Ferman Mamedov, Kafka Okur Sayı 24'ı inceledi.
10 saat önce · Kitabı okudu · 5 günde · Beğendi · 7/10 puan

Arkadaş, Audrey Hepburn hayranı ve ben de sinema dünyasındaki ününü biliyorum. Güzelliğini de biliyoruz. 23.sayıyı bu yüzden almıştık. İlk kez Kafkaokur alışımız Audrey'in güzelliği sayesinde oldu. 24'ü de yine bir arkadaş vesilesiyle okumuş oldum. Ben inadına bu dergiye para vermem; şeffaf dosya mı, naylon mu ne diyorlar, çıkaracaksınız onun içinden. Vardır sanırım herkesin bir takıntısı...

Nazan Bekiroğlu'lu sayfalar güzeldi. Anlaşılan kendisi öyle bir yazardır ki, hakkında bahsetmek dahi ismi geçen sayfalara "ruh" katmış. Yoksa ki "ceset" gibi bir dergi. Oysa düzeni, özeniyle tam notluk bir dergi olduğu itiraf edilmeli. Kaan Murat Yanık'ın yazısını görünce çok sevindim. İzdiham'dan biliyorum ve emindim ki ne yazmışsa güzeldir. İnanın bu sayıda okuyacağınız en güzel ve akılda kalıcı yazı bu - "Kokunun İzi".

Nazan Hanım kendisiyle yapılan röpartajda "sanatkarca huzursuzluklarım" diye ifade kullanmış. Eleştirmek istiyorum. Huzur yerine hüzün olmalı. 'Huzur' varsa, 'huzursuzluk' yoktur. Var varsa, yok yoktur örneği gibi. Huzursuzluk, huzuru keşfedene kadar izafi olarak kullanılan - eğer duygusal bir durumdan bahsediyorsak- bir anlayıştır. Huzur bir kez "ele geçince" (doğrusu o biz ele geçirir, fetheder) bir daha çıkmaz. Bu yüzden huzura kavuşmuş kişi için huzursuzluk diye bir anlayış ortadan kalkar. Buradan hareketle anlıyorum ki Nazan Bekiroğlu ya huzuru keşfedememiştir ya da huzurla hüzünü ayıramamıştır. Sanat ve sanatkar(ca) anlayışları yanına 'hüzün' daha yakışır ve uygun olan kelime... Bitti.

Birqün bana " Seni Sevmiyormuş " deseler
" Ben seviyorum" derim. 
Birqün bana " Baskasını Seviyor '' deseler 
" Sevsin yeter ki mutlu olsun" derim.
Birqün bana "Evlendi Seni Unuttu" deseler 
" Canı sağolsun, artık mesut olsun" derim. 
Birqün bana " Hastalandı " deseler 
" İnşallah iyileşir " derim.
Ama birgün bana " O Öldü " deseler
" Ben onun için hergün öldüm!
O bir kez ölmüş çok mu! " derim ... 

Corpus., Gazap ve Şafak'ı inceledi.
19 May 14:41 · Kitabı okudu · 12 günde · 1/10 puan

Binbir Gece Masalları “retelling”i olan Gazap ve Şafak kitabına geçmeden önce size bir 11 Gece Masalları anlatmak istiyorum. Kitapla alakalı, bir hayli kısa ve dramatik bir masal kendisi. Okuyucularına şimdiden teşekkürler. Kanalıma abone olmak için- Şey, bu burada denmiyordu tamam tamam. Bunlar hep kitabın yan etkileri.

Bir zamanlar, sıcak bir diyarda yaşayan genç bir kadın varmış. Çok sıcak bir diyarda, mesela Güneş’e ateş edilen bir yer gibi bir sıcakta falan. Bu genç kadın, bir gece çok sıkılıyormuş ve “okuyamama hâli / reading slump” tehlikesi ile karşı karşıyaymış. Bir hayli naif düşünerek olmayacak bir şeye aldanmış. Herkesin delice severek okuduğu, bir gecede bitirdiği, mükemmel bir kitap hayali: Gazap ve Şafak. Genç kadın kitabı zamanında yakın bir arkadaşına zorla aldırmışmışmış. İkinci kitabı da çıkmışken evet demiş kendine, hadi yapalım şunu dostum. Ve okumaya başlamış. Böylece tam 11 gece 12 gün sürecek çileli bir okuma serüvenine başlamış. Normalde su gibi akıp giden sayfalar, boğazına dolanıyor; heyecanla okumayı beklediği kitap onu sıkıntıdan sıkıntıya sokuyormuş. Bitmiyor ve bitmiyormuş. Bu adeta kitabın adı gibiymiş. Önce gazap ona eşlik ediyormuş. Bu uzun sürecin ardından şükürler olsun ki şafak geliyormuş. Son 68 sayfa kala verdiği çileli yolculuk üç güne yakın sürmüş. Kitabı eline almak istemiyor, okurken gözlerini devirmekten usanıyor ve yılıyormuş. Nihayet 12. Güne geçtiğinde Şafak görünmüş ve kâbus sona ermiş. Genç kadın, bir daha bilip bilmeden kitap okuma fikrinden Allah’a sığınarak kitabı satışa koymuş.

Evet, yoruma ne hacet diyeceğimiz masalın ardından uzun bir yorum için bilgisayarı kucağıma aldım. Eğer kitaba karşı söyleyecek çok sözüm yoksa telefondan kısa bir yorum hazırlar, ama taşacak bir baraj gibi hissediyorsam bilgisayarı açarım. Mesajı aldınız dostlar, hazırlanın.

Kitabın delice sevenlerine, orta halli sevenlerine ve daha bilumum sevene lafım yok. Önce bu konuda anlaşalım. Genelde insanlar kitaplara yaptığım yorumları şahsına yönelikmiş gibi algılıyor ve sonunda hikayelerden isimsiz atıflar, engeller, tatsız videolar falan çıkıyor ortaya. Gerek yok arkadaşlar. Hepimizin zevkleri farklı.

Bu kısmın ardından başlıyorum. Ama nereden başlasam?

Öncelikle yazarın dilini hiç sevmedim. Doğu kültürünün ne olduğunu biliyor mu bilmem ama eski zamanlarda geçen bir kitap yazıyor ve dili en yumuşak ifadeyle laubali ve güncel dersem beni anlarsınız sanırım. Hikayenin geçtiği zamanın belirsizliği de hep beni bir irite eder. Yahu ben gerçekçi bir dönemi anlatmanı beklemiyorum zaten canparem, sen anlattığın zamanı bil de biz sürekli geçen detaylara bakıp ne diyor ya hu bu insan, güzel insan, tatlı insan diye düşünmeyelim. Mesela size birkaç örnekle ne demek istediğimi söyleyeyim. Horasan’da, eski zamanlarda geçen bir öykü söz konusu. Mumlarla aydınlanıyor, ata biniyor, parşömen kağıtlar kullanıyorlar. Ama “Ah tanrım, kes şunu. / Lanet olsun, cevap ver bana. / Tanrım, sen yardım et. / Hera aşkına! / Tanrılar aşkına/ Bana bir dizi küfür savurup şöyle dedi/” şeklinde replikler görüyoruz. HALİFE olan bir hükümdar söz konusu. HALİFE. Bakın, bu kısma dikkat edin; ADAM HALİFE. Seçimle başa gelmemesini geçtim, adamın dinle alakalı hiçbir şeyi yok. Bu kısımda diyorum, ya çevirmenin tarih bilgisi sıkıntıdaydı ya yazarın. Çünkü arkadaşlar birisi halife kelimesini çok fena yanlış yerde kullanmış. Benim bildiğim halifelik, İslamiyetten sonra başlayan bir yönetim şekli. Kendileri seçimle başa gelir ve şey, bu kısma dikkat edelim: Müslüman olurlar falan. Tabii tarihi savunmuyorum, olması gereken ile olan her daim aynı değil ama sonuçta yozlaşmanın çoğalmasını bırakın Hera vs. diye Tanrılar söz konusu. Yani zaman dilimi??? Halife adını kullanmasa ve kral dese, yönetici dese, ne bileyim başka bir şey dese takılmayacağım da halife deyince beynimde yüzlerce soru işareti oluşmadı diyemem. Neyse, demek istediğim yazarın, yazarlık yönünü sevmedim. Replikler olsun, kurgu olsun, betimlemeler olsun, karakterler olsun…. Ne gelirse aklınıza işte.

