• Yarın, bugün olduğunuzu sandiğınız kişi olmayacaksınız. Bugün kendinizi bir dünyada kurguluyorsunuz, yarın bir bambaşka dünyada.Hatta bir dakika önce bile bir başkasıydınız.
  • 278 syf.
    ·8/10
    Batman maskeli bir kahraman olduğu için buraya açtım yanlış ise kusura bakmayın ilk maskeli kahramanı biliyormusunuz.Bir polisiye roman tutkunu olarak iszlere bir kahramanı tanıtacağım bugün darth vader ın zorronun batmanın atasını FANTOMA yı Türkiye de basılan tüm romanlarını okumuş biri olarak maskeli kahramanları seven siz güzel insanlara atasını bir solukta okumanızı tavsiye ederim

    Fantoma Pierre Souvestre ve Marcel Allain'in 1912-1914 yılları arasında birlikte yazdığı, 43 ciltlik kitap serisidir.

    Fantoma bir anti-kahramandır.Macera türünün pek çok temel öğesi Fantoma dizisinden çıkmadır. Bu çizgi roman, roman ve sinema sanatı için de geçerlidir. Örneğin vücuda yapışan lateks kostümü ilk defa Fantoma giymiştir. Kızıl maske olarak bildiğimiz "Fantom" adını ve giysisini açıkça Fantoma’dan almıştır. Kostüm olarak Superman, Batman, Kaptan Amerika ve arkalarından gelen binlerce taklidi, Diabolik, Kriminal, Satanik vs. de hep Fantoma türevleridir. Sadece kostüm değil karakterler ve olay örgüleri de sık sık kullanılmıştır. Tommiks’deki Binbir surat, Teksas’daki Yarasa, Tenten’deki Rastapopulos aslında aynen Fantoma'dan alıntıdır.

    Fantoma’nın en büyük düşmanı olan komser Juve, Fantoma’nın öz kardeşidir. Fakat ikisi de birbiriyle kardeş olduklarını bilmeden ölümüne savaşmaktadırlar. Fantoma’nın kızının aşık olduğu gazeteci Fandor’da Fantoma’nın oğludur. Bu iki örnek bile sinemada yüzlerce kez tekrar edilmiştir. Çizgi roman Büyülü Rüzgar veya Star Wars filmindeki kötü adamın aslında kahramanın babası çıkması da bir Fantoma klişesidir. Charlie Chaplin’in Lime Light filminin konusu tamamen Fantoma’nın yedinci cildinden birebir almadır. Teksas ve Tommiks’in ilk on yıllık dönemindeki esprilerin neredeyse % 80’i de Fantoma’dandır. Tenten’deki iki saf hafiye, Dupont ve Dupond’da Fantoma’daki Nalorni ile Perusen’den başkası değildir.

    Pierre Souvestre'nin Avrupa'nın üçte birini yok eden İspanyol Gribinden ölmesi üzerine Allain, tek başına yazmaya devam etti. Son 11 cildi Marcel Allain'e aittir. Türkçeye 23'ü çevrildi.

    http://www.premiumwanadoo.com/fantomasfr/Fant622.htm

    Fantoma Kulubün kurucuları

    http://www.premiumwanadoo.com/fantomasfr/Fant005.htm
  • 189 syf.
    ·2 günde·8/10
    Bu tüyler ürpertici kitap gece vakti okumak için iyi bir seçim değil galiba, çünkü son yarım saattir oldukça gerildim. En son Kafes ve ardından muhteşem Şeytanın Eli'nde böyle ürkmüştüm, şimdi de bu kitap etkiliyor beni, hem doğaüstü birşey söz konusu da değil, herşey sonra derece sıradan ve olağan. Bütün korku herşeyin doğallığından, sıradanlığından meydana geliyor gibi, binlerce insanın başına gelen şeylerin bir benzerinin bir başkasının başına gelmesini okurken, kitabın özellikle ortalarından itibaren kendini hissettiren klostrofobik hava sonlara doğru bizi iyice sıkıştırıyor ve aynen kitabın baş karakteri gibi hiç çıkamayacağımız bir yerde sıkışıp kalıyoruz. Okuduklarımız bizde garip bir hava yaratıyor, kitabın başından beri bir gariplik var, bunu gerçekten hissetmek mümkün, tuhaf, garip, rahatsız edici bir şeyler dönüyor, ama hiç bir hile, oyun, numara söz konusu değil; tam tersine herşey çok güzel, tek yapmamız gereken jake'le beraber arabayla ailesini kendilerine ait olan o çiftlikte ziyaret edip sonra geri dönmek, bunu yapıyoruz ve yaparken bir yandan da jake'ten ayrılmayı düşünüyoruz, çünkü yolunda olmayan birşeyler var, kendiliğinden olup biten birşey bu, karşımızdaki iyi bir insan olsa dahi o elektrik meselesi, bir başkası değil de sevdiğimiz insanı sevmemizi sağlayan o şey, o bakış, o sözler, o duruş, ne bileyim, işte o şey neyse jake'te o şey yok. Kitap bu yolculuğu çok güzel bir şekilde anlatıyor, kitap boyunca birşeylerin bizi gerdiğini hissediyoruz, oysa gerilmemize sebep olan tek bir olay bile yaşanmıyor, en azından çiftliğe varıncaya kadar. Çiftliğe vardığımızda Jake'in anne ve babası ile tanışınca herşeyi bitirmeyi düşünen zihnimiz bir iyimserlikle geri adım atmamızı sağlıyor sanki, belki de herşey daha iyi olabilir, belki de erken karar veriyoruz, çabuk hareket ediyoruz, yemek sırasında lavaboya gitmek için müsaade isteyip de evin alt katına indiğimizde, gölgeler arasında ve loş koridorun sonunda büyük tabloyu örten örtüyü kaldırınca uzun boylu bir adam ve onun büyük parmaklarını görüyoruz, tablonun kenarındaki küçük çocuk da yüzünü gömmüş ellerine, bunların hepsi ürkütüyor bizi, birden fazla resim söz konusu, korku ve ürpertilerle titreyerek resimlere bakarken jake'in babasının sesini işitiyoruz. Çiftlikten ayrılırken olumsuz düşünceleri geride bırakarak bineceğiz arabaya. Herşey çok güzel olacak.

    "Herşeyi Bitirmeyi Düşünüyorum", bir çok korku ve gerilim yazarının başaramadığı şeyi son derece güzel bir şekilde kurgulayarak başarabilen bir eser. Kitapta anlatılan olayı önceden izlemiş ve duymuş olmama, bir gerilim hikâyesi olarak konuya aşina olmama rağmen son çeyrekte artık gerim gerim gerilmiştim, ve bu gerilimin yine en büyük korku kaynağı olan insan psikolojisinin iyi yansıtılabilmesi sayesinde başarıldığını düşünmeden edemedim. Ne yaşandığı değil, yaşanan şeyin ne hissettirdiği önemli, ve bunu yansıtabiliyor yazar;ve kitabın gergin başlayıp çıtası ağır ağır yükselen gerilimi son yirmi otuz sayfada zirve yapıyor. Bütün bunları düşündüğümde kitabın iyi bir gerilim eseri olduğunu söyleyebilirim. Yüzlerce sayfa uyduruk uyduruk kurgularla kendilerince korku ya da gerilim yaratmaya uğraşan nice yazar karşısında ilk kitabıyla Iain Reid dikkat çekici bir başarıya imza atıyor. Büyük bir iddia olacak ve kulvarları çok farklı olmasına rağmen yine de söylemek istiyorum, hiç bir Stephen King kitabında bu etkiyi hissetmedim: Kral'ın kendine özgü dünyasında doğal olan ve olmayanın bütün temasları seyirlik haliyle güzel ve okuması muhakkak ki keyifli, ama okuduğum şeyin gerçek anlamda korku yaratması anlamında bu kitabın yarattığı etkiyi en azından bana hiç vermediğini söyleyebilirim.

    Kitabı herkese tavsiye ediyorum.
  • 342 syf.
    1. BÖLÜM: DUA EDENLER, SAVAŞANLAR VE ÇALIŞANLAR

    Yazar, bölüm girişinde Ortaçağ’ı anlatan kitapların bu dönemi yanlış aksettirdiklerine değinerek feodal toplumun üç sınıftan meydana geldiğini belirtiyor. Bunlar; dua edenler (kilise mensupları), savaşanlar (askerler) ve çalışanlardır (köylüler/serfler). Çalışan insanlar, kilise sınıfıyla askeri beslemek için çalışmaktadırlar. Batı ve Orta Avrupa’nın çiftlik arazilerinin büyük kısmı, “malikane” adlı bölgelere ayrılmıştı. Malikane, birkaç yüz dönüm ekilebilir toprak ve bir köyden meydana gelmekteydi. Her malikane arazisinin bir beyi vardı. Bu beyler kendi şatolarına sahiptiler, hatta bu şatolar bazen birden fazla da olabiliyordu. Elverişsiz topraklar ortaktı, buna karşılık ekilebilir alan ikiye ayrılmıştı. Bunlardan biri beye aitti ve yalnız onun adına ekilirdi. Öteki ise birçok kiracı arasında bölünürdü ve toprak şimdi olduğu gibi tek parçalı tarlalar halinde değil de dilimler halinde ekilip biçilirdi. Diğer yandan, kiracılar yalnız kendi topraklarında değil aynı zamanda da lordun toprağında çalışmak zorundaydılar.

    O günlerin tarım alanındaki en büyük gelişmesi ise ikili tarla sisteminden üçlü tarla sistemine geçiştir. Köylülerin her türlü konuda önceliği lordlardı. Kendi toprağından ve ürününden önce, lordunki gelirdi. Haftanın iki veya üç günü lordun toprağında ücretsiz çalışırdı. Kısacası karnını zor doyururdu. Köylüler köle değil, serfti. Köle her yerde ve her zaman alınıp satılabilecek bir maldı ama, serf topraktan ayrı olarak satılamazdı. Serfler ne kadar kötü muamele görse de evi ve toprağı kullanma hakkı ona kendini güvende hissettiriyordu. Bu yüzden özgür ama meteliksiz bir şekilde yaşarlardı.

    Lordlar köylülerin lord için var olduğuna inanırlardı. Aralarında eşitlik olma ihtimalinden kesinlikle söz edemeyiz. Feodal dönemde gelenek, 20. yüzyılın yasa gücüne sahipti. Toprağa sahip olmak bugünkü gibi toprağı dilediğince kullanmak anlamına gelmezdi. Sahiplik, birisine karşı getirilmesi gereken yükümlülükler demekti.

    2. BÖLÜM: TÜCCAR İŞE KARIŞIYOR

    Feodal toplumlarda para çok fazla kullanılmaz, yiyecek temini malikanelerden yapılırdı. Ama Haçlı Seferleri ile ticaret küçük çapta olmaktan çıktı. Haçlı Seferleri dua edenleri, savaşanları, çalışanları ve çoğalan tüccar sınıfını bütün kıtaya yayarak Batı Avrupa’nı feodal uykusundan uyanmasına katkı sağlamıştır.

    3. BÖLÜM: ŞEHRE GİTMEK

    Ticari büyümenin en önemli etkilerinden birisi şehirlerin büyümesidir. İlk şehirleşme İtalya ve Hollanda’da olmuştur. Tüccarlar serbest hareketlerine engel olan feodal kısıtlamalarla karşılaşınca “lonca” ya da “hanse” denilen birlikler kurdular. Tüccarlarla şehirlerin kazandıkları haklar bir servet kaynağı olarak ticaretin artan önemini gösterir. Şehirlerdeki tüccarların durumu da toprakta zenginliğe karşı para zenginliğinin artan önemini gösterir.

    Eski feodal dönemde insanın zenginliğinin ölçüsü yalnızca topraktı. Ticaretin yaygınlaşmasından sonra yeni bir servet çeşidi ortaya çıktı:para serveti. Feodal dönemin başlarında para durgun, yerleşik, hareketsizdi; şimdi etkinleşmiş, canlanmış, akıcılık kazanmıştı. Feodal dönemin başlarında dua edenlerle toprağın sahibi olan savaşçılar toplumsal ölçeğin bir ucunda, toplumsal ölçeğin öteki ucunda duran serflerin emeğini yiyerek yaşıyorlardı. Şimdi yeni bir grup türemişti – yeni bir biçimde alarak ve satarak yaşayan orta sınıf. Feodal dönemde, tek servet kaynağı olan toprağın mülkiyeti, yönetme gücünü de rahiplerle soylulara verirdi. Şimdi, yeni bir servet kaynağı olan para mülkiyeti yükselen orta sınıfa yönetime katılma imkanı veriyordu.

    4. BÖLÜM: ESKİ FİKİRLER YERİNE YENİ FİKİRLER

    Tefecilik ve faiz Kilise tarafından günah olarak addedilirken söz konusu kendileri olduğunda bunu özel bir durum olara varsayıyorlardı.

    5. BÖLÜM: KÖYLÜ ZİNCİRLERİNİ KIRIYOR

    Bu dönemde köylü özgürleşmeye başlamıştır. Özgür köylünün, özgür olmayan köylüye göre daha üretken olduğu lordlar tarafından anlaşılmış ve ücretli emek gittikçe yayılmıştır. Lordların çoğu serfe özgürlük vermenin ve gündelik nakit ücret karşılığında özgür işçi kiralamanın, kendi keselerine daha yararlı olacağını anlamışken, kilise hala özgürleşmeye karşı direniyordu.
    Toprağın herhangi bir meta gibi böylece alınıp satılması, serbestçe müdahale edilmesi eski feodal dünyanın sonu demekti. Değişimi yaratan güçler Batı Avrupa’yı boydan boya taramış ve yüzünü tamamen değiştirmişlerdi.

