikca eskisi gibi degeri kalmiyor. Okurken bunu daha iyi anladim.
    Kitap çok güzel bilgiler verdi bana. Bunları ögrendigim de keşke daah uzun süreli var olsalardı dedim. Mesela 1940larin köy enstitülerinde harika eğitimler veriliyormuş. Hasan Ali Yücel klasikleri o zamanlar tercüme edilmeye başlanmış. Enstitüde alınan eğitimler ile sağlıkçı, ziraatci,ascı,öğretmen,müzisyen,terzi vs vs mesleğine sahip olabilirmissin. Ondan dolayı eski toprak eğitimciler bu kadar saygın diye dusunuyorum. En az bir müzik aleti öğrenmek zorundaymışsın ve her donem en az yirmi beş klasik okuma zorunluluğu varmış. Elbet bunların amacı köy çocuklarından entellektuel birikimleri olan aydınlar yetiştirmek.
    Gerek kalemi ,gerek hikayeleri birbirine bağlaması ve hic kopukluk olmaması daha bir sevmeme neden oldu eseri.
    Araştırma yapılarak ortaya çıkan bir eser. Bilgilendiren ,efsanelere yonlendiren ,insanda merak uyandıran ve elinize aldığınız da bitirmeden bırakmak istemediğiniz bir hikaye.
    Şimdi bir soru sorayim sevgili okurlarım :) rüyalara ve efsanelere ne kadar inanırsınız? Rüyanızda gördüğünüz erkek/kız peşinden gider misiniz ?
  • İnsanlarımızı köleleştirmişler Sesilya adına iş, sonuna emeklilik demişler. Sonra lüks olmayan tüketimlerden, lüks tüketim vergisi almışlar, lüks nedir esasında onu incesiyle ele almalı hayır kabaca değil.
    Insanlar her gün uzun uzasıya çalışıyor sekiz'er on'ar saat; emeklerinin karşılığını zaten alan yok. Bu yüzden buraya gelmeyeceğim. Çünkü konuyu dağıtmamalıyım, insanlar yıllarca çalıştığı halde, iş de öyle çok yoruluyorlarki spora, sanata; örneğin tiyatroya, baleye veya konsere gidemiyor; iş çıkışında eşini alıp müzeye dahi gidebilen sayısı çok az.
    Bunlar ne zamandır lüks hayatım, fi tarihinden beri sevgilim. Evet en azından bizler için.
    Kendini geliştiremedikten sonra paranın bir köşede durmasının ne anlamı var hiç anlamıyorum; kitap alan insanlarımız oluyor mesela ama yorgunlar, zihinleri yorgun ve içleri ve ruhları ve hayatları ve gözleri nasıl aldıkları kitapları candan veya candan okuyabilsinler?
    Okuyamazlar elbet okuyanlar da anlayamıyorlardır.
    Bir köşe de oturan bize kendimizi geliştirmekte fayda sağlamayan para ne işe yarar sevgilim?
    Haftasonlarını da insanlar kapitalist sisteme para kazandırsın diye üretmişler, haftasonu kendini geliştiren insan sayısı da az.
    İnsan haftasonu dinlenmek tatil yapmak istiyor bilhassa, kendini geliştirmek, okumak titizlik ister emek ister onlar dinlenmeliler ihtiyaçları bu.
    "Bu düzenin içinde yaşlanıyoruz hiç yaşayamadan, büyüklerimiz izin vermiyor; bizleri çok sevdiklerinden."
    Alone writer
  • 113 syf.
    Merhaba 1K değerli okuyucuları :)

