• Kitabı okurken düşük bir beklentiyle başladım ve konusu hakkında hiçbir fikrim yoktu.

    İlk sayfalarda kitabın olayını anlayamadım ama sonraki sayfalarda taşlar yerine oturdu. Okurken kitabın başından hiç kalkmak istemedim. Yemek yerken veya her hangi bir iş yaparken aklım hep kitapta kalıyordu.

    Karakterlerden bahsedicek olursak Anabel'e sinir oldum. Çok kez içimden nasıl bir deliyle karşılaştım dedim. Ayrıca Henry ve Liv'i çok yakıştırdım.

    Kısacası dili kolay ve akıcıydı. Yazar yine güzel bir roman ortaya çıkarmış. Aklında almakla ilgili şüphesi olan herkese öneririm ,beğenirsiniz.
  • Kitap, Joad'ların ortakçı oldukları topraklardan, gelir payının kriz yüzünden artık bölünemeyeceği gerekçesiyle kovulmalarıyla başlıyor. Zaten ülkenin geri kalanını kavuran bu krizle, Joad'lar pılını pırtını toplayıp Oklahama'ya dağılmış California el ilanlarıyla yola çıkıyor. İlanda yazana göre, California'da her şey mükemmel ve portakal ağaçlarının (diğer meyve ağaçları dahil) toplanmaya ihtiyacı var. Üstelik yüksek bir ücretle.

    Ama ne yazık ki işler bizim ailemizin beklediği gibi gitmiyor. Buradan onlara, "Neydim ne oldum, aile derken kuruldum, hay ben senin ekonomik kriz." adlı dizeyi ithaf etmek istiyorum. Zira Sefiller'in başka bir versiyonu gibiydiler. Açlık onlarda, evsizlik onlarda, itilip kakılma onlarda, hayvan muamelesi görme onlarda...

    Aslında benim süründürmeme ve aşırı yavaş okumama rağmen kitap gerçekten güzeldi. Krizi, insan psikolojisini ve bir ailenin hayatta kalma savaşını çok güzel anlattı bana kalırsa. Bölümlerin arasında ne idüğü belirsiz garip yazılar vardı. Hem kitap ile alakalı hem alakasız. Açıkçası oraları çoğu kez atladım. Çünkü beni baya bir sıktı. Onun dışında sayfa atlamadım hatta kitabın bir çok yerinden alıntılar bile yaptım ki benim çok fazla hoşuma giden bir çok söz geçti kitapta. Hele ki Ana Joad'ın, oğlu Tom'a, "Biz Halk'ız, kalıcı olan biziz." dediği bir kısım varda ben orada resmen kırmızı bayrak sallıyordum. Bu kitabın 1930'lu yıllarda yayımlandığını göze alırsak o yoklukta yaşananları gerçeklikle anlatması bence şaşırılacak bir şey değil. O zamanın şartları ve düşünce yapısı kitapta çok fazla göze çarpıyor haliyle. Kadın - erkek ilişkisi, zengin - fakir ilişkisi gibi şeyler kitap sayfalarına kazınmış bir halde. Klasik Amerikan yaşantısını okurken, bizden tatlar bulduğum çok fazla an olduğu aslında. Hangi ırktan olursal olalım sonuçta insanız ve gerçekten bizi birbirimizden ayıran tek şey yine bizleriz. Göç edenler yine Amerikalı ama California'dakiler gidip Oklahama'dakilere 'Okie' diye lakap takıyor ve onları aşağılıyorlar. Var mı böyle bir şey? Nasılsa insanlar aç diye, başka seçenekleri yok diye adamları saati on sente çalıştıranlar bile var ki bu durumda çocukların karınlarını doyurmak mümkün değil....
    Sonuysa insanın uykularını kaçıracak düzeyde müthiş bir dramla bitiyor.
  • “Bütün mesele müthiş bir şekilde gelişen ve 800 yıl insan akıl tarihinde büyük bir rol oynayan bir medeniyetin mensubu olan insanların, bütün bunların nasıl olduğunu düşünmesi, bu medeniyeti geliştiren insan tiplerini tanımasıdır. Bir Birûni’yi bir İbni Sinâ’yı tanımalarını, nasıl çalıştıklarını bilmelerini istiyorum.”