    6. BÖLÜM: “VE ADI GEÇEN ZANAATTA HİÇBİR YABANCI ÇALIŞMAYACAK…”

    Eskiden endüstri evde yürütülürdü ve üretimin amacı sadece evin ihtiyaçlarını karşılamaktı. Ama endüstri de değişti. Loncalar kuruluyor ve gelişiyordu. Loncalar da zaman içerisinde değişerek irili ufaklı bir hal almaya başlamıştı. Büyük loncalar şehirlerin gerçek yöneticisi haline geldiler. Loncaların yükseliş döneminden sonra düzensizlik ve ardından da çöküş dönemi yaşanmıştır. Serbest şehirlerin kudreti azalmıştı. Bir kere daha, dışarıdan destekleniyorlardı – bu sefer, öncüleri bildikleri dük, prens ya da krallardan daha güçlü, örgütsüz kesimleri bir ulusal devlet haline toplayı, perçinleyen biri tarafından.

    7. BÖLÜM: İŞTE GELİYOR KRAL!

    Yükselen orta sınıf çağdaş feodal sistemin daha fazla gelişmelerine ayak bağı olduğunu seziyordu. Bu sistemin müstahkem mevkii olan Katolik kilisesinin ilerlemeye engel olduğunu anlıyordu. Kilise feodal düzeni saldırılara karşı koruyordu; kendisi de feodal yapının önemli bir parçasıydı; feodal bir lord olarak toprağın üçte birine sahipti ve ülkenin servetinin büyük bir kısmını emiyordu. Yükselen orta sınıfın feodalizmi her ülkede ayrı ayrı silmeden önce merkezi örgüte, kiliseye karşı saldırıya geçmesi gerekiyordu. O da öyle yaptı.
    Bu mücadele dini bir görünüş altında yürütüldü. Adına Protestan Reformu dendi. Özünde, yükselen orta sınıfın feodalizme karşı ilk önemli savaşıydı.

    8. BÖLÜM: “ZENGİN ADAM…”

    Genişleyen ticaretin ihtiyaçlarını karşılamak için gerekli mali mekanizma onaltıncı yüzyılda tüccarlar ve bankacılar tarafından hazırlanmıştır. Şüphesiz o zamandan beri değişen koşulları karşılayacak daha yeni ve daha iyi yöntemler de eklenti, ama yüzlerce yıl önce temel oradaydı.
    Sömürecek yeni ülkeler açıldıkça, ticaret öne atılıp tüccarlarla bankacılar zenginleştikçe, bu Fugger’ler çağının tarihe insanlığın refahı ve mutluluğunun altın çağı olarak geçeceğini düşünebilirsiniz. Ama öyle düşünürseniz yanılırsınız.

    9. BÖLÜM: “…YOKSUL ADAM, DİLENEN ADAM, HIRSIZ”

    Toprağın, üzerinde harcanan emek miktarına göre önemli olduğu yolundaki eski düşünce ortadan kalkmıştı; ticaretle endüstrinin gelişmesi ve fiyatlardaki devrim parayı insanlar için daha önemli yapmıştı ve toprak da artık bir gelir kaynağı olarak görülüyordu. İnsanlar toprağa da genel olarak mülkiyete baktıkları gözle bakmaya alışmışlardı – para amacıyla alıp satan spekülatörlerin oyuncağı olmuştu toprak.

    Çevirme hareketi büyük acılara yol açmıştı, ama tarımı geliştirme imkanlarını da genişletti. Kapitalizm de, endüstri işçilerine ihtiyaç duyduğu zaman, artık hayatlarını kazanabilmek için iş güçlerinden başka satacak bir şeyleri kalmayan, toprağından sürülmüş talihsizler stokundan da adam aldı.

    10. BÖLÜM: İŞÇİ ARANIYOR – İKİ YAŞINDAKİLER BAŞVURABİLİR

    Küçük ve dengeli bir pazar için, üreticini, işyerine gelip sipariş veren bir müşteriye eşya yaptığı bir pazar için mal üretmek bambaşka bir şeydir. Esnaf loncası kuruluşu küçük mahalli pazara uygun bir kuruluştu; pazar ulusal ve uluslararası olunca lonca buna uymaz oldu. Mahalli zanaatkar bir şehrin zanaatını anlayabiliyor, yürütebiliyordu, ama dünya ticareti apayrı bir sorundu. Pazarın genişlemesi, işçilerin yaptığı malları yüzlerce ya da binlerce mil ötede olan tüketicilere eriştirme görevini yüklenen aracı tipini ortaya çıkardı.

    11. BÖLÜM: ALTIN, BÜYÜKLÜK VE ŞAN

    Devlet, ticaret yoluyla büyük sayılıyor, ticaretin ve toprağın genişlemesinden payını alıyordu. Merkantilizm, tüccarizm demekti. Merkantilistler ticaret alanında bir ülkenin kazancının ötekinin kaybı olduğuna, yani bir ülkenin bir başka ülke zararına ticaretini genişletebileceğine inanıyorlardı. Ticaret karşılıklı yarar sağlayan avantajlı bir mübadele değildi onlarca, iki tarafın da en büyük parçayı almaya çabaladığı sabit bir nitelikti. Altın, Büyüklük ve Şan merkantilistlerin erişmeye ulaştıkları hedefi iyi özetlemektedir.

    12. BÖLÜM: BIRAKIN BİZİ

    Üretkenlik işbölümü sonucunda artıyorsa, işbölümü de pazarın genişliğiyle sınırlıysa, şu halde pazar ne kadar genişlerse işbölümü de o kadar büyür ve üretkenlik de o kadar artar – yani, ulusun serveti o kadar büyür. Serbest ticaret pazarları alabildiğine genişlettiğine göre, işbölümü de istediğiniz kadar gelişir, dolayısıyla üretkenlik de istediğiniz kadar artar. Serbest ticaret bu yüzden iyidir.

    Ülkelerarası serbest ticaret azami çizgisine ulaşmış işbölümü demektir. Adam Smith’in toplu iğne imal eden fabrikası işbölümü avantajlarına dünya ölçüsünde sahiptir. Her ülkenin en ucuz üretebildiği mallarda uzmanlaşmasını sağlar, böylece dünyanın toplam servetini arttırır.

    13. BÖLÜM: “ESKİ DÜZEN DEĞİŞİYOR…”

    İngiltere’de 1689’a kadar ve Fransa’da 1789’dan sonra pazar serbestliği kavgacı orta sınıfın zaferiyle sonuçlandı. Feodalizme öldürücü darbeyi Fransız Devrimi vurduğuna göre Ortaçağ’ı 1789’un bitirdiği söylenebilir. Dua edenler, savaşanlar ve çalışanlarıyla feodal toplumun yapısı içinden bir orta sınıf doğmuştu. Bu sınıf yıllar boyunca güçlenmişti. Feodalizme karşı uzun, zorlu bir savaş vermiş, bu savaşta üç dönüm noktası çarpışma olmuştu: İlki Protestan Reformu, ikincisi İngiltere’nin Şanlı Devrimi, üçüncüsü de Fransız Devrimi’ydi. Burjuvazi onsekizinci yüzyılın sonunda artık feodal düzeni yıkacak kadar güçlenmişti. Feodalizm yerine, malların serbest mübadelesine dayanan, öncelikle kar etme amacını güden değişik bir toplum burjuvazi tarafından kuruldu. Bu sisteme kapitalizm diyoruz.

    14. BÖLÜM: KAPİTALİZMDEN…?

    Ticaretten gelen sermaye birikimi mülksüz emekçi sınıfın varoluşuyla birleşince endüstriyel kapitalizmin başlangıçları ortaya çıktı. Fabrika sistemi kendisi daha fazla servet birikimini sağlıyordu. Bu yeni servetin sahipleri tasarruf eder ve tasarruflarını yeniden yaratırlarsa cennetlik olacaklarına inanarak sermayelerini yeniden fabrikalara yatırdılar. Böylece, bildiğimiz modern sistem doğdu.

    15. BÖLÜM: DEVRİM- ENDÜSTRİDE, TARIMDA, ULAŞIMDA

    Tarım ve endüstrideki devrimlere ulaşımdaki devrim eşlik ediyordu. Onsekizinci yüzyılda yol yapımında ilerlemeler ve kanal yapımı başladı. Bilgiğimiz makadam yolu ondokuzuncu yüzyılın başında ortaya çıktı, demiryolu ve buharlı gemi de kısa zamanda onu izledi. Bir yandan nehir yatakları derinleştirilmişi kanallar kazılmıştı. Ulaşımdaki devrim sadece iç pazarın her yönde gelişmesini sağlamadı; aynı zamanda dünya pazarının iç pazar olmasını sağladı. Nüfusta büyüme, ulaşımda, tarımda, endüstride devrim – bütün bunlar birbirine bağlıydı. Birbirlerini etkiliyordu. Yeni dünyayı yaratan güçlerdi bunlar.

    16. BÖLÜM: “EKTİĞİN TOHUMU, BAŞKASI BİÇİYOR…”

    Sendikalar bir günde doğmadı. Sınıf çıkarının birliği duygusunun gelişmesi epey zaman adı ve o zamana kadar ulusal ölçüde gerçek örgütlenme mümkün olmadı. Endüstri Devrimi ile sendikacılık muazzam adımlar attı. Bunun böyle olması zorunluydu çünkü Endüstri Devrimi işçileri şehirlerde yoğunlaştırmış, ulus çapında örgütlenme için çok gerekli olan ulaşım ve iletişim ilerlemesini gerçekleştirmiş ve bir işçi hareketini o kadar gerekli kılan ortamı yaratmıştı. Böylece işçi sınıfı örgütlenmesi hem sınıfı hem sınıf bilincini hem de işbirliği ve iletişimin fiziksel araçlarını yaratan kapitalist gelişme ile birlikte ortaya çıktı.

    17. BÖLÜM: KİMİN “DOĞA YASALARI”?

    Adam Smith ve onu izleyenlerin Serbest Ticaret öğretisine karşı gümrükçü korumadan yana olan List klasik okulun yanılmazlığından şüpheye düşenler arasındaydı ve bunların sayısı gittikçe çoğalıyordu. Ondokuzuncu yüzyılın ilk yarısında o kadar popüler ve güçlü olan klasik iktisat yüzyılın ikinci yarısında gücünü kaybetmeye başlamıştı. Bu sıralarda, klasikçilerin ileri sürdüğü ilkelerin bazılarını kabul etmekle birlikte bunları değişik bir yoldan tamamen değişik bir sonuca vardıran bir başkasının eserleri ortalıklarda dolaşmaya başladı. Bu başkası bir Alman’dı. Adı Karl Marx.

    18. BÖLÜM: “ÇALIŞANLARIN İKTİSADI…!”

    Marx ve Engels kapitalizmin çöküşünün yaklaştığını seziyorlardı. İşçiler hazır olmazsa bu çöküş bir kaos olurdu; işçiler hazırsa sosyalizm olurdu. “O zaman ilk olarak insan belirli bir anlamda hayvanlar krallığının geri kalan kısmından nihai bir şekilde kopar ve yalnızca hayvani varoluş koşullarından gerçekten insani koşullara yükselebilir. Ancak o zamandan itibaren insan kendi tarihini gittikçe daha bilinçli bir şekilde bizzat kendisi yapacaktır – ancak o zamandan itibaren insanın harekete geçirdiği toplumsal nedenler genel olarak ve gittikçe artan ölçüde istediği sonuçlara ulaşacaktır. Bir insanın zorunluk dünyasından özgürlük dünyasına yükselişi olacaktır.”

    19. BÖLÜM: “ELİMDEN GELSE GEZEGENLERİ DE ZAPTEDERİM…”

    Uluslararası birleşik şirketler dünya pazarını paylaşınca rekabet sona erecek ve kalıcı bir barış dönemi başlayacak sanılabilir. Ama böyle bir şey olmaz, çünkü güç ilişkileri durmadan değişmektedir. Bazı şirketler çökerken ötekiler büyür ve güçlenir. Böylece bir an için doğru olan, bir başka anda eğri görülür. Güçlenen grup hoşnutsuzdur, daha büyük bir pay için mücadele başlar. Bu da çok kez, savaşa yol açar.

    20. BÖLÜM: EN ZAYIF HALKA

    Marx analizi ile bölüm bitiriliyor: Kapitalistler, ücretleri düşük tutarak karı sürdürmelidirler, ama bunu yaparken, karın gerçekleşmesinin bağımlı olduğu satın alma gücünü yok ederler. Düşük ücret yüksek karı mümkün kılar, ama aynı zamanda mala talebi azalttığı için karı imkansızlaştırır. Çözülmez bir çelişki.

    21. BÖLÜM: RUSYA’NIN BİR PLANI VAR

    1929 çöküntüsünden çok zaman bir dünya buhranı olarak söz edilir. Üretimin felce uğramasının ve buna eşlik eden, kitleler için işsizlik ve sefaletin, yeryüzünün her köşesini kasıp kavurduğu söylenir. Ama Ruslar bunun doğru olmadığını ileri sürüyorlar. Buhran, tek bir ülke dışında tüm ülkelerin üstünden kocaman bir dalga gibi geçip gitmiştir. Sovyetler Birliği’nin ise sadece kıyısına çarpmış – ve gerilemiştir. Sosyalistçe planlanmış ekonomi seddinin arkasında Ruslar rahattırlar.

