• Anne çocuklarını, "iyi, uslu" oldukları ya da isteklerini, buyruklarını yerine getirdikleri için değil, çocukları olduğu için sever; bu yüzden anne sevgisi eşitlik üzerine kurulmuştur. Bütün insanlar eşittir, çünkü bir tek annenin, Toprak Ana'nın çocuklarıdır.
    Erich Fromm
    Sayfa 66 - Payel Yayınevi
  • 126 syf.
    ·Beğendi·10/10
    “Cuma akşamı olağanüstü bir varlığın hayatını çaldınız,hayatımın aşkını,oğlumun annesini aldınız ama nefretimi alamayacaksınız.Sizden nefret etmeyeceğim.”

    13 Kasım 2015’te Antoine Leiris’in eşi Helen,gittiği bir rock konserinde teröristler tarafından öldürülür.Muhteşem bir annenin ve sadakat dolu bir eşin hayat dolu ömrüne acımasızca son veren insanlara karşı oğlu ile başbaşa kalan bir babayı anlatıyor.

    Kitabı okurken o kadar çok ağladım ki,özellikle “Helen’in teşhis edilme” sahnesinde yıkıldım.Oğlu Melvil’in annesini beklerkenki duyguları özellikle beni yıktı geçti.Antoine Leiris adeta nefret kavramına başka bir açısı,bir doluluk getirmiş.

    Ondan nefret etmen ona değer veriyor olduğunu gösterir derler de çoğu zaman anlam veremeyiz ya,Antoine bize bunu o kadar güzel bir şekilde anlatıyor ki.Bayılarak okudum bu kitabı.

    “Hayır,sizden nefret ederek size bu hediyeyi vermeyeceğim.Aslında hak ediyorsunuz ama nefretinize öfkeyle cevap verirsem,sizin bu hale getiren cahilliğe yenilmiş olurum.”
  • 160 syf.
    ·4 günde·Beğendi·8/10
    #okudumbitti #aysuşahlı #son isimli #polisiye türde yazılmış romanını okudum gelelim konusuna...
    Öncelikli olarak ben severek ve merak ederek okudum.
    Emek verilmiş her detayı düşünülüp yazılmış bir roman...
    Biraz daha #kurgu geliştirilebilir..
    Konusu ise herşey Şile'de bulunan 17 18 yaşlarındaki kız cesetleri ile başlıyor...
    Cinayet büronun olaya dahil olması ile güzel giden bir roman içinde aile içi ilişkilerde yaşanan sorunlardan, yetiştirme yurdunda büyümenin zorlukları ve sevgi şefkat eksikliğine uzanan, şizofreni hastalığının detaylarına ve hatta benim çok sevdiğim #mügeanlıiletatlısert proğramının bile işlenmiş olması günümüze bakışı çok hoşuma gitti.
    Bir annenin evlat acısı eşinden görmediği sevgisizlik, huzur evi yaşamın da işlenmesi hoşuma gidenler arasında....
    Okumanızı öneririm kısa sizi sıkmayan merakla okuyacağınız bir roman
    ...
    ....
    #book#books#bookstagrammer#booksphotography#bookshelf#bookstagram#kahvekeyfi#kahve#pickup#plak#roman#coffeetime#coffee#video#musıc#barışmanço#musicvideo
  • Kinyas ve Kayra #DİKKAT SPOİ!
    Bitti.
    Bu nasıl bir hissiyat, bu nasıl bir duygu böyle?
    pişmanlıklarla doldurduğu hayata boyun eğmiş birinin unutulmuş ismidir. sırf insanca, pek insanca bir şeyler hissedebilmek uğruna zavallı bir garsonu gözünü kırpmadan vuran bir canavarın geçmiş hayatında sahip olduğu adıdır aynı zamanda. raskolnikov tefeci kadının kafasını baltayla parçalarken kendince de olsa bir sebebi vardı: çoğunluğun iyiliği uğruna, herkes için bir zorunluluk addedilen kuralların yeri geldiğinde çiğnenebileceğini öğrenmelisin çocuk! o halde neden sonra pişmanlık duydu? aklında tutarlı bir zemine oturttuğu bu sebebe inanmıyordu belki de. en derinlerinde başka bir istem vardı raskolnikov'un: bir şeyleri kanıtlamak! hayata ve kendine belki de... lakin asla kanıtlayamadı. olmadı. beceremedi. eline yüzüne bulaştırdı. tefeci kadını ve kız kardeşini öldürdüğü için pişmanlık sardı yüreğini. raskolnikov'un en derinlerinde bir sır gibi sakladığı istem buydu: salt bir pişmansızlık hissiyatıyla başkaldırmak. beceremediğinden olsa gerek, tanrıya ve aşka sarıldı. lazarus'u dirilten neden raskolnikov'u diriltmesin? öyle ya...
    peki ya sen kinyas? iki kadını acımasızca doğrayan bir caninin dahi pişmanlıktan arınacak lüksü vardı bu hayatta. ya sen kinyas? ne bir amaç, ne de arkasına sığınılmış bir sebep arayışı olmaksızın yaptıkların... dişçinin bekleme odasındaki dergileri okumaktan farkı yok aslında yolculuklarımın, hayallerimin, cinayetlerimin... merhamet mi istiyorsun kinyas? dinini değiştir. ya de çek git! mesele sadece sebepsiz yere yok ettiğin hayatlar mı? kırdığın kalpler mi... neden sen de kayra gibi sonuna kadar gidemedin? pişmanlığın acısını kucaklayacak gücü kendinde nasıl bulabildin kinyas? belki bir ya da birkaç kişiyi öldürsen mesele yoktu. tecavüzlerin, işkencelerin, bitmek bilmeyen nefretinle parçaladığın onca hayat... bazı günahlar vardır kinyas... bunu nasıl kaldırabildin? dünyanın en derin acısı olan pişmanlığa, üstelik böylesine göğüs gerebilecek kuvveti nerede bulabildin? uzun yıllardır görmediğin annenin gözlerine nasıl bakabildin yıllar sonra? onca yıl sonra ilk defa, unuttuğun ismini duyduğunda kapıdan, nasıl ayakta durabildin?

