• "Fenya o anda ondan sonsuza değin ayrılmıştı; kendi kendine düştüğü katlanılmaz bir çelişkiden kurtulmuştu, fakat ona teşekkür ediyordu; çok farklı bir varoluş biçimine geri dönme kararlılığıyla ondan kopuyor, fakat ona teşekkür ediyordu; belki ileride, yaşamının son günlerinde bile onu hatırladığında bütün ikilemlerinin ötesinde yine aynı şeyleri düşünecekti."
  • 160 syf.
    ·3 günde·8/10
    Psikoloji dersinde hocamızın sıkça kuramlarına değinip övmeyi de ihmal etmediği kişilerden biridir, Freud. O ve kuramı üzerine daha verimli bir şekilde düşünüp tartışmayı planladığımdan bu seferki seçimim "Çocukta Fobinin Analizi"(Küçük Hans Vakası) kitabı oldu. Freud ile ilgili birçok söylem var. Kuramları, sosyal yaşantısı ve kişiliği sürekli tartışma konusu olmuştur. Freud'u sevdiğim söylenemez fakat onun düşünme tarzı ve zekası benim için fazlasıyla etkileyici... Freud'un her şeyi cinselliğe bağladığı söylenir hatta birçok kişinin gözünde sapıtmış biridir. Kitabı okumayı planlayan arkadaşlara bu tarz da indirgemeci bir düşünceyle kitabı okumamalarını öneririm. Eminim ki kitapta: "Bu adam ne diyor yahu?" diyeceğiniz kısımlar fazlasıyla olacaktır.
    Biraz vakamızdan bahsedelim o zaman.
    Freud'un küçük hastası olan Hans'ın atlara karşı fobisi oluşmuş ve bu fobi zamanla başka korkuları türetmiş. Küçük hastamız için sokağa çıkmak da zamanla korkunç bir hâl almış. Hans'ın tedavi sürecinde en önemli faktörde Freud'un belirttiği gibi babası olmuştur. Kitabın büyük bir bölümü Hans'ın babasının tuttuğu notlardan oluşmaktadır. Baba, çocuğun tedavisi için önemli olabilecek karşılıklı konuşmaları, çocuğun söylemlerini not alıp profesöre(Freud) gönderir. Baba'nın aktardıkları çoğu kez Freud'un kuramını destekleyecek niteliktedir.
    Hans'la ilgili ilk notlar, henüz üç yaşını tam doldurmadığı döneme ait. Bu dönemde Hans "çiş aygıtı" diye adlandırdığı uzvu hakkında konuşup sorular sorarak bu uzva olan yoğun ilgisini ortaya koyar. Freud, "Çocuklar İçin Cinsel Kuram" adlı çalışmasında ele alınan kuramların en önemlilerini de bu vakada ele almıştır. Daha iyi anlaşılması için kabaca Freud'un düşüncesinden bahsetmek istiyorum.
    Sıgmund, insanın en huzurlu zamanlarını anne rahmindeyken geçirdiğini hayatındaki en büyük acıyı doğarken yaşadığını, ve hayatı boyunca gine anne rahmindeki mutluluğu ve huzuru yakalama arzusunda olduğu, fakat boyle bir şeyin mümkün olmadığı gibi insanın da hayatta mutlu olmasının biraz zor olacağını düşünür. Bu nedenle kuramlarında anne figürü önem taşır.
    Biraz da Freud'un psikoseksüel gelişim kuramına göre Hans'ın bulunduğu gelişim evresi( Fallik Evre) hakkında bilgi vermek istiyorum çünkü Hans'ın davranışlarının bu evreyi desteklediği düşüncesindeyim.
    - Fallik Evre: 3-6 yaşları arasında geçen evredir. Cinsel ayrılık ve cinsiyet farkları ilk bu dönemde öğrenilir ve çocuğun ilgisi cinsel organına yönelir. Onu keşfeder. Bu dönemde çevreden uygun rol model araştırmasına girilir ve ilk cinsel arzular gelişir.
    Bu dönemde sorun yaşayan birey girişimci ruhtan yoksun, aşırı çekingen bir karaktere sahip olma eğilimi gösterebilir.
    Fallik evre ile ilgili bilinen en önemli saplantılar oedipus ve elektra kompleksidir. Bu iki durumda çocuk karşı cinsten ebeveyne ilgi duyar ve hemcins olana düşmanlık besler yine de içten içe cezalandırılmaktan korkar. Oedipus erkek çocuğunun anneye, elektra ise kız çocuğunun babasına olan ilgisine verilen isimdir. -
    Hans 3,5 yaşında çiş aygıtı diye belirttiği cinsel organını tanımasıyla etrafındaki canlı-cansız ilgisini çeken her şeyin de aynı onunki gibi bir çiş aygıtı olduğu düşüncesine kapılır sıkça babasına bu konuda sorular sorar. Çocuk bu dönemde fazlasıyla meraklıdır ve bu merakı giderilmediğinden çoğu kez karmaşa yaşamaktadır. Kız kardeşi dünyaya geldiğinde Hans için daha karmaşık bir hâl alacaktır çünkü kız kardeşinin çiş aygıtı hiçte onunkine benzememektedir. Birde ona kardeşini leylekler tarafından getirildiği masalının anlatılması ileride zihninde çatışmalara sebep olacaktır.
    Hans bu dönemde babası ve kız kardeşine sürekli düşmanlık besleyecek ve bu düşmanlığın ana sebebi de tabii ki oedipus kompleksidir.
    Annesini ondan uzaklaştıran her şeyle yarış içinde olacaktır. Freud bu dönemde çocuğun rüyalarını, davranışlarını, konuşmalarını o kadar iyi bağdaştırıyor ki fobisiyle- hastalığın altında yani bilincin derinliklerinde bastırılmış olan gün yüzüne çıkarıldığında oldukça şaşırıyorum.
