• ‘...

    İnanıyorum söylediğini candan söylediğine,
    Ama bugünkü karar yarın bozulur çoğu kez.
    Hafızanın kulu olmaz kararımız,
    Çabuk doğduğu için büyümeden ölür,
    Nasıl ki ham meyve dalında durur da,
    Oldu mu kendiliğinden düşüverir yere.
    Kendi kendimize verdiğimiz sözü tutmak,
    En çabuk unuttuğumuz şeydir, ne yapsak.
    Tutku bitti mi, istem de biter gider,
    Ateşli sevinçler de kederler de
    Yeminleri yakarlar kendileriyle birlikte.
    Sevincin en coştuğu yerde dert en çok yerinir,
    Bir dokunmada dert sevince döner, sevinç dertlenir.
    Madem bu dünya bile yok olacak bir gün
    Sevginin bitmesine insan neden üzülsün?
    Sevgi mi kaderi kovalar, kader mi sevgiyi?
    Kimseler çözemedi bu bilmeceyi.
    Düşen büyük adamı en sevdiği unutur,
    Yükselen züğürde düşmanları dost olur.
    Sevgi talihin peşindedir diyecek insan
    Bunca dost görünce büyüklere kul kurban!
    Başı darda olan dayanak aramaya görsün,
    Sözde dostları düşman kesilir bütün.
    Ama ilk düşünceme döneyim yine
    İsteklerimiz öyle çoktur ki kendimizle
    Bütün kurduklarımız yıkılır gider.
    Düşünceler bizim, olaylar bizim değiller.’
  • 2267 syf.
    "Üç bin yılın hesabını göremeyen karanlıkta yolunu bulamaz; günü gününe yaşar ancak."
    __Goethe__

    Kitabın tanıtımındaki bu sözle incelemeye başlamak istedim. Goethe'ye bir yandan hak veriyorum; öte yandan da insan üç bin yılın hesabını görse dahi yolunu bulamayabilir hatta bembeyaz bir sonsuzlukta kaybolabilir.

    Öncelikle şunu belirtmeliyim ve yazara hakkını teslim etmeliyim; kitap büyük bir çalışma ve birikimin eseri. Bununla beraber belki de yazara yapacağım tek eleştiri şudur: Yazar felsefenin Antik Yunan'da doğmadığını yani Antik Yunan mucizesi söylemine katılmıyor. Antik Yunan'in coğrafi konumunun sayesinde birbirinden farklı medeniyetlerle iletişim halinde olması, yönetim şekillerinin uygunluğu ve refahın yüksek olmasının felsefede gelişmelerinde etkili olduğunu söyleniyor. Gayet mantıklı tabiki bu söylem. Bununla beraber Doğu'da felsefi akımlarin olduğunu da ekliyor. Ancak yazar bu konuda bence duygusal davranmis ve orta yolcu bir söylemde bulunarak felsefenin doğuşunda öncü olma pozisyonunda Antik Yunan'in yanına Doğu'yu da monte etmek istemiş. Doğu felsefede yazarın dediği gibi öncü olsaydi sanırım bu kitabında Doğu'ya da oldukça fazla yer vermesi gerekirdi.

    Eğer felsefe tarihi üzerine bir kitap okumak istiyorsanız bence Ahmet Cevizci'nin bu eseri doğru adrestir. Çünkü yazar, olabildiğince açık ve anlaşılır şekilde felsefi akımları anlatmış olmakla beraber, filozoflarin görüşlerini anlatırken 'etiği, metafizigi, politik yönü...' gibi küçük konu başlıklarına ayırarak olası bir dağınıklığın önüne en baştan geçmiş. Ayrıca, anlatımında yer yer geçmişe dönük atıflar yoluyla o an anlattığı filozofun etkilendiği akımla, kişiyle bağlantısını başarılı şekilde kurarak okuyucunun felsefi akımlar ve Filozoflar arası bağlantıyı görmesini sağlamış ve bu da oldukça faydali bir yöntem olmuş.

