• 144 syf.
    ·Beğendi·Puan vermedi
    Kitap Yorumu
    Aytaç Gövez
    #sevseydigitmezdi
    @hayykitap
    @hayykitapedebiyat
    Bu aralar sanırım ruh halim için bana iyi gelen kitaplar seçiyorum.
    Gerçekten çok güzeldi . Sevginin nasıl.birsey olduğunu güzel.anlatmıştı. Çok.yerde kendimi buldum. Sevilmemis insanın güzel tasvirini yapmış bir yazar. Güzel duygu seli yasadım.
    alıntılar
    biri giderken birinin kalmasından yoruldum.
    Tek kalanlara üzülmekten yoruldum.
    ben kaybetmeye alıştım. Sen, beni yenmekten bıkmadın mi? Evlen benimle , dedim
    Kafasini eğdi
    Bizden olmaz dedi.
    Olur, sadece elimi tut,dedim.
    Ben başkasına söz verdim dedi.
    Parmağındaki yüzüğü gösterdi .
    Geç kalmışım arkadaş!her şey için geç kalmışım
    Sevgiyle Kalın...
    #oku #okupaylaş #okuyorum #kitap #kitapalintisi #okudumbitti @kitapsizlargrubu @bookstagramucizeleri
  • "Senin için casusluk yaptım, yalan söyledim, kendimi ölüm tehlikesine soktum. Bütün bunlarda amaç, Lily Potter'ın oğlunun emniyette olmasıydı güya. Şimdi kalkmış bana onu kesilecek bir domuz gibi semirttiğini söylüyorsun-"
    "Ama ne kadar dokunaklı bu, Severus," dedi Dumbledore ciddi bir ifadeyle. "Yoksa bunca zaman sonra çocuğa karşı sevgi mi beslemeye başladın?"
    "Çocuğa mı?" diye bağırdı Snape. "Expecto patronum!"
    Asanın ucundan gümüş maral fırladı: odanın zeminine indi, tek bir sıçrayışla odayı geçip pencereden dışarı uçtu gitti. Dumbledore onun süzülerek uzaklaşmasını izledi ve maralın gümüşsü parıltısı sönerken, Snape'e döndü, gözleri yaşla doluydu.
    "Bunca zaman sonra, öyle mi?"
    "Her zaman," dedi Snape.
  • Az evvel beni derinden etkileyen bir olayı aktarmak istiyorum size.Lütfen sonuna kadar okuyunuz:Yakışıklı,bakımlı bir adam geldi bankaya.Yanında görme engelli bir kadın.Evlilermiş.42 yıldır.Adamın yaşını bilmiyorum,kadının yaşını bilmiyorum.Neden görme engelli olduğunu bilmiyorum.Evli olduklarını biliyorum.Adamın pasaport ve vize işlemlerinde mesleğini öğrendim.Adam bürokrat.Enerji bakanlığında çalışmış.Emekli olmuş."Efendim ne kadar hoş buldum sizi.Eşinizin elinden sıkıca tutmanızı,sevgiyle bakan gözlerinizi.Hanımefendi dedim:Özel olmazsa sormak istiyorum,eşinizi görmüyor olmak sizi üzüyor mu,etkiliyor mu?"Hanımefendi dedi ki:Ben onu her fırsatta görüyorum evladım.Her adımını ondan önce tahmin ediyorum."İlk başta anlamadım,'Nasıl yani?'dedim.İlk evlendikleri zaman birbirlerine söz vermişler.Birimiz görmezse öbürü ona göz olacak,birisi duymazsa öteki ona kulak.Biri dokunamazsa öbürü ona ten.Bu hayat dersini kitaplardan edinemezsiniz,edinemem.Bunları duyduktan sonra yalnızca ellerine sarılabildim ve onları şaşkınlıkla uğurladım.Sonra bana "niye evlenmiyorsun?"diye soruyorlar.Böyle zarif,sadık,kültürlü bir hanımefendi bulduk da bürokrat mı olamadık sanki? :) Al bir de burdan yak!