Kısaca konudan bahsetmem gerekirse Şazi, biricik kankisi öldürülünce intikam yemini eden bir kızımız. Hükümdarlar Hükümdarı Halid’in her gece biriyle evlenip gelinler sabahı göremeden öldürülmesinin 75. Gününde falanız. Ve kankisi ölen Şazi, saraya girmeye karar veriyor. Tek bir amaçla: Halid’i öldürmek!

Dırırım, dırırım, dırırırımmmmmmm.

Burada müsaadenizle size Şazi’yi anlatmak istiyorum. Bakalım aklınıza kim gelecek?

Selam ben Şazi. (Şu selam mevzusu beni yerlere yatırırdı da enerjim yok. Arkadaşlar sanıyorsunuz ki Halid bad boy. Hello diyen yavuklusuna Hi bile demez. Ama diyor. O bir JB değil, bunu bilin)
16 yaşındayım.
Mü – kem – mel – im.
Harika, demiş miydim?
Çok zeki ve cesurum. (Kitabın içinde yüz kez falan yazar bunu kafamıza kakıyor. O çok cesur, çok etkileyici, harika, güzel, çok güzel, acayip güzel, öyle böyle mükemmel değil. Bir gören pişman bir okuyan kdkkkkgf) Neyse.
Okçuyum. Acayip fena. KOCA HORASAN komutanını ve halifesini ok atarken yenebilecek kadar iyi bir okçuyum. Uzun siyah saçlarım var. Aşk üçgeni içinde yaşıyorum. (Bu kısım da şöyle: 4 yıldır gerçekten ama gerçekten aşık olduğum biri var. Yenisini görünce aklıma bile gelmiyor. Tüh, aslında çok seviyorum, görünce hatırladım da. Tabii yenisi gibi değil. Hiç düşünmedim, pişman olmadım eskisi için ama o benim için geçmiş aşk aslında. Ben artık yeni biriyim ve yeni bir hayatım var. Sertap Erener çok haklı: Yeni bir aşk, yeni bir iş, bir de gülecek yine ben lazım. Anladınız mı? Yani bende bir sorun yok.)
Ve o meşhum replik: I volunteer! (Ben gönüllüyüm!)
Bu kısımlarda kıs kıs güldüğüm doğrudur. Fena halde güldüm.
İşte Şazi böyle bir kız. Ve gönüllü olup saraya giriyor.

Gelelim Halidcan’a. Ne yazık ki sana pek ısınamadım be dostum. Nefret etmedim ama 25-29 yaş arası tavırların altından 18 yaşında bir veled çıkınca hayal kırıklığı oranım birkaç kat arttı. Tabii ki tüm güncel roman kahramanları 16 ve 18 yaşları arasında gidip gelecek. Bu roman yazmanın altın kuralıdır. Gerisi teferruat. Neyse.

Halidcan da şöyle:

Selam, ben Halid.
Üzgün ve öfkeli.
Bedbaht ve katil.
Mutsuz ve ergen.
Horasan’ın en iyi ikinci silahşoru ve stratejistiyim. (o zamanlar bu kelime çok meşhurdu, kitapta bol bol görebilirsiniz) Ama ok atmayı bilmiyor, strateji kuramıyor, koca Horasan’ı yönetirken genelde deneme-yanılma ve bekleme yöntemini kullanıyorum. Biraz bekleyeyim, bakayım lanet gerçek mi? O yeah, gerçek çıktı. Durun harekete geçeyim. Hop, gördüğüm ilk gelin beni sarstı, bakayım bir şey değişecek mi? O yeah, değişmedi, devam Halid, bastır Halid.
Gülmem.
Bad boy gibi görünüyorum ama bad boy değilim, kızlar buna bayılıyor. (Kaşlarını kaldıran çapkın emoji yok mu garson?)
Bir şarkı vardı, o ben: “Görür görmez seni inan aşık oldum
Titredim zom gibi aşktan sarhoş oldum
Çekindim utandım
Nefes alamadım
Bakışını yakalayınca dayanamadım
Gözlerim gözünde hemen yanıma gelince
Dilim tutulup orada kendimden geçince
Bir laf bulamadım
Orada öylece kaldım
Hadi birazcık cesaret kızım başaracağım”

İnanmıyorsanız kitabı okuyun, hıh.

(Ay bir de şeye çok takıldım. Şimdi bu adam her gün evleniyor ama kızları görmüyor. Gıyabında evlilikler bunlar. Ortada bir düğün, nikah vs. de yok da neyse o takıldığım son şey. Kızları görmüyor, eh kızlar da gün yüzü görmüyor ve bu mecaz değil. Derken sırf gönüllü olduğu için 76. Gelini merak ediyor. 75 miydi yoksa? Bu da açlık oyunları göndermesi mi ahsdhfdhfd. Ve tabii adam merak ediyor, ay pardon veled: Ya bu ülkede böyle salaklar da mı varmış? Ölmek için gönüllüyüm falan. Gidiyor, Şazi’yi görüyor ve 75 Günlük istikrarlı katilliği orada bitirmeye karar veriyor. Ulan insan müsveddesi. Neyse ağzımı bozmayacağım. Bilin istedim, yorum bitmişken geri döndüm.)

Ve bir de Tarık’tan bahsetmek istiyorum. Sonra genel konuşup bitireceğim, söz. Çünkü yorum üç sayfa oldu, sığmayacak diye korkuyorum.

Selam, ben Tarık.
Yaşım belirsiz ya da Büşra gözden kaçırdı. İkincisi muhtemel. Dikkatini vermiyordu zaten. Özellikle benim olduğum kısımlarda bir uyku bastırıyordu kıza. Bana sıkıcı, bunaltıcı ve gereksiz adam gözüyle bakıyor. Zalim gız.
Ben takıntılı aşığım. Çok seviyorum, hem de çok. Tam kalbim geldi ok. Anlayacağınız okçuyum.
İnanılmaz savunma mekanizmalarım var. Freud bu zamanda olsaydı benimle özel olarak ilgilenirdi. İnkar ediyor, suçu başkalarına atıyor, sevdiğim gıza laf etmek ve onunla ilgili kendime soru sormaktansa sinirlenip başkasını pataklamayı seçiyorum.
Kitabın en çelişkili karakteriyim. Bkz: Halid’in zaafı Şazi. Adam aşık olmuş. Şaka gibi. Ah Tanrım, buna dayanamam.