    Tabiki, isim isim ve ayrı ayrı her akımı, filozofu anlatamam incelemede ki her akımı yüzde yüz anladığımi daha doğrusu anlatabilecek şekilde özümsedigimi iddia edemem. Ancak genel hatlarıyla felsefinin nasıl bir seyir izlediğini kendimce özetlemek istiyorum.

    İnsanlığın kadim soruları nelerdir?

    "Önümüzdeki sınavda hoca nereden soracak?"
    "Sağlık Bakanlığı atama yapmayı düşünüyor mu?"
    "Ocakta yemeğin altı yanıyor muydu?" gibi sorular değil tabiki.

    - Neden yokluk yerine varlık var?
    - Varlık denilen şey nedir?
    - Varlık var mıdır gerçekten?
    - Varlığın özü nedir?
    - Hayatın anlamı nedir?
    vb daha da uzatabilecegimiz bir listedir bu sorular. Nereden gelip nereye gittiğini merak eden insanın düşüncelerinin ürünü olan sorular ve ona tarih boyu farklı farklı cevaplar vermeye çalışan filozoflar... Aslında bu sorular üzerine düşünmek için veya yeni sorular sormak için 'filozof' olmaya gerek yok. İhtiyacınız olan şey sonsuz bir merak duygusu sadece.

    Antik Yunan felsefisi varlığın özü ile daha çok ilgilenmiş ve onlar varlığın hiclikten gelmiş olabileceğine ihtimal dahi vermemişler. Varlığın özü olarak töz, arkhe, ateş, su, atom gibi birbirinden farklı şeyler öne sürmüşler. Yunanlılarda diğer önemli nokta Tanrıyı felsefenin içine büyük oranda sokmadıklarini görüyoruz. Açıklamaya göklerde değil yerde aramışlar diyebiliriz. Antik Yunan'da felsefenin temel taşı saf meraktır. Yani, bir fayda sağlamak için veya bir şeyi kanıtlamak için felsefe yapmamıslar.

    Felsefenin antik Yunan'da seyrini değiştiren iki etken isim verilebilir sanırım: Sokrates ve Platon. Hatta Aristoteles ile beraber bunu üç yapabiliriz. Sokrates kendisi yazılı eser bırakmamis ki buna da karşı çıkmış sanırım. Öğrencisi Platon tarafından yazılanlar neticesinde Sokrates hakkında bilgi sahibi olabiliyoruz. Sokrates ile beraber Yunan felsefesinin seyrinin değiştiğini görüyoruz. Zaten sınıflamada bile kendini belli ediyor bu durum: Presokratikler, Sokratikler vb...
    Sokrates'in fikirlerinin üzerine felsefesini oturtan Platon ile beraber sistematik felsefe başlıyor.

    Bunun öncesinde Antik Yunan'da temel bir tartışma konusu olan varlığın veya maddenin değişmez olup olmadığıdır. Herakliatos'un başını çektiği grup varlığın ve maddenin değişmekte olduğunu iddia etse de başlarda Parmenides ve Elia Okulunun varlık vardır ve değişmez öğretisi daha baskın gelir. Yazarın da vurguladığı nokta; Elia Okulundan sonra felsefe Elia okulunun fikirlerine katilmak veya katilmasa da ondan tam bağımsız olamamakla beraber kendi fikirlerini az veya çok ona yaslanarak oluşturmak olarak seyretmis.