    Örneğin küçük hastamızın at korkusu (atın parmağını ısırması, atın düşmesi, atın patırtı çıkarması gibi korkular)var. O dönemde atlı arabalar çok yaygın olduğundan Hans sokağa da çıkmaya korkacak. Bir süre sonra Hans, eşya taşıyan atlı arabalardan kaçacak. Hans'ın daha ileriki vakitlerde küvetle ilgili korkuları oluşmaya başlayacak. Hadi, bunların derinliklerine inelim...
    Hans sürekli annesinin yanında uyumak istiyor ama babası buna karşı çıkıyor.(annesinin yanında uyumaktan haz duyuyor) ve babasının ona kızdığında verdiği tepkiyi atın patırtı çıkarmasıyla özdeştiriyor. Babasının çiş aygıtıyla(büyüklük) ondan üstün olmasından dolayı babasını onun için büyük bir varlık olan atla özdeştiriyor. Kimi zaman babasının ölmesini istiyor, belirtiyor(Hans bir gün bir atın düştüğüne şahit oluyor ve babasına atın öldüğünü söylüyor bu nedenle de atların düşmesinden de korkmaya başladığını ifade ediyor.) Hans, annesiyle başbaşa kalabilmek için babasının ölmesini istiyor(rakip olarak görüyor) fakat babasına duyduğu sevgiden dolayı da içsel bir çatışma yaşıyor ve bu istekleri yüzünden cezalandırılıp daha kötüsünü yaşayacağını düşünüyor. Şimdi bunun atın düşme korkusunu oluşturmasına bakalım. Hans'a göre at büyük bir varlık ve büyük bir çiş aygıtı var. Bu özellikleri babasında da gördüğü için babasını atla özdeştirecek atın düşmesinden korkakacak çünkü onun ölmesi babasının ölmesini arzuladığını hatırlatacak bilincinde. Bu da mislini çekeceği düşüncesini alevlendirecek ve fobinin oluşmasının sebepleri arasına girecek. Atın parmağını ısırmasından korkması(parmağı kaybetme) veya "sürekli zaten ben büyüyünce çiş aygıtımda büyüyecek" diye kendini tesselli etmesinin temelinde de çiş aygıtına dokunmasına kızan annesinin ona dokunursa eğer kesmekle tehdit etmesi sonucu olarak çocukta kastrasyon kompleksinin oluşmuş olduğunu fark edeceğiz. Fobinin derinliğinden bu kompleks karşımıza çıkacak. Peki, kastrasyon kompleksi nedir?
    [ Kastrasyon Korkusu:Fallik dönemde erkek çocuk için penis, çocuğun bütün benliği için, varlığı ile eşdeğer bir anlam ve önem kazanır. Toplumsal tutumların da desteği ile erkek çocuğu kız çocuktan ayıran bu değerli (Üstün) organla ilgili olarak çocuk zihninde bir takım korkular gelişir. Erkek çocuk, kız çocukta penis olmadığını farkedince bunun kendisinde de yok edileceği kaygısı duyar. Ayrıca, ailede ve toplumda çocuğun yaramazlıklarına, penisi ile oynamasına, gece işemelerine karşı bir ceza olarak penisin sıklıkla kesileceği söylenir. Bu korku iğdişlik korkusu olarak bilinir. Bu korkunun varlığı yalnızca penisine zarar gelecek biçimde görülmez. Bir çok değişik ve gizli biçimlerde ortaya çıkabilir. Örneğin doğrudan doğruya bir yadsıma ile kız çocukta penisin olmadığını kabul etmemek; kızlarda da penisin gizli bir yerde, örneğin bacaklarının arkasında saklanmış olduğunu ya da sonradan büyüyebileceğini düşünmek biçiminde görülebilir.]
    (Öncelikle toplumsal yapının ve tutumlarının bu anatomik farkındalığı kız çocuğuna göre üstünlükmüş gibi bir algı yaratmasına karşı olduğumu belirtmek istiyorum...)
    Kitapta bu tarzda verilebilecek birçok örnek var. Göründüğü gibi çocuk yetiştirmek oldukça zor. Bizler çoğu kez eğlencemize ve başımızın rahat kalmasına bakıyoruz. Oysa çocuğa vereceğimiz en ufak ters cevap bile ileride kötü bir etkiyle karşımıza çıkabiliyor.
    * Ruhunun derinliklerine in ve ilk önce kendini tanımayı öğren. Bunu yaptıktan sonra, bu hastalığa neden yakalandığını anlayacak ve belki de bir daha hastalanmayacaksın...
    İşte Freud derinlere inerek Hans'ı tedavi ediyor. Bu vaka çalışmasını yayınlattığı dönemde insanlar tarafından büyük bir tepki alıyor. İnsanlar küçük bir çocuğun masumiyetinin kuram çalışmasının kurbanı olduğunu söylüyorlar. İlginç olan şu ki yıllar sonra Hans, yetişkin bir birey olduğunda yayınlatılan vakasını okuduğunda, kendine dair hiçbir şeyi anımsatmadığını, hatırlamadığını belirtiyor. Freud ise bu sonuca varıyor:
    "O halde analiz olayların unutulmasını engellememiş bizzat analizin kendisi de unutulmuştu. Psikanalizi bilenler, benzer şeyleri uykuda yaşayabiliyorlar. Bir rüya görüp uyanıyor, ertelemeden rüyayı yorumlamaya karar veriyor, çabasından hoşnut tekrar uykuya dalıyor ve ertesi sabah hem rüyayı, hem de analizi unutmuş oluyorlar."
    ***
    Rüyalarla kalın 1k üyeleri:)
    İyi okumalar diliyorum...
  • 685 syf.
    ·Puan vermedi
    John Fowles, bu kitabın üzerinden yazmış Koleksiyoncu kitabını ve onun satış başarısından sonra Büyücü kitabını da okur yorumlarına göre tekrar düzeltmeler yaparak bugünkü haliyle biz okurlara sunmuş.

