• Tam metroya bineceğim, bir tane yaşlı amca makinenin önünde panik yapmış dolduramıyor kartı. Arkasında birkaç tane genç birikmiş bağırıyor amcaya "-hadi be n’apıyosun, flört mü ediyosun makinayla" Tabi bunu duyunca delirdim. N’apıyosunuz ya dedim gittim amcaya yardım ediyorum, Canım amcam sen ne istiyorsun dedim, kartım yok dedi, doldurduk kartını dedim, al istediğin yere git bununla, hatta sen başvuru yap senin yaşına ücretsiz ulaşım dedim. Neyse ben de doldurdum kendi kartımı metroya geldim. Baktım amca orada bekliyor hala, ne oldu dedim. Yavrum adres soracaktım beni azarlarlar diye soramadım, seni bekledim dedi. Olur mu öyle şey amcam dedim, peki nereye gidecektin sen dedim. Üsküdar Marmaray dedi. Amca Kirazlıdayız, karşı tarafta o. Nasıl buraya geldin uzak dedim. Kafasını eğdi, dur dedim anlattım ona. Burdan Yenikapıya git, ordan sarı çizgiyi takip et, Marmaraya bin, ordan 2 durak sonra Üsküdar Marmaraydasın dedim.. Baktım amca mahzun mahzun bakıyor, anlamamış durumu, tamam dedim amca gel gidiyoruz. Atladık metroya gidiyoruz Üsküdara doğru, yolumuz var da var. Muhabbet olsun diye dedim “amca sen nerelisin”. Malatya dedi. Var mı kayısı bahçesi filan dedim, dedi ki yavrum ben emekli ağır ceza hakimiyim. Vayy be dedim içimden. Onlarca kişiye müebbet dağıt, 40 yıl, 50 yıl hapis ver, sonra gel metroda kartı şaşır, ey insanoğlu... Sonra, amca dedim Malatyadan İstanbula neyle geldin dedim, uçakla mı otobüsle mi? Amca dedi ki, hatırlamıyorum... Dedim amca valizler nerde? 3 yaşındaki çocuk gibi yüzüme baktı nerde? dedi.... O an anladım amca demans hastası, yani kişisel tarihini unutmak, kendi geçmişini silmek. Peki amca nereye dedim, "OĞLUM BENİ, ÜSKÜDAR MARMARAY’DA BEKLİYOR" Dedi. Neyse dedim telefon nerde dedim.. Nerde dedi, dedim iş sıkıntı, neyse indik Üsküdar Marmaraya. Oturduk bekliyoruz gelen giden yok, dedim amca kimliği ver. Baktım adına soyadına, sonra bir tanıdığı aradım. Dedim böyle böyle kimdir bu yakını vs bir numara bulur musun? Sağolsun yardımcı oldu. Harbiden Malatyalıymış, kızının numarası geldi, aradım dedim gece gece rahatsız ettim ama... Daha lafımı bitirmeden Üsküdar Marmarayda mısınız dedi evet dedim şaşırdım da tabi. Dedi ki size eniştenin numarasını vericem onu arayın, aldım numarayı aradım enişteyi, dedim gece gece rahatsız ediyorum ama... O da hemen Üsküdar Marmarayda mısınız dedi, evet dedim. Ya herkes biliyor acaba ben mi bilmiyorum niye burdayız derken, neyse enişte geldi birazdan. Gelir gelmez sarıldı bana, ben başladım azarlamaya demans hastası bu adam niye tek başına salıyorsunuz dışarı. 3 yaşında birini salmakla aynı şey! Kim o oğlu da burada bekliyorum diyor amca
    - Abi demans hastası, evet geçmişindeki hiçbir şeyi hatırlamıyor, doğru. Ama oğlu polisti. 3 yıl önce şehit oldu! Ve oğluyla son telefon görüşmesinde "BABA ÜSKÜDAR MARMARAYDA SENİ BEKLİYORUM" demişti... Her şeyi unuttu, onu unutmuyor, arada evden kaçıp buraya geliyor. Dizlerimin bağı çözüldü. Kaldım öylece, neyse onlar gitti kafamda cümleler dolaşıyor. Belki dedim oğlu gerçekten de oraya geliyor ama biz göremiyoruz. Sonra konu üzerinde daha sonra düşündüm. Demans hastalığı bizim de hastalığımız, toplum olarak geçmişimizi unuttuk sağa sola savruluyoruz nereye gittiğimizi bilmeden. Kim olduğumuzu unuttuk... Nereye gideceğimizi unuttuk...