    22. BÖLÜM: ŞEKERİ BIRAKACAKLAR MI?

    Faşizm savaş demektir. İki Faşist ülkenin önderleri bundan hoşlandığı için savaş değil; Faşist ekonomi, kapitalizmin emperyalist döneminde, genişleme ve pazar bulma ihtiyacını duyan bir kapitalist ekonomi olduğu için böyle.
    Kapitalist ekonomi çöküp işçi sınıfı iktidara yaklaşmaya başlayınca, kapitalistler kurtuluş yolunu Faşizm’e sarılmakta bulurlar. Ama Faşizm de sorunlarını çözemez, çünkü iktisadi açıdan, burada da temelde hiçbir şey değişmemiştir. Kapitalist ekonomide olduğu gibi Faşist ekonomide de üretim araçlarının özel mülkiyeti ve kar amacı temeldir.
  • Türk Romanını "Pamuk"ladılar

    Ahmet Yıldız, yaşayan en önemli yazarlarımızdan İrfan Yalçın'la bir söyleşi gerçekleştirdi.
    Yazar gözüyle ülkemizde, bölgemizde ve dünyada yaşananları değerlendiren Yalçın, Türk edebiyatının içinde bulunduğu duruma ilişkin de önemli tespitlerini paylaştı...
    İşte Ahmet Yıldız'ın İrfan Yalçın'la yaptığı o söyleşi:
    Değerli yazar İrfan Yalçın, yazarların, şairlerin ülke gündemine ilişkin düşüncelerine önem verilmediği bir tarihsel dönem yaşıyoruz. Ben bu anlayışı kırmak amacıyla özellikle "güncel"e ilişkin konuşma yapmak istiyorum izninizle. Edebiyatımızın bugünkü genel durumunu nasıl görüyorsunuz?
    Türk toplumu okumayı yazmayı yeni öğrenen bir toplum. 1923-1938 yılları arasında, on beş yıllık bir altın dönemi, bir akıl sürecini yaşadık. Sanayileşme çabalarıyla birlikte, bir kültür yaygınlaşmasının başlangıcıydı bu.
    Bu günlerdeyse, bir geriye dönüşümü, (restorasyon) bir geriye sıçrayışı yaşıyoruz. 1945’de, “kapitalist olmayan” bir sistemden liberal sisteme geçişimizle başladı bu; emperyalizmin eline düştük, yarı sömürgeleştik.





    Ama şurası gerçek ki, dıştaki düşman güçlerle birleşen içteki hain güçler pek de kolay başaramadı bunu. Özellikle 196o’ların ikinci yarısıyla 1970’li yılların tümünde, Türkiye’ de, oldukça güçlü bir sınıf savaşımı, toplumun yeni bir tarih oluştururcasına kıvranışı vardır. Bu dönemde üretilen yazınsal ürünlerin en bireysel, en özgün olanı bile, Lenin’in “Yazın, toplumsal bilincin belirli bir biçimidir” sözünü doğrularcasına toplumsal-tarihsel çizgiyi gözden uzak tutmamaya çalışmıştır.
    Ama değişti her şey 12 Eylül’den sonra!
    En özerk üst-yapılardan biri olan sanat, genellikle gerici bir niteliğe bürünüp yozlaştı.
    Özellikle yazın sanatı.
    Öyle ki, tarihsel öğe yitirildi, tarihten ve toplumdan yalıtılmış yapıtlar üretilmeye başlandı; yazının nitelikleştirici işlevi, eğlendirmeciliğe dönüştürüldü.
    Soyutlanmış küçük dünyasında yaşayan bir yazar, bir ozan tipi ortaya çıktı.
    Sanatla ticaret birbirine karıştırıldı, çoğaltmacılık başladı.
    Daha doğrusu, adamakıllı ticaretleştirildi sanat. Bazılarınca yazarın ya da ozanın yapıtlarına yansıttığı sınıfsal konum küçümsendi; toplumun içyapısını ve dinamiğini veren yapıtlar gericilikle suçlandı.
    Biçimin, özün üst-yapısı oluşu gerçeği küçümsenip öz biçimin bir türevi olarak gösterildi. Böylece yazınla yaşam arasındaki “mesafe” alabildiğine büyüdü.
    Özellikle roman alanı “pamuklandı”!
    Tarihsel kişileri, sözde ünlüleri anlatan romanlar, seks romanları, ilkel polisiye romanları, cıvık aşk romanları kötü bir dille yazılıp büyük(!) medya reklamlarıyla okuyucu avına çıkıldı.
    Dahası, ihanet örgütlerini, ihanet medyasını ve Türkiye’nin ulus devletine düşman Batı emperyalizmini de arkasına alan kimi yazarlar, uluslararası büyük sanat ödüllerini amaçlayarak yapmadıklarını bırakmadılar.
    Öyle ki, birilerine(!) şirin görünmek için dil yanlışlarıyla dolu romanlarında durmadan Atatürk’e sataştılar; basın toplantıları düzenleyip Türk tarihine ve Türk halkına sövdüler!
    Düşünce özgürlüğü adına şeriatı övdüler!
    Değil Türk yazın tarihinde, dünya yazın tarihinde bile görülmemiş bir reklam furyasıyla yüz binlerce kitap sattılar ama okunmadılar.
    İşte, kusturucular egemenliğindeki bir alt-yapının üst- yapısı!
    Bir Türk aydını var mı? Bugünkü durum hakkında düşünceleriniz nelerdir?
    Önce, “aydın,” “aydın kişi” üstüne birkaç şey söylemek isterim. “Aydın” ı aydınlatıcı olarak tanımlayabiliriz kısaca; bilimsel bilgiyle donanımlı, görgülü, sorgulayan, sorumluluk duyan, ülke ve dünya sorunlarını yakından izleyen, özgür ve her konuda akılcı davranan, düşünceleri uğruna özveriyi göze alabilen, yürekli, çağdaş kişi.
    Dünyanın en uygar, en çağdaş ülkelerinde bile sayıları pek az olan aydınlar, genellikle küçük ve orta burjuva kökenlidirler, toplumsal katman oluşturmazlar, öncü güç olamazlar.
    İnsanlık tarihinin iki büyük uğrağı (moment) olan 1789 Fransız Devrimi ve Rusya’daki Ekim devrimi, ölümü her an göze alabilen, adları sonsuzlaşmış çok bilgili, çok bilinçli aydınlarla doludur.
    Yazınsal alanda, yalan yere casuslukla suçlanan Dreyfus’u savunan Emile Zola’nın, zamanın Fransa cumhurbaşkanına yazdığı “Suçluyorum” adlı yazısı unutulamaz.
    1966’da Amerika’nın Vietnam’a saldırısından sonra, İngiliz filozof Bertrand Russel öncülüğünde, insanlığa karşı işlenmiş savaş suçlarını yargılamak amacıyla kurulan Russel Mahkemesi, dünya aydınlarının bir yüz akıdır.
    Ama ne ki, az önceleri ve şimdi, Ortadoğu ülkelerini cehenneme çevirirken Amerika, ne olmuştur da hiçbir batılı aydın kılını kıpırdatmamıştır, kılını kıpırdatmamaktadır? O günlerin Russel Mahkemesinde kimler yoktu ki: J. Paul Sartre, (Yazar, filozof) Simone de Beauvoir, (Yazar), Mehmet Ali Aybar (Hukukçu), İsaak Deutscher (Tarihçi), J. Baldwin (Romancı) vb.
    “Aydın nedir?” sorusuyla ilgilenen olmamıştır pek. Lenin, “Ne Yapmalı” adlı yapıtında, aydınları “bilim taşıyıcıları,” olarak nitelemiştir, o kadar.
    Aydın sorunuyla en çok ilgilenen İtalyan Marksist Gramsci olmuş, aydınları “organik aydın”(var olan sistemi öven, egemen sınıfın ideolojisini savunan yani devletin ideoloğu) ve “geleneksel aydın”(tarımın önemini yitirmediği yerlerde görülen, köy kökenli olan, bir önceki üretim biçimine bağlı, yükselmekte olan sınıfa uzak) olarak ikiye ayırmıştır. Ona göre, “kafasıyla çalışan” aydınlar proletaryanın organik aydınlarıdır.
    Evet, aydın var; Türkiye’de aydın tanımına uygun kişiler hep var olmuştur. Öyle ki, Osmanlı İmparatorluğu’ nun son zamanlarında bile.
    Jöntürkler, Mithat Paşalar, Namık Kemal’ler v.b. Cumhuriyet sonrasındaysa, özellikle Milli Şef döneminde, hapislerde çürütülen sosyalist yazarlar, şairler ve düşünce kişileri. Bir aydın olarak yönetim üstünde etkin olmak için yukarda saydığım niteliklere sahip olmak yetmiyor tabi, ülke sınırlarını aşmış bir ün de gerekiyor belli ki.
    12 Eylül 1980’de, “Yazarlar Dilekçesi”nin yazılışına ve onun cuntaya verilişine, ünü dışarıda da bilinen bir Aziz Nesin’den başkası öncülük edemezdi bence, tutuklanırdı.
    Aydın olmak biraz da Donkişot olmak anlamına gelmiyor tabi, öyle demek istemiyorum!
    İ. Ü. Edebiyat Fakültesi Fransız Dili ve Edebiyatı mezunusunuz ama yaşıtlarınızın tersine yanılmıyorsam çeviri yapmadınız…
    Çeviri yaptım; dört tanesi Milliyet yayınları ve Doğan Kitap’tan çıkmış olan altı çevirim var.
    "HER YAŞAM ANLATISI ROMAN DEĞİLDİR"
    Romancısınız. Özellikle 70’li yılların sonlarında en etkili yazarlardan biriydiniz. Bu gün, Türk romanının/ Türk romancısının temel sorunu nedir?
    Yazılanın, roman olması önemli her şeyden önce tabi. Yapısalcı değilim, ama yapısalcılığı belli bir ölçüde savunuyorum. Bir yöntem olan yapısalcılık, nesnenin tek başına ve kendisi için incelenmesi, olguların, bütünün öğeleri olarak ve bütünün içindeki ilişkiler yönünden ele alınması, nesnenin öğelerinden bir dizge oluşturup böyle bir dizge içinde işlevin göz önünde bulundurulması ve bütün bunların art-süremlilik içinde değil, eş-süremlilik içinde yapılması demek aşağı yukarı.
    Bunun anlamı kabaca şu; her yaşam anlatısı roman değildir. Tabi bir de gündelik doğal dilden ayrı, nitelikli yazınsal dilin oluşturulması işi var.
    İşte tam burada, “Roman nedir?” sorusunu yanıtlamalıyım.
    Lukacs’tan esinlenip. Lukacs’a göre roman, “İnsanın dünyasıyla uyumu bozulduğu, uyumlu bütünlüğü sarsıldığında ortaya çıkar.” Kısacası roman, yaşamı örselenmiş, bozulmuş bireyin öyküsüdür. Ama tabi şu var, yazar bunu yaparken, kendi küçük dertlerine, sızlanmalarına saplanıp kalırsa öznellikleri içinde boğulur gider, kendinden başka hiçbir şeyi anlatamaz olur, saçmalar.
    Oysa, romancı bireyi anlatırken, toplumsal-tarihsel bir çerçeve içinde, yaşadığı çağı, toplumu didik didik edip “göstermelidir.” Büyük romancılar, çağa, topluma, kişiye ilişkin genel özellikleri, durumları kavramlaştıran yazarlardır. Örnek;Flaubert(Madam Bovary), Tolstoy (Anna Karenina), Stendhal (Kızıl ile kara)…
    Eleştirmen ve eleştiriyle bir romancı olarak aranız nasıl? Edebiyat eleştirimizin durumunu nasıl görüyorsunuz?
    1975’de Pansiyon Huzur adlı ilk romanım, Milliyet Roman Yarışmasında, üç yüz on iki roman arasında ikinciliği kazanıp aynı yıl yayımlandığında saldırıya uğradı adeta.
    Özellikle Fethi Naci ve Rauf Mutluay, demediklerini komadılar, bir dövmedikleri kaldı beni! Çok şaşırmıştım nedense, “falakaya çeker gibi eleştiri mi olur?” diye düşünmüştüm.
    Asım Bezirci ve Mustafa Öneş arkadaşımdılar; ikisinin de eleştiri alanı şiirdi, romanla ilgilendikleri yoktu pek. Ama eleştirmen olmayan, bir yazınbilim uzmanı olan ve genç denebilecek yaşta ölen sevgili dostum Akşit Göktürk’le unutamayacağım söyleşiler yapardık roman ve romanlar üstüne. Akşit’in Okuma Uğraşı adlı yapıtı bir başyapıttır kendi türünde bence. (Burada bir tırnak açarak, Ataç, Asım Bezirci, Hüseyin Cöntürk, Mustafa Öneş gibi bazı eleştirmenlerimizin neden hep şiire odaklandıklarını sormak istiyorum kendime. Neden neydi? En sevdikleri yazınsal tür müydü şiir? Edebiyata şiirle başlamışlardı da, başaramamışlar mıydı ya da yüzlerce yıllık şiir geleneğimizin gerçekten çok güçlü oluşu muydu neden?)
    1960’ların sonunda, 1970’lerin başında, eleştiriyle başladım yazmaya ben. Bir yığın sanat dergisinde, (Soyut, Yeni Adımlar, Gelecek, Yansıma...) on beşe yakın eleştirim yayımlandı. Bunlar vurucu, katı, öznel, ama bulduğu olumsuzluklar yanında, olumlu yanları da dile getiren eleştirilerdi.
    Bu gün, aynı roman ve öyküler üstüne eleştiri yazısı yazsam, aynı değerlendirmeleri yaparım belki yine, ama daha yumuşak bir dille yazarım.
    Türk yazınında eleştiriye ilgi, şiire, romana, öyküye olduğu kadar yoğun değil. Tabi bu yalnız bizde değil, bütün dünyada böyle. Ne de olsa bütünüyle bir düşünce ürünü eleştiri; sanatsal çekiciliği ve sanatsal büyüsü yok. Dahası, eleştiri yazmak ve eleştiri okumak yalnız yazınsal alanda değil, birçok alanda küçümsenmeyecek bir bilgi birikimi gerektiriyor.
    DEMOKRATİK DEVRİMİ BÜTÜNLEYEMEMENİN SONUÇLARI
    Cumhuriyetimiz ne durumda? Bir yazar gözüyle ülkemizde, bölgemizde ve dünyada neler oluyor?
    1991’de, Sovyetler Birliği’nin çöküşüyle dünyanın politik dengeleri bütünüyle değişmiş, İsrail’in oyuncağı olan Amerika, onu Arap dünyasında rahatlatmak ve petrol zengini ülkelerin petrolüne konmak için Ortadoğu’yu cehenneme çevirmiştir bizim de yardımımızla.
    Bu yıkım planı içinde Türkiye’de vardır kuşkusuz. Öyle ki, on beş yıl içinde, Cumhuriyetimizin yarattığı bütün güzellikler bir bir yıkılmış, bütün çağdaş kurumlar yozlaştırılmış, sonunda da Türkiye’nin ölümü referanduma sunulmuştur!
    İşte Marks’ın, “Sosyalizm öncesi, tarih öncesidir,” dediği budur. Kendi özelimiz açısından baktığımızda, böyle bir ihanetin kökleri çok öncelere dayanıyor. Niyazi Berkes’in Unutulan Yıllar adlı kitabında da anlattığı gibi, 1945’ de, Türkiye yönetimi, İkinci Dünya Savaş’nın bitmesiyle büyük bir tarihsel ve siyasal yanlış yapmış, “kapitalist olmayan” yoldan çıkıp emperyalizmin buyruğuna kendi ayağıyla gidip teslim olmuş ve onun NATO, IMF, Dünya Bankası, Dünya Ticaret Örgütü gibi bütün kurumlarına girmek için canla başla çalışmıştır.
    Yani demek istediğim, Atatürk’ün yönetiminde, on beş yıllık bir akıl sürecinden sonra Türkiye, Pandora’nın kutusunu kendi eliyle açmıştır. Bu gün, Türkiye’de yaşanan bütün olumsuzluklar, acılar, tedirginlikler ulusal demokratik devrimi bütünleyememenin sonuçlarıdır bence.
    Milliyet Roman Ödülü, TDK Ödülü gibi önemli ödüller almış bir yazar olarak bugünkü edebiyat ödüllerine nasıl bakıyorsunuz?
    Daha çok güven duyulurdu ödüllere eskiden ve etkisi daha çok olurdu, bana öyle geliyor. Ama gerçek şu ki, yalnız edebiyat ödüllerine değil, hiçbir şeye güven duyulmuyor artık.
    Yeni kitabınız var mı üzerinde çalıştığınız? Hakkında bilgi verebilir misiniz?
    Bir aşk romanı yazdım; yakında yayımlanacak. Aşktan çok bir sevgi romanı bu. Sevgi teması(izlek) çok ilgi duyduğum bir tema benim.
    Türk sinemasını etkileyen yazarlardansınız. Türk sinemasının edebiyatımızla ilişkisi sizce nasıl?
    Evet,“Genelevde Yas”, adlı romanım, “14 Numara”; Fareyi Öldürmek adlı romanım “İçimdeki İnsan” adıyla sinemaya aktarıldı, ama Türk sinemasını etkileyen yazarlardan biri olduğumu sanmıyorum. Bir zamanlar, köy konulu romanlar yazan köylü romancılardı o etkiyi yapan daha çok. Köyler kentlere taşınınca o akım da bitti.
    Türk dizileri, giderek klasik dönemdeki romanlar niyetine mi izleniyor? Dünyada izlenirlik açısından ikinci sıraya yerleşen dizilerimizi nasıl değerlendirirsiniz?
    Televizyona çok az bakıyorum, dizi izlemiyorum. Ama o çok az bakışlarda, dizilerdeki kimi oyuncuların çok yetkin oyunculuklarına, oyun sergileyişlerine, biraz da Yeşilçam oyuncularını düşünerek, hayran kalıyorum.
    Genç yazarlara ve daha da önemlisi (genç) yayınevi yönetmenlerine ne önerirsiniz?
    Genç yazarlara her tür nitelikli yapıtı (yazınsal, bilimsel, tarihsel…) okumalarını, durmadan yazmalarını, yazdıklarına hemen sevdalanmamalarını, yani çok yazıp çok yırtmalarını öneririm. Genç yayınevi yönetmenlerine bir şey önermem zor, çünkü işin tecimsel yanı var. Ama Marks’ın Grundisse’deki bir sözünü kulaklarına fısıldayabilirim; “Üretim, özne için bir nesne yaratmakla kalmaz, nesne için de bir özne yaratır.”
    Bir Zonguldaklı yazar olarak Zonguldak sizin için ne?
    Zonguldak, doğayı, insanları ilk gördüğüm yer. Zonguldak’la olan nesnel ve duygusal ilişkimi İçimdeki Zonguldak adlı kitabımda bütün ayrıntılarıyla anlatmaya çalıştım. O öyle bir Zonguldak ki, Cumhuriyetimizin ilk büyük sanayi kenti. Soylu bir yarış atıyken sütçü beygirine dönüştürülen güzellik. Nereye gitsem arkamdan gelen, beni yalnız bırakmayan çocukluğum.
    Teşekkürler...
    Bazı konularda düşünme olanağı verdiğiniz için bana, ben teşekkür ediyorum. Selam, sevgi…