    Kitap güzel bir roman olarak başlıyor. İngiltere’de asker bir babanın Oxford mezunu oğlu Nicholas Urfe, çocukluk ve gençlik dönemlerinde ikili bir yaşam sürüyor. Aslında şair olmak isteyen ancak kuralcı bir babanın baskıları ile klasik İngiliz burjuva genç olarak yetiştirilen Urfe, bir gün kazada annesi ve babasını kaybederek asıl özgürlüğüne kavuşuyor.

    “Doğru olan, doğuştan değil; yalnızca isyankarlıktan kinik olduğumdu. Nefret ettiğim şeyden kurtulmuş ama sevdiğim yeri bulamamıştım ve böylece sevilecek hiçbir yer olmadığına inandırmıştım kendimi.”

    Kendisine yeni bir hayat kurmaya çalışırken Alison ile tanışıyor ve daha önceki ilişkilerine benzemeyen bir arkadaşlığa başlıyorlar. Bir gün yine iş ararken Yunanistan’nın Phraxos adasında Lord Byron okulunda İngilizce öğretmenliği için bir teklif alıyor. Hayallerinin peşinden oraya giderken Alison ile de zor bir ayrılık yaşıyorlar.

    “Kimi insan vardır, topluma hiç farkında olmadan karışır, kimiyse topluma onu denetim altında tutarak karışır. Biri vitestir, dişli çarktır, diğeriyse bir mühendis ya da sürücü. Ama bunun dışında durmaya karar veren bir kişinin yalnızca kendi varlığı ve hiçliği arasındaki çözülmeyi ifade etme yetisi vardır.”

    Phraxos’ta kendini bulmaya çalışan Nicholas, adanın diğer tarafında yaşayan Maurice Conchis ile tanışıyor ve kocaman bir tiyatro sahnesinde kendine biçilen rollere giriyor. Siz de kendinizi, neyin gerçek neyin oyun olduğunu, iyi ile kötünün hangisi olduğunu bulmaya çalışırken buluyorsunuz.

    İnsan soyu önemsizdir. İhanet edilmemesi gereken insanın kendisidir.

    “ Mesele yüzmekte değil. Hangi yöne yüzeceğini bilmekte.”

    Bir başyapıt okuduğunu bilmek, kitabı okurken kelime kelime irdelemek demekti benim için ve kitabı gerçekten sindire sindire okudum. Birçok yerde Urfe’nin de bu oyuna gönüllü olduğunu hissettim; mesela bu oyunun içinden çıkabilirdi fakat o ısrarla her davete gitti. Burada da kişilik analizinin yapılmasını kendisinin de istediğini düşünüyorum. Babasıyla olan ilişkisinin kendisinde açtığı yaralar mesela…

    “Obsesif bir şekilde babayla özdeşleşme. Tüm bunlar içinde bulundukları ıssızlıkta iyice kötü bir hal almıştı.”

    Burada da kıvrak bir zeka var ve hayran kalmamak elde değil. Kocaman bir labirentin içindesiniz ve sürekli roller değişiyor. Bir Norveç’e gidiyorsunuz orada dünyevi her şeyle ilişkisini kesmiş Gustav’la Tanrı’yı sorguluyorsunuz bir bakmışsınız savaşın ortasında kalmışsınız Nazilerin işkencelerini yaşıyorsunuz. Mitolojiden, De Sade’den, Shakespeare’nın Fırtınasından alıntılarla dolu kitapta sürekli farklı sonlar hayal ediyorsunuz . Tabi ki her hikayede sizin bulduğunuz sonlar tamamen değişiyor. Bu da kitabın büyüsünden kaynaklanıyor.
  • Michel Foucault - Delilik, Bütünsel Yapı
    “Delilik şüphesiz aptallıktan iyidir.”