    Platon'a geri dönecek olursak, Sokrates'in toplumunu değiştirme çabasının devamını Platon getirmiş diyebiliriz. Bu durumda bir etken de yazara göre, dönemin politik, sosyal durumudur. Çünkü gelişen savaşlar,değişen sosyopolitik düzen neticesinde eskiden saf merak ile çevrelerini, kendilerini anlamaya çalışan filozoflar ister istemez değişen ve çoğunlukla bozulan sosyopolitik düzenin düzeltilmesi için felsefe yapmaya başlamışlar. Bunların başında gelen Platon, varlıklar meşhur idealar dünyası ile aslında kendisi de farkında olmadan Ortadoğu Dinlerinin mihenk taşı, temeli olmuştur. Platon, varlıkların anlasilabilmesi için Thales'in başını çektiği felsefecilerin 'varlığın özüne doğanın içinden cevap bulmak' fikrini 'varlığın özüne öte taraftan cevap bulmak' şeklinde değiştirmiştir. Öte taraftan kastım; görünmeyen doğanın dışı olan yani metafiziktir. Platon'a göre masa'nin masa olabilmesi için masa ideasinin olması lazım. Keza iyi için de kötü için de bu aynı şekilde geçerlidir. Bu arada kıtabin ilerleyen bölümlerinde iyi ideasinin Tanrılaştırıldığını görüyoruz. Platon politik olarak da yine idealar düzenine gider; ona göre devleti bilge bir filozof yönetmelidir. Platon ve diğerlerinin one sürdüğü, destekledikleri varlık hiyerarsisi birçok filozofun etkilendiği temel bir yapı olacak. Keza Aristo'nun ilk muharrik ve ideal orta fikirleri de aynı şekilde kendisinden sonra gelenleri etkileyecek. Öte yandan şehir devletlerinin yerini merkezi devletlere bıraktığı zaman Epikurusculer gibi felsefeyi politik dışı ve toplumcu düşünmekten ziyade bireysel düşünen felsefi akımlar da gelişiyor. Epikuros daha çok insanların bireysel olarak nasıl mutlu olacaklarına yönelik ve buna bağlı olarak kadim korkumuz ölüm korkusundan nasıl siyrilabiliriz gibi konularda felsefe yapmış. "Ben varken ölüm yok, ölüm geldiğinde ben yokum, haliyle ölümden korkmaya da gerek yok" sözü meşhurdur.

    Antik Çağın felsefesinin temelini merak teşkil ederken, Ortaçağ felsefesinin temelini ise Tanrı kavramını mantıklı olarak temellendirmek ve onun varlığına mantiki argumanlar oluşturmak teşkil etmiştir. Yeni Platonculardan Plotinus Ortaçağa gelmeden, Platon'un fikirlerinden Tanrıyı hem her şeyin kaynağı ve hem de insanların kendisine donecekleri yer olarak gösteren felsefi bir öğreti geliştirmistir. Hristiyan düşünürler de başta onun fikirleri olmak üzere bu tarz fikirlerden bir teoloji kurmuşlar. Ortaçağin diğer ayağı İslam Felsefesi bu çağda Hristiyan dünyadan çok daha aktif olmakla beraber felsefelerinin temeli Hristiyan dünya ile aynıdır. Özellikle Aristo'nun ilk muharrik fikrini birçok islami filozofun dillendirdigini ve aslına bakarsanız şu an dahi dillendirildigini görmekteyiz. Keza varlıklar hiyerarsisi fikrinde hiyerarsinin tepesinde Tanrı'nin bulundugunu, onun altında duruma göre melek, insan ve hayvan diye gittiğini görüyoruz. Tanrıya akla dayanarak getirilmek istenen argumanlara zamanla İslam dünyasında Gazali, Hristiyan dünyasında Tertuinos ve Ockham gibi insanların tepki gösterdiğini görüyoruz. Tertuinos "Saçma olduğunu bile bile inanıyorum" demiştir. Ockham ise Tanrıya akla dayanarak kanıt getirilmeye çalışılmasinin beyhude olduğunu, getirilen kanıtlarin bir değeri olmadığını söylemiştir.

    Ortaçağ'dan sonra İslam dünyasına bir daha rastlamiyoruz felsefe tarihinde. Dolaylı yoldan, yani çeviriler neticesinde Avrupa'nın Aristo vb filozoflarla tanışmasini sağlıyorlar ancak doğrudan bir katkılarının olmadığını görüyoruz. Rönesans ve devamında teknolojik gelişmelerin ve keşiflerin de etkisiyle felsefe büyük bir dönüşüm geçiriyor. Ortaçağ'dan çıkarken ülkemizin önemli felsefecilerinden Ahmet Arslan'ın izlediğim bir videosundaki sözünü animasadigim ölçüde yazmak istiyorum: "Ortadoğu dinlerini kazin, altından Platon çıkar." birebir bu şekilde olmayabilir ancak sözün mantığı buydu.

