• 157 syf.
    ·2 günde·Beğendi·8/10
    Daha önce şiirleri ile tanıdığım Edgar Allan Poe'nın hali hazırda etkinlik vasıtasıyla bir de öykülerini okuyayım dedim. Ayrıca bu sayede ilk kez gotik edebiyat okumuş oldum. Bu kitapta yazarın toplam 5 öyküsü mevcut. En ünlüsü ve benim de en çok beğenmiş olduğum öyküsü "Morgue Sokağı Cinayetleri", yazar çözülmesi imkansız görünen, neredeyse hiç kanıtı olmayan bir cinayeti karaktere, kısa surede ve en önemlisi rahatca çözdürüyor. Burada karakterin keskin zekalı, analitik düşünce konusunda oldukça başarılı olduğunu belirtmeliyim. Sıradan bir polisiye değil bu, felsefik bir polisiye. Yazarın sunduğu bakış açılarını sevdim. Gerçekten çok etkileyici ve ozgun bir hikayeydi.

    Kitap hakkında genel intibam şudur, her öykü aşırı derecede rahatsız ediciydi. Hani filmlerde elektrik kesilmiştir ve gençler toplanıp korku hikayeleri anlatmaya başlarlar ya aynen öyle bir şeyin içinde hissettim kendimi. Ürktüm, kasvetle doldu içim. Özellikle "Şeytan'la Asla Kafan Üstüne Bahse Girme" adlı öyküsünde yazarın şu son cümlesi içimi titretmeye yetti de arttı bile. "Bu yüzden hemen Bay Dammit'i mezarından çıkarttırdım ve onu köpek eti olarak sattım." Evet hikayenin son cümlesi bu. Umarım çocuklar okumuyordur. 18 yaş üstü diye eklenebilir bence. Bir de siyah kapak çok uygun olmuş. Yani kapağından içinizin ne kadar kararacağını anlayın :) Böylelikle gotik edebiyatın pek bana göre olmadığını anladım ancak farklı bir deneyim oldu, bu yüzden ben yine de iyi ki okumuşum diyeceğim.
  • Huzurun arifesi; siyah, dairesel, soğuk boşluk. Ben üzerindeyken, otuz beş kez döndü Dünya, Güneş'in çevresinde. Her dönüşünde batmakta olup yük salan bir gemi gibi bir şeyler eksiltti bende. Yavaş ama güçlü. Hayata kısık gözlerle bakmama rağmen ona karşı bu kadar ilgisiz olmak... Bazen sorun bu mu diye düşünüyorum. Bir Nijerli olsam mesela, koca koca baksam dünyaya yine böyle mi olurdum? Düşünme, düşünme, düş...

    Hiçbir şey bilmeseydim, okumasaydım, izlemeseydim yine böyle mi olurdum? Yaşasaydım sadece, geçmiş geçmişimde kalsaydı; gelecek ummadığım bir şey olsaydı; şimdiye meftun yaşasaydım. Sadece yaşasaydım, altmış yaşında bir ihtiyarın büyüttüğü bir süs bitkisi gibi ya da her sabah aynı işportacının tekmeleyerek uyandırdığı bir sokak köpeği gibi yine böyle mi olurdum? Düşünme.

    Huzurun arifesi; siyah, dairesel, soğuk boşluk. Miku'nun dönem sonu ABD gezisi için ayırdığımız parayla aldığım bu tabanca ve namluya baktığımda gördüğüm o sonsuz karaltı, son yıllarda bir şeyler hissetmeme sebep olan tek şey. Ne iki sene evvel ölen babam ne yedi ay önce doğan kızım bana bir şey hissettirebildi. Öldüm de haberim mi yok? Sınamak gerek. Bir yemeğin pişip pişmediğini de tatmadan anlayamazdım hiç.