  • ‘Gel, ’ dedim, ’beraber kaçalım. ’ Acı acı güldü, ‘Ağam, ’ dedi, ’ben senden noksanım, bana sadaka mı veriyorsun?..’ Onu nasıl sevdiğimi anlattım: ‘Bana kolunun yerine kalbini veriyorsun, ‘ dedim, ‘bir kalp bir koldan daha mı az değerlidir?’
  • "Bundan sonra ne yapacaksın" dedi, Süleyman. "Sen beni biliyorsun kalamam buralarda" dedim. Kalamazdım gerçekten de, gitmem lazımdı buralardan. Nereye, nasıl bilmiyordum. Ama gidecektim, kaçacaktım ya da onu biliyordum. Tek ihtiyacım olan üstümde gezecek bir mouse okuydu. Tek başıma hareket etmeyecektim herhalde. Eski model bir macera oyununda olmayı düşünmek daha çok hoşuma gidiyordu. Guybrush Threepwood gibi bir korsan olmak için nelerimi vermezdim. Ama ne yazık ki sadece Süleyman Öztoprak'tım ben. Güçlü korsan değil ama, eli yatkın kaportacı Süleyman Öztoprak.

    Süleyman'a döndüm, "Gitmem lazım benim, Süleyman Ustaya söyle kusuruma bakmasın artık. O da biliyor daha fazla dayanamayacağımı buna" Hiç kırmazdı beni Süleyman, iyi çocuktu. Gözündeki iki damlayı saklamaya çalıştı. "Peki abi" dedi. Benim de içim kötü olmuştu. İki gün önce pataklamıştım çocuğu. "Kusura bakma dedim iki gün öncesi için de." "Lafı mı olur abi" dedi "Hak etmiştim ben onu" "Sağlıcakla kal" deyip ayrıldım hemen oradan. Özleyecektim Süleyman'ı, Süleyman Ustayı, iyi insanlardı hepsi. Bir tek yandaki bakkalı sevmiyordum, Süleyman Amcayı. Kaç defa sahtekarlık yaparken görmüştüm adiyi. "Neyse" dedim. "İş bulurum nasılsa gittiğim yerde", elim yatkındı benim her şeye.

    Çıktım dükkandan. Haritama baktım. Evim sol üst tarafta kalıyordu, ama oraya gitmeden önce yapmam gereken işler de vardı. Görev listemi kıç cebimden çıkardım. Yaptıklarımın üstünü çiziyordum genelde. Dükkandan ayrılmanın üstünü çizdim. Başka? Kırmızı topuklu kadın ayakkabısı sağ teki bul, bankaya araç kredisi için başvur, bankanın çatısına çıkıp aşağıya tükür, eve git, bavulunu topla (Bavula 1 kırmızı topuklu sağ kadın ayakkabısı, 1 kredi başvuru formu, 2 baş sarımsak, yarım kilo kilit göbeği, bir hanım göbeği, bir soğan göbeği ile 3 adet pazar bulmacası içeren günlük gazete koy) ve yola çık vardı. Nereden bulacaktım ayakkabıyı? Haritaya baktım, cami sol alttaydı hemen. Yürüyerek gitmeye karar verdim. Tam yolu yarılamıştım ki telefon çaldı. Baktım ilerde kırmızı bir ankesörlü telefon var. Koştum, yetişemedim. Cep telefonum hala çalıyordu ama. Açtım, kayınçom Süleyman abiydi. "Sülü (Bana hep sülü der), karar vermişsin gidiyormuşsun" dedi Süleyman abi. "Abi, vazgeçirmeye çalışma. Biliyorsun başaramazsın" "Biliyorum" dedi Süleyman abi. "Başaramayacağımı biliyorum ama yine de deneyeyim dedim. Ya da hiç olmazsa, malını mülkünü heder etmeni engellerim belki. Kardeşimi üzmene izin veremem hem." "Yok" dedim. Süleyman abiye. "Tamam" dedi Süleyman abim. "Yalnız unutma, kredi kartlarının hesap kesim tarihi ayın 8'i, geçirmemeye çalış gideceğin yerde" Gömlek cebimden not defterimi çıkarıp baktım, gerçekten de doğruydu. Zavallı adam, nereye gideceğimi bilmiyordu herhalde. Normaldi aslında. Ben de tam olarak bilmiyordum. Tek bildiğim, en son bavulumu toplama gerektiğiydi. Uzatmadım ama, "Peki" dedim Süleyman Abiye. "Peki süleyman abi. Kardeşine de selam söyle." Bir şey söylemesine izin vermeden kapattım.