    Ahmet Yıldız
  • Bazen sanki karşısında biri varmış gibi konuşup, çok değişik bir ses tonuyla gülüyordu. Zaman zaman birden öfkeyle bir bağırıyordu ki, neye uğradığımızı şaşırıyorduk. Ben de de panik atak başlamıştı. Yerinden kıpırdarsa, ben aniden çok korkuyordum. Yanımda bir başkası yükses sesle konuşsa, öksürse çok korkuyordum. O sinirlenince elim ayağıma dolaşıyordu. Ne isterse hemen yetiştirmeye çalışıyordum. Neyi nereye koyduğumu hemen unutuyordum. Fakat kendime hep hakim oluyordum. Soğukkanlılığımı muhafaza etmeye çalışıyordum. Kendimi bırakırsam veya ona sabır göstermezsem daha da hasta olur diye düşünüyordum.

    Bir gün iğnesi yapılmıştı, biraz rahatlamıştı. Ben başını okşarken elimle ensesini tuttum aniden bağırdı: "Ensemi tutma, cinler oradan beynime giriyor" dediğinde çok şaşırdım. O hastalığından böyle hissediyordu. Kafasındaki sesleri farklı algılıyordu. Zaman zaman "almıyorum senin kızını, almıyorum git başımdan giiiit" diye bağırıyordu. Ben "kime git diyorsun' diye sorduğumda, "siyah cübbeli kel bir adam benim kızımı al" diyor dediğinde şaşırdım.
    Aniden kafasını duvarlara vuruyor, parmaklarını duvardaki elektrik prizine tutuyordu. "yapma" dediğimde "kafamdaki sesleri öldürmeye çalışıyorum" diyordu. Yine bir gün çok şiddetli atak yaşıyordu. Doktoru, iğne yaptırmak için ikna etmeye çalışıyordu, iğnesini yaptırmak istemiyordu. Çok kötü korku ve panik içerisindeydi. Bana bağırıp yalvarıyordu; "anne bana iğne yaptırma, doktor beni iğneyle öldürecek" diyordu. Doktor hanım, "tamam istemiyorsan yapmayalım, ama bak bir saattir iğneni yaptırmak için uğraşıyoruz, senin iyiliğin için, rahatlaman için; bak saat geç oldu, benim de evde bebeğim var, eve gitmem gerekiyor" dediğinde hemen; "tamam özür dilerim, yapın iğnemi" dedi. İki hasta bakıcı, ben, hemşire hanım, Serdar'ı ikna edememiştik. Doktor hanımın bebeğini duyunca ikna olmuştu. Doktor hanım Serdar'ın iyilikle yola geldiğini, şiddetten hoşlanmadığını söyledi. Haklıydı. Serdar hep iyilikle yola gelirdi. Sık sık doktorların odasına girip, "benim ne hastalığım var, neden beni çıkarmıyorsunuz, söyleyin" veya "beni siz hasta ettiniz, hasta olmam için beni burada tutuyorsunuz" gibi saçma sapan sözler söyleyip bağırırdı. Biraz sonra gidip özür dilerdi. Bunu her gün defalarca tekrarlardı. Sağolsun doktorlar oğluma çok sabır ve sevgi gösteriyorlardı. Zaman zaman hemşireleri bana şikayet ediyordu. Geceleri ona zarar verdiklerini söylediğinde, böyle bir şey olamayacağını, sürekli kendisinin yanında olduğumu söylediğimde; "anne hayır sen görmüyorsun, hemşirelerin cinleri, ruhları geliyor" diye tuttururdu. Bazen insanların onu başbakan yapmak istediklerini, kafasındaki düşüncelerini çaldıklarını söyleyip çok kötü korku yaşıyordu. Bunun gibi saçma sapan şeyler... Oğlum ne kadar da korkunç halüsinasyonlar içinde kıvranıyordu. Anlattıkları bizim için saçmaydı, fakat onun beynindeki gerçekleriydi. Ben kendi doğrularımı ona kabul ettirmeye çalışmıyordum. Zorlasaydım bana da güvenmeyecekti. Hafta sonları eve geldiğimizde korkuyor diye babası onun odasında yatıyordu. Bir müddet sonra, babasından da şüphelenmeye başladı. "Babam uyurken beni öldürecek" dediğinde babası da ben de çok üzüldük, ama biliyorduk ki ölüm korkusu oğlumuzun hastalık saplantılarındandı.

    Evde olduğu zamanlarda, sanrıları, hezayanları artınca, "çabuk beni hastaneye götürün" diye bağırmaya başlardı. Çaresiz geceleri alıp götürürdük. Defalarca sabah taburcu olup gece hastaneye geri dönmüşüzdür.

    Allah insanı çaresiz bırakmasın çaresizlik çok zor. Tek istediğim şey, çok yüksek dağların tepesine çıkıp haykırarak, bağırarak ağlamaktı. Oğlumun yanında hiç ağlamıyordum. Sürekli ona polyanacılık oynuyordum. Morali iyice bozulmasın diye. Göz yaşlarım içime akıp kuruyordu, sanki artık yaşamanın benim için bir anlamı kalmamıştı. Sadece oğlumun iyileşmesini düşündükçe yaşamak istiyordum. Hayat devam ediyordu, güneş yine doğuyordu, yine akşam oluyordu ama benim için bir anlamı yoktu. Zaman mevhumunu kaybetmiştim. Evladımın hastalığı beynimde sabitlenmişti. O çaresizlik içinde kıvranırken, ben dünyada yaşadığımı unutuyordum. Demek ki insan acı çekmeyle ölmüyordu; aksine acılar beni daha çok güçlendirmişti. Hep dua ederdim. "Evladım iyileşsin Allah'ım benim canımı al" diye. ​Ben iki evladımı kara toprağa zamansız vermiştim. Dayanmıştım fakat bu acılar çok derinden yaralamıştı beni. Evladım toprakta değil yanımdaydı, fakat benden çok uzaktaydı. Ulaşılması çok çok, zor olan bir yerlerdeydi. Ben gece gündüz hep ona ulaşmaya, yetişmeye çalışıyor fakat yetişemiyordum. Yine de bir gün evladıma kavuşacağımı biliyordum. Bir gün oğlum bize dönecekti. Sürekli "ne olur Serdar dön bize pes etme hastalığa" dediğimde zaman zaman "tamam" diyor, bazen de beni ne yazık ki hiç duymuyordu. Sık sık ellerini tutup "başaracağız korkma oğlum, ne olur dayan" derdim. Hep cesaret veriyor, sabretmesini sağlamaya çalışıyordum. Bazen 'Eyüp Peygamber' aklıma gelirdi. Hz. Eyüp yedi yıl hastalığına sabretmiş, peygamberlik mertebesine ulaşmıştı. Dualarımda "Allah'ım Serdar'ıma da Eyüp peygamberin sabrını nasip et, dayanma gücü ver, ızdırabı çok, yardım et Allah'ım" diye gece gündüz dua ediyordum. Hala da ediyorum. Bazen derinlere dalıp çocukluğumu ve ailemi düşünüyorum. Sarıkamış'ın orman kokan havasını, kışını ne kadar özlüyordum. Ailemi, yakınlarımı çok özlüyordum. Ne yazık ki hepsini çok zamansız kaybettim, sadece anıları kaldı. Benim ilk torun olmam, ailemin tek kızı olmam bana hep avantaj sağlamıştır. Annemin babamın ilk çocuğuydum, biraz da nazlı büyütülmüştüm. Ne yazık ki tüm sevdiklerim bu fani dünyayı terk etmişlerdi. Acılarımı üzüntülerimi paylaşacak, bana destek olacak hiçbir büyüğüm kalmadı. Keşke annem veya babam sağ olsalardı, onların manevi destekleri belki beni biraz rahatlatırdı. İnsanların her yaşta nasihate ve desteğe ihtiyaçları olduğu kanısındayım. Yine de eşimin desteğiyle dayanma gücü buluyorum. Bu hastalıkta aile birliği ve desteği çok önemli. Aile bağı güçlü olunca insan bir çok güçlüğün üstesinden geliyor. Allah'ım bu hastalığı verdiğin kulunu sahipsiz ve yoksul etmesin, işte o zaman çok zor bir yaşam olur.