    Batı’nın empoze ettiği, sorgulama ve araştırma ihtiyacı gütmeksizin kabul edilen bir şey vardır: Müslümanlar sanatta, mimaride ve daha önemlisi bilimde tarihin her safhasında geri kalmış, insanlık adına önemli bir katkıda bulunamamıştır. Sezgin’in dediği gibi, “İslam medeniyetinin büyüklüğünü kendi insanımıza anlatmak, batılılara anlatmaktan daha zor…” gerçekten de bu acı önyargının her geçen gün bilinçsizce büyümeye devam ettiğini görmek, insanların, ülkesine ve medeniyetine sahip çıkmadığını da gözler önüne seriyor aynı zamanda…


    Konuşulan yabancı dilden, modaya, ilgi alanlarından, gidilen mekanlara kadar her şey dört gözle takip edilir. İzlenilen bir filmden sonra “kahraman ekol” bilince egemen olur; her yerde bir kurtarıcı moduna girer, böylece hayat onun için bir film penceresi haline gelir. Ilımlılığını buhar edip sürekli bir şeyleri yerme hevesine kapılır. “Böyle yapmakla ileri gidiyorsun.” “Şurada yanlış yaptın.”ların yerini, Amerikan hegemonyasının ürünleri olan, “Bu sersem herif ne yaptığının farkında mı?” “Bu bir aptallık, canı cehenneme!”gibi çok cesur görünen fakat perdenin arkasında korkakça söylevler duyulur. Dört gözle izlenilen bu üstün insan motifinin çok somut bir şey üretmesine gerek de yoktur, yalnızca mensubu olduğu milliyetini bile kendi özgün düşüncelerinin önüne geçirebilir ve hiçbir şeyi süzgeçten geçirme ihtiyacı duymaz. Kendi yetenek ve bilincinin farkında olan bir kişinin başka uygarlıkların üstünlük ve getirilerini bu kadar kolay kabul etmesi çok acınılası bir durum. Önünde yiyeceği olduğu halde başka yerlere dadanan kargayı andırması gibi, sürekli kendinde olanı “yabancı” bulur. Benliğini, kültürünü ve değerlerini unutarak aşağılık kompleksine giren bir insan, ya yozlaşmayı kabul etmiştir ya da kast gururunu içinde taşıyordur…


    “(…) Oradaki bilgiyi yabancı bulmadığım için bende bir aşağılık duygusu yok onlara karşı. Bir Müslüman iyi şartlar içerisinde çok iyi çalışabilirse, çok büyük neticelere varabileceği inancı var bende. Onun için milletimden Türk milletinden, Müslümanlardan böylesi bir davranışa sahip olmalarını isterim. Artık Türkler korkak ve taklitçi bir millet olmaktan kurtulmalıdır. Türkler yaratıcı olmalıdır.”

    _______________________________________


    MÜSLÜMANLARIN GERİLEMESİNE TARİHSEL BİR BAKIŞ
    İnsanların sosyal ve bireysel yaşamlarında iniş çıkış dönemleri olabileceği gibi devletlerin ve medeniyetlerin de tarih sahnesinde bu dönemleri geçirerek çöktüğü, ayağa kalktığı ya da silindiği anlarını oluşturan yaşamları vardır, fakat, 70 - 80 yıl yerine ‘asırlar’ olarak görürsek bu şekilde değerlendirebiliriz. Buna, büyük kültürlerin ve medeniyetlerin kaderleri açısından bakmalıyız. Bu medeniyetler, zamanı geldiğinde bulundukları konumlarını, yükselişlerini, kendilerinin hazırladığı ardılı olan medeniyete vermek zorundadır. Bütün uygarlıklarda olduğu gibi, onların da kısa veya uzun bir süreden sonra yıpranmaları, aşınmaları, yaşlanmaları, yerlerini bir veya birkaç ardıla bırakmaları tarih sahnesinin bir gereği haline gelir. Yaşlının bir zamandan sonra önderliğini gence bırakması gibi tarihin bir gerçeği vardır. Müslümanların bu alanda tarih sahnesinden çekilmesi Portekizlilerin Afrika’nın bakir topraklarına işgaliyle beraber Hint Okyanusu’na yaptıkları seferler ile başlar; Müslümanlardan elde ettikleri deniz kılavuzlarıyla yeni rotalara keşifler yaparak bir anlamda fitili ateşlemiş olurlar. Coğrafi keşifler ve akabinde gelen Rönesans hareketleri bayrağın kimde olduğunun tescili haline gelir…


    Bir bölümde “Din bilime engel değil.” cümlesiyle iddialı bir teze varıyor Sezgin. Hakkında bir kitap yazılabilecek, belki en az 10 satırla altı doldurulabilecek cümlenin açıklaması olarak yine cümlenin kendisini görüyoruz. Müslümanların gerilemesiyle ilgili bir geçiştirme yolunun izlenmesi ise eserin, dolayısıyla söyleşinin getirdiği bir diğer diğer eksi yön olarak görebiliriz.