  • Tam metroya bineceğim, bir tane yaşlı amca makinenin önünde panik yapmış dolduramıyor kartı. Arkasında birkaç tane genç birikmiş bağırıyor amcaya "-hadi be n’apıyosun, flört mü ediyosun makinayla" Tabi bunu duyunca delirdim. N’apıyosunuz ya dedim gittim amcaya yardım ediyorum, Canım amcam sen ne istiyorsun dedim, kartım yok dedi, doldurduk kartını dedim, al istediğin yere git bununla, hatta sen başvuru yap senin yaşına ücretsiz ulaşım dedim. Neyse ben de doldurdum kendi kartımı metroya geldim. Baktım amca orada bekliyor hala, ne oldu dedim. Yavrum adres soracaktım beni azarlarlar diye soramadım, seni bekledim dedi. Olur mu öyle şey amcam dedim, peki nereye gidecektin sen dedim. Üsküdar Marmaray dedi. Amca Kirazlıdayız, karşı tarafta o. Nasıl buraya geldin uzak dedim. Kafasını eğdi, dur dedim anlattım ona. Burdan Yenikapıya git, ordan sarı çizgiyi takip et, Marmaraya bin, ordan 2 durak sonra Üsküdar Marmaraydasın dedim.. Baktım amca mahzun mahzun bakıyor, anlamamış durumu, tamam dedim amca gel gidiyoruz. Atladık metroya gidiyoruz Üsküdara doğru, yolumuz var da var. Muhabbet olsun diye dedim “amca sen nerelisin”. Malatya dedi. Var mı kayısı bahçesi filan dedim, dedi ki yavrum ben emekli ağır ceza hakimiyim. Vayy be dedim içimden. Onlarca kişiye müebbet dağıt, 40 yıl, 50 yıl hapis ver, sonra gel metroda kartı şaşır, ey insanoğlu... Sonra, amca dedim Malatyadan İstanbula neyle geldin dedim, uçakla mı otobüsle mi? Amca dedi ki, hatırlamıyorum... Dedim amca valizler nerde? 3 yaşındaki çocuk gibi yüzüme baktı nerde? dedi.... O an anladım amca demans hastası, yani kişisel tarihini unutmak, kendi geçmişini silmek. Peki amca nereye dedim, "OĞLUM BENİ, ÜSKÜDAR MARMARAY’DA BEKLİYOR" Dedi. Neyse dedim telefon nerde dedim.. Nerde dedi, dedim iş sıkıntı, neyse indik Üsküdar Marmaraya. Oturduk bekliyoruz gelen giden yok, dedim amca kimliği ver. Baktım adına soyadına, sonra bir tanıdığı aradım. Dedim böyle böyle kimdir bu yakını vs bir numara bulur musun? Sağolsun yardımcı oldu. Harbiden Malatyalıymış, kızının numarası geldi, aradım dedim gece gece rahatsız ettim ama... Daha lafımı bitirmeden Üsküdar Marmarayda mısınız dedi evet dedim şaşırdım da tabi. Dedi ki size eniştenin numarasını vericem onu arayın, aldım numarayı aradım enişteyi, dedim gece gece rahatsız ediyorum ama... O da hemen Üsküdar Marmarayda mısınız dedi, evet dedim. Ya herkes biliyor acaba ben mi bilmiyorum niye burdayız derken, neyse enişte geldi birazdan. Gelir gelmez sarıldı bana, ben başladım azarlamaya demans hastası bu adam niye tek başına salıyorsunuz dışarı. 3 yaşında birini salmakla aynı şey! Kim o oğlu da burada bekliyorum diyor amca
    - Abi demans hastası, evet geçmişindeki hiçbir şeyi hatırlamıyor, doğru. Ama oğlu polisti. 3 yıl önce şehit oldu! Ve oğluyla son telefon görüşmesinde "BABA ÜSKÜDAR MARMARAYDA SENİ BEKLİYORUM" demişti... Her şeyi unuttu, onu unutmuyor, arada evden kaçıp buraya geliyor. Dizlerimin bağı çözüldü. Kaldım öylece, neyse onlar gitti kafamda cümleler dolaşıyor. Belki dedim oğlu gerçekten de oraya geliyor ama biz göremiyoruz. Sonra konu üzerinde daha sonra düşündüm. Demans hastalığı bizim de hastalığımız, toplum olarak geçmişimizi unuttuk sağa sola savruluyoruz nereye gittiğimizi bilmeden. Kim olduğumuzu unuttuk... Nereye gideceğimizi unuttuk...