    Zaman kaybetmiştim. Camiye koşarak gittim. Girmedim ama, ayakkabıları kontrol ettim sadece. Şanssızdım. Kırmızı, topuklu sağ kadın ayakkabı teki bulamamıştım burada. Diğer kapıya gittim, kırmızı bir topuklu görünce sevindim. Ama yaklaşınca bunun sol tek olduğunu fark ettim. Bir an almayı düşündüm, ama hayır. Gerçekten gerekli olduğuna kanaat getirmeden tek bacaklı, dini bütün bir kadını mağdur etmek istemiyordum. Haritama baktım tekrar, tam ortada büyük AVM duruyordu. Sol cebimdeki paraları saydım. Haftalığımı aldığım iyi olmuştu. Hem kredi kartlarımın son kullanma tarihi de yaklaşmamıştı henüz. Gönderilen kredi kartlarını son kullanma tarihlerine göre dizmeyi alışkanlık haline getirmiştim eskiden beri. Böylece tarihleri aynı olanları hemen fark edip düşük rakamlıları kolaylıkla imha edebiliyordum.

    AVM'ye yürüyerek gidersem çok zaman kaybedeceğimi anladığımdan tünel kazmaya karar verdim. Elim tünel kazmaya oldukça yatkın olduğundan bir süre sonra AVM'nin asansör boşluğuna çıktım. Oldukça boştu burası. Tekrar kazmaya başladım ve ayakkabılarla dolu bir ambarda buldum kendimi. Nasıl aç tavuk kendini darı ambarında zannederse, ben de ayakkabı ambarında olduğumu düşünmüştüm . Biraz sonra buranın bir ayakkabı mağazası olduğunu fark ettim. Etrafı dikkatlice kontrol ettim, kimse yoktu, kapanmıştı herhalde. İlerde bir fanus içinde kırmızı bir ayakkabı gördüm. Koştum hemen elime başka bir ayakkabı aldım fanustaki ayakkabının ağırlığını tahmin ederek. Fanusu kaldırdım, şansıma alarm çalmadı. El çabukluğuyla elimdeki ayakkabıyı fanustakiyle değiştirdim. Elim bu gibi şeylere çok yatkındır. Alam çaldı, baktım yanlışlıkla ayakkabı yerine fanusla değiştirmişim. Hemen ayakkabı ile tekrar değiştirdim. Alarm çalmaya devam ediyordu. Telefonuma baktım, ilaç saatim gelmişti, çorabımın arasındaki paketten üzerinde pfizer yazılı haplardan bir tane içip alarmı kapattım. Elimdeki ayakkabıya baktım, kahretsin . Yine sol tekti. Neydi bu sol bacaklı kadınların benden istediği? Alttaki kutulara teker teker baktım. Hepsi çiftti. Sonunda en alttaki kutuda bir tek daha bulabildim. Evet, ilk görevimi yerine getirmiştim artık. Kıç cebimdeki görev kağıdı çıkarıp ikinci maddenin de üstünü çizdim. Acaba karışık yapabiliyor muyduk bu görevleri. Birden ilkokul günlerimi hatırladım. Ben sınavlara hep ilk soruda oyalanırken, benden daha cesur olan çocukların öğretmene sorup istedikleri sorudan başlayabildikleri günleri. Belki ben de onlar kadar cesur olsaydım, şu an bir kaportacı olarak kalmayacak ve onlar gibi bir devlet dairesinde işe girebilecektim. Evet, belki onlardan 4 kat daha fazla kazanmayacaktım ama en azından.... Neyse zaten kaportacı da değildim artık.