    Asırlar önce bir insan düşünün ki sayısı 100’leri bulan eserlere imza atsın ve bu eserler Avrupa’da yüzyıllar boyu ders kitabı olarak okutulsun. İbn Sina’dan Fahreddin Razi’ye, El Biruni’den, İbnü’l Heysem’e kadar birçok İslam müfessiri, bilgini, filozofu ve gökbilimcisi, sayılamayan birçok vasfı icra etmiş, bilimlerde "öncü" olarak birçok şeyin temelini atmışlardır... Bütün bu hakikatin yok sayılmasına mı üzülür insan, yoksa bilinip de hatırlanmayışına mı? Haklarının teslim edilmemesine mi, yoksa hiç isimlerinin bilinmiyor oluşuna mı? Gülhane’deki İslam Bilim Tarihi Müzesi’nde hep bunu sordum kendime… Kalıplaşan önyargılar ve geçmişi öğrenmenin ancak malumat şişkinliği getireceği düşüncesi çok kez tırmaladı zihnimi. Okudukça ve daha yakından gözlemledikçe, geçmişe dönük tamamen bir asimile ürünü olan bilgi kirliliğini daha net görebilmiş oldum…


    “Ben, 60 yılımı verdim. Milletler için zaman, bir insanın ömründen ibaret değildir. Bugünkü Avrupa medeniyeti, İslam medeniyetinin muayyen şartlar içerisinde, muayyen bir devirden sonra, başka iktisadi ve jeopolitik şartlar altında ortaya çıkan devamından ibarettir.”


    Sayfaları çevirdikçe dil öğrenmenin önemine vurgu yapıldığını görüyoruz çok kez. Sezgin'e göre dil masa başında öğrenilmeli. Anadilimizin bile çok iyi konuşulmadığı ülkemizde, İlkokul düzeyinde sunulan bir yabancı dil öğreniminin hepimizin bildiği üzere işe yaramadığı hatırlatılıyor. Arapça öğrenebilmek için her gün 7 saat masa başında çalışıp bunun sonucunda 7 ay gibi bir sürede öğrenebilen bir insan görüyorsak, bu işin eğitim ile değil, sebat etmek ile mümkün olduğunu tasdik edebiriz. Fakat her şeyi çok kısa sürede elde etmek gibi tezcanlı olmaktan ötürü istediğimizle kalıyoruz. Artık klişe haline gelen kötü sistemsellik gibi laflardan sıyrılıp çamuru üzerimizde aramak gerekir. Sezgin’in bu konudaki tavsiyeleri oldukça umut verici. “Bir dil öğrenmekle insan bir medeniyetin mirasına konar. Ancak Türklerin gramer bilgileri olmadığı için yazmak konusunda sorun yaşıyorlar. Bu bizim milletimizin en büyük problemlerinden biri.”


    “Yaşadığımız çağda bilgiye ulaşmak elimizin altındayken, insanların bilgiden bu kadar uzak oluşlarına şaşırmamak elde değil.” Paketlenmiş hazır bilginin kolay edinimi insanı tembelliğe sürüklemesinin ana sebebi. Zor insanı yoğurur, derine inmesini sağlar, uğraşmak karşılığında güç getirir; daha önemlisi öğrenmeyi keskinleştirir, yeni zorlara hazırlıklı kılar. “Yaşadığımız çağda insanların bilgiye ulaşması zor bir şey iken, bilgiye bu kadar yakın olmalarına şaşırmamak elde değil.” diye zamanı geri sararak uyarlayalım cümleyi. Salt internet ortamında ulaşılan ne idüğü belirsiz bilgiler şunu demeye vardırıyor: “Her zaman, her şeye fazla çabalamadan ulaşabilirim.” Elde tutma düşüncesi insanı uyuşturduğu gibi insanın kendi kendini kandırmasından da başka bir işe de yaramıyor maalesef. Yarın, yarın, yarın, hep yarın…

