• Zaten bu hayatta, her zaman bir şeyler eksikti.
  • Müdahalenin önkoşulu karşılıklı güçlü bir güvendir yalnızca, bu da belirleyici anlarda ikimizin arasında çoktandır eksikti; pek başarılı olamadın, çünkü gereksinimlerimiz çok farklıydı; beni çileden çıkaran şeyin seni etkilemesi gerekmez artık ya da tersi, senin için masumiyet olan benim için suç sayılabilir ya da tersi; sende sonuçsuz kalan bir şey beni mezara götürebilir.
  • Zaten bu hayatta, her zaman bir şeyler eksikti.
  • Şu son ayların bu acayip zulmü neydi bana karşı? Eski salim kafamı bulamıyordum artık. Her zaman, her yerde en tuhaf azapları ben çekiyordum. Hayallerime işleyen, kuvvetlerimi darmadağın eden ufak tefek, manasız tesadüflerin, sefil teferruatın baskınına uğramaksızın, bir başıma, ne bir park kanepesinde oturabiliyor, ne de bir tarafa gidebiliyordum. Yanımdan geçen bir köpek, bir beyin yakasına takılı sarı bir gül, düşüncelerimdeki ahengi bozuyor, beni uzun zaman meşgul ediyordu. Neyim eksikti benim? Tanrı beni mi göstermişti? Neden bir başkasını değil de beni? İlle gösterilecekse niçin Güney Amerika'daki bir adam gösterilmiyordu? İşi kurcalayıp derin düşündüm mü aklım karışıyor. Kaderin cilvesine mihenk ve tecelli taşı olarak neden benim seçildiğimi bir türlü anlayamıyordum. Beni bulmak için bütün bir dünyayı atlayıp geçmek, çok garip bir usuldü doğrusu. Eski kitaplar satan Pascha, sevkiyatçı Hennechen de ne güne duruyordu! Yürüyor, bu meseleyi düşünüyor, gerisini getiremiyordum.
  • Mumlar söndüğünde köyde, hepimiz toplanırdık ninemin dizinin dibinde. Çiçekli bir fistanla yamalanmış bir elbise. En çok dikkatimi çeken buydu çocuk aklımla. Hâlâ hayretle hatırlarım... Nineme sorduğumda uyumuna rağmen fistanı, ellerimde tutarak çiçekleriyle, bahar gibi bakardı, genç kız gözleriyle... Ve anlardım ve elbet ki yıllar sonra çok daha iyi anladım bu fistan genç kızlığının, evlendiği o ilk zamanların hatırasıydı. Dedemin hatırası.

    Bu mu gızım? derdi, okşayarak çiçekleri...
    Başımla onaylayarak, birgün o güzel gözlere bir parçada olsa sahip olabilmeyi dilerdim. O sevince, o sadakate…

    Dedenin hatırası ya, kıymetlimdir, kıymetli… Yiyecek ekmeğimiz dahi yokken ve üstüm başım çok daha çiçekken, güldü o an; ahada bu kumaştan elbise almıştı bana.
    Öyle güzeldi... Pembe sarı iri gülleri ve beyaz tomurcuklarıyla öyle güzel... Solmadı ha, solmasın diye de nasıl çabaladım gızım.. Giymeye kıyamadım çoğu zaman. Giydiğimde ise dedene giydim en çok. Kahvesini yaparken, aşını pişirirken, bebesini taşırken, onun göreceği yerlerde giydim. Çoğu zaman görmezdi ya yorgunluktan. Acırdı elleri topraktan. Toprak ki bizim herşeyimizdi. Toprak…
    Bakışları yeniden yaşlanmıştı sanki.. Beli çok daha büküktü şimdi. Yorgun ve yalnız. Dedemden sonra, yaşlanmıştı…

    Haydin bakalım toplaşın daha çok yanıma da masal anlatayım size, sesiyle irkildim. Bir masalın içindeydim, başka bir masala ihtiyacım var mıydı?