    (Alıntı)
  • Babam tanımadı beni, tanıyamadım bu kim, dedi. Dili zor dönüyor. Tanıttım, yine hatırlamamak üzere tekrar etti. Acaba kafası nasıl çalışıyordur şimdi? Bir bebek gibi mi yoksa dünyaya tesadüfen gelen bir yolcu gibi mi; yanlış durakta inen beş parasız bir yolcu, yolu izi karda kaybolmuş. Önü sonu görünmüyor.

    Küpelerimi çıkardım, dövmemi kapadım yanına gitmeden evvel kızar diye, eminim tanısaydı beni, hatırlasaydı kızardı.

    Kışın camlara naylon çakardık, soğuk olurdu, kalın bordo kadife perdeler gererdik ölü gibi ağır. Sonra sular donardı sabahına, bazan patlardı borular. Pürmüz ile açardı babam. Anam sobayı yakardı, ben üşürdüm. Uyanmayınca da kızardı babam, utanmıyon hemi derdi, koca adam sofra hazırlıyo, eşek gibi yatıyon utanmaz herif, derdi ve ben ilkokula giderdim.

    Babam tanımadı beni, tanıyamadım bu kim, dedi. Dili zor dönüyor artık, donuk gözleri. Kuş kadar kalmış ama hala inatçı ve güçlü. İlaçlarını içemiyormuş, zorla içirmek zorunda kaldık. Uğraşman benimle, diyebildi yarım yamalak.

    Hiç huyu değildi gülmek ama bana bakıp bakıp güldü boyna. Belki kabarık saçlarımla onun hayal dünyasında komik bir şeyi temsil ediyordum o an, kim bilir? Saçlarından öptüm, ufakken tersini tek tük ama çok ağır şekilde yediğim elini tuttum, öptüm uyumazken. Sonra uyuttum elini tutarak.

    Gece bir ara kalkıp yanıma yatmış. Evvelsi gün de üzerime oturmuştu yanındaki kanepede uyurken. Daha sonra kolumun altında uzun uzun konuştuk, kopuk kopuk. Boyna yalanlar dizdim. Ne sorduysa bir şey söyledim. En yakın arkadaşından hala hayattaymış gibi selam getirdim. Babasını anlattı dili dolana dolana. Geçen gece ölmüş babası, çok üzülmüş, ağladı biraz. Sabaha karşı martılar çığıldarken uykuya daldı cerrahpaşada. Gökyüzü sabaha karşı gece mavisiydi. Ya da gece sonu sabah mavisi, her ne ise işte. Mavi bir gecenin sonuydu. İleride demirlemiş gemilere bakakaldım.


    Her yeni bir okula başlamamda yanımdaydı. İlk okulu hiç unutamam. Herkesin yanında birileri vardı benim ise yoktu. Babam sıraya koyup gitmişti beni. Herkes sulu göz, ağlıyor. Ben etrafıma bakıyorum. Ağlayamıyorum da. Önlüğümün yakası boynumu kesiyor, mavi üzerine beyaz. Pantolon gri, ütülü, paçaları pileli. O zamana kadar zaten babama kızgındım hep. Binbir emekle yaptığım oyuncak kepçemi inşaata gömmeme sebep olan o günü ise aklımdan çıkaramıyorum.


    Beni sevmediğini düşündüm bunca yıl. Benden utandığını belki de. Bu yüzden miydi soğuk davranması? Sonraları öğrendim. O da babasından sevgi görmemiş ki! Hiçbir çocuğunun saçını dahi okşamamış, candan sarılmamış bir kez olsun. Dedesi onu "kendisini soluna alarak yürüdüğü" için öldürürcesine dövmüş mesela. Atlarını dövmesi bundan mıymış ki? Duydukça ondan daha da soğudum. İnsanlara yaptığı sert davranışlar, tırnak uzatması yüzünden ablamı dövmesi? Hepsi nereden geliyordu?