    Kuşkusuz, insanların davranışında ve dilinde, toplumun belirli bir tavır takındığı bazı olgular karşısında hassasiyet göstermeyecek kültür yoktur. Bu insanlara ne tamamen hasta ne suçlu olarak ne tamamen büyücü ne de sıradan insanlar olarak davranılır.Bu insanlarda, farklılıkla ilgili ve farklılaşmaya yönelik bir şey vardır. Bizim bilimsel aklımızın, akıl hastalığı olarak, karanlık ve karmaşık olan, ilk bilinci tanımlayacağını söylemekten, kendimizi alıkoymalıyız. Bu ilk bilinç, içinde sadece deliliğin deneyiminin barınacağı boşluktur. Ne var ki, bu tamamıyla negatif biçimin altında, toplumun, değerlerini devreye sokup riske atacağı pozitif bir ilişki, alttan alta oluşmaktadır. Böylece Rönesans, ölüme ilişkin büyük saplantısından, kıyamet korkusundan ve öteki dünyanın tehditlerinin ardından, bu dünyada yeni bir tehlikeye maruz kaldı. Bu tehdit, içerden gelen dilsiz bir işgal, benzetmede bulunacak olursak, bir nevi, gezegenin gizli esnemesi türünden bir tehdittir. Bu işgal, Öteki dünyayı, bu dünyayla aynı seviyeye yerleştiren aklını yitirmiş kişinin işgalidir. Bu iki dünya, o kadar aynı hizadadır ki, fantastik bir serapta ikiye bölünenin kendi dünyamız mı olduğu; yoksa tersine, öteki dünyanın bu dünyayı ele geçirdiğini ya da sonuçta, bizim dünyamızın sırrının, haberimiz olmadan, zaten öteki dünya olmak olduğunu, hiçbir şekilde bilemeyiz. Yabancılığı, aşina olanın tam da kalbine oturtan, bu belirsiz ve ikircikli deneyim, Jerome Bosch’un eserinde, görünür bir tarzdadır: Dünya, her türlü bitkinin ardındaki kabuklu hayvanlarla, aynı anda hakikat ve yalan, yanılsama ve sır, aynı ve öteki olan, tedirgin edici ve gülünç minik canavarlarla dolup taşar. Dünyevi Zevkler Bahçesi, ne deliliğin düzenlenmiş ve sembolik bir imgesi ne de hezeyan halindeki bir hayal gücünün anlık görüntüsüdür. Bu daha çok, aklını yitirmiş kişinin mutlak farklılığına açık olmak için, kendine yeteri kadar yakın ve uzak olan bir dünyanın algısıdır. Bu tehdidin karşısında, Rönesans’ın kültürü, değerlerini sınayıp bu değerleri, trajik olmaktan ziyade alaycı bir tarzda, savaşa sürer. Akıl da kendisini ikiye bölünmüş ve kendisinden koparılmış olarak tanır: Kendini bilge sanırken, deliye dönüşür; bilgi sahibi olduğunu düşünürken, bilmediği ortaya çıkar, doğru yolda olduğunu zannederken, aklını yitirir. Bizi sonsuz aydınlığa götürdüğünü düşündüğümüz bilgi, karanlıklara karışıp yasak dünyaya girer. Rönesans boyunca hüküm sürecek bir oyun ortaya çıkar. Bu oyun, sınırlarını bilen bir aklın kuşku yüklü oyunu olmayıp Aklın yitirilişiyle hesaplaşan ve daha zor, daha riskli ve daha ciddi bir şekilde alaycı olan aklın oyunudur.
    Son derece genel ve ilkel olan bu deneyimlerin arka planında yer aldığı, birbirleriyle daha bağlantılı başka deneyimler oluşur. Burada, yukarıda sözü edilen deneyimleri ilgilendiren onaylama ve reddetme biçimlerinin, pozitif ve negatif değerlendirilmeleri söz konusudur. Hiç kuşku yok ki, 16. yüzyıl, 17. yüzyılın görmezden gelip değersizleştirdiği ve sessizliğe indirgediği şeyi, pozitif bir şekilde değerlendirip varlığını meşru görmüştür. En geniş anlamında delilik, ilk çıkışında Farklılık, Anlamsızlık ve Akılsızlık olarak ele alınan şeyin, negatif olarak değerlendirilmesinin başladığı, kültürel olgulardaki bu tortulaşma seviyesinde bulunur. Burada, ahlaki anlamlar devreye girer, savunmalar ön plana çıkar. Bariyerler yükselirken, dışlamanın tüm ritüelleri işlemeye başlar. Bu dışlamalar, içinde bulundukları kültürlere bağlı olarak, farklı biçimlerde olabilir: (“farklı” insanın, bazen köyünden birkaç kilometre uzakta, tek başına yaşadığı, Endonezya toplumlarında olduğu gibi) coğrafi ayrılık, (hapsetme eylemini uygulayan kendi toplumlarımızdaki gibi) fiziki ayrılık ya da (aynı, Avrupa’da 17. yüzyılın başında olduğu gibi) sadece dışarıdan zar zor görülebilen sanal ayrılık.