    ... Pencerenin hemen yanındaydım ve çaktırmadan pencerede asılı perdeden küçük bir parça yama alırken kendime, sadakatten, o sevinçten pay sahibi olduğumu düşündüm. Öyle mutluydum, döne döne kutladım beni. Benimde bir dedem olacak!! dedim. Beni gören annem ise, yan odada duaya duran ninemi unutup çığlığı bastı!!

    Yaramaz seni!! Bir perdeyi kesmediğin kalmıştı, gel buraya!!
    Anne terliklerinin isabet noktasının ki ne kadar tuttuğunu bilirsiniz. Hesaplarımıda katarsak durum dahiline, o an kaçmam gerekti. Ama ben kaçmak yerine bulunduğum yerde dimdik durup, afacanlığımı güçbela saklayıp,

    “Ninemde de var aynısından!! “ dedim.
    Ninem ise odadan çıkıp ve büyük ihtimal duasını tamamlayamadan,
    “ Bende de var ya, hemde çiçekli ve aradığım böyle birşeydi” dedi.
    - Anne, kemirir bu senin evini. Böyle durduğuna bakma, uysallığına, 10 çocuğa bedeldir.
    Utanmıştım o an, tüm afacanlığım kristal bir vazo gibi tuzla buz olmuştu gözlerini görünce... Perdenin o bir parçasını ninemin ellerine bırakırken, hiçbir şey söyleyemedim.
    O ise bebeğine elbise yapalım mı? dedi.
    Bebeğim yok ki nine dedim..
    Olmaz tabii afacan, dedi, saçlarımı şevkatle okşarken.
    O halde sana bir bebek yapmalı...
    ...

    Hiçbir şey onun kadar güzel değildi. Yalnız bir fark var ki ninemin perdesinin o bir köşesinin yanında, çok daha sonsuz güzellikte bir şey. Ninem, dedemin fistanının o son parçasını bebeğime etek dikmişti ve bendeki tülde üst olmuştu ona. Öyle güzeldi ki..
    Pembe yün ipliklerle diktiği saçlarını toprak elleriyle okşarken,
    Sen birgün bu kızdan da güzel bir kız olacaksın yavrum, dedi.
    Koyu kahve gözlerle bakarken nineme ve sonra bebeğe..
    Ve birgün dedeyi de bulacaksın, dedi.

    Kalp atışlarında kaybolabilirdim, sıcaklığında, beni sararken o kısık seslerle ettiği dualarda..
    Birgün ben de büyüyecektim…

    ...


    Ve şimdi işlemeli ceviz kaplama bir sandığı kaldırırken o bebeği buldum yeniden. Pembe saçlı, gül desenli ve tül elbisesiyle yazgımın gülen tarihçesini. Söz verilmiş bir dost gibi hatıramda olduğu kadar karşımda duruyordu işte… Büyümüştüm ve tek fark dede eksikti.

    Sandığı yavaşça kapatırken sırtımı sandığa verdim ve bebek kucağımda dinlendim, kısacık da olsa bir ömrün, bir nefesle yorgunluğunu atabilmek için.
    Varlığın... dedim bebeğe, varlığın dahi sadakatin ve sevginin en güzel göstergesi.

    O hiç vazgeçemediğim leylak işlemeli kanaviçe örtüsüne sahip yatağımın hemen yanındaki komidinin üzerine koydum bebeği. Sana bir yer bulana kadar yerin burası ve aslında burası!! dedim kalbimi göstererek ve bebeğin saçları çok daha pembeydi şimdi…


    Yağmur.. işte yağıyor. Biten bir haftanın sonunda eve topuklu ayakkabılarıyla yetişen ben. Üstüm başım sırılsıklam ve yağmur, giydiğim beyaz gömlekten tenimi göstermekte. Ne var ki? Pekala normal bakışları altında utanıp sıkılarak eve gitme çabam. Herkesin normal olarak gördüğü ben de nasıl başka... Saçlarım sırılsıklamdı ve durduğum bir trafik. Allahım nasılda bitmeyen bir yol, ne zor bir gün…
    Derken bir omuz çarptı omzuma!! Yağmurdan ötürü çok daha iyi hissettim, tenimdeki dokunuşunu. Boyu benden pekala uzun bir adam. Aramızda pek bir yaş olduğunu düşünmüyorum ve bu genç yaşında, oldukçada yakışan sakalları var.. Güldüm.. Güldüm ya bu fikir geçerken aklımdan.