    Galileo'nun bilime öncülük etmesi ve matematiğin doğanın dili olduğunu dile getirmesi, devamında Descartes'in başını çektiği 17. yy filozoflarin da katkısıyla varlık hiyerasisinde Tanrı yerini yavaş yavaş insana bırakmaya hazırlanıyor. Bilimsel gelişmelerin kilisenin otoritesini sarsmasi, matbaa sayesinde insanların kitaplara daha kolay ulaşması, coğrafi kesiflerle refahın ve kültürel gelişimin artması gibi etmenler neticesinde felsefede insan temelli bir doğrultuya kaymaya başlamıştır. Bilime duyulan güvenin zirve yapmasında tabiki Newton'un katkısı çok büyük. Kilise ve din otoritesini kaybetmekle kalmayıp David Hume'la başlayan ve sonraları özellik Fransız aydınlanmasi filozoflarinin keskin saldırılarina da maruz kalmıştır. Bu saldırıların ve bilimsel gelişmelerin insanlığa katkıları neticesinde halk nezdinde de kilise ve dine karşı soğukluk baş gösterir. Bu durumun yaratacağı etkiye karşı Voltaire, Berkeley gibi insanlar din ile bilimi uyusturmaya, mecazi olarak baristirmaya calismislardir. Ancak ok yaydan çıkmıştır ve kırılma keskinlesir.

    Modern dünyada artık materyalizm, humanizm gibi akımlar neticesinde varlıklar hiyerasis yerle bir olmuştur. Tanrı bu hiyerarsiden insanlar tarafından kovulmustur ve artık insan her şeydir. Ancak bu durum güllük gulistanlik bir tablo ortaya çıkarmaz. Nietzsche'nin malumun ilanı olan "Tanrı öldü!" seslenisi aslında bir uyariydi insanlığa. Varlık hiyerarsisinin dağılmasınin neticesinde insanları saracak nihilizmin yıkıcı etkilerine karşı Nietzsche bu şekilde uyarmisti insanları.

    İnsanlığı nihilizm beklerken bilimi yeni din gibi gören kesim ise bilimsel yöntemini geliştirmiş ve insanlığa tek yolun bilim olduğunu bağırıyor adeta. Comte, K.Popper bunların başında geliyor diyebiliriz. Tabi inanç alanında felsefenin bu etkileri olurken siyaset alanında da özellikle Fransız aydınlanmasinin etkisiyle insan hakları, demokrasi, eşitlik sesleri yüksek sesle dillendirilmeye ve bizzat kralın kafasının ucurulmasiyla hat safhaya geçiyor. İngiliz aydınlanmasinin bu söylemlere daha temkinli yaklaştigini görüyoruz.

    Bilim, bilimle beraber yükselen materyalizmin kadim insanlık sorularına yeterli cevabı vermemesi neticesinde tekrar yeni metafizikci akımlar ve bilime eleştiri getiren akımlar ortaya çıkıyor. Hegel ve onun diyalektigi Kant'i, Kant da birçok kişiyi etkileyecektir. Daha yakin zamandan Heidegger gibi fenomenologlar ve son noktada postmodernistler, aşağı yukarı ortak zeminlerini teşkil eden insanın kadim sorularına bilimin tek başına cevap veremecegi ve insanın ve hayatın sadece maddi yönünün olmadığıdir diyebiliriz.

    Nitekim bilime getirilen bir eleştiri de onun ne kadar metafizige karşı olsa da kendi temellerinin de birer metafizik olduğudur. Bu yolu takip ederseniz çıkacağıniz nokta kadim sorulardan: Varlık nedir, varlık var mıdır? olacaktır.

    Bu noktada farklı bir yaklaşımı olan Wittgenstein, felsefede bu dönen tartışmalarin dilsel bir sorundan kaynaklandigini yani dilimizin yetersiz oluşunun bir tezahuru olduğunu söylemiştir. İnsan dilinin kendisine çizdiği sınırlarda yaşar.