    --- kinyas ---
    kapının yanında iki düğme gördüm. biri ışık, diğeri zil. hangisinin ne olduğunu düşünemeyecek kadar, kafamda yeniden canlandırdığım komik hikayenin içindeydim. ikisine de bastım kendi kendime gülmeye devam ederken. sesler geldi içeriden. birileri uyanıktı. belki de akşam yemeği yeniliyordu. kimse, "kim o" demedi. zaten bu soruya düzgün bir yanıt da veremezdim. kapıyı annem açtı.
    apartmanın ışığı söndü. tekrar bastım iki düğmenin üzerine. çıkan zil sesi donmuş annemi çözdü. "tolga! sen misin?" sözleri çıktı ağzından. yıllar sonra gerçek ismimi duymak tuhaftı. o kadar uzaktı ki bana bu isim, neredeyse dönüp arkamda bir tolga olup olmadığına bakacaktım. "benim anne!" dedim. sadece bana değil, bütün ruhuma sarıldı. içeriden babamın anneme gelenin kim olduğunu sorduğunu duyuyordum. annem yanıt vermiyor, sadece sarılıyordu. bir hayal olup olmadığımdan emin olamadığı için birden yok olup kaybolmamı engellemeye çalışıyordu belki de. sonra "oğlum" dedi...
    --- tolga ---