Bir an sonra…

Şazi’yi o canavardan kurtarmalıyım, canı tehlikede.

Kocaman bir saray düşünün. Hükümdarların Hükümdarı orada yaşıyor. Herkesin nefret ettiği ama korktuğu bir yönetici. Yani öyle böyle güvenli değildir, anlarsınız ya? Etrafı askerlerle dolu. Bölgenin en iyi 2 silahşoru o sarayda yaşıyor. Onlardan bir tık aşağıda olan 2 meşhur komutan ve onlarca, yüzlerce asker demiş miydim? Heh, ben onların ruhu duymadan HATUN’un (adamlar Türk çıktı, iyi mi? dsjdfkjfkj) odasına girip onunla kaçamak dakikalar yaşayabilecek kadar yetenekliyim. Bu durumda en’ler sıralaması değişir ama kimin umurunda? Ah lanet olsun, Şazi’yi seviyorum.

En iyi silahşor ile karşılaşmamı Büşra size anlatsın: Tarık elinde ok ile sahneye girer. En iyi silahşor ve stratejist (bu kelime tekrarları sizi bunaltıyorsa kitabı okuyun, görürsünüz tekrarı. İngilizce’nin -re- eki ile ne alıp veremediği var yazarın çözemedim) Rajput karşısındadır. Kılıcını çeker ve gülerek OKA doğru yaklaşır. Çünkü şeye güveniyordur: Oku atamaz. Ve vurulur. Okuyucu şaşkındır: Hani senin beynin? Hani strateji? Hani en iyi??? Yazar konuyu değiştirir. Bu arada Şazi vurulan dostuna göz ucuyla bile bakmayıp odadan çıkar, okuyucu bunu da görmezden gelemez. Sadık, cesur, iyi kalpli Şazi??? Kalbin nerde canım? Yazar ilerlemeye devam eder.

İşte karakterler böyle. Ay daha da anlatamayacağım ya, bence kitabı neden sevmediğimi, neden acılar içinde okuduğumu anladınız. Uzun lafın kısası kısmına geçiyorum. Gördüğüm en saçma ve detayları en korkunç kitaplardan biriydi. Bir gün ikinci kitap pdf olarak düşerse sırf böyle eğlenerek yorum yapmak için okurum, başka sebeple değil. Feyre ve onun öyküsünden sonra daha kötüsünü okuyamam bu yıl diyordum ama büyük konuşmamak lazım. Ciddi anlamda Feyre’yi aratan bir karakter, kurgu ve akıcılıktı. Sana verdiğim 2 puanı alnının teriyle aldığını anladın mı şimdi Feyre?

Kitabı kat’i surette tavsiye etmiyorum. Hem sevmedim hem beğenmedim hem de okurken yıl – dım. Bir Kore dizisinde adı bana hep komik gelen ve okunuşu Yulgun olan biri vardı. Okurken ben oydum galiba.

Sevgiler, saygılar.

Bir çok kez öldüm, yeniden hayata döndüm. 
Biten filmi başına sardım kendimi orda gördüm. 
İzledim oyun bozanla oyuna dalmış saf ölümlüyü. 
Söküp atmak istedim içinden üzüntüyü...
https://youtu.be/GDTBZpq8lg4

Siyabend, Bir Romanın Hatıra Defteri'yi inceledi.
 17 May 23:16 · Kitabı okudu · 3 günde

Bir Romanın Hatıra Defteri. ya da "Bir Romanın Dünü" de denilebilir bu kitaba.

Mehmed Uzun okurlarının severek okuyacağı, kitaplarını hazırlama süreci hakkında bilgi edineceği bir yapıttır.

Çok değerli yazarımız Mehmed Uzun'un romanlarının araştırma, hazırlama, hizaya koyma, karar verme serüvenlerini notlarının oluşturduğu bir kitaptır. Bu kitapta Türkiye'de yaşadığa zorluklara değinerek Türkiye'de Kürt dilinin, edebiyatının bu şartlardan dolayı gelişme sağlayamadığından dem vuran Mehmed Uzun, bunu okuyucusuna günlük yazı diliyle anlatmaya çalışmıştır. Bu kitabı okuduktan sonra, Mehmed Uzun'un hiçte hafife alınmayacak bir yazar olduğunu bir kez daha görmüş oldum. Türkiye topraklarında doğmuş, yetişmiş, dünya edebiyatında yer edinebilmiş bir Yaşar Kemal, Orhan Pamuk ne ise Mehmed Uzun'da odur. Kitapta aynı zamanda topladığı takdirlere de ara ara yer vererek çok başarılı, saygın, aristokrat kişilerinde takdirini aldığını göstermiştir. Sürgünde geçirdiği yıllarını nasıl değerlendirdiğini bir nevi bu kitabında bize göstermiştir.

Bu kitap daha çok "Hawara Dîclêyê" romanın yayımlanmadan önceki dününden bahseder. Bazı dönemlerde toplatılan kitaplarından ve açılan davalardan, uğradığı büyük haksızlıklardan bahseder. Katıldığı seminerlerden de konuşmalarının yer aldığı bu kitapta ülkesine kırgın olduğunu da belirtir. Kendisi kesinlikle halkının maruz kaldığı davalardan, acılardan kaçmamış, kalemiyle, kelamıyla bu haksızlıklara sürgünde dahi olsa savaş açmıştır. Kitaptan örnek vermek istemiyorum, bunu ileride okuyacak olan okuyucuların merakını kaçırmamak için yapıyorum.


Eğer bir Mehmed Uzun okuyucusu iseniz, Onun sürgün yıllarını, çabasını, ne kadar değerli bir yazar olduğunu görmek isterseniz bu kitabı da muhakkak okumalısınız. Onun hakkında daha fazla bilgi edinebileceğiniz, kitaplarının oluşumundan önceki serüvene şahitlik edeceğiniz bir yapıttır.

ışıl zambak, Siyah İnci'yi inceledi.
16 May 19:12 · Kitabı okudu · 6 günde · Beğendi · 10/10 puan

Bir atın ağzından insanoğlunun ne kadar da kötü olduğunu bir kez daha anlamış oldum. Hayvan sever olarak kitabı okurken sinirlerim zipladi. Kendimi o atın yerine koydum sanki işkenceler bana yapıldı çok üzücüydü. Ve konuşamadığı için sadece kişneyerek tepki gosterebildi. Siyah İnci elden ele gezdi son demlerinde biraz olsun rahat ediyor.

'Dilhûn', Nar Ağacı'ı inceledi.
15 May 19:30 · Kitabı okudu · 10 günde · Beğendi · 10/10 puan

*Okur kaçıran!

Kitap okumaktan aşırı sıkıldığım bir dönemde -ki bu hâl, takriben bir-bir buçuk ay sürdü- bana yepyeni heyecanlar katan harika bir roman, film tadında.

- Acaba filmi çekildi mi bu kitabın? Yapımcılar?? Bu işe bir el atın. Başrol Nazan Bekiroğlu olsun. Ben Zehra rolünü üstlenirim, lütfen..

Fotoğraflarda kaybolmak.. Bir kelimeyi hisseder gibi; iliklerine kadar.. Ne müthiş hissiyattır andan ötesine geçebilmek, gayba erişebilmek, belki?..