    Varolusculuk akımı da bu zamana kadar bir öz var ve ona bağlı varlık var anlayışını ters yüz edip, önemli olan varlıktır; öz ondan sonra gelir fikrini takip ederek, insanın dünyaya adeta firlatilmis olduğunu ve mutlak özgür olduğunu söyler. Mutlak özgürlüğe dayanamayan insanın kendisini özgür olmadığı yönünde kandirdigini ve toplumdaki rollerinden başını kaldırıp kendisine kadim soruları sormadigini ve dolayısıyla varolusunun farkında olmadan zaman geçirdiği söylenmektedir. A. Camus insanın bu durumunu Antik Yunan'da Tanrılara sürekli baş kaldıran ve Tanrılar tarafından sonsuza kadar sırtında bir taşı tepeye çıkarıp indirmekle cezalandirilan Sisifos'a benzetir. Ve çözüm olarak insanlara Sisifos'u mutlu düşünmeliyiz der.

    Öte yandan K. Marx tarihe başka bir açıdan bakar ve efendi-kole yani üretimin (ekonominin) merkeze alınarak degerledirilen bir tarih anlayışı ile içinde bulunulan kapitalist düzenin bir gün son bulacaginin, bunun kaçınılmaz olduğunu ve aynı zamanda gelecekte de ekonomik düzenin sosyalizm olacağını ilan eder. İçinde bulunduğu devirde kendisine gulunse de sonraki zamanlarda dünyayı kasıp kavuracak bir Marksizm akımı oluşacaktır.

    Felsefede sonu gelmez tartışmalara farklı bir açıdan bakan taraf ise pragmatikler olur; sorulardan daha çok pratikte bunların insana faydasının ne olduğuna mercek tutulmasi gerektiğine işaret ederler. Aslında haksız da sayılmazlar.

    Dünyanın bilimle daha iyi bir yer olacağı vaatleriyle başlayan maceranın nihilizm ve dünyanın daha önce hiç görmediği savaşlar ile neticelenmesine tepki olarak doğan ve günümüze en yakın akim olan Postmodernizm'dir. Tabiki bilimin faydalarını yadsimiyorlar ancak bilimin kullanılis tarzına, sınırları olmadığına ve insanlara tek yol olarak gösterilmesine, benimsetilmesine karşı eleştiri getiriyorlar.

    Modern Dünya felsefesini son sürat ve nispeten karışık bir şekilde özetlemek istedim. Bunun nedeni de aslında yazarın da bahsettiği gibi modern dünya felsefesinin zenginliği ve aslında birbirinden farklı görüş, tepki ve akimlarin ortaya çıkmasıdır. Bununla beraber kitapta modern dünyayı okurken adeta modern dünyamızın hızına ve karışıklığına paralel bir his oluşmasıdir.

    Kitapta, felsefenin yani insanların zihinsel dünyasının nasıl birbiriyle bağlantılı şekilde birikimli şekilde geliştiğini görüyoruz. Damlaya damlaya dolan bir göl gibi daha doğrusu dolmaya çalışan göl gibi... Bu çabaya dediğim gibi dolaylı yoldan ve sadece Ortaçağ'da katkı yapan İslam dünyasının geri kalmasını üzüntüyle farkına variyoruz. Çünkü Batı'nın Ortaçağ'dan sonra yaptığı büyük atılımi, gelişimi okurken aslında günümüz İslam dünyası ve haliyle bizim çok gerilerde kaldığımız daha aşikar hale geliyor insana. Bu geri kalmışlik mevzusu; Batı'nın kullandığı telefonu kullanmakla onlarla aynı teknolojiyi kullanmakla çözülecek şeyler değil malesef. Siyasi, sosyal, ekonomik, bilimsel dünyamızın ve en çok, en önemlisi de zihinsel dünyamızın geri kalmışlığıdır. Halbuki Ortaçağ'da Batı karanlığa gömülürken, İslam dünyasının gelişmiş olduğunu görüyoruz. Normal şartlarda İslam dünyasının başını alıp gidecegini ve Batı'nın asla onu yakalamayacagini düşünürüz. Tam tersi oluyor. İşte bunun temelinde felsefik- zihinsel geri kalmak vardır.

    Elimden geldiğince kitabi genel hatlarıyla anlatmak istedim. Bu konuya ilgisi olanlara kitabı tavsiye ediyorum.