    kayra'nın yolunu seçmediğin için kimsenin sana korkak diyemeyeceği kadar korkunç bir cehenneme mahkum ettin kendini! ah kinyas... keşke gerçek olsaydın! böylece raskolnikov; "lazarus'u dirilten tanrı neden beni de diriltmesin" diye sorabiliyorken, daha da büyük günahkarlar "kinyas'ı yeniden tolga yapan tanrı neden bizi de iyileştirmesin" diye sorabilirlerdi belki de. orada mısın kinyas? duyuyor musun beni? kimsecikler kayra'nın yolu daha karanlık diye haykırmasın bu dünyada. vicdan azabı duymakla, vicdanını söküp atmak arasındaki o en ince çizginin her şeyi değiştirdiğinin bir kanıtı olsa gerek: kinyas, kayra ve hayat...
    Eksi'den.
  • ..
    Geceler bitti.
    Yolculuklar bitti.
    Yeni yerler, yeni sabahlar
    bitti.
    Her yerde bin yıllık bir aşınma, solgun zaman kokusu.
    Senden önceki haline döndü kalabalık.
    ...
    Kimsenin
    sesinde bulut yok, kanat yok, rüzgâr yok; bir hızar sesiyle
    konuşuyor artık herkes.
    Kalbinle donattın önce gövdemi, sonra
    aşkın nasıl bir yoksulluğa dönüştüğünü gösterdin.
    Sevinçler
    bitti, kapı zilleri bitti.
    Ne bir yere giden var, ne gelenlerin
    yüzünde bir iyilik.
    Senden başka anısı yok döndüğün yerlerin.
    ...

    Dün akşam aldım seni yanıma; gücenikliğini aldım, vazgeçişini,
    ilk karşılaştığımız günkü sesini; benim dönüp dönüp
    gidişlerimi, senin gittikçe bir kuyuya benzeyen suskunluğunu…
    Yolların kentten koptuğu bir uzaklığa varıp durdum.
    Sonra
    bir ağacın yalnızlığına oturdum.
    Üşüyen yerlerini aldım kirpiklerimin arasına, sana dünyayı gösterdim uzaktan.
    Güneşin büyüsünü, taşların sesini; nasıl yer değiştirdiğini dağların.
    Onca çokluğuna karşı, yıldızların yalnızlığından söz ettim.
    Hiçbir şeyin bize uzak olmadığından.
    İnsan sustuğu yerde yenilmez her zaman dedim.
    Gözleri içine göllenen hapislerin ufuklarını anlattım.
    Sanayi çıraklarını, hastaların yaşama gücünü. Gözyaşını küçümseyenin acısı da olmaz sevinci de dedim.
    Oğlundan kalan tek parmağı törenle gömen Dersimli annenin büyük suskunluğunu andım saygıyla.
    Azalan bir bütün olmaktansa parçalanarak çoğalmanın ne anlama geldiğinden söz ettim..

    Odaya Kapatılan Gökyüzü


    Şükrü Erbaş
  • 80 syf.
    ·1 günde·4/10
    Benim aldığım yayınevinden midir yoksa her yayın evi aynı mı basıyor bilmiyorum ama kitabın içinde ki 2. Öykü"Ölü Kafası" beni çok etkiledi ve insan kendini o karakterin yerine koyunca o kadar çaresiz o kadar savunmasız hissediyor ki insan hayata bakış açısı değişiyor.
  • 240 syf.
    ·Beğendi·Puan vermedi
    Beni Kör Kuyularda, Ümit Yaşar Oğuzcan’ın oğlunun ölümü ardından yazdığı belki de hayatının en zor şiiriydi. Biz o şiiri daha çok Timur Selçuk’un sesinden şarkı olarak dinledik. Gerçektende yaşanan acıyı bu denli derinden hissettiren ender şarkılardandır Beni Kör Kuyularda. Hasan Ali Toptaş’ın son kitabına bu ismi vermesi tesadüf olmasa gerek.

    Romanda genç bir kız, ailesi ve onların dramları karşısında, toplumun var olduğu iddia edilen değerleri ama en çok da vicdanı sorgulanıyor. Genç bir kızın yüreğinden çığlık çığlığa yayılan bir sessizlik küçük gecekondunun penceresinden dünyanın göğüne doğru hare hare ilerlerken kimse bu çığlığı duymaz dönüp de bakmaz. Köpekler, ölüler ve deliler hariç.