    Şimdi bankaya gitmem lazımdı araç kredisi için. Neyse ki banka ismi yazmıyordu kağıtta. Bu AVM'de bir de banka olduğuna emindim sanki. Haritamı çıkardım, görünmüyordu. AVM'nin haritasını çıkardım ben de. Her duruma uygun haritalara sahip olmak en sevdiğim özelliklerimden biridir. Süleyman Usta'ya iş başvurusunu yaptığımda, seçilmemi sağlayan ana unsurun bu olduğunu düşünüyorum . Bir de elimin yatkın oluşu belki işlere. Evet tam hatırladığım gibi. Daha önce gelmiştim buraya, hatta bu bankada kuzenim Süleyman'a iş ayarladığımı bile hatırlıyorum. Ön kapıdan çıktım ayakkabıcıdan, zor oldu gerçi ama elim bu tip işlere yatkın olduğu için camı kırarken zorlanmadım topuklu ayakkabıyla. Artık kırık bir topuğu vardı kırmızı sağ tekin. İşte, ilerde solda banka şubesi, şansımla birlikte bana gülümsüyordu. Koştum hemen . Daha fazla hırpalamak istemedim ayakkabıyı. Süleyman'ı aradım. Hemen açtı. İçeri girdim ben de. Bankada yatıyormuş geceleri. Kredi başvurusunda bulunmam gerektiğini söyledim. Biraz buruklaştı Süleyman, o sadece küçük esnafın kredi işlerine bakıyormuş. Benim de ona başvurabilmem için küçük esnaf olmam gerekiyormuş. Benim kredi taleplerime Süleyman diye biri bakıyormuş hiç tanımadığım. "O nerede " diye sordum. AVM'deki tekvando kursunda gece bekçisi olarak gece bekçisi olarak çalışıyormuş. Süleymanın hala buruk olduğu gözümden kaçmadı ama. Nedenini sordum. Gideceğime üzüldüğü besbelliydi. Ama sakladı, Süleymanın gece uyandırılmaktan hiç hoşlanmadığını, ve sol ayağının çok pis olduğunu söyledi. Birden hayatımın o ana kadar olan kısmı bir film şeridi gibi geçti gözümün önünden. Evet her şey yerli yerine oturmuştu. Koşarak ayakkabı dükkanına gittim. Yatkın elimle diğer tarafı da kırıp içeri girdim. Fanusa tekrar bıraktığım ayakkabıyı da aldım, kırmızı sol teki. Alarm çaldı. İptal et yerine erteleye başmışım. Kapattım tekrar ve tekvando kursuna doğru koştum.