    BİZDEN ÇOK UZAKTA

    Oğlum bazen bizden sanki çok uzaklarda, bazen bizim yanımızda oluyordu. "Allah'ım ne olur oğlumuz bize dönsün" diye yalvarırdım. Sanki yavrum bir girdap içinde dönüp duruyordu. Çok dalgındı. Sürekli içinden kendi kendine konuşup gülüyordu. Ben kafasını sallayıp gülmelerinden oğlumun, yine bizden, gerçek dünyadan çok uzakta olduğunu anlar kahrolurdum.

    Eskiden olduğu gibi, "Serdar dediğimde "efendim anne" demesini, yavrumun eski halini ne kadar da özlemiştim. Ama o bizden çok çok uzaktaydı. Ne kadar koşsam da yetişemeyeceğim uzaklıktaydı. Bazen kendine gelirdi. Bir gün yapılan iğnenin etkisiyle biraz sakinleşti. Bana, "Anne, ben yaşayan bir ölüyüm" demişti. Bunu hiç unutamam. Nedense, banyoya elini yüzünü yıkamaya bile gitse banyoda çok fena oluyordu, kafasındaki seslere durmadan bağırıyordu. Onun bağırmalarına sağ olsun doktorlar koşarak gelirdi. O kadar yoğun sıkıntılarına, ağır hastalığına rağmen banyosunu yapar traş olurdu. Tabii ki bağırıp çağırarak, sanki banyoda biri varmış gibi. Üstünde bir leke olsa hemen üzerini değiştirirdi. Bir gün doktor hanım "Serdar'ın özel bakımını siz mi yapıyorsunuz" dediğinde "hayır kendisi yapıyor" diye söylediğimde "çok ilginç" dedi çünkü genellikle bu hastalar öz bakımlarını yapamazlar. Fakat oğlum yapıyordu.

    Bir gün hemşire hanım, "bugün evinize gidin biraz dinlenin, ben nöbetçiyim Serdar ile ilgilenirim" demişti. Akşam üzeri eve geldim. Ne göreyim? Küçük oğlum odasında acılar içinde kıvranıyordu. Hemen alıp Tıp Fakültesi'ne geri döndüm. Oğlumu acile götürdüğümde böbrek sancısı olduğunu ve böbreklerinde taş olduğunu söylediler. Tedavisini yaptılar ve eve gidip bol su içmesini önerdiler. Eve dönmeden önce hastanenin üst katında yatan Serdar'ıma uğradım. Hemşire hanım sakin olduğunu söyledi. Eve döndük. Yolda, "nedir bu başımıza gelen Allah'ım, sen sonunu hayır eyle" diyerek ağlamaya başladım. Ertesi gün, diğer oğlumla ilgilenmem gerektiğinden hastaneye gidemedim. Ama aklım Serdar'daydı. Gece saat onbir sıralarında çok kötü içim sıkıldı. Eşime beni hemen hastaneye götürmesini söyledim. Hemen yola çıktık. Yol her zamankinden daha uzun gelmişti bana. Sanki bitmek bilmiyordu. Hastaneye geldiğimizde, hemşire hanıma hemen "Serdar nasıl?" diye sordum, "iyi odasında uyuyor" dedi. Odasına koştum, odası karanlıktı. Sadece gece lambası yanıyordu. Kendisi yatakta oturuyordu. Işığı yakınca şok geçirdim, sol kolunu yataktan sarkıtmış, yer kanla kaplanmıştı. Babası neden yaptığını soruyor, fakat o hiç konuşmuyordu. Hemşire hanım hemen doktoru çağırdı. Doktoru da hemşire de çok şaşırmışlardı. Acile götürdük, bileğine dikiş attılar, odasına çıkardık. Rengi çok solgundu. Hiç sesini çıkarmıyordu.

    Günler sonra sordum; "neden yaptın, neyle kestin bileklerini" diye? 'Kafasındaki seslerin' sürekli bileklerini kesmesini söylediğini ve dayanamayıp kestiğini söyledi ama neyle kestiğini söylemedi. Biz ne kadar kesici hiç birşey bulundurmazsakta o neyle kestiğini nereden bulduğunu bize söylemedi.
    ​VE TABURCU OLDU

    Bir yıl sonra taburcu olmuştu. Hastaneden eve geldik. Yattığı dönemlerde arada bir hafta sonu izinli eve geliyorduk. Fakat çok sıkıntılı olduğu için hemen hastaneye geri dönüyorduk.

    Evet. Bir yılın sonunda eve gelmiştik. Fakat hiç de iyi değildi. Yaklaşık üç saatte bir iğne yapılıyordu, ilaçlarını saatinde düzenli içiyordu. Hiç te iyileşme göstermiyordu. Doktorları bize kötüleşirse getirin demişlerdi. Kısa bir zaman sonra evde daha da kötüleşti. Çok hırçınlaştı. Bir dediğini iki etmiyorduk. Geceleri yatmıyordu. Sürekli bana sorular soruyordu. Birini cevaplamadan ötekine geçiyordu. Artık takıntılarından ne yapacağımızı şaşırmıştık. Sorularına verdiğim cevabı anlamazsa, bağırıp çağırıp gece babasını ve kardeşini uykudan uyandırırdı. Hep beraber oturup onu ikna etmeye çalışırdık. Tabi ki başarılı olamazdık, o yine bildiğini okurdu. Zaman zaman "anne seni dövmek geliyor içimden, beni ya bağla yahut iğne yap çabuk!" diye bağırırdı. O bağırdığı zaman benim ellerim titremeye başlardı. Ve böylece kısa bir süre sonra hastaneye geri döndük.

    Hemen yatışını yaptılar. Artık hastane bizim ikinci evimiz olmuştu. Yine ilaçlar ayarlandı. Ama oğlumu hiç etkilemiyordu, ilaçlara istenilen cevabı vermiyordu. Bir gün doktor hanım bana, "oğlunuza bir ilaç vermek istiyoruz, belki bu ilaç iyi gelir. Fakat bu ilaç ülkemizde yok. Yurt dışından getirtebilir misiniz" dedi. Çok sevinmiştim. Hemen reçeteyi alıp eve geldim. Birkaç gün içinde yurt dışından getirtmiştik. Hemen ilaca başlandı. Yavaş yavaş iyiye gidiyordu. Biraz rahatlamıştı. Bir ay olmuştu kullanalı. Hafta sonu eve gelmiştik. Ertesi gün oğlum öksürmeye başladı. Ateşi vardı. Rengi çok solgundu. Endişelenip hemen hastaneye götürdüm. Doktorları hemen tahlillerini yaptılar. İlaç kan tablosunu bozmuştu, ilacı hemen kestiler. Oğlum mikrop kapmasın diye bir sürü önlem aldılar. Başka ilaç vermediler. Bu oğlumun iyiliği içindi. Artık başka ilaç içmediği için çok kötü alevlenmeler başlamıştı. O ilaç kan tablosunu bozduğu için bir daha o ilaçtan kesinlikle verilmemesini söylediler. O zaman doktorları haklıydılar.

    Evet bu ümidim de sönmüştü. Oğlum şimdi çok kötü bir durumda idi. Alevlenmeleri çok şiddetliydi. Yine yatağına bağlanıyordu. Hareketsizlikten olsa gerek, "topuklarım ağrıyor" diye arada bir sızlanıyordu. Bense sürekli ayaklarının altına (topuklarına) pamuk koyuyordum. Böylece günler geçiyordu. Ve yine eski ilaçlarına başlandı, iğneler yine vuruluyordu. Yine bizden, dünyadan uzaklaşmaya başlamıştı. Her zamanki gibi yine yanından hiç mi hiç ayrılmıyordum. Artık bizimle hiç konuşmuyor, beni hiç duymuyordu. Kendi dünyasına kapanmıştı, sadece zaman zaman bağırıyordu. Bazen korkunç bir ses tonuyla kendi kendine gülüyordu. Saatlerce dalıp bir noktaya bakıp kendi kendine konuşuyordu zaman zaman. "Sizin söylediklerinizi yapmayacağım, sizin emirlerinizi dinlemiyorum" diye kafasındaki seslere bağırıp duruyordu. Bense çaresiz onun bu haykırıp çırpınmalarını içim kan ağlayarak bazen de korkarak sabırla dinleyip, onu üzmeden yatıştırmaya çalışıyordum.

    Sürekli onunla konuşmaya çalışıyordum. Onun sevdiği ve hoşlanacağını bildiğim şeyleri, ona sürekli anlatıyor, onunla konuşmaya, onu konuşturmaya çalışıyordum. Bir gün bir hasta annesi odamıza gelip, "sen duvarlarla mı konuşuyorsun" dedi. Ben, "Hayır, yavrumla konuşuyorum" dedim. O anne bana, "Oğlun seni duymuyor ki. Hiç mi bıkmıyorsun" demişti. Ben yine "oğluma bir şeyler anlatıyorum" dedim. "Oğlum şimdi belki beni duymuyor ama bir gün "o beyin" uyanacak uykusundan, oğlum beni duyacak, konuşacak" deyip, ağlamaya başladım. Korkuyordum. Köksal'ım ve Hakan'ım gibi bu yavrum da ellerimi bırakıp beni terk edecek... Bunları düşündükçe oğluma daha çok destek olmaya çalışıyordum. Hep kafamda çareler arıyor fakat bulamıyordum. Allah'ım hiç kimseyi çaresiz bırakmasın çok çok zor...​Yine yılmadan, usanmadan oğluma, dünyada olup bitenleri, gazetelerdeki haberleri, akrabaları sürekli anlatmaya çalışıyordum. O benimle hiç konuşmasa da, beni hiç duymasa da...
    Bir anne olarak sürekli çare arıyordum. Allah insanı çaresiz bırakmasın. Çevremdeki insanlar hacı hoca öneriyordu. Ben, isteksiz de olsa duyduklarıma gidiyordum. O maddi ve manevi sıkıntılı yıllarımızda, hemen hemen Türkiye'nin yarısını dolaşmıştık. 'hacı hoca' derken, 'biyoenerji', 'akapunktur', 'hipnoz', 'bitkisel ilaç', hepsini denemiştik.
    Şimdi düşünüyorum, çaresizlik insanı nerelere sürüklüyor. Yazık! Para ve zaman kaybı. Başka da hiçbir şeye yaramıyor. Yine de en iyisi müsbet ilim, gerisi boş şeyler. Hastalığının ilk yıllarında yine çok yanlış bir şey yapmıştık.
    Serdar'ı 'hoca'ya' götürmüştük 'hoca' bir tasa su koydu. Oğluma bir şeyler okuduktan sonra "suya bak bir şeyler görüyor musun" dedi. Zaten oğlum hastalığından dolayı halüsinasyon görüyordu. Serdar saçma sapan bir şeyler söyleyince, hoca "tamam" dedi "bunlar senin cinlerin". Hocanın bu saçma konuşması bizim on yılımıza maloldu.

    Böylece Serdar on yıl boyunca ruhlara, cinlere inanıp bize de kendine de çok zor yıllar yaşattı. Ben kendimi bu yüzden affetmiyorum. İnşallah bu yazdıklarımı hasta yakınları okur da benim yaptığım yanlışları yapmazlar. Doktor ve ilaçtan başka şey düşünmesinler. Yine eş dost hacı hoca öneriyordu. Bir gün eşim haklı olarak isyan etti bana "Duayı kendin oku, sen Alllah'a yalvar, anasın, Allah senin duanı kabul eder. Kullardan mı medet, yardım umuyorsun. Allah ile arana elçi mi koyuyorsun?" demişti. Haklıydı. Ama çaresizlikten, her şeyden herkesten yardım bekliyor insan. Ben o zaman gökteki yıldızlara bile yalvarıyordum, belki sesimi duyarlar diye ama nafile sesim duyulmuyordu. Yine de sürekli dua ediyordum, hala da ediyorum çünkü duaya inanan bir insanım. Çaresizlik insanı hep bir umuttur diye bir takım arayışlar içine itiyor, istemeden bir takım yanlışlara yöneltiyor. Biz böylece yavaş yavaş yılları deviriyorduk. Alışması, kabullenmesi zor olsa bile...

    Gerçeği ne kadar erken kabul ederse insan, o kadar daha mantıklı hareket ediyor. Birkaç ay sonra yine hastahaneden taburcu olmuştuk. Ama hiç iyi değildi. Çok mutsuz, sinirli, şüpheci ve kendi dünyasındaydı. Sanki yıllardır o kadar yoğun tedaviler oğluma yapılmamıştı. Hezeyanları aynen devam ediyordu. Uzun bir seyahate çıkmanın belki yararı olur diye düşündük. Amcası görevi nedeniyle 'Elazığ'ın maden' kazasındaydı. Oraya çok zor bir yolculukla gittik, ilk günler biraz rahattı. Birkaç gün sonra yine sıkıntıları başlamıştı ve anladım ki nereye götürsek götürelim maalesef, oğlum hastalığı nedeniyle pek te farkına varmıyordu. Yine şüphelenmeye, insanlardan uzaklaşmaya başlamıştı.