    _____________________________________


    ORYANTALİZM VE TEFRİKA OYUNLARI
    Batı oryantalistliği, İslami ilimler başta olmak üzere birçok alana bulaştırdıkları birtakım fikir ve tefrika oyunlarıyla rotasından saptırma girişimini amaçlayan bir oluşumu amaçlar. Bir nevi gizli ajan rolüne soyunmak da denilebilir. Arabistan’lı Lawrence’ın ektiği fitne nasıl ussal bir düşünce olarak kabul edildiyse, batıl inanç kabul edilen birtakım unsurlar da oryantalistlerin farklı bir yoldan izlediği tefrikaların ürünüdür. Doğruyu yanlış, yanlışı doğru kabul ettirmek için Müslüman kimliğine bürünüp sahte fikirlerini aşılayan şeytanımsı ideolojilerdir bir nevi…


    Müslümanların bilimler tarihindeki hazinelerini keşfetmeye çalışan Sezgin, Batılılardaki intihalle İslam kültüründeki rivayet zincirini kıyaslarken hem Avrupalıları hem de Müslümanları eleştirir. Sezgin, kaynak zikrederek ilim yapma geleneğinin tarihte belki de ilk defa İslam medeniyetinde teşekkül ettiğinin altını her zaman çizme gereği duyar. Söyleşisinde çok kez yineler bunu.
    İslam prensiplerinin başında ‘Hak’ gelir. İster ecnebi hakkı, ister ateşe tapan hakkı olsun, kaynak zikretmede gereken dikkat verilmiyorsa hırsızlığa düşülmüş olur. “Müslümanlar ecnebi hocalardan öğrendiler, onlarla birlikte çalıştılar, komplekse kapılmadılar, aşağılık duygusu hissetmediler. Bilgiyi Aristo’dan alınca Aristo’yu düşman görmediler. Ondan büyük üstat diye bahsettiler.” Sezgin’e göre, Batılı birçok düşünür, İbn Rüşd, El Cezeri ve İbnü’l Heysem’den aldıklarını eserlerinde zikretmez, intihalcilik yaparak kaynak isimleri göstermezler. Dolayısıyla İslam’da kaynak zikretme diğer kültür diyarlarında olduğundan daha fazla özen gösterilmesini Sezgin’den öğreniyoruz. Bir zamanlar o üstün Müslümanların, Hak ile bilimi yoğuran o büyük insanların, Sezar’ın hakkını Sezar’a teslim etmemesi beklenemezdi zaten…


    Geçtiğimiz Haziran ayında aramızdan ayrılan Fuat Sezgin’i, gelecek nesillerce okunup, eserleriyle çokça hatırlanacak bu güzel insanı rahmet ve minnetle anıyorum. Geride bıraktığı eserlerle daima akıllarda olacak…


    Perdelenmiş birtakım gerçekleri ortaya çıkarmak için İslam Bilimler Tarihi alanında bir ömür adayan Fuat Sezgin'in bizlere bıraktığı bazı tavsiyeleri...
    -Dünyanın nimetlerinden feragat edebilmek!
    -Allah korkusunu tüm şuurumuzda hissetmek.
    -Masa başında oturmak ve okumak.
    -Dil korkusunu yenip hemen gramere sarılmak.


    Kitaplarla ve gerçeklerle kalınız. İyi okumalar…
  • Sevgili Kardeşim,
    Güzel mektubun ve içindeki elli frank için teşekkürler. En
    önemli iş iyi yürüdüğüne göre, daha önemsiz konularda daha fazla konuş­mama ne gerek var? İş ile ilgili konularda daha salim kafayla konuşacak duruma gelmemize çok vakit var besbelli....

    Öteki ressamlar, içlerinden ne düşünürlerse düşünsünler, doğrudan doğruya resim ticaretiyle ilgili tartışmalardan içgüdüsel olarak uzak tutuyorlar kendilerini.

