• 108 syf.
    ·4 günde·Beğendi·10/10
    Son 10 gündür bu kitapla yatıp kalkıyorum desem yalan olmaz... Okuma serüvenimde bu kitap bir kilometre taşı oldu benim için. Nedenlerini dilim döndüğünce anlatmaya çalışacağım. Çünkü anlatacak gerçekten çok şey var bu kitapla ilgili. Hepsini bir incelemeye sığdırmak mümkün olamayacağı için kendimce önemli gördüğüm bazı konuları masaya yatıracağım... Hazırsanız başlayalım o halde:)

    ----------------------

    Ara sıra fırsat buldukça tekrar okumalar yapmaya çalışıyorum. Öyle ki, 15-20 yıl önce okuduğumuz bazı kitaplar zaman aşımına uğrayarak bugün hiç okumadığımız kitaplarla eşit seviyeye gelebiliyor. O yüzden kendinizce özel olduğunu düşündüğünüz bazı kitapları yıllar sonra tekrar elinize almanızda fayda var! Nereden nereye geldiğinizi ölçmek için de güzel bir test oluyor bu tekrar okumalar... Ben açıkçası kendi adıma çok katkısını görüyorum...

    Uzun zamandır yeniden okumayı düşündüğüm iki kitap vardı kafamda; Albert Camus'nün Yabancı 'sı ve Yusuf Atılgan'ın Anayurt Oteli ... İki kitabın da ilk okunmaları üzerinden en az 15-20 yıl geçti...

    Çok bilinçli bir tercih değildi benimki ama iki eseri de okuduktan sonra anladım ki, ard arda okumak için bundan daha güzel bir ikili az bulunurmuş gerçekten de :)

    Zaten akademik çevrelerde ve benzeri araştırma gruplarında, özellikle 'karşılaştırmalı edebiyat' denildiğinde en çok okunan ve incelenen kitapların başında geliyormuş bu ikili... Gerek yazarlarının hayata bakış açısı, gerek karakterlerin orijinalliği, farklı bir iç dünyaya sahip olmaları ve yaşamlarında kesişen pek çok benzerlik, karşılaştırmalı okumalar için harika malzemeler sunuyor size... Meursault ve Zebercet için evrensel edebiyatın iki kardeşi veya iki sırdaşı tabirini kullanabiliriz:)

    Diğer konulara da kısa kısa değinmek için bu faslı küçük bir tavsiye ile burada noktalayıp Anayurt Oteli özelinde yola devam edeceğim. Vereceğim tavsiye belli aslında; daha önceden okumuş olsanız da ilk defa okuyacak olsanız da 111 ve 108 sayfalık bu iki eseri peş peşe okumanızı kesinlikle öneriyorum...

    ---------------------------

    Anayurt Oteli bir matruşka, karmaşık bir labirent, bir sır küpü aslında... İçinde yüzlerce sayfayı gizleyen ama sadece 108 sayfasını okurla paylaşan bir beyin fırtınası... Standart bir okurla çok daha derine inebilen bir okur arasındaki ayrımı size şıp diye gösterebilecek bir turnusol kağıdı...

    Pek çok okur negatif duygular besliyor bu kitaba karşı... Ben de gerekli takviyeleri almadan önce salt kitabı okuyup bitirdiğimde benzer duygularla ayrıldım açıkçası. Karanlık bir kitap, iç sıkan, insanı boğan, kimi zaman ruhunu karartan, kimi zaman Zebercet ve onun gibilere lanet okutan, bittiğinde odanın havası dağılsın, içeriye biraz oksijen girsin diye kapı pencere açtıran zor bir kitap Anayurt Oteli...

    Bu noktada, kitapla ilk tanışma hikayemi de kısaca paylaşmak isterim;

    Ben çocukluğumda sadece film sanıyordum Anayurt Oteli'ni... Çünkü film piyasaya çıktığında o yılların Türkiye'sinde öylesine bir nefret nesnesi haline getirildi ki, benden yaşça büyük kardeşlerim bile film hakkında konuşacakları zaman eğer ben yanlarındaysam kendi aralarında bir sırrı paylaşır gibi fısır fısır konuşurlardı. Filmin bir kitap uyarlaması olduğunu, dolayısıyla eserin aslının bir kitap olduğunu sonradan öğrendim.

    O yıllarda iki kişi fısır fısır konuşuyorsa konu ya siyaset ya da cinsellik olurdu genelde:) Küçük bir araştırmayla kitaba 'uranyum atığı' muamelesi yapılmasının nedeninin cinsellik olduğunu öğrendim. Ortaokul-lise yıllarıma denk gelen bu dönemde, algıda seçiciliğin de etkisiyle kitaba/filme olan merakım birkaç kat daha arttı haliyle:) Yalnız yaşadığım bu küçük şehirde ne kitaba, ne de filme ulaşmak söz konusu bile değildi.