    Bu paylaşma taktikleri, deliliğin algılanmasının çerçevesini oluşturur. Şu kişi, bir delidir, demeyi olanaklı kılan tanıyıp bilme, ne o an gerçekleşen ne de basit bir eylem olmayıp bu eylemi önceleyen, belli sayıdaki işlemlere ve özellikle, sosyal mekanın, değerlendirilme ve dışlama çizgilerine bağlı olarak, bölünmesine dayanır. Doktor, deliliğe, sanki bu bir doğa olayıymış gibi teşhis koyduğunu sandığında, deliliğe ilişkin yargıda bulunmayı, işte bu eşiğin varlığı mümkün hale getirir. Her kültürün kendine özgü eşiği vardır ve bu eşik, o kültürün biçimine göre evrilir. 19. yüzyılın ortasından beri, toplumumuzda delilikle ilgili duyarlılık eşiği, kayda değer şekilde alçalmıştır. Psikanalizin varlığı, bu alçalmanın sonucu olduğu kadar nedeni de olduğu ölçüde, bu alçalmanın tanığıdır. Unutulmamalıdır ki, bu eşik, ille de tıbbi bilincin keskinliğine bağlı değildir. Deli kişi, 19. yüzyıldan önce Avrupa’da olduğu gibi, belli bir patolojik statüye sahip olmadan, son derece doğru bir şekilde kabul görüp yine de izole edilebilir. Son olarak, eşik seviyesine bağlı olmakla beraber, yine de bu seviyeden görece bağımsız olan, delinin varoluşunun, tam da kendisine karşı gösterilen hoşgörüden bahsetmeliyiz. Günümüz Japonya’sında, çevreleri tarafından deli olarak görülenlerin oram Birleşik Devletler’dekiyle dikkat çekecek ölçüde aynıdır. Ne var ki Amerika’da, toplumsal grup (özellikle aile), sapkın kişiyi kendisinin bir parçası haline getiremediği ve sadece kabul de edemediği oranda, hoşgörüsüzlük yaygındır. Bu durumda sapkın kişi ya derhal hastaneye yatırılır ya bir kliniğe kabul edilir ya da sadece ailenin yanından ayrılır. Tersine, Japonya’da çevre çok daha hoşgörülü olup hastaneye yatırma, genel kural olmaktan epey uzaktır. Savaş ve büyük kriz zamanlarında, Avrupa’daki ıslah evlerine kabul edilenlerin sayısındaki azalmanın birçok nedeninden bir tanesi de toplumsal çevrenin, bütünleşmeye yönelik normlarındaki seviyenin ciddi bir şekilde azalmasıdır. Bu durumda doğal olarak, toplumsal çevre, üzerinde büyük olayların baskısını daha az hissedip kendi içinde daha tutarlı olduğu normal zamanda olduğundan daha hoşgörülü olur. Deliliğe ilişkin tıbbi bir bilinç, bu dört seviye tarafından oluşturulan zemin üzerinde artık gelişebilir. Böylece, deliliğe yönelik algı, hastalığın kabulü anlamına gelir. Ancak, deliliğe, “akıl” hastalığı teşhisi konması yönünde, henüz herhangi bir zorunluluk yoktur. Ne Arapların tıbbı ne ortaçağdaki tıp hatta ne de postkartezyen tıp, beden hastalıklarıyla ruhsal hastalıklar arasındaki ayrımı kabul etmiştir. Her patolojik biçim, insanı bütünlüğü içinde ele alıyordu. Buna bağlı olarak, bir psikopatolojinin düzenlenmesi, bir yandan, organik patoloji ile akıl hastalıklarına dair bilgi arasındaki paylaşımı mümkün kılan, diğer yandan ise, bu iki alanı da kapsayıp bu alanlardaki olguları soyut bir şekilde düzenleyen, bir “metapatolojinin’’ kurallarını tanımlayan, bir dizi işlemi gerektirir. Akıl hastalığının bu teorik düzenlenmesi, bütün bir pratik sisteme bağlıdır: Tıp ağının oluşturulması, teşhise ve önlemeye yönelik sistemler, yardım biçimleri, tedavilerin dağılımı, iyileşme ölçütleri, hastanın kapasite noksanlığının hukuksal tanımı ve cezalandırılmadan muaf tutulması gibi, verili bir kültürde, delinin somut yaşamını oluşturan her türlü unsur söz konusudur. Bununla birlikte, bütün bunlar hala, birbirini izleyen paylaşımlar sayesinde ve tedrici bir şekilde delilik, hastalık ve akıl hastalığı olarak yeni bir kimlik kazanan, aklını yitirmiş kişinin büyük deneyimi ile arasına, gerekli mesafeyi koymak için bir toplumun aldığı önlemlerden ibarettir. Ters yöndeki hareketi de göstermek gerekmektedir. Başka bir deyişle, bir kültürün, dışladığı olaylarda, kendini bu hareket aracılığıyla, pozitif olarak ifade etmesidir. Sessizliğe gömülüp dışlanmış da olsa, deliliğin bir dil olarak değeri vardır ve bu dilin içeriği, deliliği, delilik olarak ortaya koyup reddeden şeylerden itibaren anlam kazanır. Akıl hastalığı örneğini, bizim psikolojimizin, bu hastalıkta gördüğünü sandığı yapılar ve görünüşlerle birlikte ele alalını.