    Çok zaman kaybetmiştim ve koşmam lazımdı, ama ne kadar koşarsam koşayım ulaşamıyordum kursa. Birden AVM'nin göz bebeği yürüyen bantta olduğumu fark ettim. Yürümeye başladım ben de, sonunda yeşil ışıklı kursun önüne geldim. "Hey "diye bağırdım, "Hey" diye karşılık geldi. Biraz daha yüksek "Heyyy" diye bağırdım. Tekrar ama daha yüksek sesle "Heyyy" diye karşılık geldi. Bu sefer daha yüksek bir sesle bağırdım, ama hey demedim. Küfür ettim. Aynı karşılığın geleceğini beklerken hızlı bir sol tekme geldi. Bir dişim kırılmıştı. Aldım sol ön cebimdeki gizli cebe koydum. Bir kez daha ama bu kez daha alçak bir sesle küfrettim. Hazırlıklıydım bu kez, saniyenin onda biri kadar bir zamanda bana ulaşan tekmeye elimdeki sol teki giydirdim. Elim yatkındı böyle işlere. Bir iki dakika kadar sessizlik oldu, sonra bir adam ağlayarak çıkarak omuzuma sarıldı. "Üzülme" dedim. "Üzülme Süleyman , gidiyorum ama bu dünyanın sonu değil. Herkes, herşey gider. Gidenle de gidilmez" "Tamam" dedi Süleyman. "Buyrun, ne istiyordunuz?" "Araç kredisi için başvuracaktım" dedim. "Ben tam aradınız adamım" dedi Süleyman. Bir yakınlaşma olmuştu sanki aramızda. İsim benzerliğinden olabilir diye düşündüm. Birden uzaktan kuzenim Süleymanın kıskanç bakışlarını görünce omzumdan kaldırdım Süleyman'ı. Hadi dedim gidelim bankaya. Gittik. Ben başvurdum, o ah dedi, ben başvurdum, o ah dedi. Sonunda tamamlandı başvurma işlemi ben de aldım başvurumu. Kuzenime ve Süleyman'a teşekkür ettikten sonra Ayakkabı dükkanına geri döndüm.

    Alışmıştım buraya epey, etrafa bakıp gözüme toz kaçırdıktan sonra tünele geri döndüm. Kıç cebimden çıkardığım görev kağıdında kredi başvurusunun da üstünü çizdim. Tünelde bulduğum 2 baş sarımsak, yarım kilo kilit göbeği, bir hanım göbeği, bir soğan göbeği ile 3 adet pazar bulmacası içeren günlük gazeteyi de yanıma alıp asansör boşluğuna gittim. Sanki dejavu yaşıyordum. Üzerime hızla gelen asansörü görünce biraz yana çekildim. Asansör burnumdan bir parça kopararak yanımda durdu. Üzüldüm, seviyordum burnumu. şimdi estetikli gibi olmuştum sanki. Atladım hemen, asansördeki çocuğa çatıya çıkmak istediğimi söyledim. Türkçe bilmiyordu çocuk. Elindeki flütüyle asansör müziği çalmaya başladı. Ben de Çatı yazılı düğmeye bastım. Çatıya kadar baya dinledim çocuğu. Yetenekliydi. Tam "Beni Köyümün Yağmurlarında Yıkasınlar" biterken çatıya vardım. "Beni burada bekle dedim çocuğa. Aşağıya indi.

    Ben de çatının kenarına geldim. Aşağıdaki insanlar karınca gibi görünüyordu. Aşağıya tükürdüm. Tükürüğüm üzerlerine gelince onların gerçekten karınca olduklarını fark ettim. Yanlış kenara gelmiştim. Diğer kenara geldim, buradan bir şey görünmüyordu. Aşağısı çok karanlıktı. Tükürmeye çalıştım, ağzım kurumuştu. Biraz bekledim. Telefonum çaldı, "Alarmı yine mi kapatamadım" diye düşünürken Süleyman abimin aradığını gördüm. Kayınçom benim için iyice endişelenmişti herhalde. Açtım, "Abi"dedim. "Sülü" dedi. "Abi" dedim. "Bu wifi'nin şifresi neydi?" dedi. "Abi"dedim, dayanamadım daha fazla. Gözlerim dolmuştu. Kapattım hemen. Biraz daha bekledim, film şeridinin gelmesini bekledim yine - gelmedi. Bir şey mi anlatmak istiyordu bana. Tükürüğüm geldi sonra , ben de tükürdüm aşağıya. Kıç cebimden defteri çıkardım. Onun da üstünü çizdim. Eski hayatımla aramda iki madde kalmıştı sadece.