    Beni, düşünmek yordu. Bademcikleri
    aldırır gibi beyni de aldırabilmeliyiz. Japonya'da yeteri kadar düşünen insan var zaten. Ben de düşündüm vaktinde ama artık sıkmaya başladı. Yaşamak mı daha anlamsız, ölmek mi? Bunu da çok düşündüm. Tabii bir cevap bulamadım. Zaten şu an elimde bir tabancayla, tabelalarında "Lütfen İntihar Etmeyin!" yazan Aokigahara Ormanı'nda bulunmamın sebebi ölmeyi arzulamak değil, ölüm de tıpkı yaşamak kadar boş, normal ve aptalca. Ben buraya beynimi yok etmeye geldim. Beynimi patlattığımda hala hayattaysam muhtemelen mutlu ve huzurlu bir biçimde yaşamaya devam ederim ama bu düşük bir ihtimal.

    Namluyu ağzıma alıyorum. Tadı hoşuma gitmiyor. Pek yemek seçen biri değilim ama beni büyük bir külfetten, düşünmekten kurtaracak olan namludan çıkacak merminin tadının iyi olması lazım. Her şeyiyle tatmin edici, mutlu bir son. Namluyu ağzımdan çıkarıyorum. Beynimi yok etmek için oral bir yolu tercih etmektense kafamın üstünden sıkmak daha etkili olabilir. Ancak denediğimde bunun tutuş zorluğundan ötürü sekmeyle beynimi ıskalamama neden olabileceğini tahmin ediyorum. En iyisi şakak bölgesinden beş santim kadar içeri girip tetiği çekmek. ".dımmm edd..." Sağ arkamdan anlamsız, ince bir ses geliyor. Burası Fuji Dağı'nın eteklerinde turistik bir bölge. Bir turist yolunu kaybedip bu kimi için korkunç kimi için düşsel ormana düşmüş olabilir. "Yardımmm edddinnn" bu sefer biraz daha anlaşılır duyuluyor ses. Turist değil, tursitse bile Japonca bilen bir turist. Bir insan burada neden yardım istesin ki? Burası kendisine yardım edecek hiç kimsenin, hiçbir şeyin kalmadığına inananların yeri. Lanet herif, beni yok yere düşündürdü ve kurtuluşumu geciktirdi. Yine de ona bakacağım.

    Yaslandığım ağaca dayanıp kalkarak sese doğru yöneliyorum. Benim yaşlarımda bir adam. Ben beynimi hedef alacaktım, düşünmemek adına; o ise kalbine ateşlemişti silahını, duygusal sorunları olabilirdi. Yüzündeki acı sadece bedensel bir acıya benzemiyor. Yakın zamanda yaptığı bir şeyden pişmanlık duyuyor gibi. Belki de ölmeye çalışmaktan. Yarasına baktığımda kanın pek de akışkan olmadığını fark ediyorum. Kendini yakın bir zamanda vurmamış olmalı. "Yardım et, lütfen!" Ama nasıl? Yaşamın ucuna yolculuğa hazırlanan bir insanın gayriciddiliğiyle soruyorum: "Merhaba, size nasıl yardımcı olabilirim?" "Adım Sasuke" biraz dinlendi "buraya sabah saatlerinde geldim" şu an öğleyle akşam arasındayız "hayatımın başını hatırlamıyorum" bu kez uzun bir duraklama "ama ortası ve sonu pişmanlıklarla geçti" gözlerini yumdu, muhtemelen o pişmanlıkları düşünüyor "her şeyi bitirecek o mermiyi... kalbime sokacağımdan... çok emindim... hatta veda mektubum... şu arabanın... torpidosunda duruyor... ama tetiğe bastığım an... aklıma yıllar sonra gelen bir şey... yaşamam gerektiğini... hissettirdi." İstemsizce bir insanı yıllar sonra hayata döndürebilecek olan şeyin ne olduğunu düşünmeye başladım merakla. Bir çocukluk anısı? Ölen bir ebeveynin cenaze töreni? Özel bir gün? Her şey olabilirdi. Yüz hattı ciddileşti, dudaklarını çiğnedi "Yavşak Noburu... beş yıl önce... benden... yüz elli bin yen... borç almıştı... onu hala vermedi... benim param... kimsede kalmaz!" Silahı çıkardım, önce Sasuke'ye sıktım, sonra...
  • 160 syf.
    - Spoiler Olabilir-