    Yalnızlık oldukça karanlık bir kavramdır. Çünkü yalnızlık insanın onu nasıl yaşadığına bağlıdır.
    Yalnızlık bazen huzurdur insan için, bazense hüzün. Bazen korkudur, korktuğudur, kaçtığıdır. Bazense insanın kendi kendini arayışıdır tüm hayatı boyunca.
    Yalnızlık öğretir insana bilmediklerini, başka insana nasıl muhtaç olduğunu, çünkü insan sosyal bir varlıktır ve istese de kopamaz diğer insanlardan, muhtaçtır onlara. Nedeni de basittir, yaşamı değerli kılan şey onu paylaşabilmektir.
    İnsan yalnız kalmak istemez çoğunlukla, çünkü yalnızlık rahatsız eder insanı, çünkü insanın kendini yarım hissetmesine neden olur yalnızlık. Ne mutluluğu tam olur, ne de hüznü. Çünkü paylaşamaz bunların hiçbirini ve paylaşamayınca da hiçbir şeyin anlamı kalmaz. Güzeliği güzel yapan onu paylaşabildiğimiz kişilerin olmasıdır.
    Kimi zamansa insan kendi kendine teslim olur yalnızlığa, çünkü tek çıkış yolu yalnızlık gibi görünür. Belki başkalarına kızdığı için, belki başkalarından kaçtığı, korktuğu veya onlardan bıktığı için, belki de sadece huzur bulabilmek için, ancak sebep ne olursa olsun bazen yalnızlığı seçer insan. Çünkü, pek sevilmese de, her ne kadar insanlar yalnız kalmak istemeseler de, bazen insanın tek sığınağıdır yalnızlık.
    Yalnızlık en büyük acıyı ise, aynaya her baktığında artık kendi yüzünden başka bir yüz göremeyeceğini bildiğinde, en çok sevdiğinin artık olmadığını bile bile yaşamak zorunda kaldığında verir insana. Çünkü yalnızlık insanın mutlu olduğunda gözlerindeki ışığın yansımasını bir başka insanın da gözlerinde görememesidir. Çünkü yalnızlık hüznünü sadece kendinle paylaşabilmendir. Ancak yine de yalnızların dilinden sadece yalnızlar anlar.
    Yalnız olmak istemeyen insan'ın yarattığı kurumlar; aile, dost, arkadaş, ahbap, sevgili, eş, anne, baba, kardeş... bir şekilde insanın yalnızlığına yol açıyordu. insan biz dediği kişilerin yanında biz olarak yalnızlaştı
    Yalnızlık adına yazılacak çok şey var…

    Çok konuştun yahu incelemeni yazsana Pouliche diyenler vardır :) iç sesim iyidir. Yalnızlığı sevenlerdenim ölümlü dünya tek geldik tek de gideceğiz elbet bu diyarlardan.

    Hasan Ali Toptaş bu eseri Buram buram yalnızlığı kokluyor ve de hissediyorsunuz. İki saatte okuyup bitirebileceğiniz bir kitap. Ama bitirdikten sonra neden bitti diye üzülmeniz olası bir durum. :) Okuyup bitirilse bile, aynı sayfadan aynı satırdan bile başka anlamları kendinize alıp, ayraç koyacağınız bir kitap… Ve bazı şiirleri var ki beni kalbimden vurdu.
    Kitap isminden de anlaşılacağı gibi tonla yalnızlık yüklü :) Yalnızlığın her çeşidini bulabiliyorsunuz bu kitapta
    Okunması gereken, şiirsel metinlerden oluşan bir kitap
    Okurken iyi ki yalnızım diyebileceğiniz, kimi yerde hüzünlenip kimi yerde umutlanabileceğiniz bu kitap
    ''Yalnızlık susturmaktır kendi sesinle kendini '' diyor
    '' coşarken ya da deli dolu yaşarken ansızın ölümü istemektir yalnızlık .kendimizin kendimize sağırlığıdır '' diyor
    yalnızlık diyorum ancak bu kadar güzel anlatılabilirdi :) Her sayfasında ayrı ayrı ahenk.
    "" Anılarımız çoğaldıkça yalnızlığımız büyüyor"" #64373193