    Ta ki, birgün ders çalışmak için şehrin tarihi kütüphanesine gidene kadar... O gün 'Türk edebiyatı' rafları arasında okumak için kendime kitap araken bir anda kapkara ciltli ve üzeri numaralı onlarca kitap arasında Anayurt Oteli yazısı takıldı gözüme... Şok dalgasını üzerimden attıktan sonra kitabı adı görünmeyecek şekilde elimde tutup kuytu bir köşeye attım kendimi. Sanki Hz. Musa'nın kayıp sandığını bulmuşum gibi gözlerim heyecanla kitabın satırlarını taramaya başladı. O satırlarda ne aradığımı az çok tahmin edersiniz sanırım:) Cinselliğin bu ülkede nasıl bir tabu olduğunu ve ilk gençlik dönemini yaşayan birinin cinsellik üzerine birşeyler yakalama uğruna edebi bir eseri dahi nasıl sömürdüğünü anlatması açısından örnek bir hikayedir bu hikaye:)

    Her neyse, kitaptan pek bir şey anlamamıştım, cinsellik konusunda ise açıkçası aradığımı bulamamıştım:) Yine de 2-3 gün kütüphaneye giderek sıkıla sıkıla kitabı sonuna kadar okuduğumu çok net hatırlıyorum:) Bilemiyorum, belki de benim gibiler yüzünden bu kitap 100 temel eser listesinden çıkartılmış olabilir:))

    -----------------------------

    Bu kısa aranın ardından tekrar günümüze dönebiliriz... Bu sefer tabii ki ne okuduğumu bilerek (ya da bildiğimi sanarak) aldım kitabı elime... Düz ve yüzeysel bir okumanın ardından yukarıda bahsettiğim boğucu ve karanlık hisler içerisinde kitabı rafa kaldırdım... Hayatın kendisi zaten yeterince boğucu ve dramatik olduğu için bir de üzerine böyle kitaplar okumak insanı gerçekten daraltan bir durum... Ancak tam bu esnada puzzle'ı tamamlayacak olan ve bana yazının girişinde 'bu kitap benim okuma serüvenimde kilometre taşlarından biri oldu' cümlesini yazdıracak olan yepyeni bir kitap çıktı karşıma: Zebercet'ten Cumhuriyete Anayurt Oteli

    Bu kitabın kitaplığıma katılma hikayesi de ilginç aslında... Bizim gazeteye zaman zaman yayınevlerinden tanıtım amaçlı kitaplar gelir. Herkes genellikle bu kitapların içinden en popüler yazarları ve kitapları seçip evine götürür. Kimsenin ilgisini çekmeyen ve ortada kalan kitaplar ise, benim 'kimsesizler çekmecesi' adını verdiğim çekmeceye kaldırılır. Geçen yıl o çekmeceye göz atarken almıştım bu kitabı, belki okurum diye... Meğerse bilmeden de olsa hayatımın en güzel kararlarından birini vermişim o gün:)

    Bu kitabın kendi sayfasına ayrı bir inceleme yazmayı planladığım için çok detaya girmeyeceğim. Kısaca ifade etmek gerekirse, bu kitap bir anlamda Anayurt Oteli'nin deşifresi diyebiliriz. Anayurt Oteli demirden bir kilitse işte bu kitap da o kilidin anahtarı...

    Bilgi Üniversitesi'nden Prof.Dr. Murat Belge ve öğrencileri gerçekten harika bir çalışmanın altına imza atmışlar. Aslında çok detaylı olan bu akademik çalışma, daha sonradan kısaltılıp düzenlenerek kitap haline getirilmiş. Kitap, Anayurt Oteli'ni neredeyse kelime kelime büyütecin altından geçirip, içindeki tüm simgeleri, bilinç akışını, neyin neye karşılık geldiğini, karakterlerin psikolojik tahlilini, kitabın siyaset ve toplum bağlantısını, gizleri, sırları ve hatta Yusuf Atılgan'ın dahi yazarken düşünmediği pek çok detayı 'derin okuma' yöntemiyle tek tek önümüze seriyor.

    Kitabın sonuna geldiğinizde 'Eğer Anayurt Oteli bu ise, o zaman benim okuduğum şey neydi' yorumunu yaparken buluyorsunuz kendinizi...

    İşte böylelikle, bu kitap sayesinde Anayurt Oteli hakkında edindiğim tüm bilgi ve izlenimlerimi unutup her şeye yeniden başladım.