    Bu arada kadim sorular hala geçerliliğini koruyor. :))

    Keyifli okumalar
  • 520 syf.
    ·8 günde·Beğendi·9/10
    Jack London ~Martin Eden
    Herkese merhaba
    Çok güzel bir kitap ile karşınızdayım.
    Kitap herkesin de bildiği gibi yarı otobiyografik bir roman. Kitaba başlamadan evvel çevirmenin on sözü ile birlikte bunu öğreniyoruz. Kitabı ve aslında Jack London'un düşünce tarzını kavrayabilmemiz açısından küçük küçük sayılar iliştirip kitabın arkasında notlar tutmuş. Bence çok güzel bir şeydi. Hee ben okudum mu? Valla 145 tane not vardı ilgimi çekeni okudum gerisini okumadım. Benim en çok merak ettiğim kısım hayatıyla ne kadar paralel gittiği idi. Sorularımın cevabını aldım. O bakımdan yararlı oldu.

    Kitabın konusu kısacası Martının aşk için eğitimsiz bir kişiyken kendi çabaları ile yazara dönüşmesini, bu uğurda çabalamasını anlatıyor. Kitapta Martin Eden'in azmine hayran kaldım! Eğitim almayarak sadece okuyarak eğitim almış insanlardan daha fazla bilgiye sahip olması kendini geliştirmesi, kendini istediği alana yönlendirmesi, istediği şeyleri bilmesi o yönde gelişmeye çalışması inanılmazdı cidden. Öğrenme azmine aşkına bayıldım diyebilirim.

    Martin Eden'in aşık olduğu kadının onu sürekli Burjuva hayatına uydurmak istemesine sürekli değişimini kendinde büyük bir güçmüş gibi düşünmesini hiç sevmedim. O aslında kısıtlanmış düşünceleri ile anlayamaması değiştirmek istemesi beni deli etti okurken.

    Aslında kitap hakkında o kadar çok söylenmesi gereken şey var ki ama genel olarak kitap çok muazzamdı. Çok severek, beğenerek ve hayran olarak okudum desem çok doğru söylemiş olurum.Sonunun hiç böyle biteceğini düşünmemiştim.
    Bazi yerlerinde felsefi konular tartışıldığı için ben biraz sıkıldım ama onun dışında mutlaka okuyun seveceğinize eminim
  • İnsanı büyük yapan gerçek değil, gerçeği büyük yapan
    insandır" sözü temel bir Konfüçyan prensibidir. Bu
    nedenle "insan olmak" veya "insancıl" olmak her zaman
    için dürüst olmaktan daha üstün görülmüştür.
    Alan Watts
    Sayfa 52 - ŞULE YAYINLARI ,1998
  • "İnsan yaşamında en kritik seçimlerden biri, yakın çevremizdeki diğer insanlardır. İlişki ekosistemimiz ruh iklimimizi belirler. Çaresizlik duygusu ve başarısızlık bilgisi bulaşıcıdır. Bu yüzden tanıdıklarınızı ikiye ayırabilirsiniz: Çaresizlik savanlar ve çaresizlik yayanlar!
    Zamanınızı neyi niye yapamayacağınızı anlatanlardan çok, neyi nasıl yapabileceğinizi gösterenlerle geçirmelisiniz.
    Hayatınız hangi tür insanlarla kuşatılmış durumda?
    Beyni bunalım baz istasyonu gibi çalışan insanlar arasında mı yaşıyorsunuz? "

    (Mümin Sekman - Her şey seninle başlar/syf:84)

    Bu insanları bu Çaresizlik duygusundan çıkarmak için uğraştığımda çoğu zaman hayattan yediği silleleri saydılar bana. Dinledim bak geçmiş işte, diyorum. Öyle de! Bak bana ne oldu, diyorlar. Tamam! diyorum. Bari bu yeni olayda yeni bir başlangıç yap, diyorum. Uğraşamam, diyorlar. Anlatıyorlar, anlatıyorlar sonra... Aman boşver, diyorlar. Bende boşveriyorum hem dediklerini hem de onları. Böyle insanları adeta hayatla ipini koparmış, her şeyi kâder'e bırakmışlar. Unutmadığım bir sözü var.Bir yazar kitabında :
    "Sadece ölü balıklar kendilerini suyun dalgalarına bırakır."