    En çok zorlandığım şeylerden biridir inceleme yazmak ama konu Sabahattin Ali olunca duramadım kitabı okurken bile şunları yazarım diye düşündüm durdum.
    Okuldayım şimdi kitap okuyan kişiler ilgimi çektiğimi söylemişimdir mutlaka söylemediysem bile şimdi söylüyorum kitap okuyan kişiler ilgimi çok çeker ve yazarlarında insan olduğunu düşünmüyorum zaten nedenini bilmiyorum ama ben öyle hissediyorum. Evet işte o güzel kız hemen dikkatimi çekti gidip sordum hangi yazarları seviyorsun falan filan o da bana sordu ve dedim ki Sabahattin Ali sonra elinde bir kitabın ucunu görmeyim mi dedim bu kitap kesin Sabahattin Ali' nin kitabı ve gerçekten de öyleymiş direkt kitabı incelemek istedim ve inceleyip verdim. Sadece bir ders dayanabildim gidip kızdan kitabı isteyip hemen başladım.Kitaba başlamamla bitirmem bir oldu nasıl ve neden bitti diye kendime sordum o kadar çok keyif almıştım ki kitaptan.
    O kadar güzel seviyor ki Sabahattin Ali Aliye'yi o sözler harikaydı...
    Sanki okurken bana yazılmış gibi mutlu oldum , hüzünlendim. An ondu yanında olmak istedim yaşadığını düşünerek... Bazı sözleri aklımda kaldı yanlış olursa af ola.
    '' Böyle şeyler yazma sana deli gibi aşık oluyorum, demiştim ya gerçekten çok fena aşık oldum sana Aliye... ''
    Her mektubun sonunda yazdığı o sevgi sözleri beni benden aldı adeta.
    Sadece bunla kalmıyor yaşadıkları o kadar etkiledi ki beni hala etkisindeyim ve bu hiç geçmeyecek.
    Hani bir sözünde , '' Sen benim için her halinle güzelsin. '' benim için de sen her halinle güzelsin Sabahattin Ali'm...
    Hele o kitaplara olan sevgin beni sana daha çok bağlıyor Sabahattin Ali'm. Annenin rahatsızlığından dolayı sana karşı hal ve tavrı senin kendi dünyana çekilmeni ve kitaplarla yaşamanı sağladı ya iyiki sağlamış çünkü bilindiği ve anlatıldığı üzere birçok kez intihar etmeye kalkışmışsın. Ve iyiki başarılı olamamış bizlere güzel eserler bırakmışsın. Sabahattin Ali'm seni görmek o kadar çok isterdim ki...Ah.. düşünmesi bile çok güzel. Biliyor musun Sabahattin Ali'm kızınla iletişime geçtim sayılır onu bulup senin hakkında her şeyi öğrenip sanki sana bakar gibi ona bakacak ve konuşacağım.
    Biraz kitap dışına çıktım aslında çok da çıkmadım neyse...
    Sabahattin Ali'nin el yazısıyla yazdığı mektupların görselleri kitapta bulunmakta Sevgili Aliye'ye yazdığı mektuplar sanırım Osmanlı Türkçesi ile Filiz Ali' ye yazdığı ise latin harfleri yani şimdiki yazdığımız gibi yazmış.
    Gerek yaşamını gerekse o güzel samimiyeti ve tatlılığını kitaptan alabiliyorsunuz. Yaşadığı çevre az da olsa anlaşılıyor. Etraftaki etkenlerden dolayı Aziz Nesin ile çıkardığı gazeteyi Aziz Nesin ile dağıtıp çok satması gerçekten iyiydi vay be dedirtti sadece son zamanlarda biraz sıkıntılar oluyor.
    Beni üzen ise annesinin rahatsızlığından dolayı yaşadıkları yetmezmiş gibi her yazdığı gazete yazısından dolayı hapse girmesi... Sabahattin Ali'nin şu sözü gerçekten hoşuma gitmişti. '' Adalet elbet bir gün beni haklı bulacaktır'' bunun gibi bir şeydi sanırım...
    Bir de en çok istediğim şeylerden birkaçı şöyle:
    Bilindiği üzre Sabahattin Ali'nin ölümünden 71 yıl geçti ve kitaplarının telif hakkı kaldırıldı. İnşallah ya Filiz Ali'nin bu konuda yaptığı mücadele başarılı olması ya da sadeleştirme bahanesiyle kitabın değişmemesi... ( kitapta sadeleştirecek ne var ki gayet sade... )
    Bir de Filiz Ali'nin de çok istediği bir şey olan Sabahattin Ali'nin neden ve kim tarafından öldürüldüğü ortaya çıkıp cezasını alması...
    Kitabın dışına biraz çıkmış olabilir bilmeden spoi vermiş olabilirim kusra bakmayın. İçimden gelenleri yazabilmişken içimi dökmek istedim.
    Kitap gerçekten okunması gereken eserlerden ben çok beğendim umarım siz de beğenirsiniz.
    Keyifli okumalar...
  • Bir Fahişenin Ninnileri