    Akıl hastalığı, evrimin içinde, evrimin akışını bozan bir öğe olarak konumlanır ve gerilemeye ilişkin niteliğinden ötürü, kişiliğin arkaik biçimlerini veya çocuksu davranışlarını açığa çıkarır. Ancak, evrimciliğin, bu geriye dönüşlerde, patolojik olanın özünü ve gerçek kaynağını görmesi yanlıştır. Çocukluk dönemindeki gerilemenin nevrozlarda açığa çıkması sadece bir sonuçtur. Hastanın nezdinde, çocuksu davranışın bir sığınak olabilmesi ve bu davranışın tekrardan ortaya çıkabilmesinin, indirgenemez bir patolojik olgu olarak değerlendirilebilmesi için; toplumun, kişinin geçmişiyle şimdiki zamanı arasında, aşılamayan ve aşılmaması gereken bir boşluk bırakması gerekir. Kültür, geçmişi, kendisinin bir parçası haline getirebilmek için, bu geçmişi yok olmaya zorlamalıdır. Bizim kültürümüz de böylesi bir özelliğe fazlasıyla sahiptir. 18. yüzyıl, Rousseau ve pestallozzi örneğinde, çocuğun gelişimini takıp eden pedagojik kurallarla birlikte, çocuğa yaraşır bir dünya yaratmaya giriştiğinde; çocukların etrafında, yetişkinlerin dünyasıyla bir bağı olmayan, gerçekdışı, soyut ve arkaik bir çevrenin oluşmasına neden olmuştur. Çağdaş pedagojinin, çocuğu, yetişkinlerin çatışmalarından korumaya yönelik, benzersiz hedefiyle birlikte bütün evrimi, bir insanın, çocukluk yaşantısıyla yetişkin yaşantısı arasındaki mesafeyi daha da arttırıcı yöndedir. Böylelikle, bu evrim, çocuğu çatışmalardan sakınmaya çalışırken, yetişkini, daha büyük bir çatışmayla, çocukluğuyla gerçek yaşamı arasındaki çelişkiyle baş başa bırakır[1]. Bir kültürün, çelişkileri ve çatışmalarıyla birlikte kendisine ilişkin gerçeği, pedagojik kumullarında dolaysız olarak aktarnıayıp bu gerçeği, tutarlı bir düşsellik içinde meşrulaştıran ve idealize eden mitler aracılığıyla, dolaylı yoldan yansıttığını; buna ilaveten, pedagoji aracılığıyla bir toplumun, kendi altın çağının hayalini kurduğunu söylediğimizde (Platon’u, Rousseau’yu, Durkheim’ın cumhuriyetçi kuruntunu, Weimar Cumhuriyeti’nin pedagojik doğalcılığını örnek gösterebiliriz); bu durumda, patolojik gerilemelerin ve saplantıların, ancak belli bir kültürde mümkün olabileceğini ve toplumsal biçimlerin, geçmişle hesaplaşmayı çözüme kavuşturamayıp deneyimin güncel içeriğine dahil edemediği oranda, bu gerilemelerin ve saplantıların çoğalacağını anlamamız mümkün olur. Gerileme nevrozları, çocukluğun nevrotik doğasını açığa çıkarmayıp bu nevrotik doğayla ilişkili kuruluların gerici özelliğine vurgu yapar. Bir toplumun bağrında, toplumun ideallerinin içinde yer aldığı, çocuk eğitiminin biçimleriyle bu toplumun gerçek şimdiki zamanının ve yoksulluklarının görüldüğü, yetişkinleri tabı tuttuğu şartlar arasında, bu patolojik biçimlerin panoramasını oluşturan çatışına bulunur. Kültürel gelişmeye ilişkin de birçok şey söyleyebiliriz. Dinsel hezeyan halleri, iddiada bulunmaya yönelik sistemleri ve her zaman devreye soktukları büyülü perspektifle, toplumsal gelişmeye bağlı olarak bireysel gerilemeler şeklinde karşımıza çıkar. Bunu söylemekle, dinin, doğası gereği hezeyan halinde olduğunu ya da kişinin, mevcut dinin ötesinde, en çapraşık psikolojik kökenine döndüğünü söylemiş olmayız. Ne var kı, dinsel hezeyan, kültürün laikleşmesinin bir işlevidir. Bir topluluğun kültürü, dinsel veya mistik inançları, deneyimin mevcut içeriğine dahil etmeyi mümkün kılmadığı oranda, din, hezeyan halindeki bir inanç nesnesine dönüşebilir. Mesilelere özgü hezeyan halleri, hayaller gördürten hezeyanlı deneyim ve deliliğin dünyasına, gerçek dünyadaki parçalanmış bütünlüğü yerleştiren öfkeli çağrının aşinalığı, bu çatışmaya ve bu çatışmayı aşmaya yönelik dayatmanın alanına girer. Öyleyse, psikolojik gerilemelerin tarihsel ufku, her biri, değişik tarihsel kökenleri açığa çıkaran kronolojik bir endeksle belirtilen, kültürel temalı bir çatışmanın içinde bulunur.