    Spoiler içerir, Keyifli okumalar... :)
  • 352 syf.
    ·5 günde·Beğendi·8/10
    Hic bitmesini istemediyim,okumakdan zevk aldigim bir kitapdi.iyiki okudum diyebelecegim bir kitap.İnsanin ozgurligunun,en onemli dusunce ozgurlugunun ne kadar onemli oldugunu gosteriyor yazar bize.Ana karakterin baslarda olan direnişi,sisteme kendince karsi cikma cabalari,ozgurluk ugruna herseyi yapa bilecegini dusunmesi icimi umutla doldurdu.Sonda hersey guzel olucak dusuncesiyle okudum kitabi.Ne yazikki hersey herzaman istedigimiz gibi olmuyor ve biz olanlara teslim oluyoruz.Sanki tarih hep tekrarlanir gibi..Sanki birileri hep yonetmek,birileride yonetilmek icin yasar..Bence onemli olan var ola bilmekdir bu dunyada,izler biraka bilmekdir.Bugun bizimde degistirmek istedigimiz cok sey vardir elbet,peki biz Winston gibi herseyi goze alarak bunu yapmaya calisa bilirmiyiz?Sonuc ne olursa olsun onemli olan her zaman birseyler yapmak istemekdir,bunun icin ugrasmakdir.Kitapda birtek Julia olan iliskisini begenmedim,bir tesaduf eseri birlikde olmus bir ciftdi sadece.Julia ne istedigini bilmeyen bir karakter ve Winstona hic yakistiramadim.zaten hemen ihanet edişi de aralarinda baglarin ne kadar zayif oldugunu gosteriyor.onun icin kiminle oldugunun,ne yapmak istediginin,niye yasadiginin bile anlami yok.Tek istedigi nasil olursa olsun,kiminle olursa olsun "yaşamak".Tabi buna yaşamak denirse...
  • Kavurucu bir soğuk… Kolumdaki saat sıcaklığı -40 °C gösteriyor. Ayak parmaklarımı hissetmiyorum, sanırım hücrelerim savaşmayı bırakalı çok oldu. Rüzgâr bıçak gibi, açıkta kalan bütün uzuvlarımı kesiyor. Halsizlik, günün yorgunluğu üzerine alınan ılık bir duş misali yavaş yavaş bedenimi ele geçiriyor. Beynim numaralar yapmaya başladı, sıcacık bir ateşin yanında olduğumu söyleyip gözlerimi kapatmamı salık veriyor… Sanırım o da savaşmaktan yorgun düştü, minimum enerji düzenine geçmek istiyor... Hipotermik şoka girmeye ramak kala; son çırpınışlar, kalbimin zayıf vuruşları... Bilincim beynimle iş birliği içinde kendini devre dışı bırakmaya zorluyor. Göz kapaklarıma dahi direnemiyorum… biraz dinlensem…



    Hilâl şeklindeki tepenin yamaçları üzerinde dikine uzun uzun çarpık yarıklar; hilâlin ortasında su toplanmış bir gölet, geriye kalan her yer siyah kuru toprak. Bitki türünden bir canlının varlığından bahsetmek imkânsız. Ne tuhaf bir yer burası, yeni bir gezegen keşfediyormuşum gibi geliyor ama o kadar da tanıdık ki. İyisi mi tepenin üzerine çıkıp, etrafı yüksekten incelemeli… Çıkış birazcık zorladı, yarıklar düzgün bir tırmanışa izin vermiyor. Demek bir adanın üzerindeymişim. Etrafındaki su, deniz mi okyanus mu anlayamıyorum ucu bucağı yok. Çıktığım tepe sanki patlamış da yükselmiş gibi, gölet bu yüzden oluşmuş olabilir. Tepenin diğer ucunda sanki bir insan silüeti var. Oturur vaziyette, dizleri hafifçe yukarı kırık, elleri iki yanında uzakları seyrediyor. Belki de birini bekliyor, öyle bir hâli var. Tehlikeli biri intibaı uyandırmadı bende. Yanına gideceğim. İçimdeki tuhaf his halâ geçmiş değil; hiç bilmediğim bir adadayım ama her şey tanıdık geliyor, dejavu gibi. Bu kadar uzun süren, bu kadar derin bir dejavu var mı ki? Adanın ruhu var sanki, bütün benliğimi almaya çalışıyor. Zaman geçtikçe her toprak tanesi benden bir parçaymış gibi hissettiriyor. Yanına gitmeye çalıştığım yabancı dahi tanıdık geliyor. O’nda bir kıpırdanma olmadı henüz, fakat beni fark etmemiş olması imkânsız, sadece o ve ben varız. Her şey dingin, su sakin sakin vuruyor kıyıya. Bütün bu uyumu bozan bir ben varım.