    Eve döndük. Evde yine çok huzursuz. Malum takıntılar devam ediyor, ilaçlarını içiyordu. Yemeklerden şüpheleri azalmıştı, artık yemek yiyordu ama sofraya oturunca, ne yediğinin sanki farkında değildi. Çok ta sinirli oluyordu. Bazen ani bir hareketle sofrayı yerle bir ediyordu. Sürekli bir şeyler arıyordu. Ne aradığını sorduğumda kulaklarına şiş batırıp sesleri öldürmek istediğini söylerdi. Bense evde ne kadar kesici, delici alet varsa kaldırmıştım. Yine de onu en çok rahatsız eden tabii ki seslerdi. Bütün gün ruhlarla cinlerle uğraşıyordu. Kendine de bize de hayatı zehir ediyordu. Bir gün aniden balkona koştu, kendisini aşağıya atmak istedi. Ben sadece "Allah'ım Serdar!" diye bağırabildim. Ani bir hareketle geri dönüp bana baktı. Bense donup kalmıştım, vazgeçti. Balkona koştuğumda bana sarılarak ağlamaya başladı;
    "Anne; kurtarın beni bu seslerden, bu hastalıktan, yaşamaktan bıktım. Ben dünyada yapayalnızım hiç arkadaşım yok, günlerim acıyla, şüpheyle, korkuyla geçiyor, yaşamak istemiyorum" dedi. Ne kadar zordu. Koca dünya oğluma da bize de dar olmuştu. Milyarlarca insanın yaşadığı dünyada oğlum yapayalnızdı. Ben de artık yaşamaktan bıkmıştım.

    Bir gece çok şiddetli atak ve alevlenme geçiriyordu. Sabaha yakın uyudu. Bense çaresizlikten ne yapacağımı şaşırmış, evladımın çektiği ızdırabın belki bin katını çekiyordum. Bir anda kararımı verdim, intihar edecektim. Fakat Serdar'ımı arkamda bırakmayacaktım. Odasına girdiğimde yavrum bir melek gibi uyuyordu. Birden kendime gelmiştim. Yok Serdar'ımı bu ızdırabıyla bu dünyada bırakamazdım. Kendi hayatım benim için önemsizdi. Ama yavrumu annesiz çaresiz bırakamazdım. Hastaneye gittiğimizde doktoruna ağlayarak anlattım. Doktoru çok üzüldü, "sakın böyle bir şey yapma, Allah'tan ümit kesilmez" dedi. Sabredin belki bir gün bu hastalığın çaresi bulunur demişti. Bilim çok ilerledi, yeni ilaçlar çıkıyor sabredin demişti. Evet; 'yeni ilaçlar'... Bu kelime beni çok mutlu etmişti, yine ümit doğmuştu.​

    OĞLUM ŞİZOFRENİ

    Bu ümitle hastaneden eve döndük. Fakat yine süreli sorular soruyor, bazen dalıp dalıp gidiyor ve aniden bağırıp kafasındaki seslerle sanki kavga ediyordu. Artık oğlumun takıntılarını biliyordum. Hastalığını biliyordum. Onu nelerin çok rahatsız ettiğini biliyordum. Hezeyanlarını biliyordum. Ona yardımcı olmaya çalışıyordum. Oğlumun malum takıntıları; kedileri, cinleri v.s. gibi bu takıntılarıyla bütün gün uğraşıyor, geceleri uyumuyor, sabaha kadar bizi de kendini de çok yıpratıyordu. Gece bile iğne yapıyorduk. Bir iki saat ancak uyuyordu. Onun için de, bizim için de günler, aylar çok sıkıntılı ve acıyla geçiyordu.

    Bense artık yıllardır uykuyu unutmuştum. Bir gün rengi kıpkırmızı oldu. Ne olduğunu sordum. Nefesini tuttuğunu, kafasındaki sesleri; cinleri, ruhları öldürmek istediğini söyledi, ilaçlarını saatinde içmesine rağmen yavrum çaresizlikten ne yapacağını şaşırmıştı. Babasıyla düşündük, taşındık. Bir de başka yere götürelim dedik. Başka küçük bir ilde bulunan "Ruh ve Sinir Hastalıkları Hastanesi"ne götürmeye karar verdik ve götürdük.

    Doktorlar hemen yatışını yaptılar. Oğlum bu sefer bize zorluk çıkarmadı. Ne yazık ki yıllar önce, o ilk hasta olduğunda, bu hastaneden korku ve panikle çıkardığım yavrumu bu kez kendi ellerimizle getirip yatırdık. Yıllar önce doktor bey, "çıkarmayın, tedavi olsun, sonra kendi ellerinizle getirirsiniz" demişti. Ne kadar da haklıydı.

    O gün akşama kadar oğlumdan ayrılamadım. Bahçede oturduk. Ertesi gün doktoru bulup, durumu hakkında bilgi aldım. Doktoru, "sen oğlunun hastalığını ve ne kadar hasta olduğunu biliyor musun" dediğinde, "evet biliyorum, paranoid şizofren" dedim. Doktoru şaşırdı. Ben evladımın hastalığını ilk hastalandığı yıldan itibaren okuyarak, onu inceleyerek kendim öğrenmiştim. Oğlumu inceleyerek, kitaplar okuyarak, araştırıp sorarak... Okuduğum bir kitap bana her şeyi anlatıyordu. Kitaptaki anlatılanla oğlumun çektikleri aynıydı. Artık emindim oğlum 'şizofreni'di. O geceyi hiç unutmam. O anda sanki benim için 'kıyamet kopmuştu'. Ben ki ne acılara dayanmıştım ama bu acı dayanılacak gibi değildi. 'Serdar'ı' ne umutlarla büyütmüştüm. 'Köksal'ımın', 'Hakan'ımın' büyümesini görememiştim ama Serdar'ım üniversiteye kadar gelmişti. Fakat kadere bak.. Ne kadar acımasız tokat atmıştı yavruma... Hiçte hak etmediği halde... Eşime oğlumuzun ne yazık ki 'şizofreni' olduğunu söylediğimde bana gayet sakin bir halde "kim değil ki", "sen hastalığın adına, nasıl bir hastalık olduğuna değil, nasıl yardım edip ona yardımcı olacağına, nasıl tekrar hayata döndüreceğine bak" demişti. Onun bu sözleriyle bir anda kendime gelmiştim. Haklıydı. Eşime çok teşekkür ederim. Bana her zaman destek olmuş, yol göstermiştir.

    Bunca yıl, sağolsun doktorlar bana oğlumun şizofren olduğunu hiç söylemediler. Herhalde çok üzülür, umutsuzluğa düşeriz diye. Haklıydılar ama ben biliyordum. Ancak böyle bir hastalık, melek gibi yavrumu bu hale getirebilirdi. Yatışının dördüncü günü erkenden hastaneye gittim. Saat dokuz civarıydı. Hemşireye oğlumu sordum. Elektroşok yapıldığını söyledi. Biraz dışarıda bekledim. Ve içeri girip oğlumun kaldığı yeri görmek istedim. Hemşire hanım şaşırdı. "Olmaz" dedi. "Neden" diye sordum. "Bu serviste çok ağır hastalar var" dedi. Ben "Neden? Onlar da insan değil mi? Benim yavrum da orada yatıyor. Oradakiler de insandır" diye ısrar edince içeriye girdim. Yavrum yatakta yatıyordu. Şok yapılmıştı. Yavrumun o badem gözlerinden yaşlar akıyordu. Kendinde değildi. Ağzında kalın bir sargı bezi vardı ve çırpınıyordu. Gencecik bir hasta yavrumuzun yanına oturmuş, onu tutuyor, yataktan düşmesin diye bekliyordu. Bana, ses çıkarmamamı söyledi. "Oğlunuz şok oldu. Uyuyor. Ben de onu bekliyorum. Kalkarsa tansiyonu düşer. Yere düşmesin diye onu bekliyorum" dedi. Birazdan ağzındaki bezi alırız dediğinde çok duygulandım. Biraz sonra oğlum uyandı. Kaldığı yeri gördüm. Oradaki doktorlara, hemşirelere, hastalara ve tüm çalışanlara çok üzüldüm çünkü devletimizi yönetenlerin insana, insan sağlığına ve çalışanına ne kadar önem verdiği çok bariz bir şekilde belli oluyordu. Aslında devletimiz çok güçlü ve asil bir devlet ama şimdiye kadar bizi yönetenler de kabahat. Neyse oğlumu alıp bahçeye çıkardım. Bizim peşimizden o genç hasta geldi. Elinde bir dilim ekmek, üzerinde reçel vardı. "Teyze bunu oğlunuza yedirin. Şoktan sonra tatlı iyi gelir" dedi. işte böylece o çok ağır hasta denilen insanlarla çok iyi dost olduk. Her gün gittiğimde yanıma gelip, sohbet ederlerdi. Hemşire hanım bir gün, "siz çok cesursunuz" dedi. "Ben yıllardır burada görev yapmaktayım, bu servise kimse girmezdi, hasta yakınları bile kapıdan içeri girmezdi" dedi. Ben de "bu cesaretten değil insana olan sevgimden, buradakiler de insan, onlar bizden farklı değil, benim oğlum da burada tedavi görüyor. Ben oğlumu ne kadar seviyor üzülüyorsam o insanların anneleri de en az benim kadar üzülüyorlardır" diyebilmiştim.​

    Bir ay sonra oğlum taburcu oldu. Eve döndük. 'Şokların' etkisiyle, iki ay biraz iyiydi. O iyi günlerinde yeni bir saz almış, sazını zaman zaman çalıyordu. Bir gün Kayahan'ın "Allah'ım, neydi günahım" ve "kimseye etmem şikayet, ağlarım ben halime, titrerim mücrim gibi baktıkça istikbalime" şarkılarını çalmaya başladı. Söylerken ağlıyordu. Oğluma ağlamamasını, iyi olacağını söyledimse de fazla ikna edemedim. İki ay sonra yine Tıp Fakültesi'ne yatırdık. Yine aylar ayları kovalıyordu. Küçük oğlum ve eşim yine yalnızdı.

    Bazen eşim hastaneye gelmeyince, kardeşi gelirdi. Ona yiyecek birşeyler getirirdi. Oğlum hastanenin yemeklerini yemiyordu. Şüpheleniyordu. Zaman zaman doktorlarından da şüpheleniyordu. Bir gün bana "anne" dedi ve yine sustu. "Söyle oğlum ne olur söyle" diye ısrarla sordum. Geç te olsa cevap verdi. "Ben ölürsem çok ağlama, ama bil ki ben çok acı çekiyorum, bunu bilin" dedikten sonra yine derin bir sesizliğe gömüldü. Bir anda dünya başıma yıkıldı. Ben o anda kendimi zor salona attım, fenalaştım. Hemşire hanımlar sağ olsunlar çok ilgilendiler benimle. Doktor hanım bana bir iğne yaptırdı, moral verdi. Bu hastalığın insanı öldürmediğini söyledi. "Oğlunuzun söylediklerini ciddiye almayın, o çok ızdırap çekiyor ama hastalığından öyle konuşuyor" dedi. Oğlum ve onun gibi hasta olan insanlar ne kadar acı çekiyorlar bizler bunun farkında değiliz.

    Kardeşiyle bir gün onu alıp hastanenin alt katındaki kafeteryaya götürdük. Biraz oturduk. Fakat çok sinirli ve tedirgindi. Alıp odasına çıkarırken birden kardeşine sarılıp pencereye doğru sürüklemeye başladı. Sonra onu bırakıp, kendini camdan atmak istedi. Çok korkmuştuk. Zorla ikna edip odasına çıkardık. Kardeşi de çok korkup etkilenmişti. Kardeşine hastaneye gelmemesini söyledim. Artık sık gelmiyordu. Onu hep uzak tutmaya çalıştık. Etkilenmesin diye... O yavrum da hep yalnız kalmıştı. Zaten yıllardır yalnızdı. Okula gidiyordu. Babası da kendini iyice içkiye kaptırmıştı. Babası çok üzülüyor, bir türlü kabullenemiyordu. Üzüldükçe içkinin dozunu artırıyordu. Yine de o yavruma elinden geldiğince yardımcı oluyordu; yemek yapıyor, ütüsünü yapıp okula gönderiyordu.

    Yine de çok üzülüyordum. Çünkü ben ona yıllardır annelik yapamıyordum. O sıcacık yuvamız ne hale gelmişti. Hafta sonları bazen eve gelirdik. Evimiz sanki cenaze evi gibiydi. Herkes suskun, üzgün. "Allah'ım sen bize sabır ver, sen bana sabır ver" diye dua ederdim. Anlıyordum ki sabır ve cesaretle bunların üstesinden gelebilirdim. Başka çarem yoktu. Bir yandan hasta oğlum, bir yandan eşimin alkolü. Gün geçtikçe alkolün dozunu daha çok artırıyordu. Zaman zaman onunla uğraşmak Serdar'la uğraşmaktan daha zordu.