    Asansör yoktu. Merdivenlerden yavaşça aşağıya indim. Bankanın ve ayakkabıcının önü doluydu. Ben üzgünce ayrılırken ayakkabını önündeki polisler bana doğru koşmaya başladılar. Ben de onlara doğru koştum. Kucaklaşıp öpüştük. Biliyordum, herkes benim kalmamı istiyordu. Beni ayakkabı dükkanına davet ettiler, kıramadım ben de onları. İçerde dükkan sahibi Süleyman Bey kameralara bakıyordu. Gelince beni oturttu ve daha önce hiç bu kadar yetenekli birisini görmediklerini söyledi. Süleymanın ayağına o sol teki geçirmedeki zarafetim tüm AVM'yi etkilemişti. "Elim bu gibi işlere biraz yatkındır" dedim. Beni kendisi için istiyordu. Burada kalmam mümkün olacaktı. Etrafa baktım , herkes benim vereceğim cevabı bekliyordu büyük bir heyecanla. İnsanların arasında Süleyman'ı da gördüm. Gözlerinin içine baktım, Evet der gibi kapattı gözlerini. "Evet" dedim ben de. "Evet Süleyman Bey , ben de sizi seviyorum" dedim. Öpüştük ve ben orada çalışmaya başladım . Polislerin her birine bir parça kilit göbeği, bir diş sarımsak ve yarımşar hanım ve soğan göbeği ile birer buçuk pazar gazetesi bulmacası verdim. Bir ömür biterken diğeri başlamıştı ve ben Süleyman Öztoprak olarak kalmıştım. Eli yatkın ayakkabıcı Süleyman Öztoprak.
  • “Ne demek istiyorsun?” dedi Gandalf. “Bana iyi bir gün mü diliyorsun, yoksa istesem de istemesem de iyi bir gün olacağını mı söylemek istiyorsun; yoksa bugünün iyi bir gün olduğunu mu hissediyorsun veya iyi olabilecek bir gün olduğunu mu?”
    ☆alıntı
  • Bir gün alışveriş merkezine gittim. Asansöre bindim. Baktım içeride şık giyinimli sosyete bir bayan. “Es-Selamu Aleykum” dedim. Kadın yüzünü buruşturup “Günaydın!” dedi. Gülümsedim, “Pardon, ben sizi Müslüman sanmıştım!” dedim. Kadın başladı carcarlamaya: “Sen beni yargılayamazsın, sana mı düştü benim dinimi sorgulamak….vs.” Ben de dedim ki: “Hanımefendi, ben size ALLAH’ın selamını veriyorum. Siz bana hava tahmin raporu veriyorsunuz. Ben görmüyor muyum günün aydın olduğunu!

    -Münib Engin Noyan
  • Muammer Bey, samimiyetsizlik beni tiksindiren bir duygu ve kendimi size karşı samimi hissetmek istediğim için bu açıklamayı yapmak zorundayım. Darbeyle ilgili söylediğiniz şey vardı ya, hani darbeler yüzünden çok zaman kaybetmiş bir ülke olmakla ilgili...” dedi, bu konuşmanın ardından ne çıkacağını bilemeyen adam temkinli kafasını salladı. Özge devam etti, “Aramızdaki jenerasyon farkı, belki bazı şeyleri farklı algılamamıza neden olabilir ama sizin döneminizdeki darbenin benim dönemime nasıl etki ettiğini anlamak istiyorsanız lütfen bana bakın. Bugün burada durmuş size siyasi bir konuyla ilgili nasıl hissettiğimi söyleyebiliyorsam ve karşıt düşüncelerde olmamıza rağmen siz de dinliyorsanız, bu henüz manipüle altına alınamadığımızın kanıtıdır. Ülke olarak bizim en büyük gücümüz kontrol edilemezliğimizdir, kontrol edilemediğimiz sürece kendi ruhumuzda özgür ama diğer devletler açısından tehlikeli oluruz. Bu ülkedeki her