    Kitapta vaktiyle köylerinden güzel bir gelecek umuduyla Ankara’ya göçmüş, şehrin dışında uzak bir bölgede arazi alıp buraya bir gecekondu yapabilmiş küçük ve yalnız bir ailenin başına gelen absürt olaylar anlatılıyor. Bakmayın absürt dediğime kitabın başlarında bize böyle gelse de, ilerledikçe yaşananların aslında gerçek hayatta tam da yanı başımızda olduğunu fark ederek bu Anadolu mistiğini okumaya devam ediyoruz.

    Sabah aceleyle işe giden babasına, annesinin hazırladığı yemekleri götürmek için evden çıkan Güldiyar, geri döndüğünde konuşamayan, sadece ağlayan ağladığında da gözyaşı yerine çakıl taşı döken bir kıza dönüşmüştür. Bu durum karşısında ne yapacaklarını bilemeyen Muzaffer ve Bahriye çaresizlik içinde beklemeye başlarlar. Tam hastaneye gidecekleri gün zaten bir evladı yıllardır kayıp olan Bahriye, diğer evladının da bu içler acısı haline dayanamaz ve aniden ölür. Evdekilerin dayandığı omuz olan kadın da gidince Muzaffer ve Güldiyar bu koca dünyada kalabalıklarla ve kötülüklerle başbaşa kalır.

    Kulaktan kulağa yayılan, gözlerinden taş parçaları dökülen kız hikayesi, kenar mahallenin bu yoksul evini artık seyirlik bir alana, adeta bir panayıra –tiyatro/sinema/kolezyum- çevirmiştir. Güldiyar’ı görmeye önce mahalleliler, sonra da şehrin çeşitli köşelerinden insanlar gelmeye başlar. Zamanla tek dertleri Güldiyar’ın gözünden dökülen taşları görmek olan insanlar, bahçede ve giderek bahçenin dışında uzun kuyruklar oluşturmaya başlar. Bu insanlar öyle bir görme/izleme arzusuyla, doludurlar ki, ‘göztaşı’ ile kendi aralarında bir set oluşturan siyah giyimli, kötü adamlara para vermeyi ve onlar tarafından itilip kakılarak sıraya konulmayı gayet olağan karşılarlar. Yeter ki onlar Güldiyar’ın yere dökülen taşlarını bir kez görebilsinler. Farkında değillerdir ki, Güldiyar’ın gözlerindeki taşlardan çok kendi aşırı parlatılmış değerlerinin pulpul yerlere dökülüşüdür görmek istedikleri.

    İşte toplumun -tüm engelleri aşma pahasına- bu sınırsız görme ve seyretme arzusu yazarın roman boyunca üzerinde durduğu mesele oluyor. Acıyı porno izler gibi izleyen bu kalabalıklar, kızın neden ağladığı, annenin neden öldüğü, babanın neden delirdiği ya da ağabeyin neden yokolduğu gibi acının kaynağına gidecek sorularla meşgul olmazlar. Öyle ki kimse bir aile, hüküm-koyucuların ve uygulayıcıların şahitliğinde parça parça edilirken “yav ne olmuş kıza, neden ağlıyormuş” demez. Hatta Güldiyar, ağlayamadığında hır çıkarıp huysuzlanırlar, ardından saplanan bıçaklarla kızın gövdesi delik deşik edelirken ruhu ölmüş bu insanlar, dışarıda çay içip simit yiyip çekirdek çitleyerek beklemeye devam ederler. Tıpkı tv’lerdeki sabah programları gibi. Tek fark romanda insanlar, Güldiyar’ı seyretmeye evine giderken, Televizyonlar seyirlik acıları bizim evimize getirir. Gerisi; çekirdek, çay, pasta, börek zaten.