    − Merhaba, konuşabilir miyiz?
    − Merhaba, tabi ki. Hoş geldin. Ayakta kalma, oturabilirsin.
    − Ev sahibi gibi karşıladınız beni. Buraları çok iyi biliyor olmalısınız. Biz neredeyiz biliyor musunuz? Yakınımızda ulaşabileceğimiz bir anakara var mı?
    − Adanın sahibi değil, ta kendisiyim. Yeni doğdum. Aslında derinlerde hep vardım. Volkanik adayım ben, öyle bir an geldi ki patlayıp su yüzeyine çıktım. Yukarı çıkmak kolay olmadı benim için. Tonlarca su kütlesini yerinden oynatmam gerekiyordu, fakat zamanı gelmişse karşımda hiçbir şey duramaz. Yüzeye çıktığımda artık görmezden gelinemeyecek kadar aşikâr olurum. Biliyor musun uzun zamandır üzerimde baskı vardı, dayanamazdım daha fazla… Patlama sancılı ve zorlu bir süreç; her zaman sonuca ulaşmaz, ulaşıyorsa taçlandırmak gerek. Ben yıllarca biriken öfkemi; o simsiyah, yoğun dumanımı göğe salarak taçlandırdım başarıyı. Yüzeye ulaşınca sakinleştim sonra. Etrafımda gördüğün, okyanus suyu. Göletim patlama sonrası soğurken oluştu, tek güzel yerim orası. Güzel olduğumu iddia etmiyorum; güzel olmak gibi bir amacım yok, tek isteğim kabullenilmek. Okyanus sakin sakin şekillendiriyor beni artık. Kenarımın bir kısmını yıktı, düzleştirdi şimdiden. Kısaca böyleyim. Yakınımda ne olduğuyla ilgilenmiyorum, buradayım bundan sonra.

    Benimle dalga geçiyor olmalı. Adanın kendisiymişmiş. Ben de okyanus olayım öyleyse. Adanın nasıl oluştuğunu anlat demedim ki ben, neredeyiz diye sordum. Buradan kurtulmak istiyorum. Bunun için; bulunduğumuz konum, yakındaki bir yerleşim yerinin varlığı, en azından ilkel bir sandal bulma olasılığı gibi şeyler önemli. Bastırılmaymış, patlamaymış, kabullenişmiş; bana ne bunlardan! Nasıl anlaşacağım ben bu deliyle?

    − Doğru soruları sorarak.
    − Ha? Anlamadım?
    − Neden tanıdık geliyorum sana? Aslında bunun da ötesinde, tanıyorsun sen beni.
    − Tanıdık geliyorsunuz demedim ki, nereden çıkartıyorsunuz? Hem adınızı dahi bilmiyorum nasıl tanıyabilirim sizi?
    − Hunga Tonga-Hunga Ha'apai benim adım.
    − Ney, neyy?
    − Hunga Tonga da diyebilirsin kısaca.
    İşte şimdi her şey tamam oldu. Hoş bulduk; deli değil, zırdeli adası. Allah’ım bir de doğru soruları sor demez mi bana. Hiç gelmeseydim yanına daha iyiydi. Başka da kimse yok ki nerede olduğumu sorup öğrenebileyim.
    − Bu kadar zor mu bana inanmak?
    − Peki Bay Hunga Tonga, biraz espritüel buldum sizi. İsminiz de bile ironi var sanki. Tongaya düşürmeye mi çalışıyorsunuz beni acaba?
    − Adımı sen koydun, benim bir suçum yok.
    − Affedersiniz ama bu söylediğiniz tam bir saçmalık! İsminizi ilk defa duyuyorum, üstelik Dünya’da bu isimde bir ada olduğuna dahi inanmıyorum.
    − Durma hadi, inanmıyorsan Google’la.
    − Hahahahay, işte bu yaa. Anladığımız dilden konuşun biraz da böyle Bay Hunga Tonga. Neydi o kasıntılarınız; patlamalar, yüzeyler falan? Ama kabul ediyorum gerçekten espritüelsiniz (!). Burada Google’a ulaşmak; Mars’a ayak basmaya benziyor. Mars demişken; Elon Musk’ı bilir misiniz? Hani, onun arabası var roadster güzel mi güzel; şoförü de var hem. Özel, havalı mı havalı, robot görünümünde. Gösteriş için de olsa roadster’ı Mars’a göndermişti; işte o artık, uzayda kendi yörüngesinde dolanıyor başıboş. Harikulade bir o kadar da muhteşem Google espriniz de onun gibi, uzay boşluğuna uçtu gitti bile. Gerçi, bu nev-i şahsına münhasır zat-ı pek muhterem; namıdiğer Elon oğlu, Dünya’nın hemen her noktasından internete erişim sağlanabilsin diye uzaya paneller gönderiyordu en son. Aslında biraz daha beklersem, o panellerin sağlayacağı internet bağlantısını kullanmayı deneyebilir; ne kadar da çok ihtiyacım olan Hunga Tonga-Hunga Ha'apai adını Google’da aratma eylemini gerçekleştirebilirim. Fakat maalesef ki; sonsuza kadar da beklesek, internete erişim için kullanabileceğim bir cihazımın olmadığı acı gerçeği değişmeyecek. O yüzden, Ada’dan kurtulmak gibi daha önemli şeyleri denemem lazım.