    Dokuz yaşındayken öldü ruhumdaki kız çocuğu; dokuz yaşında kadın oldum ben.Şimdi otuz yaşındayım ve bildiğim oyunları sayayım size; bir bıçağın gölgesine bakarak makyaj yapmak, zengin ve zengin olduğu kadar görgüsüz, görgüsüz olduğu kadar puşt, puşt olduğu kadar bir kadının gözlerine bir kez olsun içtenlikli bakamayan hödük adamlarla sevişip, o adamların yalnızca çüklerini değil, cüzdanlarını da boşaltarak birçok evsiz çocuğu doyurmak ve gökyüzüyle gece üçten sonra dans ederek konuşmak...

    Evet, ben bir fahişeyim ve bunlar da benim oyunlarım; memnun kalmadınız mı efendim? Fahişelik dışında becerilerim de var benim; meyhanede şarkı söylemek, sokak kedilerine masal anlatmak, ölü dillerden birinde, mezbahalardaki kuzularla, danalarla, domuzlarla dertleşmek gibi…

    Bir domuz, canı alındı alınacakken ne fısıldadı bana biliyor musunuz? "Sarılacağım tek insan sendin, keşke sana sarılabilseydim..." Egolarınızla, kibirlerinizle, bencilliklerinizle iyi geçinmeye, övünmeye devam ediniz lütfen; size bakınca bir boşluk gördüğüm için, nasıl kadın olduğumu anlatacağım bitimsiz bir boşluğa...

    Ben ilk kez dokuz yaşımda yastığıma boya kalemleriyle belli belirsiz bir ev resmi yaptım ve resmin üzerine şunu yazdım; "bu evde hiçbir erkek hiç bir kadına fenalık yapmıyor..." "Şiddete uğramışsındır" diyeceksiniz, "tecavüz etmişlerdir sana" diyeceksiniz, "kabuslarla uyanıyorsundur" diyeceksiniz...
    Yanılıyorsunuz maalesef; bana ilk kez dokuz yaşında değil, on iki yaşında tecavüz ettiler, tamam mı! Dokuz yaşında anneme tecavüz edildiğini gördüm. Babamdı bunu yapan. Annem korkudan sesini bile çıkartamıyordu ve ben çığlık çığlığa kalmıştım, "bırak kadını!" diye. "O senin annen " dedi babam öfkeyle, "o benim helalim" dedi, "defol git odana!" dedi.
    İlk kez kendi başıma süt ısıtıp içtim o gece ve süt birdenbire pembeleşti. Anladım ki annemin kanı başka bir boyuttan süte süzülmüştü ve annemden çok benim canım yanıyordu süt içerken...