Aşk'ın en masum hali.. Ah be Azam! Piruz'a kaçıp Settarhan'ı yerle yeksan ederken, ben onun acısını yürekten hissettim.. Senin kalbin acımadı mı hiç?

- Ama gidenin yeri dolarmış be Azam'cım. Kimsenin yeri ebedî değildir, bir kalpte, sanmıyorum..

Peki bu Şair Nigar Hanım da kim? Yazar sık sık bahsediyor kendisinden. Belli ki çok seviyor Nigar Hanım'ı.

- Ama ben tanımıyorum. Ve cahilliğim çarpıyor suratıma, tokat gibi..

Savaş yorarmış ya insanı. Sadece insanı mı? Üzerinde savaşılan toprağı da, hayvanları da. Örneğin, Masal.. Bir deri bir kemik kaldı köpekceğiz..

Kitabın ilk sayfasını açtığımda "göz açıp kapayana kadar bitecek."ti, bunu hissettim.. Çok kez göz açıp kapattım, bitmedi. Settarhan ile Zehra ilk kez görüştüğünde ise "keşke" dedim, "bitmese".. Onlar kadar mutlu oldum çünkü bende. Şahitlik etmek istedim bir mutluluğa. Az bulunur böylesi, malum.

"Zehra Hatun. Dest-i izdivacınıza talibem." dedi Settarhan. Halbuki ustası defaatle demişti: "Oğlum. Hatun değil, hanım de. Kibar ol. Talibem değil talibim diyeceksin." Olsun. Settarhan'ın kalbi kibardı ya varsın hatun desin.. :)

Ve bitiş. Son cümlem: "Çok tatlı bir kitap." Bakmayın uzun sürüyor göründüğüne.. Hemen bitiyor. Ve ayrılırken bu hikayeden, yüreğinizden hüzün pınarları akıyor..

Sen öyle çağırmasan ben böyle gelmezdim Nazan Hocam, kalbime nefes aldırdın. Teşekkürler..