    − Bana inanmayı da deneyebilirsin...
    − Peki öyleyse, bu isimde bir ada olduğunu nasıl ispat edeceksiniz Bay Hunga Tongaya düşmemiş? Üstüne üstlük, isminizi benim koyduğumu iddia ediyorsunuz.
    − İki sene önce bir haber okumuştun. Yakın tarihte volkanik yeni bir adanın oluştuğu ve NASA’nın ilgili uydu görüntülerini simule edip adanın nasıl şekil aldığına dair video hazırladığı anlatılıyordu. Sonra o görüntüleri izlemiştin. İşte o adanın ismi Hunga Tonga-Hunga Ha'apai idi. Okyanustaki volkanik patlamalarla ilgili başka görüntüleri de izlemiştin hani. Bütün bunlar seni derin düşüncelere gark etmişti, hatırladın mı?
    − Bakın Hunga Tonga Bey. Bu isim irite etmeye başladı, Ada diye hitap edebilir miyim size?
    − Bana sormana gerek yok, nasıl hissediyorsan ben o’yum.
    − Peki Ada Bey, bu kadar ayrıntı vererek beni kandırmaya çalışıyor olabilirsiniz; çünkü bahsettiğiniz şekilde bir araştırma yaptığımı hatırlamıyorum. Bu nedenle benimle ilgili kişisel sorular soracağım, doğru cevaplarsanız belki o zaman size inanabilirim.
    − Nasıl istersen. Daha sancılı bir süreç olacak gibi.
    − Yok yok merak etmeyin, kişisel ama basit sorular olacak.
    − Ben senin açından söylemiştim, dolayısıyla benim için de.
    − Lütfen daha fazla alengirli cümleler kurmayın. Bir şey derdim ama neyse... Benim adımı biliyor musunuz?
    − Çelik.
    − Hımm, iyi tahmin ettiniz doğrusu. Emin olabilmem için biraz daha zorlamam gerekiyor anlaşılan. Yakın zamanda beni etkileyen en büyük olay neydi?
    − Etkilemek, biliyorsun ki çift yönlüdür; olumlu ve olumsuz anlamda. Hangisinden bahsediyorsun? Ben biliyorum ama sen yine de açıkça ifade et, inandırmam gerekiyor ya seni sonuçta.
    − Ada Bey, biliyorum çok derinlerdesiniz ama lütfen beni de oralara çekmeyin. Anlamamazlıktan gelerek beni yormaya, bıktırmaya ve hatta sonunda kendinize inanmaya mecbur bırakacaksınız belli ki. Siz de bilirsiniz galat-ı meşhur lügat-ı fasihten evlâdır. Etkilemekten kastım pozitif anlamda idi tabi ki.

    − En çok etkilendiğini düşündüğün olay o değil, ama yine de cevaplayacağım. Uzun süre araştırma yapıp, günlerce projesini geliştirmekle uğraştığın hayalini hayata geçirme fırsatı yakaladın. Mutlu etmişti bu seni. Kabullenmeyeceksin biliyorum, ama emin olabilirsin ki; bu değildi seni en çok etkileyen. Şuraya P+ yazsam, neyi ifade eder sana?... Biraz daha ipucu vereyim istersen; P+ Gül yani PozitifPlus Gül, hatırladın mı? Bir akşam PozitifiPlus’ı, π⁺ şeklinde kodlamıştın da o’nun hoşuna gitmişti. Anlamı özeldi senin için... “Neydi mottomuz: ‘Pozitif düşünce de kazanır!’. Üzme tatlı canını, geçer bu yaralar elbet. İnan bana başaracağız. Hadi, tam gaz ileri!”. Cümleler öylesine masun öylesine masum çınlıyor mu kulaklarında halâ?... π⁺ geçen sene Muchu Chhish dağının zirvesine çıkmak istemeseydi beraber bitirecektiniz projeyi. Uyarmıştın, “Ölüme davetiye çıkarmak bu yaptığın” demiştin. Biliyorsun, dağcılık için “yapılamaz” denilen ne varsa büyülüyordu o’nu. π⁺ da “Doğası bu kanunu şu diye duraklamak sence olur mu?” demişti sana. Sonrası malum manşetler: “Genç dağcı, fethedilemez zirvesi ile bilinen Muchu Chhish Dağına tırmanırken geçirdiği kaza sonucu gözlerini hayata tamamen kapadı.” PozitifPlus’ı kaybedince kendine iki söz vermiştin; birisi, uğruna her şeyini feda ettiğin projenizi gerçekleştirmek. Diğeri… Onu söylememe gerek yok sanırım.