    On ikinci yaş, becerilmek için erken bir yaş bence de; hiç olmazsa on beş, on altı felan olmalıydım! Bana tecavüz eden adam, yaşımdan büyük gösterdiğimi söyledi zaten! Benim de istekli olduğumu beyan etti ve bir de bütün sapıklar gibi iyi halden indirim aldı pişman olduğunu belirtirken ağlayarak...
    Meyhanede şarkı söylüyorum her gece ve kapanış şarkım bir çocukluk ezgisi.

    Erik ağacı, erik ağacı
    Eğme dallarını
    Daha şarkılar söyleyeceğiz
    Sil gözyaşlarını...

    Ben yazdım, ben besteledim bu şarkıyı ve bu bölümü söylerken gözlerim doluyor. Ayık olan da, sarhoş olan da aynı tepkiyi veriyor; "noluyo lan!" Susuyorum ben karşımdaki hödüklere, üzerimdeki hödüklere, "bu kadın fahişe, cehennemde yanacak" diyen kadınlara, genç kızlara, kız çocuklarına. Susuyorum beni anlamayanlara ve Erik Ağacı`nı mırıldanıyorum içimden...

    Erik ağacı, erik ağacı
    Canın yanmayacak
    Baltayı kovdum ormanımızdan
    Sana kıymayacak...

    Likör yapmayı öğrendim, kukla oynatmayı ve bilezik bozdurmayı. Birçok bileziğim oldu ve hepsini bozdurdum. Bir bilezik niye bozdurulur; bazen ameliyat olması gereken barınaktaki bir köpek için, bazen evden atılmış bir travesti için, bazen gökyüzüyle benimle bir dans eden bir deli için. Fahişeliğimi hoş göstermek gibi bir çabam yok; can`dan gelip, can`a gidenim. Ya siz? Siz nesiniz?

    Boşaldıktan sonra milliyetçiliğin değerini anlatanlar mı dersiniz, Marksizmdem bahsedenler mi dersiniz, "emekçisin sen, ama bilinçli değilsin" diyenler mi dersiniz, "kadınlar kocalarını hoş tutmuyor bacım, yoksa yaptığım dinen caiz değil" diyenler mi dersiniz...

    Erik ağacı, erik ağacı
    Kıştan korkma sakın
    Seni içime alacağım ben
    Baharlar çok yakın...

    Bir erik ağacıyla sesleniyorum geceleri gökyüzüne; gökyüzü küçülüyor ve yanı başıma geliyor. Dans ediyor benimle. "Gece üçten sonra hiç kimsenin umurunda değilim" diyor bana kederle. Evsiz çocuklar, travestiler, deliler; -ailem olur kendileri-, gülümsüyorlar gökyüzüne; "biz en çok gece üçten sonra seyrediyoruz seni" diyorlar. Gökyüzü dansa kaldırıyor beni; hep beraber dans ediyoruz biz incitilenler. "Ben de çok incitildim" diyor gökyüzü. Siz hiç gökyüzünün yaşlarını sildiniz mi mendilinizle...

    Dokuz yaşındayken öldü ruhumdaki kız çocuğu; ah, nasıl bir sızıydı onu bir erik ağacına karşı toprağa vermek, otuz yaşındaki bir fahişenin gökyüzüne doğru mırıldandığı ninnileriyle...

    Ergür Altan
  • BEN KADINIM;
    Ben doğurdum hepinizi! Kız, erkek ayrımı yapmaksızın!.. Aynı sürelerde taşıdım karnımda!.. Uçan kuştan sakındım, kendi canımdan fazla korudum!.. Ki, zarar gelmesin hiç birinize karnımda!.. Bir şey olsa bir yerinize, sizden fazla yandı canım…
    BEN KADINIM; TANRI’DAN SONRAKİ YARATICINIZIM!..