Bir roman kadar uzun hayat kadar kısa ısrarla okumanızı tavsiye ederim
Bu arkadaş günah çıkartmış bu yazısıyla ama yatacak yeri yok bu dünyada....
KÖPEKLERİ ÖLDÜREN ESKİ BİR BELEDİYE İTLAFÇISI..( ibret için aklıma her düştükçe paylaşırım bunu )
Adım Yaşar Berberoğlu
Eski bir sabıkalı
Eski bir katil
Eski bir katliam sanığıyım…
Bir hafta kadar önce sizlere imdaaaat; diyerek gönderdiğim mesajda:
Emekli bir memurum... Zeynep Kamilde iki köpeğimi Üsküdar Belediyesi zehirlemek istiyor… Bana yardım edin lütfen. Onların öldürüleceklerini bilmenin çaresizliği içinde yüz kiloluk cüssemle sadece ağlayabiliyorum…; diye yazmıştım..
Bir çok insan, özellikle mimar Meral Olcay hanım ve sokaktaki melekler ilgilendi. Sağ olsunlar..
Oysa…
Oysa ben de eski bir Üsküdar belediyesi çalışanı ve Üsküdar Belediyesinin maaşlı katiliydim.
Aşağıda yazacaklarım noktasına kadar gerçek olup asla bir kurgu ve hayal ürünü değildir.
İster kızın
İster küfredin
İster gülün, gerçek bu…
İbret olsun diye yazdığım geçmişimi okursanız acımasız bir katliam sanığının acınacak öyküsünü öğrenmiş olacaksınız.
Yıl 1983
20 li yaşlardaydım.
Üsküdar Belediyesi Ümraniye şubesinde zabıta memuruydum.
Yaka numaram 6641
Sicil numaram 28700
Aynı zamanda İstanbul Üniversitesinde okuyordum.
Bir gün zabıta amirliğine bir şikayet telefonu geldi.
Adamın biri bahçesine bağladığı köpeğinin gözlerinden kuduz diye şüphelenmiş.
Amir sen Karadenizlisin tabancayla o işi üzerine al; dedi
gururum okşandı.
Tamam; dedim,
Arabaya atlayıp zanlının! adresine gittik.
7.65 çapında bir tabanca verdiler elime
hadi; dediler...
Köpeğe yaklaştığımda önce elimdekini yiyecek bir şey sanıp kuyruğunu sallamaya başladı.
İyice yanaşıp alnına nişan aldım.
Son birkaç saniyede onu öldüreceğimi anlamış gibi canhıraş ipini çekmeye çalıştı.
Tetiği düşürdüm.
Alnının tam ortasında bir beyazlık gördüm sanki, ardından kan fışkırdı.
Hayvan geriye doğru bir takla attı.
Sürünerek zincirinden kurtulmaya, benden kaçmaya çalışıyordu..
Bir daha sıktım.
Boynu düştü..
Beni tebrik ettiler.
Belediyenin temizlik işlerine bağlı iki kişilik köpek itlaf ekibi vardı.
Bu kişiler köpek zehirlemeye çıktıkları zaman vatandaşın tepkisini
çektiklerinden beni onların başına hem koruma hem de amir olarak vermişlerdi.
Silahla yaptığım şov amirimin beni ödüllendirmesine yetmişti.
Sabahleyin belediyenin altındaki kasaptan 3-4 kilo kıyma alır içine zehri iyice karıştırır ve infaza çıkardık.
Aslında duygusal bir insandım.
Hatırı sayılır dergi ve gazetede yayınlanmış onlarca şiirim vardı.
dalida, rodrigo; beethoven bile dinlerdim.
işin garibi yakında psikoloji öğretmeni olacaktım.
ama bunlar hayvan katliamı yapmamı engellemiyordu.
öldürdüklerimiz ne de olsa köpekti..
bir köpek için üzülmenin mantığı olabilir miydi..
o zamanlar ümraniye köpek cenneti gibiydi.
her tarafta koloniler halinde köpekler mevcuttu.
genellikle şehrin dışındaki gecekondu mahallelerinde öldürmeye giderdik.
oradaki köpekler kuru ekmeğe hasretti.
bizim kıymanın kokusunu metrelerce uzaktan alır etrafımızda pervane olurlardı.
heyecanla kuyruk sallar “ne olur bize bir tutam verin” diye adeta yalvarırlardı.
kıymayı attığımızda bu karşılıksız iyiliğimizin mantığını çözemeden, minnet dolu şaşkın bakışlarla onu havada kaparlardı.
damaklarına bulaşan et kokusunun mutluluğuyla kuyruklarını sallar, bize teşekkür etmek için üzerimize sürtünürlerdi..
sonra..
sonra titremeye başlarlardı.
ardından nefes almaları zorlaşırdı.
boğulur gibi hırıltılar çıkararak nefes almaya çalışırlardı..
ağızlarından burunlarından köpükler çıkmaya başlardı.
bazen kan kusarlardı..
soluk borularını, midelerini parçalardı zehir..
bunlar olurken genellikle gözlerimize bakmaya çalışırlardı
bana bir şey mi yaptın..;
beni kurtarabilir misin; der gibi bakarlardı.
lütfen bana yaradım et;
beni neden kandırdın;
bana bunu neden yaptın; der gibi bakarlardı
en çokta çırpınırlardı ölürken.
vücutlarının bir kısmı felç olur
bir kısmı kasılır
bir kısmı titrer..
çok karmaşık bir olaydır zehirlenen köpeğin ölümü.
bazıları çığlık çığlığa can çekişirken
bazıları hafif iniltilerle
bazıları da sessizce ölürlerdi..
nedense hepsi ağlardı can verirken..
bakışları bir bilmece gibi olurdu hep..
bakışlarının okunmasına asla izin vermezlerdi ölürken.
kıyma yetsin diye az az atardık..
az attığımız için daha zor ölürlerdi..
çırpına çırpına ölürlerdi..
can çekişmeleri dakikalarca sürer, çocuklar onları izlerdi..
şişmiş cesetlerini bir kamyonete atıp çöp sahasına götürürdük.
iki kişinin amiri olmak beni fazlasıyla mutlu ederdi.
bir sorumluluğumun olması önemliydi benim için.
düşünebiliyor musunuz; öldürme emri verebiliyordum.
hayvanların kaderleri iki dudağımın arasındaydı..
zabıta şapkamla gurur duyuyordum.
ekiptekilerin biraz önlerinden yürürdüm hep.
amirleriydim ne de olsa..
koskoca ümraniyenin bu büyük sorununun sorumluluğu benim üzerimdeydi.
az iş değildi bu: yöneticilik yeteneği ve dirayet isterdi..
öyle sıradan insanın yapacağı kadar basit bir iş değildi.
bir ilçenin köpek sorununu çözen önemli bir memurdum ben..
akşamları rakı masasında süsler süsler anlatırdım bu infazları..
çeşitli maskaralıklarla ölen köpeğin taklidini yapar güldürürdüm herkesi..
bir cellattım ben.
dilediğimi öldürtüyordum.
yok etmenin psişik cazibesi beni sarmıştı.
gücün doruklarında hastalıklı bir mutluluk yaşıyordum.
köpeklerin tanrısıydım ben.
asırlardır süren bastırılmış vahşi duygularımı tatmin ediyordum.
avlanma çağlarından beri genlerimden silinmeyen ilkel duygularımı besliyordum.
ölüm emri vermenin girdabıyla karanlık, sadist duygularımı doyuruyordum.
sanırım 20 gün kadar sürdü bu katliamlara katılmam.
benim için biçilmiş kaftandı bu iş.
çünkü işimizi kısa sürede bitirip ellerimi yıkayıp üniversiteye gidebiliyordum.
ben bir toplumbilimci adayıydım..
felsefe, mantık, sosyoloji, psikoloji dersleri verecek formasyonla donatılıyordum.
bir gün infaz için ümraniye kazım karabekir mahallesine gidecektik.
orada çok köpek vardı.
dolayısıyla zehirli kıymayı daha çok hazırlamıştık.
ilk iki köpeğe kıymayı attığımı hatırlıyorum.
yaşlı bir adam bizi kömürlüğüne götürdü.
orada tanımadığı bir köpek doğurmuş 7-8 yavru yapmıştı.
onları öldürmemizi istiyordu.
yavrular ananın memelerine yumulmuştu.
ana bizi görünce tedirgin oldu.
yavrularını korumakla kaçırmak arası kıvranmaya başladı.
ancak kıymayı görünce sevindi.
çocuklarına süt verecekti
yemeli sütü çoğalmalıydı.
üstelik bu gecekondu semtinde kıyma onun için olağanüstü bir ziyafetti.
mutlulukla ete uzandı.
kuyruğunu salladı.
bakışlarıyla teşekkür etti.
bir tane daha attık.
onu da bir hamlede yuttu..
titreme nöbetleri başladı..
sarsıldıkça yavrularının ağzı memesinden kopuyordu; onları patisiyle tekrar memesine iterken ölüm nöbetleri sıklaşıyordu.
ihtiyar.
yavrularına da yavrularına da verin.. ben ne yapacağım onları..; diye sürekli söyleniyordu..
kıymadan küçük parçalar koparıp yavrulara yedirmeye çalışıyordum.
ama çok miniklerdi ve yemekte zorlanıyorlardı.
bu arada ağzından köpükler çıkmaya başlayan anne bana doğru sürünerek geldi. isıracak diye bir elime aldığım taşı kafasına vurmaya hazırlanıyordum ki olağanüstü bir şey oldu: ayağımı, ellerimi kanlı diliyle yalamaya başladı..
bir yandan burnunun ucuyla yavrularını iterek yerdeki zehirli kıymadan uzaklaştırmaya çalışıyor
diğer yandan gözlerime yalvararak bakıp ;ne olur onlara zehirli kıyma verme; der gibi başını sallıyordu..
iki-üç kıyma yediği halde ölmemekte direniyordu.
ağzından kanlar gelmeye başladığı halde can havliyle yavrularının uzaklaştırmaya çalışması, ellerimi yalvarır gibi yalaması ilginç bir sahne oluşturuyordu.
sanırım manzara şuurumu biraz bulandırmıştı..
ihtiyar adam yavruları gösterip.
memur bey ağzını parmaklarınla açıp öyle sok kıymayı… ağzını açıp öyle sok..; deyip duruyordu..
birdenbire bir şeyler oldu bana..
devletin memuruydum ve adam bana emir veriyordu..
sinirlendim.
ben devlet memuruyum. bana nasıl emir verir gibi konuşursun lan; diye bağırdım.
yavruların hali sanırım etkilemişti beni.
içimdeki insani duygular canlanmıştı sanırım.
sonra ben ne yapıyorum yahu; dedim kendi kendime.
sapık mısın lan; dedim kendi kendime
yavruları var daha gözleri açılmamış, bu şerefsiz ihtiyarın sözüne bakıp onları nasıl öldürüyorsun lan; dedim kendi kendime..
adama daha çok sinirlendim.
öldürmüyorum lan pezevenk. defol git; diye bağırdım
emrimdeki itlaf işçilerine; bugün bu kadar yeter, hadi gidiyoruz; dedim.
uzaklaşırken yavruların, yerde son çırpınışlarını yapan annenin memelerini emmeye çalıştıklarını gördüm en son..
birde; kıyma yediği için yerde çırpınan, gözleri henüz açılmamış yavrunun o durumdayken bile annesini arandığını gördüm..
Belediyeye döndüğümüzde moralim bozuktu..
mutsuzdum.
garip bir hüzün çöreklenmişti içime..
elbisemi değiştirip meyhaneye gittim.
o gece sabaha kadar kabus gördüm..
insanların beni zehirlediklerini, ağzımdan kanlar geldiğini, nefes alamadığımı…
sabaha kadar o yavru köpeklerle uğraştım.
onların, anamı neden öldürdün amca; diye ağlaştıklarını gördüm..
ertesi gün zabıta amiri zaim sancak;a bu ekipte çalışmak istemediğimi söyledim.
ve o ekipten böylece ayrıldım.
sonraki günlerde vicdan azabı beni kuşatmaya başladı.
bu azap gün geçtikçe çığ gibi büyüdü
orman yangını gibi büyüdü.
bu azap gün geçtikçe işkence olmaya başladı
bu azap boynuma bir kement gibi
beynimde bir yangın gibi
alnıma bir leke gibi kaldı hep..
hiçbir zaman aklımdan çıkmadı yaptığım katliamlar.
otururken, kalkarken, yerken, uyurken..
gülme yeteneğimi kaybettim o günden sonra..
daha suskun
daha içine kapanık bir insan oldum. sürekli bir kabusun içinde yaşadım
üniversiteyi bitirdiğimde pendik belediyesinde şube müdür yardımcısı oldum..
bugünkü başkan yardımcısı düzeyi yani..
temizlik işlerinden de sorumluydum.
itlaf ekibi bana bağlıydı.
asla köpek öldürtmedim.
belediyede yıllarca müdürlük yaptım ve cinayetlerimin diyetini vermek için vatandaşın hiçbir şikayeti kaale almadım.
onları çağırıp nasihat ettim.
onlara köpeklerin asla öldürülmemesi gerektiğini, öldürmeye hakkımız olmadığını anlattım.
her insanın içinde bir katil vardır.
genlerinde mağara döneminden kalma öldürme güdüleri vardır.
insan beyni bilimle, sanatla, sevgiyle aydınlandıkça bu güdüler azalır ve yok olur.
sonraki yıllarda yaptığım katliamların azabı daha çok büyüdü
cinayetlerimin acısı beni daha çok kuşattı.
karınca ezmemek için yolumu değiştirmeye başladım.
odamdaki sivrisineklerini camları açıp çıkarmaya çalıştım. asla öldürmedim.
akrep yakalasam emin bir yere bıraktım.
ama köpekler
köpeklerin karşısında kendimi hep suçlu hissettim.
onlarla asla göz göze gelemedim.
onlardan utandım.
onlardan kaçtım.
nerede bir yalnız yavru görsem içim kan ağladı.
annemi sen mi öldürdün…? diye hep sorguluyorlardı beni sanki..
bir an olsun yakamı bırakmadı o yavruların haykırışları..
beynimden zehirlenen köpeklerin çığlıkları eksik olmadı hiç..
bir katilin suçluluk duygusu içinde, aşağılık duygusu içinde yaşadım hep.
bunları yazmaktaki amacım tüm katillere seslenmektir.
katillere, katil adaylarına sesleniyorum: öldüreceğiniz hayvanın gözlerine bakın; orada zavallılığınızı göreceksiniz..
orada ben sana ne yaptım.. seni korumanın, sana köle olmanın dişinde ne yaptım; diye yakaran bir ana bir baba bir kardeş göreceksiniz..
orada sessiz bir çığlık
orada çaresizlik
orada acı göreceksiniz..
orada merhametsizliğinize karşı sevgi
canavarlığınıza karşı saygı göreceksiniz..
itlaf ekibindeki arkadaşlar..
lütfen öldürmeyin..
öldürmek size ve ailenize uğursuzluk getirecektir.
psikolojiniz bozulacak, hayat size zehir olacaktır.
o hayvanların çırpınışları sizi çarpacaktır.
o hayvanların ağızlarından çıkan köpükler
o hayvanların ağızlarından dökülen kanlar sizi boğacaktır.
amirler, müdürler size sesleniyorum: siz isterseniz hayvanlar ölmez..
inanın asla öldürmeye mecbur değilsiniz..
onların yaşamı iki dudağınızın arasında.
onların yaşama haklarına saygı duyar ve birazcık fedakarlık yaparsanız ne olur sanki..
küçük dağları ben yarattım demeyin asla..
ben nasıl çırpınıyorsam şimdi zehirlenmiş bir köpek gibi
nasıl boğulur gibi yaşıyorsam 24 saat
her anım bir yangının içinde nasıl geçiyorsa
sizde öyle olacaksınız yarın..
inanın içinizde bir damla insanlık varsa
her öldürdüğünüz köpek için, bin kez öleceksiniz..
bende müdürlük yaptım sizin gibi
öldürtmedim ve hiç bir şey olmadı..
hayvanları şikayet eden ruh sağlığı bozuk bazı kişilere alet olmayın lütfen.
sevgisiz büyüyüp toplumda canlı bomba gibi gezen canavarların şikayetlerine kulak asmayın lütfen..
sokağını bekleyen, orayı sahiplenen köpekleri öldürtmek isteyen psikopatların maşası olup masum canlara kıymayın lütfen..
ve siz köpekler..
katiline bile sevgiyle yaklaşan
katilini bile koruyan müthiş canlılar.
sizin karşınızda insanlığımdan utanç duyuyorum.
siz olmazsanız yaşamak için sebebim kalmayacak biliyor musunuz.
hiçbir ilaç dindiremez size yaptıklarımın acısını
hiçbir psikiyatr teskin edemez, kandıramaz beni suçluluğumdan olayı
hiçbir tanrı kurtaramaz beni vicdan azabından
hiçbir cehennem yeterli gelmez günahlarımın kefaretine..
siz köpekler
sizleri kalleşçe kandırıp öldürdüm hep
arkanızdan vurdum sizi
alçakça vurdum sizi..
zavallının biriyim ben.
şerefsiz bir mazisi olan katilim ben..
acıların okyanusunda çırpına çırpına boğulmak yetersiz benim için.
şimdi sadece intihar kokuyorum
şimdi her hücremde bir köpek mezarı var .
zehirlenirkenki çırpınışınızı yaşıyorum sürekli
sürekli yavrularınızın çığlıkları kulaklarımda
ne çıldırabiliyorum, ne ölebiliyorum.
ben köpekleri değil, kendimi zehirlemişim meğer..
biriniz beni silkeleyip uyandırsın lütfen bu kabustan.
ve asla hayvan öldürmedin, bir karabasandı gördüğün; desinler lütfen.”