    Travmaları ve savunma mekanizmalarıyla, özellikle de peşini bir türlü bırakmayan kaygıyla birlikte bireysel tarih, hastalığın psikolojik boyutlarından başka bir tanesini oluşturur görünmüştür. Psikanaliz, bu çatışmaların kökenine, mitolojinin sınırlarındaki (Freud, “İçgüdüler, mitlerimizdir” diyordu) bir “metapsikolojik” tartışmayı, yaşam içgüdüsüyle ölüm içgüdüsü, zevk ve tekrar, Eros ve Thanatos arasındaki tartışmayı yerleştirmiştir. Ancak bu, sorunun içinde birbirleriyle mücadele halinde olanları, çözüm olarak ortaya koymak anlamına geliyor. Eğer hastalık, bu çelişkili davranışların birbirine dolanmasında ayrıcalıklı bir ifade biçimi buluyorsa, bunun nedeni, çelişkinin öğelerinin, insanın bilinçdışındaki çatışmanın parçaları gibi, yan yana gelmesi değil; insanın, insana bakışından, çelişkili bir deneyim oluşturmasıdır. Bir kültürün, rekabet biçimleri, sömürü, gruplar arası çatışma veya sınıf mücadelesi olarak belirlediği toplumsal ilişkiler, insana, çelişkinin sürekli huzursuz ettiği, toplumsal çevresiyle ilgili bir deneyim kazandırır. Ekonomik ilişkiler sistemi, bağımlılığın negatif bağlarıyla, insanı diğer insanlarla ilişkilendirirken, ortak yaşamın kuralları, bu insanı benzerleriyle aynı yazgının çatısı altında toplar; ancak, çelişkili bir şekilde, bu kuralların diyalektik biçiminden başka bir şey olmayan bir mücadele içinde de aynı insanı benzerleriyle karşı karşıya getirir. Ekonomik ve toplumsal bağların evrenselliği, insana, dünyada bir vatanı olduğunu ve diğer insanların bakışlarında ortak bir anlam bulabildiğini gösterir. Ancak bu anlam, aynı zamanda sadece kinle yüklü de olabilir. Bulduğu vatan ise, kendisini bir yabancı olarak tanımlayabilir. İnsan, insan için kendi hakikatinin yüzü olduğu kadar ölümünün ihtimalidir de. Toplumsal ilişkilerinin istikrara ve tutarlılığa kavuşacağı kardeşlik statüsünü, insan bir tek, imgelem dünyasında bulabilir. Öteki, her zaman sadece, yaşamın ve ölümün diyalektiğinin belirsiz ve tehlikeli kıldığı bir deneyimde devreye girer. Ailevi karşıt değerliliğin çekirdeği olan Oidipus kompleksi, bu çelişkinin bir nevi indirgenmiş halidir. Çocuğu ailesine bağlayan bu aşk ve nefret karışımı duyguyu, çocuk, içgüdülerinin ikircikli bir durumu olarak kendinde taşımaz; bu duyguyla bir tek, çocukların yaşamının, ailelerin ölümü demek olduğu eskimiş temayı, kendi davranışlarında gizlice keşfeden ailelerin davranışı tarafından belirginleşmiş, yetişkin dünyasında karşılaşır. Dahası da var: Savaşların yol açtığı nevrozları düşünen Freud’un, 18. yüzyıl Avrupa’sının hala eski iyimserliğinin yer aldığı yaşam içgüdüsünün yanında, psikolojiye ilk kez negatifin gücünü kazandıran ölüm içgüdüsünü keşfetmesi, rastlantı değildir. Freud, savaşı anlatmak istiyordu; ancak, esas savaşın kendisi, Freud düşüncesinin bu dönemecinde, düşselleşiyordu. Belki de bizim kültürümüz o çağda, kendisi için gayet açık bir şekilde, kendi çelişkilerinin deneyimini ediniyordu. Buna göre, dayanışmayla ilgili eski rüyadan vazgeçmek, insanın insanla ilgili, saldırganlık ve nefret tarzında yaşanan negatif bir deneyime sahip olabileceği ve olması gerektiğini kabul etmek gerekiyordu. Psikologlar bu deneyime karşıt değerlilik adını verip bu deneyimde içgüdülerin çatışmasını gördüler. Bir sürü ölü mite ilişkin mitoloji de denilebilir.
    Son olarak, aynı istikamete yönelişleriyle marazi olgular da patolojik dünyanın özgün bir yapısını işaret eder gibi görünmüşlerdir. Bir fenomenolog da bu dünyayı incelemeye kalktığında, aynı anda bu dünyanın hem hastanın fantezi yüklü ve hezeyanlı, keyfi bir varoluş halinde kapandığı, içine girilmez “mahrem bir dünya” olduğunun çelişkisini hem de, bu dünyanın, hastanın terk ediliş olarak kendini adadığı, dayatmacı bir dünya olduğunu, görebilirdi. Bu çelişkili yansıtma, hastalığın belli başlı hareketlerinden birini oluşturur. Ne var ki, bu patolojik biçim, sebep olduğu gerçek çelişkiye oranla, ikincil bir öneme sahiptir. Bu patolojik biçimin temelinde yer alan determinizm, içinde yer aldığı dünya tarafından büyülenmiş bir bilincin gizemli nedenselliği değil, ortaya çıkardığı çelişkilere, kendiliğinden bir çözüm bulamayan bir dünyanın somut nedenselliğidir. Hezeyan sırasındaki fantasmanın yansıttığı dünya, eğer kendisini yansıtan bilinci hapsediyorsa, bunun nedeni, bilincin kendi kendine bu dünyaya saplanmış olması, varoluş olanaklarından kendisini arındırmış olması değil, bu bilincin özgürlüğünü yabancılaştıran dünyanın, bilincin deliliğini de görememesidir. Marazi bilinç, hezeyanlı bir dünyaya kapılarını açarken, hayal gücünün dayatmasından ötürü kendiyle bütünleşmez, gerçek bir dayatmaya maruz kalarak, ne olduğunu bilmeden bu gerçek dayatmayla karşılaştığı, marazi bir dünyaya sığınır. Nedir, gerçeklik kendisinden kaçmaya çalışılarak aşılamaz. Makinelerin dünyasına ve insanlar arasındaki dolaysız duygusal ilişkilerin sönükleşmesiyle bağlı olan, yaşadığımız çağdaki delilikle ilgili çok söz söyleniyor. Kuşkusuz böyle bir bağın olduğu doğrudur ve marazi dünyanın günümüzde sıkça, mekanik ussallığın, duygusal yaşamın süreğen doğallığını dışladığı bir dünya görüntüsüne sahip olması bir rastlantı değildir.Yine de hasta insanın, içinde kaybolduğu şizofren bir dünyayı yansıttığı için kendi dünyasını makineleştirdiğini söylemek saçma olur. Bu insanın şizofren olduğunu söylemek bile yanlış olur; zira kendisi için kendi gerçek dünyasının dayatmasından kaçabilmesinin tek yolu budur. Doğrusu, insan kendi dilinde olup bitene yabancı kaldığında, ekonomik ve toplumsal zorunlulukların kendisini zorlamasından dolayı, kendi etkinliğinin ürünlerine ilişkin insancıl ve canlı bir anlam bulamayıp bu dünyada da yersiz yurtsuz kaldığında şizofreni türünden patolojik bir biçimi olanaklı kılan bir kültürde yaşıyor demektir. Gerçek bir dünyada yabancı olup herhangi bir nesnelliğin artık garanti edemediği “mahrem bir dünyaya” sürülmüş durumdadır. Öte yandan, bu gerçek dünyanın dayatmasına maruz kalmış bir halde, kaçıp sığındığı dünyayı bir yazgı olarak duyumsar. Çağdaş dünya, şizofreniyi olanaklı hale getirir ama dünyadaki olayların dünyayı insansız ve soyut bir yere dönüştürmesinden dolayı değil; kültürümüzün, insanın dünyada kendini kaybolmuş hissetmesine yol açan, dünyayı okuma şeklindendir. Sadece, varoluş şartlarının gerçek çatışması, şizofren dünyanın çelişkilerine yapısal bir örnek teşkil edebilir.
    Özet olarak, hastalığın psikolojik boyutları, bir takım safsatalar olmadan, özerk olarak ele alınamaz. Kuşkusuz, akıl hastalığım, insanın ortaya çıkışına, bireysel ve psikolojik tarihe ve varoluş biçimlerine bağlı olarak konumlandırabiliriz. Ne var ki, psikolojik yapıların evrimi, içgüdüler teorisi ya da varoluşsal antropoloji türünden, mitsel açıklamalara başvurmak istemiyorsak, hastalığın bu değişik yönlerinden varlık bilimsel biçimler türetmemeliyiz. Gerçekte, olanaklılığının boş açılımıyla birlikte akıl hastalığının, gerekli görünüşlere sahip olduğu tek somut apriorinin keşfedilebileceği yer, bir tek, tarihin kendisidir.