    BEN KADINIM!..
    Doğurdum sizi!.. Doğurdum!.. Kız, erkek fark etmedi, aynı sevdim, aynı acıyı çektim. Can koptu canımdan, sizi canımdan aziz bildim… Güneşe de, yağmura da bedenimi siper ettim!.. Süt verdim mememden, aldırmadan kendi açlığımda!.. Tarlada, kreşte, okulda, her yerde ama her yerde hep sizinleydim… BEN KADINIM; TANRI’DAN SONRA SİZİ İLK KOLLAYANDIM…

    BEN KADINIM;
    Okullara gittiniz, okul önlerinde bekledim sizi, kar, yağmur, fırtına demeksizin… Asker oldunuz, nöbet tuttum sizinle, geceler boyu!.. Hiç haberiniz yoktu, uyuyordunuz, üstünüzü örttüm kış gecelerinde… Başarın, siz başarın diye, yapmadığımı bırakmadım!.. Dualar ettim, yatırlara gittim!.. BEN KADINIM; HİÇ BİRİNİZİ AYIRMADIM; AMA, BEN HEP AYRILDIM!..

    BEN KADINIM;
    Çoğu kez ayrıldım erkek kardeşimden, daha az sevilendim!.. Hep, gidici gözüyle bakıldı bana, miras paylaşımlarınızda harcandım!.. Ki, parçalanmasın toprağınız, akraba evliliğine zorlandım… Ben kadınım, yaşanan her olumsuzluğun başkahramanı yaptınız, unuttunuz yüreğimi!.. BEN KADINIM; TANRI’DAN SONRA EN ÇOK ŞEFKAT TAŞIYANIM!..

    BEN KADINIM;
    Eğitimde uzak tuttunuz, yanlış törelerde, Berdel’lerde soldurdunuz!.. Pazarladınız beni, kirli evliliklerin aktörleri yaptınız!.. Erkek egemenliğinde sizin, hep en sonda gelen oldum, ama, en çok yıpranan yaptınız!.. BEN KADINIM; TANRI’DAN SONRA EN ÇOK DAYANANIM!..

    BEN KADINIM;
    Okulda, çarşıda, pazarda, metroda, tarlada, gözlerinizle soydunuz, hep cinselliğimde takılıydı aklınız!.. Küfürlerinizi, yakıştırmalarınızı bile cinsellik üzerine kurdunuz, sizi de doğuran bir kadındı unuttunuz!.. BEN KADINIM; TANRI’NIN VAAD ETTİĞİ CENNETİM BEN, GÖREMEDİNİZ!..

    BEN KADINIM;
    Kazanana kadar, her yolu denediniz, uykusuz kaldınız sabahlara kadar, mesken tuttunuz köşe başlarını, sokak çeşmelerini… Uğruma ölümlerden söz ettiniz, büyüklüğünden sevdanızın!.. İntiharlar ettiniz uğruma, öldünüz, öldürdünüz!.. Cezalar yattınız uzun yıllar, sözde, hep benim namusumdan sorumlu oldunuz!.. BEN KADINIM; TANRI’DAN SONRA EN AK YARATIK BENDİM!.. KİRLETTİNİZ!..

    BEN KADINIM;
    Tacizlere uğradım, tecav*üzler yaşadım… Yataklarda zorlanıldığım oldu, tarafınızdan başkalarına sunulduğum da…
    BEN KADINIM;

    Öküzünüzden sonra geldim çoğu kez, yoktum, yok sayıldım!.. hep, tarafınızdan alındı kararlar, uymak zorunda bırakıldım… Toplumda da, siyasette de, kurumlarda da, yoktum… Bir yok gibi yaşadım… BEN KADINIM; TANRI’DAN SONRAKİ EN BÜYÜK GERÇEĞİNİZİM SİZİN!..