    Aramızda çok yaş var. Beni oğlum diye tanıtmadı hiçbir zaman, babamın torunu derdi şaka yollu. Beklentim de yoktu ama bir kere sarılmasını isterdim hep. Yaşlandıkça ona karşı hislerim değişti. Önceleri öfke vardı. Sonra yıllar içinde acıma, üzülme ve pişmanlık gibi şeyler eklendi buna.  Bana ilk defa sarılması anamın kaybı gecesi oldu. Daha önce kimse öyle sarılmamıştı. Pişmanlık mı vardı kollarında yoksa bana mı öyle geliyordu? Saçlarımdan bile öptü o gece. Sarıldık, artık sevgi de eklenmişti o karmaşık duygulara. Sevgi miydi yoksa buzların erimesi miydi bilmiyorum. Sanırım acı insanları birbirlerine bağlayan en güçlü bağ, sevgiden bile güçlü.


    Daha sonra babamla beraber yaşadık hayli bir süre. O mutfakta yatardı bense sobalı oturma odasında ders çalışırdım. O zamanlar başladım sigaraya. O da biliyordu tabi ama ses etmiyordu. Sabahları mutfakta tepeleme uzun samsun dolusu küllükleri görürdüm. İnsan özleyince ve yaşlanınca daha fazla sigara içiyor sanırım.

    Yaşlılar belli etmez ama sever, eşlerini ve çocuklarını. Anamın yanına yalandan mezar yapmış, beni buraya gömersiniz dedi. Cidden o kadar mı severdi anamı? Bunu neden çok geç fark ettim? Neden çok geç söyledi? Sevilmek için ölmek mi gerekirdi?... her neyse.


    Camiye giderken balkondan yürümesini izlerdim. Yol boyu gider az ötedeki dönemeçte kaybolurdu. Yine lanet şubat ayı. Hava gri, kömür odun dumanı kaplı. Karla beraber yere çöken bir katman, nefese dolar. Soğukta titrerken sigara içerdim, karşıdan geçen otobüsleri izlerdim, nereden gelip nereye gittiğini bilmediğim, uykulu insan dolu otobüsleri. O zamanlar ninnilerim buydu, sessizlikte yankılanan lastik sesleri. Komik belki ama o sesle uyurum hala. Uyurken düşlerimi üstüme giyer o otobüslere biner giderim. Belki de bu yüzden, küçükken muavin olmayı çok isterdim. Gitmek için, sadece gitmek. Soğuk gece otobüs yolculuklarında yitmek.


    Dönüp dolaşıp yine aynı odaya gelirdim sonra. Soba yanardı babam mutfakta yatardı. Ağlıyordu, bunu duyuyordum. Ben de ağlıyordum, o da bunu biliyordu. Ama ikimiz de belli etmiyorduk güya, erkeklik var ya serde.


    Zaman geçtikçe ayrılıklar ve yol ayrımları çoğalır. Bizde de aynı durum oldu. Yeni bir okula geldik beraber. O zaman beni bırakmadı. Düşünüyorum, bir şeylerin değişmesi için bir şeylerin olması mı gerekir illa?


    Sevmek için ölmek mi gerekir, öldüğü için mi sevilir, yoksa sevdiği için mi ölür insan?


    Şimdi yine bir ayrımdayız. Artık çoğu şeyi ve insanı hatırlamıyor. Saçıma karışıyor en fazla. O da iki defa, sonra ses etmiyor, unutuyor sanırım. Yüzüne ve gözlerine bakınca şiddet dolu tarihi görebiliyorum, at dövmekten, insan dövmekten, sövmekten, yoluna yürüyememeye giden yol...


    Şu an ona kızıyorum, öfkeliyim, bir yanım acıyor, üzülüyor. Çaresizlik de var bir yandan. Ve acımasız olmak zorunda olmak. Ben değilim ki, yaşam döngüsünün kendisi acımasız. Keşke bazı şeyler bambaşka olsaydı. Keşke insanlar bu kadar yaşlanmasa, kendimi onun yerine koyuyorum. Koyamıyorum daha doğrusu. O raddeye gelmeden ipte sallanırken buluyorum kendimi. Tıpkı amcam gibi. Gözümde o canlanıyor. İpe bağlı bir yaşam, ipe bağlı bir ölüm. İki ucu da boktan. Yaşayamıyorsa ve ölemiyorsa bir insan, ne yapabilir ki başka, sevemiyorsa hiç?