    Bakıyorum beni de bir süre sonra sıkıyorlar . Her gün şikayetlerini dinlemek beni de bunaltıyor ve negatif enerjileri yüzünden benimde hayat enerjimi düşüyorlardı. Havanın sıcağı ve soğuğundan şikayet ediyorlar. Bu tatminsiz ve şikayetçi insanlar kendileri bir değişim yaratmak için hayatlarında herhangi yeni bir adım atmadığı halde, sürekli aynı şeyleri yaparak kaderden ve şanstan medet umarak iyi bir değişimin olmasını bekliyorlar. Siz kendiniz için yeni adımlar atmaya çalıştığınız da ise sizi sekteye uğratıyorlar. Yeni adımlarınızlar dalga geçip, sürünün parçası olmanız için sizi törpülemeye çalışıyorlar fikir birliği etmişcesine. Bu yenilikten uzak sadece hayatlarında sadece gerekli olan adımları atmaya özen gösterenler, sizin kendiniz için ekstra bir çabanızı gördüklerinde sizi fikrinizden döndürmek için şaşırtıcı bir üstün çaba sergilerler. Bu tür insanlar hayatınızda olduğu sürece sizin hızınızı ve hayat enerjinizi bitirir.
    Sende ne değişik adamsın! Bir icat yapmadan duramıyorsun, deyip motivasyonunuzu düşürürler. Farkında olmadan , sürüden çıkıp başarılı olmanızı istemezler. Bu durumdaki insanlar ilk başarısızlığınızda sizi yıldırmak ve geri döndürmek için çaba harcarlar.
    Çaresizlik savanları anlatmaya gerek yok onları herkes tanıyor. Bende bu insanları çevremde tutmaya biraz daha özen gösteriyorum. Size de tavsiye ediyorum. Nerden esti bu yazı derseniz: Neden az arkadaşınız var sorusuna bir cevaptı. İşte benim arkadaş filtrelerimden sadece bir tanesi. İyi ve kötü insan ayrımını çok büyük doğrulukla herkes yapar. Bundan sonrası için yapılacak en iyi sınıflama budur. Bu yüzden az arkadaşım var. Her Şey Her Şey Seninle Başlar
  • 348 syf.
    Kendisi de bir Seyyid Kutup okuru olan Canım BABAM in, ben daha 10 yaşındayken, sürpriz hediye olarak aldığı ilk okuma kitabimdi.
    Adem ile Havva, Habil ile Kabil, Nuh'un gemisi, Hud ve Ad kavmi, Salih'in Devesi, Süleyman ile Belkıs, Şuayip ve Medyen kabilesi, Musa ve asası, Musa ve firavun, Musa ve Hızır gibi, peygamberlerin hayatını özetleyen bir kitap.
    Tüm anne ve babaların çocuklarına almaları gereken, çok akıcı ve bir o kadar da eğitici bir kitap olduğunu düşünüyorum.
    Örneğin, Adem ve Havva kıssasini okuduğumda, "büyük sözü dinlemenin" ehemmiyetini,
    Habil ile Kabil kıssasını okuduğumda, kardeşliğin ehemmiyetini ve kıskançlığın verdiği zararları öğrenmiş/pekiştirmiş olmuştum.
    Kısaca, bu kitaptaki her hikaye benim için ayrı bir kazanım olmuştu..
    Hem zaten Seyyid Kutup bunu boşuna yazmış olamazdı ;)