    − Neye inanacağımı bilmiyorum, ne yapacağımı da. Gitsem; gidemem… Kalsam; kalamam… Şaştım bu işe.
    − Muchu Chhish dağının varlığı ne kadar gerçek ve acı veriyorsa, ben de öyleyim... Kabullenmek tek çıkar yol.
    − Sizinle bir alıp veremediğim yok ki benim, kanlı canlı karşımdasınız işte. Kabullenmekten kastınız söylediklerinize inanmam ise; onu da başardınız merak etmeyin, bütün bentlerimi yıkarak…
    − Sancılı bir süreç olacağını söylemiştim. Kabullenmek; inkâr etmemek mi demektir sence? Gül’ün hayatta olmadığı gerçeğini kabullenebiliyor musun?
    − Ben… Ben, anlayamıyorum… Bütün hislerimi, bütün düşüncelerimi, bütün hayatımı biliyorsun. Sen kimsin?

    − Ben ve sen diye ayrı değiliz biz. Bir bütünün iki parçasıyız. Madem anlamıyorsun kulaklarını dört aç: İlk kez bir kıza karşı anlam veremediğin duyguları hissettiğin zamanlardı ateşteytin ateşte işte ateşte öyle bir ateş ki yıllarca yakacaktı seni ama uyarmıştım desem inkâr edeceksin her zamanki gibi nasılsa müthiş zekânla üstesinden gelirdin tabi gitme dedim gelme dedim yapma etme derken bir sıkımlık aşkınız bitti değil mi Mr. Olympia kendini yenilmez gördün ulaşılmazı istedin kabul et ama güzel yenildin yenildin ne oldu ki okyanusa at gitsin önemli mi senin için yine devamke görmezden gelmeye kaçtın yıllarca o ateşten başkalarını sen yaktın bu defa yapacak daha önemli işlerin vardı nasılsa hep zaten hiç düşünmedin ki o işler mutlu edecek miydi seni aynı üniversite tercihinde olduğu gibi kendini kandırmaya çalıştın yine yok saydın beni oysa konservatuara girmek şarkı söylemek müzikle uğraşmak kitap okumak ne kadar güzel şeylerdi gizliden 90’lar pop dinlerdin de kendine dahi itiraf edemezdin bense oradaydım hep 90’larda tabi bunlar fizik okuyup galakside otostop çekerek paralel evrenleri keşfetmek kadar heyecan vermiyordu Einsteinımıza sahi en son hangi paralel evrendesiniz bayım bulabildiniz mi hayat evren ve her şeye dair nihai sorunun cevabını zahmet etmeyin söyleyeyim benim o ben ben e tabi şimdi bunu ispat etmemi istersin nasıl etsek de ispat etsek Kaf Dağını aşıp ardındaki Zümrüdü Ankayı getirsem kabul eder misin ya da Muchu Chhish Dağının zirvesine çıksam yeterli olur mu senin için gerçi oraya ulaşılmazı başarabileceğini ispat için çıkıyorsun zaten a pardon hiç olur mu öyle şey söz vermiştin aslında O’nun içindi değil mi benim hatam sorry gelmiş geçmiş geliyor gelecek tüm zaman kiplerinin en iyi climberı.