Yorgo Seferis
I.

Nesi var bu adamın?
Bütün bir öğle sonu (dün, önceki gün, bugün)
öyle kaldı gözlerini bir aleve dikerek.
Akşam üzeri bana çarptı merdivenden inerken.
Şöyle dedi bana:
“Beden ölür, su bulanır, ruh
kararsız kalır
ve unutur yel, hep unutur
ama değişmez alev.”
Sonra ekledi:
“Biliyor musunuz, belki de öteki dünyaya göçmüş olan bir kadın
seviyorum ben; ama bundan değil böylesine terkedilmiş halim,
bir aleve tutunmaya çalışıyorum
çünkü değişmiyor alev.”
Sonra yaşam öyküsünü anlattı bana.

II. Çocuk

Büyümeye başladığım sırada, aklımdan çıkmazdı ağaçlar,
neden gülüyorsunuz? Yoksa küçük çocuklara
acımasız davranan ilkbahar mı geldi aklınıza?
Çok sevdim yeşil yaprakları;
Biraz okuma öğrendiğim sıranın üzerindeki kurutma kağıdı da yeşil
olduğu için öğrendim
Çıkmazdı aklımdan ağaç kökleri, gelip bedenime sarılırlardı kışın sıcağında,
başka düş görmezdim ben çocukken;
işte böyle tanıdım ben kendi gövdemi.