    Dede de nereden çıktı dedim gökyüzüne bakarken…
    Ah şu masallar…

    Yeşil ışık yanarken ve sırılsıklam halimle bir yandan da üşürken, bir sıcaklık hissettim hemen yanımda. Soğuk ve bir o kadar sıcak bir sıcaklık.. Sol yanıma baktığımda aynı adam. Beni takip etmiş olabilir mi?
    - Üşümüş olmalısınız, kusura bakmayın, dedi.
    Paltosunu çıkarıp ona verirken ve gözlerine bakmamaya çalışırken,
    - Çok kibarsınız ama gerek yok. Yağmur dindi zaten, dedim.

    Yağmur hızlanmıştı ve hemen karşımda bir gökkuşağı. Şehrin tüm kirliliğine rağmen, şehri aşan ve önümde hemen bir gökkuşağı. Pembesi ki nasıl belirgin. Ardıma baktım, görmeyeceği şekilde hızlı hızlı yürürken.. paltosu bıraktığım gibi ellerinde ve gözleri bendeydi.
    İhtimal vermedim, şaşırdım..
    Masallar, masallarda kalmalıydı…


    Eve vardım, kapımı kapattım hızlıca. Ve bir o kadar hızlı bir şekilde ayakkabılarımı, çoraplarımı çıkarıp banyoya doğru yol aldım. Tam varmışken ve arınacakken düşünceler olduğu kadar kirden, o herzaman odanın dönemecinde duran aynaya takıldım, gözlerimle.
    Büyümüştüm... Uzun siyah saçlarımda damlayan suların fayansta biriken yoğunluğunda tekrar söyledim içimden bu sözü.. Büyümüştüm!! Dimdik duruşuyla, kökleri ninem, kökleri annem ve bakışlarının kahvesini o tüm koyuluğuyla babasından alan bir genç kadın olmuştum. Saçlarımı topladım, son bir sözü varmış gibi yağmur tanelerinin saçlarımda, dinlemedim onları.. Yağmur, yağmurda kalmalıydı birazda, tıpkı masallar gibi…


    Saat: 4. Gün hangi gün olursa olsun aynı saatte uyanışım... Bir Cumarteside 5 dakika sonra kalksam hayret.... Seviyorum bu disiplinimi ve hepsini nineme borçluyum. Aynı şevkatle uyandırırdı gün doğmadan. " Güneşten sonra uyanılmış zaman yitirilmiş bir zamandır " derdi..
    Ve güneşle boy ölçüşen ben, perdesiz o geniş pencerelerimden sızan keskin taze ışığa doğru seslenen..

    " Gün Aydın Güneş!! Bak senden önce uyandım!!!
    Güneş ise hiç bozuntuya vermeden, nasılsa dağ tepe yok gördüğün kozunu kullanarak pekala kibirli gözlerle ve beni hiç görmeden, aslında bana doğru o tüm gücüyle parlayarak, gün aydın " derdi..

    Gün Aydın!!