    BEN KADINIM;
    İşsiz kaldınız, çalıştım… Sakat kaldınız, baktım… Kumar oynadınız, yutkundum… Alkollere sığındınız, katlandım… İşyerimde, sokakta, yaşamın her alanında, her an saldırılmaya hazır, stresli yaşadım, aldırmadınız!.. Farklı isteklerle karşılaştım, sustum, yasalarınız hep erkekten yanaydı!.. BEN KADINIM; TANRI’DAN SONRAKİ EN ADİL YARATIKIM!..

    BEN KADINIM;
    Çocuklar doğurdum size, yardım ettim kariyerinize… Çoğu kez, yemeğinizi yetiştirmek uğruna, dört döndüm evinizde!.. Yorgunluğuma bile aldırmadınız, anlamadınız, yatakta iyi olmamı istediniz… Tanrı’ya kulluk yapar gibi, size uymamı istediniz!.. BEN KADINIM; TAPILMASI GEREKEN KUL OLACAKSA EĞER, İLK TAPILAN OLMALIYIM!..

    BEN KADINIM;
    Dışladınız… Yıprattınız…. Yaşlandırdınız…. Anlamadınız…. İlk fırsatta, elinize geçen ilk fırsatta, ya kuma getirdiniz üstüme, ya da aldattınız!… BEN KADINIM; TANRI’DAN SONRAKİ EN SEZGİLİ VARLIĞIM… ALDATILDIĞIMI DA, YERİMİ DE, İSTEKLERİMİ DE BİLİYORDUM; ALDIRMADINIZ!..

    BEN KADINIM;
    YOK MU SANMIŞTINIZ?
    BEN VARIM!..
    BEN HEP VARDIM!…
    BEN YARATANDIM!..

    BİLİYOR MUSUNUZ?
    BEN SİZDEN FAZLAYIM…
    BEN SİZDEN FAZLAYIM…
    BEN SİZDEN FAZLAYIM…
    ESENLİKLER DİLERİM…

    RAHMİ ÇELİK
  • 247 syf.
    ·5 günde·9/10
    Evet sevgili Cerrah Asya nın Murat Ç ve Gül ile birlikte düzenledikleri etkinlik sayesin de tanıştım bu kitabla. Hepsine teşekkürlerimi iletiyorum.


    Evet başlık dikkatinizi çekti değil mi? Bence öyle, çünkü benim de dikkatimi çekmişti.


    Kitabın konusuna geçmeden önce biraz sizi yazar ve kitap hakkın da bilgilendirmek istiyorum. Yaptığım araştırmalara göre; Fahrenheit 451, Ray Bradbury’nın 1951'te ilk defa basılan ünlü bilim kurgu romanıdır. Anadilinde ise ilk basımı 1953’te yapılmıştır. Aynı zamanda ünlü fransız, sinemacı, François Truffaut tarafından da sinemaya uyarlanmıştır. ancak Truffaut kendi yorumunu katmayı tercih etmiş ve kurguda bazı değişiklikler yapmıştır. Bu film Türkiye'de “Değişen Dünyanın İnsanları” adıyla gösterime girmişti. İzlemek isterseniz filmi de buraya bırakıyorum https://www.filmmodu.com/...t-451-altyazili-izle


    Ray Bradbury ile tanıştığım ilk kitap bu benim. Yazar hakkında da pek fazla bir bilgiye sahip değildim. Kitabın bu baskısın da ise hikayeye geçmeden önce yazarın “ön söz” başlıklı satırlarını okuyoruz. Bu satırlar da yazarın kendi hayat hikayesinden ve kitabın nasıl basıldığı ile ilgilide bize yeterli bilgi sunuluyor. O satırları okumakta beni fazlasıyla memnun etti. Yazarı daha yakından tanımış oldum. Size de yazarı tanımak adına okumanızı tafsiye ederim.