III. Yeniyetme

Yazın, yabancı bir ses şarkı söyledi kulaklarımda, on altı yaşımda,
deniz kıyısındaydım, anımsarım, kırmızı ağlar ve kumsalda sanki bir
iskelet gibi unutulmuş bir sandal arasında,
o sese yaklaşmak istedim kulağımı kuma dayayıp
yitti ses
ama bir akanyıldız
sanki ilk kez bir akanyıldız görüyordum
ve denizin tuzu dudaklarımda,
ağaçların kökleri gelmedi artık, o akşam.
Bir yolculuk açıp kapattı sayfalarını içimde ertesi gün
bir resimli kitap gibi;
deniz kıyısına gitmeyi düşündüm her akşam
önce deniz kıyısını öğrenmeyi ve sonra açılmayı denize;
üçüncü gün bir kıza aşık oldum bir tepede
bir beyaz evi vardı küçücük bir kilise gibi ıssızda
pencerede yaşlı bir ana, gözünde örgüsüne eğilmiş gözlükler, hep sessiz,
bir saksıda fesleğen, bir saksıda karanfil
adı; Vasso, Froso ya da Bilo’ydu galiba
böylece unuttum denizi.
Bir Pazartesi günü Ekim ayında
kırık bir testi buldum beyaz evin önünde
Vasso -böyle diyelim kısaca- göründü, üzerinde siyah bir entari,
nedenini sorunca:
“Öldü, dedi, kara horoz kesmediğimiz için ölmüş temel atılırken,
böyle diyor doktor… Nerede bulacağız kara horozu buralarda…
yalnızca beyaz ve piliçler bile yolunmuş satılır pazarda…”
Acının ve ölümün düşünmemiştim böyle olacağını
uzaklaştım oradan ve denize döndüm.
Gece, “Aya Nikola”nın güvertesinde
ağlayan çok yaşlı bir zeytin ağacı gördüm düşümde.

IV. Delikanlı

Bir yıl dolaştım Odiseas kaptanla
mutluydum
güzel havalarda deniz kızının yanına kurulurdum geminin puruvasında
kırlangıç balıklarına bakarak şarkı söylerdim al dudaklarına
bir köşeye sinerdim ambarda beni ısıtan geminin köpeğiyle birlikte
fırtınalı havalarda.
Bir yıl geçince minareleri gördüm bir sabah.
“Bu Ayasofya’dır, dedi lostromo,
seni kadınara götüreceğim bu akşam.”
İşte böyle tanıdım çoraptan başka bir şey giymeyen kadınları,
hani şu seçmelik kadınları, evet, onları.
Tuhaf bir yerdi
bir bahçe, içinde iki ceviz ağacı, bir sarmaşık, bir kuyu,
ve çepeçevre üzeri kırık cam döşenmiş duvar
ve “Hayatımın akışında” diye şarkı söyleyen su harkı.
O zaman gördüm işte ilk kez o ünlü okla
delinmiş yüreği kömürle duvara çizili.
Asmanın sararmış yapraklarını gördüm
yerlerde
pis çamurda taşlara yapışmış.
Gemiye dönmek için davrandım.
Ama yakamdan tutup lostromo kuyuya attı beni;
ılık su ve teni saran bunca yaşam…
Sonra, dalgın dalgın sağ memesiyle oynayan kız:
“Rodosluyum, dedi, nişanladılar beni yüz para için on üçümde”
ve “Hayatımın aşkına” diye şarkı söyleyen bir su harkı.
O serin öğle sonu gördüğüm kırık testi geldi aklıma
“Bu da ölecek bir gün, diye düşündüm,
nasıl ölecek acaba?”
Bir tek şunu söyledim kıza:
“Dikkat et, hırpalama onu, yaşamın ona bağlı…”
Akşam yanaşamadım deniz kızının yanına. Utandım.

V. Adam

Birçok yeni yer gördüm o zamandan bu yana; yeri göğe kavuşturan yeşil ovaları, karşı konulmaz nem içinde toprağı karıştıran insanı; çınarları, çamları; pörsümüş görünümlü gölleri ve seslerini yitirdikleri için ölümsüzleşen kuğuları -çözüp açar bu sahne dekorlarını gönüllü yoldaşım; bu gezgin tiyatrocu, dudaklarını parçalayan uzun deniz kabuğu borusunu öttürerek ve kurabildiğim her şeyi Eriha’nın borusundakine benzer bir tiz çığlıkla yıkarak. Birçok insanın hayranlıkla seyrettiği bir eski resim gördüm, basık tavanlı bir salonda. Lazarus’un dirilişini betimleyen bir resim. Ne İsa’yı, ne de Lazarus’u anımsıyorum. Anımsadığım bir köşede, sanki kokusunu alırmışcasına mucizeye bakan bir yüzde betimlenen tiksinti yalnızca. Başından sarkan kocaman bir bezin ucuyla korumaya çalışıyordu solunum yollarını. Fazla bir şey beklememek gerektiğini öğretti bana bu “Rönesans” efendisi kıyametin Yargı Günü’nden…
Bize değerli, yeneceksiniz boyun eğdiğiniz zaman
Boyun eğdik ve külü bulduk
Bize derlerdi, yeneceksiniz sevdiğiniz zaman
Sevdik ve külü bulduk
Bize derlerdi, yeneceksiniz yaşamınızı bırakınca
Bıraktık yaşamımızı ve külü bulduk.

Külü bulduk. Artık elimizde hiçbir şeyin kalmadığı şu anda, çıkar yol yok bize yaşamı yeniden bulmaktan başka. Sanırım, bunca kağıda, bunca duyguya, bunca tartışmaya ve bunca öğrenime karşın yaşamı yeniden bulacak insan, sizin, benim gibi biri olacak, belleği biraz daha güçlü yalnızca. Bizim için güç, verdiklerimizi anımsıyoruz hâlâ. O, her verişinde kazandıklarını anımsayacak yalnızca. Ne anımsayabilir bir yalım? Söner, eğer anımsarsa gerektiğinden biraz azını. Söner, eğer anımsarsa gerektiğinden biraz fazlasını. Ah bir öğretebilse bize, yanarken, doğru anımsamayı! Ben bittim; hiç olmazsa bir başkası başlasa benim bittiğim yerden! Gün olur, amacıma ermişim, her şey yerindeymiş, topluca şarkı söylemeye hazırmış gibi bir duyguya kapılırım. Makine çalışmaya hazır. Onu devinim durumunda bile düşünebilirim hatta, canlı, inanılmaz bir yenilikte. Bir şey dah var! Küçük bir engel, bir kum tanesi, gittikçe küçülen ama hiç yok olmayan. Ne demeli, ne yapmalı, bilmiyorum. Orkestranın çarkları arasında sıkışmış ve kendisi yok oluncaya kadar onun sesine engel olan bir gözyaşı damlası gibi gelir bana bu engel. Ve geriye kalan bütün yaşamın ruhumdaki bu damlayı yok etmeye yetmeyeceği gibi dayanılmaz bir duygu var içimde. Ve beni diri diri yakacak olsalar, enson teslim olanın bu inatçı an olacağı hiç çıkmaz aklımdan.