    Üstümü başımı güzelce giyip ve bugüne özel, bana özel bir günde.. tatil günümde en sevdiğim ve vazgeçemediğim boyu dizlerimde buz mavisi elbisemi giyip yollara düşmekti çabam. Hiç bilmediğim... Telefon yok, aramalar yok.. Sadece ben. Şehre rağmen, yaşamla sadece ben…

    Bebeğimle gözgöze geldik o an, beni unutacak mısın der gibi bir bakış attı, gördüm..
    Unutulur musun? dedim ve kafası çantamdan sarkacak şekilde, aslında onunda bu geziden eğlenme payında yollara düştük birlikte.
    Kaldırımlar dünün hatırasını taşıyan yağmur birikintilerindeydi. Kurutamamıştı, gücü yetememişti şehrin yağmur damlarını yok saymaya. Gün ışığında parlarken herbiri ve kırık beyaz babetlerimle incitmekten korkarak yürürken, bir balerin gibi yollarda, rüzgarda bana eşlik etmekteydi...

    Bebeğimin pembe saçlarının birkaç tutamını ve saçlarımı uçuşturan rüzgar... Gözlerim hafifçe kapalı, dudaklarımda sevdiğim bir şarkı…

    Fotokopi makinasından çıkmış insanların içinde bir ben..
    Aykırı? Hayır sadece İnsan.. Yaşamaya çalışan ve onu dinleyen…



    O an bir şarkı daha derken içimde ve bebeğim bir önceki şarkıyı hâlâ söylerken birşeye çarptım. Duvar desen değil, yastık desen sokağın ortasında işi ne? Soğuk sıcak arası bir şey....

    Gözlerimi açtım, bakışlarımı kaldırdım.
    O oradaydı..
    Yağmur adam..


    Ve yağmur yağdı yeniden...
    Hava günlük güneşlik, gökkuşağı birşeyi bekler gibi çıktı çıkacak…
    Yağmur yağdı, gözlerine bakarken.


    Saçlarım ki pembeydi artık, onun ise sakalları bu yüzden vardı;
    O dedeydi…

    Yağmur yağdı ve asla dinmedi….

    ...


    Ee nine sonra ne oldu??
    Böyle işte çocuklar masalımız...
    Peri kızı nerede hani bu masalda nine? Peri var demiştin, dedi çocuklardan biri… Peri ya... Siz periyi kanatlı, gerçekten sihirli bir şey mi zannettiniz? " Gerçek sihir sevgidir " çocuklar ve peri dahil biz insanların gizemi onu anlamadıklarına, çözemediklerine, aykırı gördüklerine verilen bir addır. Asıl sihir sevgidir…


    Siyah saçlarıyla izliyordu tüm masalı..
    Gerçek olabilir miydi tüm bunlar? dedi küçük kız...
    Sevgi sihirdi evet ama gerçek gerçekten olabilir miydi?
    Üstelik " Başlangıçlarla…"

    Odanın tahta kapısını yavaşça kapatırken küçük kız, pembe sarı ve beyaz çiçekli basmasıyla.. Saçlarının ucunda beliren bir renk vardı.
    Nine gördü, çocuklar gördü...
    Bir çocuk ki bakışlarını ayırıp ve tüm bakışları gördüğü şeyde toplayacaktı biraz sonra...
    Küçük parmaklarıyla pencereyi işaret etti, aslında ardını...
    Yağmur yağıyordu.
    Dinmeyecek bir yağmur...
    Ve bu yağmuru ki sadece kalbiyle görebilenler farkedebilirdi.
    Islanmak ki çok büyük bir marifet ve sihir...
    Tıpkı sevgi gibi,
    Başlangıçlar gibi..
    Hep yeniden bir sesle....


    " https://soundcloud.com/...e-willow-maid-erutan " :)

    Vaktiniz, varlığınız için teşekkür ederim...
    Sevgiyle parlayın :)
  • Bir şeyler eksikti. Sorsan neydi diye, tam olarak anlatamam, ama eksikti işte. Bir ilişkiyi canlı bir varlık gibi düşünürsen, eksik olan yüzde ikilik kısım vücuttaki bir tırnağa denk düşer. Ama bu kısım kalbe denk düşerse, o zaman işler çok değişir.
  • Zaten bu hayatta, her zaman bir şeyler eksikti. Ya da bana öyle gelirdi.