darbe, tehlikeli bir özgürlük duygusundan çıkmıştır. Belki sonrasında kulağa daha şairane gelsin diye darbeyi gerçekleştiren askerler karalanmış, sırttan atılanlar ilahileştirilmeye çalışılmıştır ama gerçek şudur ki, bizi olmadığımız bir şeye dönüştürmeye çalışan, sırtımıza binip bizi çaktırmadan işgal etmeye çalışan her güce karşı verebileceğimiz tek cevaptır bu. Çok değerli kişiler, düşünceler de bu süreçte feda edilmiş olabilir ama geçmiş darbelerin geleceği nasıl etkileyeceğini anlayabilmek için resmin küçük detaylarına değil, büyük resmin geneline bakmak lazım. Sizin bu gibi bir işgale karşı niçin başka cevaplarımız da olmadığını eleştirmenizi anlayabilirim ama kendi ruhumuzu korumadaki tek gücümüzü zaman kaybı olarak algılamanız üzücü. O zaman kaybı olmasaydı, bugün demokrasi adı altında ağzımıza çalınan balın etkisiyle uyuşmuş ve gerçek özgürlüğümüzü kaybetmiştik. Belki önümüzde zor zamanlar var yine ama artık bizimle ilgili herkesin bildiği bir şey var. Biz yeri geldiğinde sırtındakini atıp ayaklarının altında çiğnemiş, çiğneyebilen ve çiğneyecek bir ırkız! İçimizdeki özgürlüğe
    dokunulduğunda tehlikeli oluruz. Ne zaman kaybetmek, ne de diğerlerinin ne düşündüğü korkutur bizi. En değerlilerimizi kurban da edebiliriz, yine. Çekindiğimiz tek şey, önüne çıkan her şeyi planlamadan yıkan kendi özgürlük duygumuzdur. Bu halk, hiçbir zaman boşuna baş kaldırmamıştır Muammer Bey. Darbeler, değerlerimizi değersizleştirip, ülkemizin ruhunu içi boş bir kılıfa çevirmek isteyen sinsi güçlere cevabımızdır. Keşke başka cevaplarımız da olsa ama yenilerini bulana kadar elimizdekiyle varlığımızı korumak zorundayız. En kötü düşman bize yol göstermek için burda olduğuna bizi inandırıp, bizi kendi yoluna manipülasyonla götürmeye çalışandır. Dostumuz gibi davranıp bizi gönüllü birer köleye dönüştürmeye çalışandır. Kontrol edilmesi epey zor bir ırk olarak bu çeşit düşmanlar tarihimiz boyunca hep kaynaklarımıza sızarak var oldular ama sonunda mutlaka kurtulduk onlardan, biraz abartılı bir şekilde de olsa.” dediğinde, karşısında sessiz bir şekilde onu dinleyen Muammer Bey’in suratında beliren çok küçük gülümseme, yılların belirginleştirdiği her bir çizginin kendini göstermesine neden oldu. Hayatın çizgilerle doldurduğu bu yüzde, bu gülümsemede umuda duyulan saygı vardı. Muammer Bey tereddüt ettiği gözlerinin içinden anlaşılan bir bakışla, “En kötü düşman bize yol göstermek için burda olduğuna bizi inandırıp, bizi kendi yoluna manipülasyonla götürmeye çalışandır! dedin, Sen o darbeleri halkın yaptığını mı sanıyorsun? O darbeler içimize sızan düşmanın ürünüdür. Darbeler halktan gelseydi, adları darbe değil ihtilal olurdu. Darbeyi yaşayan bir ülke, adı üstünde, darp edilmiş bir ülkedir. En kötüsü de bu... Senin gibi gerçek vatanseverlerin kullanılması. Bunları konuşacak çok vaktimiz olacak.” dedi. Muammer Bey yanlış anlaşılmayacağından emin bir hareketle Özge’yi omuzlarından tuttu ve gülümsedi.