    O sıkıntılı çaresiz yıllarımızda, bir de eşimin alkolü... Eşim aslında uysal bir insandır, fakat alkol onu sanki esir almıştı. Ona da hak veriyordum. Çünkü acıları beraber yaşamıştık. Çok genç yaşında acıları yaşamış, evlatlarımızı kendi elleriyle toprağa vermişti. Ve Serdar'ın hastalığı onu büsbütün yıkmıştı. Alkolle kendini avutuyordu. Ömründe hiç sigara bile içmeyen bir insanın kendini alkolle avutmasını anlıyordum. Eşime de sabredip anlayış gösteriyordum. Yine de sadece dua edip, hayata dört elle sarılıyordum. Bir gün yuvamız yine eski haline dönecekti. Bundan emindim. Bu kadar çaresizlik ve yoğun sıkıntılarıma rağmen bir gün herşeyin düzeleceğine inanıyor, sabrediyordum. Bir anne, bir eş olarak benim tek silahım sabır, sevgi ve zamandı. Hele de zaman her şeyin ilacıydı.​Yine bir gün akşam üstü küçük oğlum hastaneye telefon açtı. "Anne eve gel, ben hastayım" dedi. Hemen eve gittim. Yavrum diş çektirmişti. Damaklarına dikiş atılmış, iki gündür yüzü şişmiş, hiç bir şey yiyememişti. Babası da iki gündür görevli, şehir dışındaymış. Çok ızdırap çektiğini, mecburen beni çağırdığını söyledi. Fakat Serdar'ı yalnız bırakamıyordum. Ne yapacağımı düşünürken o anda odamıza annesi ve babası 'Psikiyatri Profesörü olan ve kendisi de o zaman tıp öğrencisi olan 'Tolga' geldi, ondan rica ettim. "Serdar'ın yanında biraz kalır mısın? Eve kadar gitmem gerekiyor" dedim. "Tabii ki kalırım, siz gidin" dediğinde çok sevindim. Hemen eve gittim. Oğlumla ilgilendim ve gece hastaneye geri döndüm. Döndüğümde "Tolga" hala Serdar'ın yanında oturuyordu. O anda çok duygulandım. Anladım ki "Tolga" çok iyi bir doktor olacaktı. Şimdi Amerika'da psikiyatrist. TEŞEKKÜRLER 'Tolga' Küçük oğlumsa o dişinden çok ızdırap çekmişti

    Bu oğlum sessiz, sakin, uyumlu bir yapıya sahip. Kardeşiyle çok iyi anlaşan, onu iyi anlayan, hastalığını iyi bilen bir insan. Bazen düşünüyorum ya aksi olsaydı. Bir de onunla uğraşmak zorunda kalırdım. Bu yönden şanslıydım.

    Birkaç ay sonra taburcu olup eve geldik. Yine aynı sıkıntılar devam ediyordu. Gecemiz, gündüzümüz yine çok sıkıntılı geçiyordu. Babası kendini içkiyle avutuyordu. Bana da sabretmemi, bu hastalıktaki en iyi ilacın sabır olduğunu söylüyordu. Benim de sabretmekten başka hiçbir seçeneğim yoktu. Hep, "Allah'ım, bize sabır, yavrumuza şifa ver" diye gece gündüz dua ediyordum. Yıllardır hep yaptığım gibi, yanından hiçbir yere ayrılmıyordum. Onun sorularına cevap bulmaya çalışıyordum. Artık yıllardır akrabalardan hiç kimse de gelmiyordu evimize. Ne arayan, ne soran... Ailece iyice yalnız kalmıştık.

    Bazen düşünüyorum. İnsanlar ne kadar acımasız ve anlayışsız. Siz hastayla, hastalıkla uğraşırken insanlar nelerle uğraşıyor. En yakın akrabalarınız da sizi terk ediyor. Önceden sizi ziyarete gelenler, arayıp soranlar ne yazık ki hastalığın adını duyunca sizi terk ediyorlar. Yıllardır sizi telefonla bile aramıyorlar. Sanki bu hastalık sızın ve evladınızın seçimiymiş gibi, sanki siz günah işlemişsiniz de bu da cezasıymış gibi... Önceleri çok üzülüyordum. Ama artık üzülmüyorum. Alıştım çünki. ​ESKİŞEHlR'E TAYIN

    1995'te eşimin tayini Eskişehir'e çıktı. Sanki bu çektiklerimiz yetmiyormuş gibi anlamsız, çok zamansız bir tayin durumu idi. Çaresizdim. Oğlumuz hasta, hava çok soğuk, kış. Diğer oğlum okula gidiyor. Ne yapacağımı bilemiyordum. Eşimi ikna edip hasta çocuğumuzu evde, kardeşiyle bırakıp eşimle birlikte Ankara'ya gittik. Ertesi günü durumu Orman Genel Müdürlüğü yetkililerine anlattık ve tayini durdurdular.

    Bursa'ya evimize geri döndük. Eve geldiğimizde oğlumuz ağır bir alevlenme geçirmişti. Kardeşini dövmüş, evde bir çok şeyi parçalamış, kırmış, kardeşine üç gün yemek yedirmemişti. Yemeklerde zehir var diye hep engellemiş. Hemen hastaneye götürdük, iğnesini yapıp, hemen yatışını yaptılar. Böylece sık sık hastane yatışlarıyla zaman su gibi akıyordu. Yıllar geçtikçe çok üzülüyordum. Evladımın hayatla bağları sanki günden güne kopuyordu. Yine de sabırla ona yardımcı olmaya çalışıyordum. Artık hastalığını iyice öğrenmiştim ve oğlumun şüphelerine, halüsinasyonlarına çok zekice, onu yatıştırıcı cevapları vermeyi, onu kırmadan, sinirlendirmeden, dakikada bir anlamsız sorularını cevaplandırmayı öğrenmiştim. Ama yine de yeterli olmuyordum. Yıllarca hastanede, evde uyumamayı artık benimsemiştim. Adeta bir robota dönmüştüm. Yılları, ayları, günleri unutmuştum. Tek isteğim ıssız bir dağın çok yükseklerine çıkıp haykırarak ağlamaktı. Oğlumun yanında ağlayamıyor, hep sabrediyordum. Öyle bir sabır ki; bana ayların değil yılların sabrı gerekliydi, bunu biliyordum. Fakat zaman zaman sabrımın da tükendiğini hissediyordum. O zaman ıssız dağları çok özlüyordum. Rahatça ağlayabilmek için... Belki de beni dağlar anlardı diye düşünürdüm. Zaman mevhumunu çoktan unutmuştum. Saatler, günler, aylar, yıllar benim için hiç önemli değildi.

    Birgün hastanede camdan dışarısını seyrediyordum. Cama kar taneleri düştü. Birden irkildim ve "hangi aydayız" diye düşündüm. Fakat aklıma gelmiyordu. Hemşire hanıma sordum. Aralık ayında olduğumuzu söyledi. Şaşırdım. Aylar ne de çabuk geçiyor diye düşündüm. On bir yıl boyunca sekiz saat uyuduğumu hiç hatırlamıyorum.

    Sabahlara kadar oğlumun baş ucundan ayrılamıyordum. Biraz uzaklaşsam hemen çağırıyordu. Gündüzleri de öyleydi. Biliyordum; yanından ayrılsam hemen "anne" diye çağırıyordu. Sadece serum takılınca sesini çıkarmazdı. Sürekli dua ediyordum. Tek sahibim Allah'ımdı. Ona yalvarıyordum. Yağan kara, yağmura... Açan çiçeklerinin yapraklarını okşayıp ağlayarak "ne olur
    Serdar için sen de dua et" diye ağaçlara yalvarıyordum. Ne olur sizler de benimle dua edin Serdar'a. Allah'ım onun gençliğine acısın, şifa versin. Bazen, kendimi dünyada yapayalnız hissederdim. Balkondaki çiçeklerim benim dostlarımdı. Evde onlarla dertleşirdim.

    Bir gün çok yağmur yağıyordu. Ben balkona çıkıp, ellerimi gökyüzüne açıp, yağan yağmuru biriktirip, çaresizlikten yağmura, "sen de, sen de dua et yavruma" diye saatlerce ağladım. "Allah'ım yardımcımız ol" diye hep dua ederdim. Yoldan geçen insanlara, çıkan gürültüye, konuşulan her kelimeye... Arada set oluşturmaya çalışıyordum ama nafile. Ben doğrularımla ona yeterli olamıyordum. Evimizdeki kapı zilini iptal etmiştik. Telefonun fişini çekmiştik. Televizyon açamıyorduk. Bunlardan müthiş rahatsız oluyordu. Televizyondaki spikerden dahi şüpheleniyor, onun ve bizim beynimizi yıkadıklarını, düşüncelerini okuduklarını söyleyip, sinirleniyordu. Konuşulan her kelimeden bir anlam çıkarıyordu. Yine bir gün babasına çok sinirli sinirli bakıp, aniden büyük sehpayı kaldırıp tam babasının başına atarken ben sadece "Serdar o senin baban", diyebildim. Hemen sehpayı yere bıraktı, ilk defa o hareketi sabrımı taşırmıştı. Babasına, "neden Serdar'a bir tokat atmadın, ya sehbayı başına atsaydı" dediğimde babası tokatın çözüm olmadığını, aksine ona ters etki yapacağını söyledi.
    Evde nasıl hareket edeceğimizi şaşırıyorduk. Yok elinizi niye öyle tuttunuz, ayağınızı niye böyle koydunuz, niye öyle baktınız. "Bana hasta olmam için işaret ettiniz", gibi saçma sapan şeylerle sürekli bizimle uğraşıyordu.​Oğlum yirmi beşinci yaşına girmişti. Onsekiz yaşından, yirmibeş yaşına, nasıl bir hastalıkla mücadele ederek girmişti. Hayatının baharı zindan olmuştu. Bunca yılı hastaneler ve ev arasında geçirmişti. Bir gün profesör hanıma "artık hiç umudum kalmadı" dedim. Hoca "her zaman umut vardır, sabredin, çok iyi gelişmeler, çalışmalar var yurt dışında. Çok etkili ilaçlar çıkacak" demişti. Ben çok rahatlamıştım. Onun o sözünü unutamam. Yeni ilaçları beklemekten başka hiç umudum kalmamıştı.

    Artık iyice anlamıştım. Oğluma şimdilik tıbbın yapacağı fazla da bir şey yoktu. Herşey denenmişti. Çok dirençli, ağır hastaydı. Oğlumla, çaresiz, ayları, yılları, sıkıntı ve acı içinde geçiriyorduk. 'şizofreninin' oğluma verdiği acıyla, yıkımla kahroluyorduk. Yine de yeni ilaçların çıkmasını ümitle bekliyorduk. Elimizden geldikçe onu rahat ettirmeye çalışıyorduk. Bazen, keşke oğlum küçük olsaydı, yine onu kucağımda sallayarak uyutsaydım diyordum. Hep o günleri arıyordum. Fakat artık hiçbir şekilde ona gücüm yetmiyordu. Küçüklüğünde uyumadığı zamanlar beşiğinin yanına radyoyu koyardım, müzik dinletince uyurdu. Bazen gözlerimi kapatıp derin derin düşünürdüm oğlumun şimdiki yaşadıkları keşke rüya olsaydı diye... Ne yazık ki şimdi ancak iğnesi yapılınca biraz sakinleşiyordu. O zaman saçlarını okşardım, ses çıkarmazdı. Fakat kalçalarında iğne yapacak yer kalmamıştı. Kalçaları taş gibi sertti. Sık sık alkolü pamuk koysak ta iyileşmiyordu. İğne yapılırken hiç ses çıkarmıyordu artık, yıllardır alışmıştı. Fakat baldırlarından vurulunca yalvarıyordu; "bacağımdan yapmayın çok acıyor". Hemşire hanım da "üzülüyorum Serdar ama kalçaların artık ilacı almıyor çok sertleşmiş" diyordu. Kollarında da artık hal kalmamıştı. Serumları ellerinin üzerindeki damarlara yapılıyordu. Yine de bu tedaviler benim oğlumun iyileşmesi içindi. Bu kadar yoğun tedavi yapılmasaydı kim bilir daha çok hasta olurdu. Çünkü çok dirençliydi.

    Yine iğnesi yapılmış, rahatlamıştı. Başucuna oturup, saçlarını okşadım. "Geçecek aslan oğlum, badem gözlüm, sabret " diye onu iyice sakinleştirmeye çalıştım. Yüzüne baktım. Ağlıyor, o güzel gözlerinden yaşlar süzülüyordu. Bana bakıp; "anne neden ben, söyle neden ben hasta oldum? Ben kime ne yaptım? Karıncayı bile ezmedim" dediğinde, sanki o sözleri hançer gibi kalbime saplandı. Ben de kendimi tutamayıp, dayanamayıp ağladım. Yine de, o sıkıntılı haliyle, "ağlama anne, ben iyi olacağım" diye moral vermeye çalıştı. Eğer onbir yıl yaşadıklarımı, oğlumun ızdıraplarını yazsam, inanın onlarca cilt kitap olurdu. Sık sık ellerini tutup, "oğlum biz başaracağız, bu hastalığı doktorların ve ilaçların yardımıyla, bizim desteğimizle yenecek iyi olacaksın, başaracaksın" dediğimde bazen yüzünde bir umut belirirdi, bazen beni hiç duymazdı. Ben yılmadan sürekli tekrarlardım. "Başaracağız, ne olur hastalığa teslim olma Serdar" diye yalvarırdım.
    Düşünün. Bir insanın hayatı, bir hastalıkla nasıl alt üst oluyor. Umutları yok oluyor, istikbali yok oluyor ve üstelik uzun yıllar, yirmidört saat acı içinde geçen bir ömür... Hem evladınızın hem sizin umutlarınız bir hastalıkla nasıl yok oluyor. Evladınız, yakınınız, düşünün... Bir anda kendini bir cehennemde buluyor. Ya annelerin yaşadığı acı? Cehennemden daha beter. Ben eminim ki evladı hasta olan tüm anneler benim gibi acı içindeler. Dünyada hiçbir hastalık 'şizofreni' kadar hastaya da yakınına da bu kadar acı, ızdırap ve yıkım vermiyordur. Düşündükçe kalbim kan ağlıyor.

    Yavrum sürekli isyan ediyordu, beni hastaneden çıkarın diye. O haklıydı fakat iyileşebileceği tek yer hastaneydi. Hastanedeki odamızın keşke dili olsa kimbilir neler anlatır diye düşünüyorum. Yıllar boyunca ne sıkıntılarımıza şahit olmuştur. Öyle zalim bir hastalık ki en yakın akrabalarınız hastalığın adını duyunca, ne yazık ki sizden uzaklaşıyor. Desteklerine ihtiyacınız olduğu zaman hiç kimseyi bulamıyorsunuz. Yıllar geçtikçe daha iyi anladım; insanın annesinden, babasından ve kardeşinden başka gerçek dostunun olmadığını... Yeter ki sabretmesini bilelim.
    Bir anne, biz şizofren hasta annelerinin çaresizliğini ve acılarını aşağıdaki dizelerle çok iyi dile getirmiş:
    Biliyorum oğlum;
    isteyerek üzmüyorsun beni
    beyninde fırtınalar kopuyor
    kurtaramıyorum seni.​

    ACABA NEREDE YANLIŞ YAPTIK?