    − Sağ olasın iyi oldu böyle. İçinde biriktirdiğin tüm öfkeni kustun, üstüme boca ettin neyin varsa Bay Tongaya düşmüş Hunga Ha'Apaçi. Jöleyle dikleştirilmiş düşüncelerin, düşük bel sözlerinle yakışıyor sana Apaçilik. Bilirsin ergenlik aşkları ikiye ayrılır dongi dongi türü olanlar ve olmayanlar. Tonga-Hunga Ha'Apaçi Bey maalesef gerçek şu ki; çocukken dongi dongi aşkına kapılmamıştım, o yüzden artık esamesi dahi okunmuyor o ateşin. Doğru, üzerini kapatmıştım. Demek ki senin içine düştü o ateş; yanmış yanmış, kavrulmuşsun yıllarca. Kendi dongi dongi aşkını bana kabul ettiremezsin. Ne deyim ergenlikten dahi çıkamamışsın henüz. Kabullen de kabullen, ne bu Allah aşkına? Bak Küçük Prens kendi gezeninde ya da Ada’nda mı desem, her nereyse işte orada; güzel, musmutlu hayallerinle yaşayabilirsin, fakat Dünya senin etrafında dönmüyor anla bunu. Artık devir değişti. E tabi Çelik de değişti, büyüdü. Hayat en büyük eğitimcidir; acıyla olgunlaştırır, sevinçle büyütür insanı. Sen, ergenus! Anlamazsın bunlardan. Nereden bileceksin, hiç yemedin ki hayatın sillesini. π⁺’tan bahsettin, ruhumu tüm çıplaklığıyla görüyordun madem; O’nu ebedi istirahatine uğurlarken verdiğim sözleri, nasıl olur da 1 byte’lık RAM’inle decode etmeye çalışıyorsun? Anlamıyorum, bu fevkalhad kapasitenle bir de alengirli cümleler kurabiliyordun. Tam sana uygun bir söz var biliyor musun adam sandık eşeği diye başlayan. Hayır hayır hayır yanlış anladın yine, için fesat işte. Diğer versiyondan bahsetmiyorum ki. Benim söylediğim “adam sandık eşeği çifte serdik döşeği” idi… Demek hep böyleydik biz… Yanlış anlaşılmalar, küçümsemeler, reddetmeler, üstünlük taslamalar… Sen; evet sen, aynamın arkasındaki simsiyah sır. Kimsenin farkında olmadığı... Sır olmazsa, nasıl seyredebilir ki insan kendini değil mi? Kolay değildir aynaya bakmak, kendine güvenmen gerekir her şeyden önce. Çoğu, aynalara küskündür bu yüzden. Ayna olsan da kendini kusursuz sanma! Senin de hataların var. Bilirsin aynalar, karşısına dikilirsen sağını-solunu şaşırırlar.

    − Sonunda kabullendin biz’i. Kolay olmadı, sonuçta onca hatırayı yerinden oynatmak zorunda kaldık. Artık çok cool’um. Hatırlar mısın, sazlar çalınırdı Çamlıca’nın bahçelerinde?
    − Benim de arabanın teybini çalmışlardı. Evet evet kabul ediyorum bu espri olmadı burada ama ne yapayım dayanamadım bu kadar yoğun felsefeye. Hem pas atan sensin, gole çevirmesem takım olamazdık sonra.