    Evet gelelim kitaba. Şimdi size daha dikkatinizi çekicek bir şey söyleyeyim mi? Bizler, insanlar, bu devir de itfayiyeyi niye çağırır? Bu ne saçma bir soru, tabiki yangın çıktığı vakit dediğinizi duyar gibiyim. Bu soruyu niye sordum biliyormusunuz? Çünkü bu kitapta itfayeciler, yangını söndürmek için gelmiyor evlerinize, aksine yangın çıkarmak için geliyor!


    Şaşırdınız değil mi? Tabi normal şaşırmanız. Şimdi soruyosunuzdur itfayeciler neden yangın çıkarıyorlar? Neyi yakıyorlar? Sıkı durun o zaman cevap geliyor.


    Şimdi devlete çalışan itfayeciler düşünün, ve insanların kitap okumasına izin vermeyen bir devlet düşünün. Alarmlarla insanların evine gidip yangın çıkaran, kitaplar yakan itfayeciler düşünün. Evet yalnış duymadınız, kitap yakıyorlar. Sebepleri mi ne? Sebepleri: insanlar şiir okuyup üzülmesinler diye, deneme okuyup düşünmek zorun da kalmasınlar diye, roman okuyup hayal güçlerini kullanmasınlar diye, kısacası kendilerince insanların üzülmesini önlüyorlar. Evet bu düşünceye sahip olan bir devlet var. ve onların işini gören de itfayeciler var.
    “KURAL 1. Alarma çabuk cevap ver.
    2. Ateşi çabuk başlat.
    3. Her şeyi yak.
    4. Derhal itfaiye merkezine gidip rapor et.
    5. Başka alarmlar için tetikte bekle.”
    Evet o dönem itfayecilerin, kuralları aynen böyleydi.

    Bu bilgiyide şöyle bırakalım;
    “Kolonilerde, İngiliz etkisinde kalan kitapların yakılması için 1790’da kurulmuştur. İlk İtfaiyeci: Benjamin Franklin.”


    Bir nesneyi yakıyorsun, ama daha neyi yaktığının farkın da bile değilsindir...
    Evet yazar bu hikaye de, tam olarak böyle alıyor konuyu ele. Karakterimiz Montag.
    Montag 20 yıldır itfayeci olarak çalışıyor. Yani uzun zamandır kitap yakıyor. Ama daha neyi yaktığı hakkın da ise bir bilgiye sahip değildir. Bir gün, yine bir evi ve kitapları yakmak için yola koyulmuştu. Ve bu sefer evi ve kitapları yakarken bir kadının, kitaplarıyla birlikte yakılmayı göze alışı montagı etkiler. Yangın sırasın da bir kitap gözüne çarpar ve o kitabı alır saklar. Sonra ise montagın kitaplarla ilgili yolculuğu başlar. Devamını ise okuyun öyle öğrenin :) Kitabın heyecanını kaçırmak istemem.

    “Ve kitapları düşündüm İlk kez anladım ki bütün kitapların arkasında bir insan vardı. Her birini bir insan düşünüp yaratmıştı. Bir insan onları kâğıda dökmek için günlerini veriyordu. Ben bunları düşünmeyi bile daha önce asla düşünmemiştim.”


    “Adamın ömrü boyunca çevresine ve etrafına bakarak, yaşamı izleyerek yazdığı şeyi, ben geleyim iki dakika içerisinde bum diye yakıp bitireyim.”


    Kitapta, kitap okumanın yasak olmasını bilmelerine rağmen bazı insanların, hayla gizlice kitap, okumaya devam etmeleri ise beni çok etkiledi. Hatta kitaplarıyla birlikte yakılan insanlar bile vardı...


    Evet kitapın, türü bilim-kurgu, ise şahsi fikrim, yazarın bu işin hakkından fazlasıyla geldiği yönünde. Ben kendi adıma kitaptan güzel bilgiler edindim. Ve kitap içerisinden bir çok şeyi not ettim.


    Kitap hakkında ki incelemem bu kadar. Okumayı düşünüyorsanız, bir bakın derim. Şimdiden keyifli okumalar...