    Sürekli derin derin düşünüyordum. Biz nerede yanlış yaptık, nerede hata yaptık diye. Hep bir sebep arıyor fakat bulamıyordum. Elimizden geldiği kadar evlatlarımızı iyi yetiştirmeye çalışıyorduk. Vatana, millete, hayırlı bir insan olmasını istedik. Ama hayat süprizlerle dolu... Nedense bize hep acı süprizler sundu. Yine de beni en çok üzüntü ve kedere boğan şey, okulların açılması, yaşıtlarının askere gitmesi, evlenip yuva kurmalarıydı. Çok üzülürdüm. Allah'ım hiçbirini yavruma nasip etmedi. Her yıl okullar açıldığında derinlere dalıp düşünüyordum.

    ilkokula başlaması...
    Okula başlayınca ne kadar sevinçliydik. Kaderini bilemeden...

    Derken ortaokul ve lise...
    Okuldan eve gelişi, ders çalışması, oyun oynaması, günden güne boy atıp büyümesi...

    Boyunun omuzlarımı geçmesi beni ne kadar da sevindirirdi. Çocukken her gün "denize gidelim anne" diyen oğlum ne yazık ki artık denizden çok korkuyordu.

    Okulu çok sevmesi, başarıları... Şimdi ise üniversiteyi kazanmasına rağmen ne yazık ki okuma gücü ve isteğini yitirmesi...

    Bunları düşündükçe sanki beynim parçalanıyor!

    Hayır! Bu gördüğüm kötü bir rüya olmalı! Serdar'ım hasta olamazdı! Çıldıracak gibi oluyordum. Allah'ım sabır ver!

    O yıllarda. Doğu ve Güneydoğu'da yüzlerce Mehmetçik şehit oluyordu. "Ne olurdu Allah'ım, oğlum da asker olup şehit olsaydı, bu hastalığa yakalanmasaydı. Bu ızdırabı, bu acıyı bize de, kendine de çektirmeseydi" diye çok dua ederdim. Şehit anaları ağlamasın, ben ağlayayım diye düşünürdüm. Çünkü benim yavrum çok ama çok hasta. Ben ona baktıkça her gün ölüyorum. Her gün daha da kötüye gidiyor. Allah'ım ya şifa ver, yahut ölüm diye ağlardım. Bir yandan da yeni ilaçların çıkması için dua ederdim. Küçük oğlum, biz hastaneden eve geldiğimizde o zamanlar abisinden korktuğu için eve girmeye korkardı. Zamanla onun gülmelerine, bağırıp, çağırmalarına alıştı. Artık o da abisine sahip çıkmaya başlamıştı. Evde kesici hiçbir şey bulundurmuyorduk. Sürekli intihar etmeyi düşünüyordu.

    Vücuduyla ilgili takıntıları daha da artmıştı. Durmadan burnunun şeklinin değiştiğini, ayaklarının bacaklarının çok değiştiğini söyleyip, bize durmadan sorular soruyordu. Verdiğimiz cevaplarla ikna olmuyordu. "Beni kulak burun doktoruna götürün, ortopediye götürün" diye tutturuyordu. Çaresiz götürsek yine de ikna olmuyordu. Hastalanmadan önce çektirdiği resimlerine bakıp sürekli ağlıyordu. Resimdeki yüzünün, gözlerinin değiştiğini, farklı biri olduğunu söyleyip duruyordu. Ne kadar ikna etmeye çalışsak da inanmıyordu. Resimlerini yırtıp atıyordu.​YİNE HASTANE AMA BAŞKA BİR İLDE

    Çok sıkıntılı günler geçiriyorduk. Bir gün eşimle düşünüp, çok büyük bir ilin hastanesine götürmeye karar verdik. Bir umuttur diye. Fakat benim için çok zor bir karardı, çaresizdik. Sağ olsun, doktorlar hemen yatışını yaptılar, iki ay tedavi gördü. Elektroşoklar yapıldı, ilaçlar verildi.

    Taburcu oldu fakat hiç iyi değildi. Hastaneden ayrıldık ve minibüse bindik. Kardeşimin evine gelmek üzere hareket ettik. Yolda minibüs, yolcu almak için durunca, arabadan hızla inip, hastaneye doğru koşmaya başladı. Hem bağırıyor, hem de koşuyordu. Ben de peşinden koşuyordum. Yorulup bir parkta oturdu. Az ilerde de üç genç oturuyordu. O gençlere çok sinirli bakmaya başladı. Ben gizlice gençlere kalkmalarını söyledim. Gençler yavaşça kalktılar. Biraz oturduk. Yalvarmaya başladım, ikna oldu. Tekrar hastaneye döndük. Doktoru onu çok kötü bir durumda gördü. Gerçekten durumu çok kötüydü. Doktor Bey, yapacak başka birşey olmadığını, eve götürmemi söyledi. Çok zor bir yolculukla eve geri döndük. Yine iyileşme olmamıştı. Ben artık umudumu yeni çıkacak ilaçlara bağlamıştım. Evde ne kadar elektronik eşya varsa fişlerini, kablolarını kesiyordu. Uzaydan onu dinlediklerini söylüyordu. Düşüncelerinin okunduğunu, bizim onun hakkında konuştuğumuzu, 'rus ajanları' tarafından takip edildiğini, onu öldüreceklerini söylüyor ve yerinde duramıyordu. Sonra evde, balkondan kendini atmak istedi. Zor kurtardık. Aynı gece, salonda oturmuş, yine de ne olur ne olmaz diye bekliyordum. Biliyordum ki uyumuyor, yine de evin ışıklarını söndürüp oğlumun uyumasını her zamanki gibi bekliyordum.

    Gece yarısı hızla mutfağa doğru koşup tedavi için aldığı ilacın bir kutusunu (50 tane) içti. Ben engel olmaya çalıştım. Beni hızla fırlatıp yere düşürdü. Kafamı çok kötü çarpmıştım. Bir yandan bana: "Neden beni dünyaya getirdin, acı çekmem için mi?" diye bağırıyordu. Babası yetişti. Fakat o ilacın hepsini içmişti. Hemen yine Tıp Fakültesi acil servisine yetiştirdik. Midesini yıkıyorlardı. Biz dışarıda bekliyorduk. Biraz sonra dayanamayıp bulunduğu yere gittim. Yanına vardığımda karnı çok şişmişti inliyordu. Kendinde değildi. Biraz sonra psikiyatri servisinden oğlumun doktoru da geldi, o gece nöbetçiymiş. Saat ikiyi geçiyordu. Bana, "burada biraz kalsın hemen yatışını yapalım, kliniğe gelsin" dedi. Sağ olsun her zamanki gibi doktor hanım çok ilgilendi ve böylece biz yine mekanımıza döndük.

    Bursa Tıp Fakültesi'nin psikiyatri kliniğinin profesörlerine, doktorlarına, tüm çalışanlarına binlerce kez teşekkür ederim, hepsine minnettarım. Bize ve çocuğumuza çok destek oldular. Ve bir sekiz ay daha bu hastanede yattı. Eğer bu hastanede uzun sürelerle yatmasaydı, belki de bir ömür boyu ilaçlarını içmezdi. Buranın sayesinde ilaçlara alıştı. O çok zor dönemlerde bu insanlar bize hep destek oldular.
    Profesör Sayın Bilgen Taneli Hocaya sonsuz teşekkürler. Profesör Suna Taneli Hocam o çok çaresiz yıllarımda, bana çok destek olup umut verdiniz, evladıma doktorluğun ötesinde bir anne şevkatiyle sabırla sahip çıkıp destek oldunuz size minnettarım. Sizlere ve çalışma arkadaşlarınıza sonsuz teşekkürler. Akrabalarımızdan göremediğimiz desteği, ilgiyi, sabrı bu değerli bilim adamlarından ve hastane çalışanlarından gördük. Yavruma sahip çıktılar, can siperane yardım ettiler. Eğer bu değerli insanlar da ilgilenmeselerdi, benim için artık yaşamın hiç bir anlamı kalmazdı.
    Oğlum adına, ailem adına ve özellikle kendi adıma Sonsuz Teşekkürler...

    Evet sonsuz teşekkür ederim o çaresizce çırpınmalarımızda evladımıza bize çok destek oldular.

    Bazen düşünüyorum da, ben galiba dayanamazdım. Evladımın sürekli gözümün önünde çaresiz haykırışları, şüpheleri, anlamsız kelimeleri, saçma sapan soruları, çok tuhaf gülmeleri, duvarlara, herhangi bir yere çok şiddetli bağırması, kendisinin başka birisi olduğunu söylemesi, annesi babası olmadığımızı söylemesi, evladımın ızdırap ve çaresizliğine sabredilip dayanılması çok da kolay değildi ve ben bunlara dayanmasını uzmanlardan öğrendim. Bir gün geçeceğine inandım, inatla sabretmeyi öğrendim. Uzun yıllar sürse de bu sabrı gösteriyordum. Zaman zaman ben de kendimi bir girdap içinde hissediyordum. Sanki bu girdaptan hiç çıkamayacağız gibi geliyordu. Yine de kendimi toparlayıp sabırlı olmayı kendi kendime telkin ediyordum. Ben sabırlı olup oğluma sahip çıkıp yardım etmeliydim. Onun bana çok ihtiyacı vardı. "Allah'ım bana sabır ver" diye dua ederdim. Oniki yılı böyle sabırla, ümitle geçiriyorduk. Bazen ümitlerim bir güneş gibi, bazen de bir mum ışığı gibiydi. Bir gün bu umutsuzluğun yerini umut alacaktı.​İSTANBUL'A TAYİN

    Eşimin tayini İstanbul'a çıkmıştı (1997). Ben çok sevinmiştim. Kardeşlerim, akrabalarımız İstanbul'daydı. Hiç olmazsa bana manevi destek olurlardı. Hemen İstanbul'a gittik, oğlumuzu Bakırköy Ruh ve Sinir Hastalıkları Hastanesi'ne yatırdık. O hastanede iken evimizi taşıyıp yerleştirdik. Oğlumuz da tedavi oluyordu. Fakat benim hiç umudum yoktu. Bu hastanede yanında kalmıyordum. Dokuz yıldır ilk defa ayrı kalmıştık.

    Yine de her gün ziyaretine gidiyordum. Doktoru yeni bir ilacın çıktığını, alabilirsek belki de bu ilacın oğlumuza iyi gelebileceğini söyledi. Fakat bu ilaç ta henüz ülkemize gelmemişti. Bu ilacı yurt dışından getirmemiz gerekiyordu. Reçeteyi alıp hemen eve geldim. Kısa sürede ilacı temin ettik. Doktorlar ilaca başladılar. Dört aya yakın bir süre iyiye gitti. Fakat dört ayın sonunda yine hastalandı. Zaten alevlenmeleri başladığında hemen anlıyordum. Yine kedilerle uğraşmaya, türbanlı bir kızın ruhundan ve kel kafalı siyah cüppeli bir adamdan bahsetmeye başlıyordu. Etraftan şüphelenmeye başlamıştı. Hemen hastaneye götürdük yine yatırdılar. Birkaç gün sonra doktorları yine yeni bir ilaçtan bahsettiler. Biz onu da yurt dışından getirttik. Yine hemen bu ilaçla tedaviye başlandı. Yaklaşık bir ay sonra taburcu edildi.

    Fakat yine iyi değildi. Akşamları vücudunda çok şiddetli kramplar oluyordu, yine aynı halüsinasyonları başlamıştı, yine ızdıraplı günler geçiriyorduk. Her zamanki şüpheleri fazlasıyla başlamıştı. "Allah'ım sen yardımcım ol" diye dua ediyordum. Çok yoğun sıkıntısı vardı ve gergindi.

    Evde yalnızdık. Bir şeyler olacak diye korkuyordum. Babası işe, kardeşi okula gidiyordu. Ben ne yapacağımı bilemiyordum.
    Yavaşça korkarak, "oğlum seninle biraz dışarıya çıkıp hava alalım olmaz mı"diye lafımı bitirmeden birden fırlayıp beni dövmeye başladı. Hayır, bu benim oğlum olamazdı. Çaresiz hiç sesimi çıkarmadan, o vurdukça ben telefona doğru gidip sadece yan komşuyu çağırabildim. Telefonu elimden alıp parçaladı. Kapı zili çalınca kendisi açtı, sessizliğe gömüldü.

    Komşu onu alıp evine götürdü, ben gizlice yatıştırıcı ilacını komşuya verdim, içirdi. Birkaç saat orada tuttular. Eve geldiğinde benden özür diledi ağlıyordu. "Anne ben sana vurmadım, sanki başkaları vuruyordu" diye üzülüyordu. Fakat yine sıkıntılıydı. Sürekli bir şeyler arıyor, kendini öldürmek istiyordu. Evde bulunan tüm kesici aletleri saklıyordum. Bazen banyodaki aynanın önünde saatlerce kendini seyrediyordu.

    Yine günler, saatler, dakikalar çok sıkıntılı ve üzüntülü geçiyordu. Güneşin doğuşu benim için yeni sıkıntıların, yeni üzüntülerin başlangıcıydı. Oğlum hiç olmazsa geceleri bir iki saat uyuyordu. Ben biraz dinlenip gündüz soracağı sorulara ne cevap vereceğimi düşünüyordum.​