    − Yaptıklarından pişman mısın?
    − Yapmadıklarımdan olduğu kadar değil…



    Derin nefes al… Derin nefes al… Derin nefes al… Güneş batmak üzere, kaç dakikadır uykudayım ben? Birazdan titreme başlayacak tekrardan hissediyorum... Vücut ısısını artırmak için bir şey vardı neydi o?... Off Allah’ım offf, nasıl bir soğuk böyle, sanki damarlarımda dolaşıyor. Tamam… Tamam, hatırladım… İdrarımı şişeye doldurup koltuk altıma koyacaktım… Çantam nerede acaba? Yakında gözükmüyor. Neyse ki su kabım uzağa düşmemiş. Yukarıda hafif kuytu bir yer de var sanki… Sürünerek su kabını alsam sonra da kuytuluğa çıkabilir miyim ki? Enerjim bitmek üzere… Gece burada böylece durmam da imkânsız, son enerjimi oraya doğru harcamalıyım. Ahh, bacağım! Sanırım kırılmış… Çarpmanın etkisi yeni hissediliyor... Hadi... Hadiii… Son defa pozitif düşün…
    Suyum bitti artık, boş kaba idrar doldurup kabı koltuk altıma koydum… Henüz bilincimi kaybetmemişim demek, hatırlayabiliyorum… Hatırlasam ne fark eder, idrarın sıcaklığı ne kadar sürecek ki. Kendimi kandırmaya çalışıyorum yine… Gül’e söz verirken yaptığım gibi… Şu hayatta gerçekleştiremediği ne varsa onun adına tamamlayacaktım. Ama atladığım bir şey var; o, bu sözü kesinlikle istemezdi. “Başkaları adına yaşarsan, kendi hayatını ıskalarsın” derdi muhtemelen. Haklı çıktınız hanımefendi, karavana! Ah PozitifPlus, şu an o kadar ihtiyacım var ki senin neşene. Biliyorum, artık çok geç… Gün çoktan döndü buralarda ve ben simsiyah bir gecenin koynunda, yapayalnız bekliyorum. Gözlerimi kapatıp soğuğun merhametine bırakmak istiyorum kendimi. Hem rüya görürüm belki. Sana π⁺’ın anlamını anlatırım hem. Bir tüyo verebilirim şimdiden; biliyorsun π; matematiksel bir sabit, sonsuza uzanan reel... Bu kadar kâfi gerisini sen çöz. Ahh! Kırığın sancısı kendini iyice hissettirmeye başladı, sıcaklık daha da düşmüş olmalı… Dayanamıyorum artık… Uykusuzluk, hâlsizlik, soğuk, sancı, Gül…



    − Çeliik… Çeliik, Çeliiik uyan hadi.
    − Ha, efendim? Sen misin Gül?
    − Benim tabi. Kalk hadi kalk, geç kalıyoruz. Kaç defa söyledim bu aylarda pencere açıkken uyuma diye. Geceleri soğuk oluyor artık. Zaten uykudayken üzerinde örtüyü düzgün tutmuyorsun, affedersin bi yerlerin de açıkta kalıyor, sonra hasta oluyorsun.
    − Ne yapabilirim, proje üzerinde çalışıyordum sabaha karşı ancak yattım. Kafa bi dünya olmuş pencereyi mi düşünecektim bir de? Öyle hissediliyor ki, bu sabah PozitifPlus Hanımefendi tersinden kalkmışlar anlaşılan. NegatifMinus marka parfüm kokusu var havada.
    − Hahaha, çok komik! Gece açıkta bırakıp üşüttüğün kıçın sanmıştım ama yanılmışım; beyninmiş aslında.
    − Tamam bee tamam tamam, amma sert yaptın ha! Kalktık işte. Ahh! Kramp girmiş ayağıma.
    − Az bile sana soğukta yatarsan. Bu sembol de neyin nesi?
    − Hangi sembol?
    − Şu pi sayısı üzerinde artı işareti var ya.
    − Ha o mu, dün akşam seninle telefonda projemizle ilgili konuşurken yapmıştım. PozitifPlus falan derken aklıma geldi herhalde.
    − Çok güzel, gerçekten hoşuma gitti. Bende özel bir şeyler uyandırdı şu an. Senin için de bir anlamı var mı?
    − Var tabi.
    − Nedir?
    − Boş ver şimdi, müsaade et de üzerimi giyineyim yoksa projeyi tanıtacağımız toplantıya cidden geç kalacağız. Günler çuvala girmedi ya, sonra anlatırım.
    − İyi öyle olsun bakalım.
    − Gece tuhaf bi' rüya gördüm şu sizin meşhur "tırmanış"la ilgili, pek iç açıcı değildi. Nedir son durum?
    − Sorma ya, sanki o iş yattı gibi. Benim de gözüm korkuyor açıkçası henüz karar veremedim. Vazgeçmeye meyilliyim ama.
    − Umarım vazgeçersin. Seni gazete manşetlerinden okumak istemiyorum.



    Event: #77872523

    Bonus Chapters:
    https://www.youtube.com/watch?v=-lcfABgHKfs
    https://www.youtube.com/watch?v=GdfjKUKj1sQ
    https://www.youtube.com/watch?v=nt_8xZwEq-M
    https://www.youtube.com/watch?v=77ygz-MC6_8
    https://www.youtube.com/watch?v=0_5mrUqn6RU

    Symbols:
    π (Pi): Reel sayı. Matematiksel sabit. Bir dairenin çevresinin, çapına oranı.

    REFERENCES:
    [1] https://www.youtube.com/watch?v=DaGSxdR4C0k
    [2] https://www.youtube.com/watch?v=a8pAKr_zbOM