Kim yardım edebilir? Birinde, daha gemideyken, bir temmuz öğlesinde tek başıma buldum kendimi bir adada, bitkin güneşin altında. Güzel bir meltem tatlı düşünceler getiriyordu aklıma; derken, ince ve diri ceylan vücudunun çizgilerini belli eden saydam bir entari giymiş bir genç kadınla onun gözlerinin içine bakan sessiz bir adam gelip oturdular biraz ötemde. Anlamıyordum konuştukları dili. Kadın, Jim diyordu adama. Hiçbir ağırlık yoktu ama sözlerinde ve gözlerini körleştirmişti kımıltısız ve birbirine karışmış bakışları. Hep onları düşünürüm: Çünkü bir tek onlarda rastlamadım ömrüm boyunca herkeste gördüğüm o yırtıcı, o ürkek bakışa. Bu, onları kurt sürüsüne ya da kuzu sürüsüne sokan bakışı. Adanın, o dışına çıkar çıkmaz unutulan, o hep rastlantıyla keşfedilen küçük kiliselerden birinde tekrar gördüm onları aynı gün. Hep aynı mesafeyi korudular yürürken, birbirlerine yaklaşıp öpüştüler sonra. Buğulu bir görüntü oldu kadın, kayboldu, zaten ufacıktı. Biliyorlar mıydı acaba dünyanın ağırlığından kurtulmuş olduklarını?

Gitmeyelim artık. Denize eğilmiş bir çam biliyorum. Öğleyin, yaşamımız gibi ölçülü bir gölge sunar yorgun gövdeye ve akşamleyin, tuhaf bir şarkı tutturur rüzgâr pürenlerin arasından geçerken, yeniden deri ve dudak olmaya başlar başlamaz ölümü yürürlükten kaldıran ruhlar gibi. Bu ağacın altında sabahlamıştım bir zamanlar. taşocağından yeni yonyulmuşcasına yepyeniydim şafakta.

Ah, bari böyle yaşayabilmeli insan! Önemli değil.

Londra, 5 Haziran 1932

BU YAZININ SİZE GÖRE EN ÖNEMLİ VE DÜŞÜNDÜREN KISMI NERESİDİR.
Merhaba Ben Kapitalizm!

Küçük kızlarınızı Barbie Bebeklerle büyüttüm, bugün sizden estetik operasyon için para istiyorlar diye neden şaşırıyorsunuz!

Çıkarlarım uğruna kocaman bir moda endüstrisi yarattım!

İstediğimi de elde ettim, 17 yaşındaki kızların çoğu dış görünüşlerinden rahatsız.

Ben Kapitalizmim! Bir kadının bir moda dergisini 15 dakika karıştırması kendi vücudunu beğenmemesine yetiyor!

Ben Kapitalizmim ve bakış açınızı öyle bir değiştirdim ki, hırsız bir CEO'nun hayat hikayesi sizin için "azim ve başarı hikayesi" olabiliyor.

Ben Kapitalizmim ve ortalama bir insanın günde 5.5 saat TV izlediği, kitap okumadığı, tiyatro ve sinemaya çok az gittiği bir toplumda alaşağı edilmek gibi bir kaygım yok!

Ben Kapitalizmim ve Steve Jobs tabii ki çok önemli biriydi, ancak %1'inizin ihtiyacı olan makineleri 3. Dünya Ülkelerinde, ucuz işçilerle üretmekte çok başarılıydı..

Elbette bütün kapitalistler birer "aziz" gibi konuşacaklar, tıpkı Bill Gates gibi, 150 milyon dolarlık 66.000 m2 bir evde yaşayan bir aziz!

Ben Kapitalizmim ve benim yüzümden ortalık miras kavgaları yüzünden kanlı bıçaklı olmuş akrabalarla dolu.

Her yıl 20 milyon çocuk açlıktan ölürken siz bir koşu bandının üstünde fazla yağlarınızı eritmek için ter döküyorsunuz!

Ben Kapitalizmim ve benim yüzümden dünyada 600 milyon obez ve 1.4 milyar aç insan var!

Ben Kapitalizmim ve Starbucks için kahve üreten bir çiftçinin oradan bir bardak kahve satın alabilmesi için 3 gün çalışması gerek!

Ben Kapitalizmim ve Uzak Doğu'da 6-12 yaş arası kızlar 200$ gibi komik bir paralarla seks kölesi olarak satılıyorlar.

Ben Kapitalizmim ve "serbest piyasa ekonomisi" dünyanın en büyük yalanı.

Ben Kapitalizmim ve Amerikalıların % 24'ü eğer milyarder olmaları için bütün ailelerini reddetmeleri gerekecekse, bunu yapabileceklerini söylüyor.

Ben Kapitalizmim ve kadınlara sesleniyorum! Lütfen birer obje haline geldiğinizi aklınıza getirmeden Victoria's Secret'a koşun.

Victoria's Secret ülkelerine Türkiye de eklendi, avuç içi kadar çamaşıra 80$ verince çok mutlu olacağınızı garanti ediyorum!

Ben Kapitalizmim ve 15 yaşındaki bir çocuğun iPad alabilmek için böbreğini sattığını duyunca zevkten dört köşe oldum!

Ben Kapitalizmim ve Madonna'nın sadece Londra'da 8 evi var, ortalama 600 evsize barınak olabilecek büyüklükte.

Ben Kapitalizmim ve Tayland'da Disney fabrikası için çalışan bir çocuğun Disneyland'e girecek parayı çıkarması için 55 gün çalışması gerek.

Afrika kıtası dünyanın altın rezervlerinin % 90'ını elinde bulundurmasına rağmen, dünyada sadece 4 tane Afrikalı milyarder var.

Ben Kapitalizmim ve Afrika kıtasından her sene 8.5 milyar $ değerinde pırlanta çıkıyor, kıtanın açlık sorununu çözmeye yetecek miktar...

Ben Kapitalizmim ve siz pırlantalara bayılırsınız, Hindistan'da 1 milyon kişi günde 1.2 dolar kazanarak o pırlantaları üretiyorlar.

Dünyayı sarışın kadınların güzel olduğuna inandırdım, bu yüzden Asya kıtasında 300 milyon kadın düzenli olarak beyazlatıcı sabun kullanıyor.

Ben Kapitalizmim ve sizin hayatlarına özendiğiniz Hollywood yıldızlarının % 64'ü kokain bağımlısı.

Ben Kapitalizmim ve yılda 20 milyon çocuk açlıktan ölürken siz aynı tişörtü haftada iki kez giymeye utanıyorsunuz.

Ben Kapitalizmim ve siz hangi tanrıdan bahsediyorsunuz, artık farkına varın, taptığınız tek tanrı benim!

Ben Kapitalizmim ve siz hangi tanrıdan bahsediyorsunuz, Müslümanlar 5 yıldızlı Kabe manzaralı otellerinde, "ibadet" ederlerken?

Ben Kapitalizmim ve siz hangi tanrıdan bahsediyorsunuz, bütün dünya Hıristiyan bayramı Noel'i sırf alışveriş yapıp eğlenmek için "kutlarken"?

ABD'de 7 milyon evsiz insanın olduğundan kimsenin haberi yok çünkü TV'de gördüğünüz Amerikalıların hepsi havuzlu villalarda yaşıyorlar.

Ben Kapitalizmim ve yine başardım! Bütün kadınları dolapları tıka basa dolu olduğu halde giyecek hiçbir şeyleri olmadığına inandırdım.

Dünya nüfusunun % 50'si dünya kaynaklarının ve zenginliklerinin % 1'ine sahip.

Dünya nüfusunun % 1'i dünya kaynaklarının ve zenginliklerinin % 50'sine sahip.

Ben Kapitalizmim ve bankacılar benim evlatlarım.

Amerikalıların % 85'i eğer ekonomik durumlarını iyileştirebilecekse faşist bir hükümeti seçebileceklerini söylüyor. İşte bu kapitalin gücü!!