    Daha çok çocuklara yönelik kaleme alınmış bir eser olsa da her yaş grubunun keyifle okuyacağı muhteşem bir eser...
    İyi okumalar.
  • 556 syf.
    ·21 günde·Puan vermedi
    Emile Zola’yı edebiyat derslerinden naturalist akımın temsilcisi olarak tanırdım hep hakkında bildiğim tek şey buydu galiba.. Ama bu kitapla öyle anlamlandı ki bu isim. George Orwel, Victor Hugo ve artık Emile Zola belki de sayacağım daha isim vardır. Sanki hala yaşıyor ve bizi görüyorlar gibi değiller mi sizce de? Sanki hala günceller, ölmemişler ve bu kitapları bugün yazmışlar gibi. Biliyorum bazı konular hiç değişmiyor, dünya kendi ekseninde döndüğü gibi aynı davalar, aynı konular dönüyor. Ama bu yazarların görüş yetenekleri yine de yadsınamaz bence. Daha önce okuduğum Cehenneme Övgü kitabında verilen örnek bu kitabın özeti gibi sanki.
    ‘’-Anne, üşüyorum sobayı yakamaz mısın?
    -Kömürümüz yok.
    -Neden?
    -Çünkü paramız yok.
    -Neden?
    -Çünkü baban işini yitirdi.
    -Neden?
    Çünkü fazla kömür var.’’
    1900’lü yılların başında yapılan sanayi atılımından sonra onlarca fabrika, işletme açılıyor. Fabrikalar arttıkça da ortaya ürün fazlası açığa çıkıyor ve değer görmemeye başlıyor. Başları en azından karnını doyuracak kadar kazanan işçiler zamanla kötü koşullarda ve düşük ücretlerde çalışmaya başlıyor çünkü tabiki işletme kazancını koruyabilmek için işçilerin ücretlerini azaltmaya gidiyor. Bunun yanında işçiler derme çatma evlerde çok kötü koşullarda yaşıyor ve çalışıyor ve bu durum onların yaşam kalitesini öyle düşürüyor ki insan ilişkilerine, aile hayatına, çocukların ailedeki yerine, anlamına bile yansıyor. Çocuklar belli bir yaşa kadar doyurulması gerektiği için dert, belli bir yaştan sonra eve en azından para getiren bir iş gücü sonrasında evlenip gidecek diye bir korku olarak görülüyor. İşletmenin ileri gitmesi üzerine işçiler işi bırakıyor ve ayaklanıyorlar.
    davalarını savunurken Ekmek! ekmek! ekmek!
    diye bağırıyorlar ve tek dertleri de bu zaten. Ve şöyle söyleniyor onlar için: ‘’ Aman şişelerinizi getirin, halkın alın teri geçiyor.’’ Direniyorlar direnmesine ama açlık bir yere kadar götürüyor onları. Yine direniyorlar fakat bu sefer her zaman olduğu gibi güç kullanılıyor, asker geliyor. Evrensel mutluluğu elde edebilmek için burjuvazilerden kurtulmak umuduyla her türlü acıya hazırdılar ama kan dökülmesinden sonra işçiler kayıplarına ve yoğun açlığa daha fazla dayanamıyorlar ve dönüyorlar işletmeye. Çünkü öyle bir duruma geliyorlar ki ölüm onlar için çocukları için bir lütuf oluyor. Hak, adalet isterken korkunç durumlara düşüyorlar. Darwin’in güçlülerin zayıfları yendiği görüşünü kabul ederken bir taraftan da Karl Marx gibi proleter sınıfın burjuvaziyi bir gün yeneceğine dair umutlarını koruyorlar. Derken bir karakterimiz var Suvarin daha önce bu yönde girişimlerde bulunmuş fakat yenilgiye uğramış. Ne işçilerin dönüşünü kabullenebiliyor ne de kazanacaklarını. Gidiyor ama gitmeden derin bir darbe indiriyor işletmeye. Büyük bir kararlılık ve cesaretle madenin ana damarını oynatıyor yerinden. Yüze yakın işçi madenin altında kalıyor ve hayatlarını kaybediyor. Yıkılan aileler bir daha yıkılıyor, canlar yine acıyor. İşletme yine ayağa kalkıyor. Kitapta işletme hep kazanıyor ama yazar hep bir gün tekrar görüşeceğiz umudunu da veriyor bize. Son olarak kitaptan madencilerin madende ölüm tehlikesi söz konusu olduğunda söyledikleri sözü yazmak istiyorum buraya
    ‘’Ölüm geldi mi, lambayı söndür.’’