    İşte böyle, gerçek olan şu ki, yalnızca resimlerimizi konuşturabiliriz. Gene de, sevgili kardeşim, sana her zaman söylemiş olduğum bir şey var ve bunu, elinden gelenin en iyisini yapmaya kararlı bir kafanın son kertesine dek zorladığı çabanın içtenliğiyle bir kez daha söylüyorum, bir kez daha yineliyorum ki, seni her zaman basit bir Corot tüccarından daha ötede gördüm ve görüyorum; sen, benim aracılığımla, birtakım resimlerin üretilmesine katkıda bulundun. O resimler, en büyük kargaşanın içindeyken bile sükûneti muhafaza etmişler, edeceklerdir.

    Çünkü varmış olduğumuz yer bu... Bu görece kriz anında sana söyleyebileceğim tek şey, ya da en önemli şey bu... Ölmüş ressamları satanlarla yaşayan ressam ticareti yapanlar arasında durumun çok gergin olduğu bir anda.

    Böyle işte, ben, kendi çalışmalarım için yaşamımı tehlikeye atıyorum, bu çalışma uğruna yarı-deli bir insan oldum -olsun, kabul- ama bildiğim kadarıyla insan ticaretiyle uğraşanlardan biri değilsin sen ve hangi tarafı tutacağını, tam insanca davranarak seçebilirsin. Ama bilmem ki.

    27 Temmuz 1890

    Not : Theo’ya yazılan son mektup olduğu anlaşılan bu mektup,
    Vincent 27 Temmuz’da kendisini vurdu­ğunda üstünde bulunmuştur. Theo’nun ticari işleriyle ilgili birkaç cümle atlanmıştır.
  • İskender Pala'nın kaleminden yine çok güzel bir roman daha okumuş oldum. Peygamberimizin hayatını bülbülün ağzından anlatması, bülbülün güle olan aşkına benzetmesi çok hoşuma gitti. Onlarca kez siyer okumuş olsanız bile sıkmaz. Şiddetle tavsiye ediyorum sadece bunu değil İskender Pala'nın bütün kitaplarını.
  • İş Bankasının Türk Klasikleri serisini okumaya devam ediyorum.

    Bu seferki kitabımız İntibah.
    Beni bilen bilir romantizm akımına kapılan kitapları hiç sevmem ki eğer erkek ya da kadın, karşı cins için kendini düşük görmeye başlarsa o kitaba 1 puan veririm :D

    Bu kitabın başında da demiştim herhalde 1 puan vereceğim diye ama olmadı.

    Ali Bey adı altında saf mı saf bir çocuk var. Kitapların,ilmin ve çalışmanın arasına gömülüp gitmiş ve 20'li yaşlarına geldiği zaman ilk defa bir kadın görüyor.
    Tabii gördüğü ilk kadın olduğu için de hemen aşık oluyor.
    Ardından aşık olduğu kadın ki bu da Mehpeyker adı altında hafifmeşrep bir kadın. Laubali tavırları ve o zamana kadar da erkekler üzerinden para kazanmış birisi.

    İşte bu ikisi aşk yaşamaya başlıyor derken Ali Beyin annesi Ali'yi o kadından uzaklaştırmak için cariye getiriyor Dilaşup adı altında. Sonra olaylar başlıyor.

    Kitaba neden 10 puan verdim onu anlatayım önce.
    Kitabı ilkokulda okumuştum ilk kez ama okuduğumu unutmuşum. Kitabı tekrar elime alıp önsözünü okumaya başladığım zaman kitabı okuduğumu hatırladım.

    Kitapta olaylar nasıl gelişecek ve sonu nasıl olacak bilmeme rağmen son sayfaları neredeyse nefes almadan okudum :D
    O kadar etkiliydi! O yüzden 10 puanı da hak etti.

    Diğer taraftan Ali Beyin annesi Dilaşup adlı cariyeyi Ali'nin yatağına sokuyor. O kısımda kadına baya sinir oldum. Kitabın bu gibi konulara değinerek o zamanki toplumu da gözler önüne sermiş olması ayrı bir kalite göstergesi bence...

    Bir başka taraftan da Namık Kemal edebi anlamda bana göre biraz ilk olduğu için de zaman zaman olaylara karışıp okuyucuları yöneltmeye çalışıyor. Bu kadın kötü diye düşünün diyor bazen ki bunlar kitabın eksik yanı.

    Kitap hakkında söyleyeceklerim bunlar ama belirtmek isterim ki KİTAP ÇOK GÜZEL.

    Okumak isteyen herkese iyi okumalar dilerim :)