• ... kitabın sayfaları arasından bir yel eser, resimler havalanırdı.
    Bu yel, renkleri ve figürleri ortaya çıkararak sayfaları yavaşça çevirdikçe, metnin sütunlarından, harflerin arasından kırlangıçları ve tarlakuşlarını serbest bırakan bir ürperti geçiverirdi. Sayfalar, arka arkaya dökülerek havada süzülür, renge doymuş manzarayı yavaşça içine çekerdi. Bazen uyurdu Kitap ve yel onu yüz yapraklı bir gül gibi açardı üfleyerek, yapraklar, tabaka tabaka, bütün kör, kadifemsi, uykulu gözleri saklayan gözkapakları gibi arka arkaya açılır, masmavi bir gözbebeğini, bir tavus kuşu özünü, çığlık çığlığa bir sinek kuşu yuvasını açığa çıkarırdı.
    Bruno Schulz
    Sayfa 114 - Aylak Adam, 1. Baskı, Lehçe Aslından Çeviri: Neşe Taluy Yüce
  • 120 syf.
    ·1 günde
    "Mahallede Kaybolma Diye" Modiano’nun 2014'te Nobel’i aldığında yazdığı bir romandır. Diğer romanları gibi bu roman da az sayfalı, içerik ve teknik bakımından diğer kitaplarına çok benziyor. “Geçmişten kendimizi korumak için anılarımızı unutmak, onları bastırmak yeterli midir?” sorusu bu kitabında da okuyucunun karşısına çıkıyor. Yazarın tarzına alışıksanız bu kitabı okumanız hiç zor olmayacaktır.

    Paris'te kendi odasında inzivaya çekilmiş, insanlarla her türlü alışverişini tamamlamış başarılı bir yazar Jean Daragane'ın yaşamı sıcak bir yaz gecesi bir telefon sesiyle altüst olmaya başlar. Telefonun öbür ucundaki ses, yazara ait bir telefon defteri bulduğunu ve bunu kendisine vermek istediğini söyler. Bu zat yazarın tüm kitaplarını okumuştur ve bir soruşturma için telefon defterdeki bir ismi kendisine sorar. Jean o ismi hatırlamadığını söyler. Üstelik bu isim yazarın ilk yazdığı kitabındaki karakterlerden biridir. Bir süre sonra bu gizemli adamın kız arkadaşı o ismi hatırlaması için kendisine bir dosya verir ve bu şekilde yazar için geçmişe, anılara bir yolculuk başlar. İşte bundan sonra da yazarın üzerine sünger çektiği olaylar ve kişiler birer birer su yüzüne çıkmaya başlar. Bu anılar yazarı çocukluğuna kadar götürür. Bu dosyalar içinde bulduğu bir vesikalık fotoğraftaki çocuğun bile kendisi olduğunu hatırlamaz ilk başlarda. Roman ilerledikçe gizemli adam ve sevgilisinin gerçek olup olmadığını sorgulamaya başlar yazar, aslında yazarla birlikte okuyucu da bu soruya cevap arar. Bu ikili yazar için bir katalizör görevi görüyor diyebiliriz. Anlatı şimdiki zaman, geçmiş zaman, yakın geçmiş zaman, uzak geçmiş zamanda gitgellerle sürekli değişmeye başlar ve yazarın başına gelen olayların hangi zamanda gerçekleştiğini anlamak okuyucu için biraz zorlaşıyor. Rüya ve gerçek hem yazar hem okuyucu için iç içe geçmeye başlıyor.

    Geçmişe çıktığı bu yolculukta kendisini çocukken tanıyan insanları bulmaya çalışır yazar. "Ben kimim?" sorusuna cevap ararken yazar kendini eski bir cinayet soruşturması içinde bulur, bunun yanında çocukken ailesinden koparıldığını ve kendisine iki yıl bakan bir kadının izini de sürer. Biraz gizem, biraz dedektif romanını andıran bu kitabın sonunda pek çok olay çözümlenmeden kalıyor. Burada yazarın okura vermek istediği mesaj, önemli olan son değil, süreçtir. Kim olduğumuz değil, anılarımızla kendimizi anlamlandırmak önemlidir. Asıl önemli olan anılar değil, yazarın anılarını ne şekilde algıladığı, zihninde ne şekilde kurguladığıdır ve kendini ne şekilde gördüğüdür. Proust seviyorsanız bu kitabı da seveceğinizi düşünüyorum.