    Sonuç:
    Akıl hastalığını ilgilendiren, fizyolojik ve anatomik, patolojik sorunlarla şifa tekniklerine bilerek değinmedik. Bunun nedeni, psikopatolojik analizin, yukarıda saydıklarımızdan olgusal ve kural gereği bağımsız olması değildir. Diensefalon merkezlerin fizyolojisiyle ve duygusal yaşama ilişkin düzenleyici rolleriyle ilgili yeni keşifler, psikanalitik stratejinin gelişimiyle ilgili Freud ve Breuer’in ilk deneyimlerinden beri oluşan birikim, bunun tersini kanıtlamaya yeter. Ne var ki, fizyoloji ne de terapiye ilişkin olan, akıl hastalığı psikolojisinin çözümleneceği veya ortadan kalkacağı bu mutlak bakış açılarına sahip olamaz. Bayie, genel felcin özgün lezyonlarım keşfedeli neredeyse yüz kırk yıl oldu ve semptomatolojisinin başlangıç evrelerinde, hemen hemen düzenli bir şekilde bir büyüklük hezeyanı gördü. Bugün hala, böylesi lezyonlara eşlik edenin, neden özellikle hipomanik bir coşkunluk olduğu bilinmiyor. Eğer psikanalitik müdahalenin başarısı, nevroz “gerçekliğinin” ortaya çıkmasıyla tek ve aynı şey ise, psikanalitik müdahale bu “gerçekliği”, aynı zamanda bu sonuncusunu da içine kattığı yeni psikolojik drama aracılığıyla gün yüzüne çıkarır.
    Öyleyse, deliliğin psikolojik boyutlarının, bu boyutların dışında yer alan bir açıklama veya indirgeme prensibinden itibaren bastırılması mümkün olamaz. Yine de bu boyutlar, yaklaşık iki yüzyıldır, Batılı insanın kendi kendisiyle kurmuş olduğu bu genel ilişkinin içinde yer almalıdır. En dar açıdan bakıldığında bu ilişki, Batılı insanın, içinde biraz şaşkınlık yaşayıp fazlasıyla kibirli olduğu ve unutmaya yönelik temel yetilerinin bulunduğu, işte bu psikolojidir. Daha geniş bir açıdan yaklaşıldığında ise, içsel hakikati elinde tutmakla yükümlü olan, her türlü kendilik bilinci ve mümkün olan her tür bilginin karşısında, son derece zayıf düşüp alaycı ve pozitif olan bir homo psychologicus’un, bilgi biçimleri olarak ortaya çıkmasıdır. Son olarak, en geniş açıklığa yerleştirildiğinde, bu ilişki, insanın, hakikatin hakikati olan bu temel postulatın içinde yabancılaştırdığı hakikatle olan ilişkisinin yerine ikame ettiği bir ilişki olur. Felsefi olarak mümkün her türlü psikolojiyi meydana getiren bu ilişki, uygarlık tarihimizde ancak belli bir andan itibaren tanımlanabilmiştir. Bu an da Akıl ve Akıldışının büyük hesaplaşmasının, özgürlük boyutunda gerçekleşmesinin sona erdiği ve aklın, insan için etiği değil doğayı temsil etmeye başladığı andır. Bu durumda delilik, doğanın doğasına dönüşmüş olur, başka bir deyişle, doğayı yabancılaştırıp determinizmi içine hapseder; özgürlük ise, doğanın doğasına dönüşür; ancak bu dönüşüm, doğanın yabancılaştırılamaz özü, gizli ruhu anlamında gerçekleşir. İnsan ise, delinin yazgısını paylaşmak ve oluşturduğu boyutta bulunmak yerine; kendi doğal varlığı içinde şuna ve buna, deliliğe ve özgürlüğe dönüşüp kendi özünün ayrıcalığı sayesinde, doğanın doğası ve hakikatin hakikati olma hakkına sahip olur.
    Psikolojinin, deliliğe hiçbir zaman egemen olamamasının iyi bir nedeni vardır. Buna göre, psikolojinin dünyamızda var olabilmesi için deliliğin kontrol altına alınıp sahneden çıkarılmış olması gerekiyordu. Delilik, arada sırada çarpıcı bir şekilde Nerval’in, Artaud’nun, Roussel’in ve Nietzsche’nin eserlerinde tekrardan ortaya çıktığında; bu kez psikoloji sessizleşir ve anlamını, “psikologlar”ın başlı başına varoluşlarının, zahmetli unutuştan dolayı çağdaş insanı cezalandırdığı bu trajik parçalanmadan ve özgürlükten ödünç alan bu dilin karşısında hiçbir söz söyleyemez.

    Deliliğin Tarihi
Akıl ve Akıl Bozukluğu – Klasik Çağda Deliliğin Tarihi

    [1] Belki de, Freud tarafından, gizil evre olarak ortaya konulan ve libidonun mitsel geri çekilişine bağlanan bu olgunun kökeni, bu çeşitliliğin içinde ve bu iki yaşam biçimini ayıran hoşlukta bulunur.