    Keşke insanlar sevdiklerini gömmese, öldürmese. Sarılmak için ölümü beklemese. Keşke insanları birleştirmek için acıya gerek kalmasa. Keşke atlar dövülmese...

    Babam tanımadı beni, ben tanıdım onu. En çok da o zaman. Tanımadı beni, tanısaydı saçıma laf ederdi, tanısaydı küpelerime bakar söverdi, tanısaydı derimi yüzerdi kolumdaki dövme ile. Tanımadı beni, tanısa eminim bana kızardı, belki de kızmazdı ki? Bunu hiçbir zaman bilemeyeceğim.


    Lastik sesi uzuyor siyah gecede, yol ışıklarını izliyorum, orta refüjde direkler, turuncuya çalan ışıklar saçıyorlar soğuk ve kimsenin olmadığı geceye. Kar düşüyor yeryüzüne. Sağ koltukta anam uykuya dalmış, sene 98, ablamın düğününe gidiyoruz. Otobüs soğumuş, gece soğuk, yaşamak soğuk.
  • Bir gün bir tanıdık Sokrates'e rastladı ve dedi ki:
    • Arkadaşınla ilgili ne duyduğumu biliyor musun?
    Bir dakika bekle diye cevap verdi Sokrates. Bana bir şey söylemeden evvel, senin küçük bir testten geçmeni istiyorum. Buna Üçlü Filtre testi deniyor.
    • Üçlü filtre!
    • Doğru diye devam etti Sokrat. Benimle arkadaşın hakkında konuşmaya başlamadan önce,bir süre durup ne söyleyeceğini filtre etmek iyi bir fikir olabilir. Bu ona üçlü filtre dememin sebebi.

    Birinci filtre, gerçek filtresi:

    Bana birazdan söyleyeceğin şeyin tam olarak gerçek olduğundan emin misin?
    • Hayır! dedi adam.Aslında bunu sadece duydum.
    • Tamam dedi Sokrat Öyleyse, sen bunun gerçekten doğru olup olmadığını bilmiyorsun.

    Şimdi ikinci filtreyi deneyelim:iyilik filtresini. Arkadaşın hakkında bana söylemek istediğin şey iyi bir şey mi?

    • Hayır, tam tersi.
    • Öyleyse onun hakkında bana kötü bir şey söylemek istiyorsun ve bunun doğru olduğundan emin değilsin.

    Fakat yine de testi geçebilirsin, çünkü geriye bir filtre daha kaldı; işe yararlılık filtresi. Bana arkadaşın hakkında söyleyeceğin şey benim işime yarar mı?
    • Hayır! Gerçekten değil!
    • iyi diye tamamladı Sokrat.

    Eğer bana söyleyeceğin şey doğru olmayıp işe yarar faydalı bir şey değilse, bana niye söyleyesin ki!
    Cevdet Kılıç
    Sayfa 49 - İnsankitap
  • -Derler ki; adamın biri, Müslüman mezarlığına ölü bir köpeği defnetti. Görenler onu, zamanın kadısına şikayet ettiler. Kadı adamı çağırdı ve işin doğrusunu sordu.
    Adam:
    -Doğrudur, öyle yaptım, çünkü; köpeğin bana vasiyeti böyleydi, onun vasiyetini yerine getirdim, dedi.
    Kadı:
    -Sen bizim aklımızla alay mı ediyorsun diye çıkıştı.
    Adam:
    -Hayır efendim, aynı zamanda bana, kadıya da 10.000 dirhem vermemi vasiyet etti. Bunu duyan kadı:

    -Rahmetli köpeğin ölümü bizi fazlasıyla üzdü, dedi. İnsanlar, kadının değişen bu tavrına hayret ettiler.
    Kadı onlara dedi ki:
    -Bu durum sizi hayrete düşürmesin, bu köpeğin geçmişini araştırdım, Ashab-ı Kehf köpeğinin soyundan geldiğini keşfettim.

    -Bugün çok kimsenin hali budur... Bazı insanların; değerleri, duruşları, rağbetleri; menfaat ve maslahatları çerçevesinde değişir. Batıllarına; Hak elbisesi giydirerek ve sureti haktan görünerek sunmaya çalışırlar.

    Alıntı