    İnsanlar sürekli değişir bir kaybolur bir geri gelirler, zaman değişir mekan değişir ama değişmeyen yegane şey Güldiyar’ın acısı, Muzaffer’in ve onları seyre gelen kalabalıkların umarsızlığıdır. Hikaye boyunca kahramanların başlarına ne geldiği, niye öldükleri, niye kayboldukları gibi konularda fikir sunulmaz. Okuyucu adeta distopik bir atmosferde gezdirilir. Zira yazar, işin bu kısmında değildir. İnsanların/toplumun durum ve olaylar karşısında söyledikleri, yaptıkları ve aldıkları tavırla ilgilenmektedir. Maalesef toplum, başkalarının acılarına karşı gözünü, kulağını ve ağzını kapatmış, gözlerini dört açmış çevresindeki her şeyi bir seyirlik nesne haline getirmiştir. Bir tek Halil gibiler görmektedir yaşananların vahametini, onlar da gördükleri kaba güçle nasıl baş edeceklerini bilemedikleri için dut ağacının bir dalına tedirgin bir kumru gibi tüner ve seyredenler katındaki yerlerini alırlar. Bundan sonrası dem çekmek şiir yazmak hikaye üretmektir Halil’ler için.

    Yazar çok eski zamanlardan çekip getirdiği inançsal ve mistik öğeleri günümüz formlarıyla içiçe geçirerek kurgusuna canlılık ve merak katar. Kelimeleri adeta bir çocuğun karahindibağları üfürüp sağa sola usul usul savurması gibi uçuşturur havada. Aklımıza, yüreğimize sessizce dokunur bu kelimeler, bizi korkutmaz, coşturmaz ama yaşananlar karşısında çırılçıplak kalan ruhumuzu inceden ürpertir.

    Hasan Ali Toptaş, omzundaki sihirli kamerasını insanlara hayvanlara ağaçlara otlara öyle bir tutar ki, biz yaşanan tuhaflıkların, mistik olayların arasında hiç yabancılık çekmeden merakla, hüzünle ve biraz da umutla dolanır dururuz. Kimseye dokunamadan, seslenemeden tıpkı kendi kahramanları gibi gölgeler halinde Ankara’nın o gecekondu mahallesinde olan biteni sessizce seyrederiz. Ve umarız, umarız ki bu insancıklara birisi çıksın da yardım etsin. Tıpkı çaresizliğin pençesindeki roman kahramanaları gibi biz de sadece umarız. Onlar da kah kayıp olan Hüseyin’den, kah sakallı yaşlılardan, kah polisten, kah ölülerden, kah türbelerden, kah da üzerlerine karabasan gibi çöken siyah giysili kötü adamlardan medet umarlar. Ama kimse de yardım etmez. Kurtarıcı bir türlü gelmez. Bilmezler ki kurtarıcı yoktur, bilmezler ki ellerini, kollarını, dillerini birleştiriverseler, bir olsalar kimseye minnetleri olmayacak.

    Daha fazla uzatmadan kitaba ilişkin şunları da söyleyip bitirelim. Romanda sık sık öbür dünyaya göçmüş olanlar bu tarafa ziyarette bulunup bazı insanlara görünürler. Göründükleri insanlar yalnızca iyi olanlardır. Onları yanlarına çağırıp adeta bu dünyanın kötülüklerinden çekip götürmek isterler. Kurtulmanın tek yolu belki de yer değiştirmektir. Belki de tek çare zamansal ve mekansal büyük bir göçtür. Zira Bahriye ancak o zaman kurtuldu çilekeş hayatından, Güldiyar ancak o zaman kurtulabildi onu suskunluğa gark eden büyük acısından. Giderken, çokça kalıp bir türlü çıkamadığı kör kuyudan geride kalan bizleri kendi yerine bırakarak beyaz duvaklı tabutuyla süzülerek çıkar gider