    -------------------------------

    Yusuf Atılgan gerçekten çok özel bir yazar. Gerçek bir entelektüel... Siyaset, tarih, sosyoloji ve özellikle psikoloji alanlarında muazzam bir birikime sahip. Sıkı bir Freud takipçisi. Zaten kitapta adım adım Freud etkilerini görmek mümkün... Yazdığı eserlerde kelime kullanımı konusunda çok cömert bir yazar olduğu söylenemez. Size sadece kapıyı açıyor bu kitapta. Yolun tarifini kendiniz bulmak zorundasınız. Eğer bu zahmete katlanmam diyorsanız o zaman kitaptan negatif ayrılmanız çok olası. Ancak bu iki kitap gösterdi ki, kesinlikle bu zahmete katlanmaya değer!

    İncelemenin başından beri kitabın içeriğine çok fazla girmeyişimin nedeni sadece spoiler kaygısı değil, biraz da yaşadığım bu okuma tecrübesi aslında... Kitap hakkında yazılmış 167 sayfalık bir inceleme okuyup, ardından gelip de 'Anayurt Oteli'nde yazar aslında şunu demiş...' temalı cümleler kurmayı içime sindiremedim açıkçası:)

    Ancak günümüz Zebercet'lerine de söyleyecek iki çift lafım var tabii ki... :) Ama öncesinde, madem o kadar lafını ettik, birkaç cümle de filmden bahsedelim.

    1987 yapımı ve Ömer Kavur imzalı Anayurt Oteli filmini de bu hafta tekrar seyrettim... Film zamanında çok ses getirmiş olsa da, bana göre gerçekten çok başarısız bir uyarlama... Şöyle ki; kitap hakkında konuşurken dedim ya, bu kitabı olduğu haliyle yüzeysel bir şekilde okursanız, yani kendinizi 108 sayfa ile sınırlandırırsanız çok da keyif alamazsınız diye... Çünkü, kitaptaki her karakterin, her cümlenin, her kelimenin, her nesnenin çözümlenmeyi bekleyen ayrı bir alt metni var... Kitabı gerçek anlamda okumak için o derinliğe inmek zorundasınız. İşte filmin de başaramadığı şey tam olarak bu olmuş. Ömer Kavur, aslında 108 sayfayı filme uyarlamış. O nedenle film, kitapta anlatılan pek çok detayı atlamış ve ortaya birbirinden kopuk, anlamsız sahneler çıkmış. Belki de tek olumlu yanı, kitaptaki karakter ve mekanlara bir görüntü kazandırmak olmuş diyebiliriz.

    ---------------------------------

    Sona doğru yaklaşırken gelin biraz da günümüz Zebercet'lerinin dünyasına küçük bir pencere açalım... Geceli gündüzlü 10 günümü adadığım bu kitap bana günlük yaşantımız hakkında da yeni bakış açıları kazandırdı...

    Zebercet, pek çok insan gibi, bilinçaltında biriktirdiklerini günlük yaşam içerisinde harcayan sıradan bir insandı... Günün sonunda, bu bilinçaltı evreninin hem faili hem de maktûlü oldu... Tabii ki bozuk ruh sağlığı, onun zaafı ve aynı zamanda tetikçisiydi... Ancak şunu da kabul etmek lazım ki, bu ruh sağlığı dediğimiz şey, kışın soğuk havada bozulan birşey değil! Gece yatmadan önce bir Benical alarak kontrol altında tutulan bir şey hiç değil...

    Günümüzde henüz Zebercet seviyesine gelmeyen ama ruh sağlığı da kesinlikle fabrika ayarlarında olmayan binlerce insan var... Bu tespiti yaparken kendimizi de çok dışarıda tutmamamız gerekiyor aslında... Bilinçaltı evrenimiz biz farkında olmadan her gün sayısız duyuma maruz kalıyor. Bu duyumların, fay hatlarında oluşan birikimler gibi kendi içimizde nasıl bir birikim oluşturduğu ve bize ne zaman, nasıl bir oyun oynayacağını kestirmek kolay değil...

    Dışarıdan bakınca gözle görülen, elle tutulan bir hayat yaşıyoruz ama bu hayatın gözümüzle göremediğimiz, elimizle tutamadığımız soyut gerçeklikleri her gün üzerimizde daha fazla hasar meydana getiriyor.

    Zebercet'in karakterini, bilinç akışını, nispeten geçmişini ve karşılık bulamadığı beklentilerini az çok bildiğimiz için, onun kararları ve davranışları üzerinde bir neden-sonuç ilişkisi kurabiliyoruz.

    Oysa kendi dünyamızda ve kendi davranışlarımızda bu neden-sonuç ilişkisini rasyonel bir şekilde kurabilmek için ciddi bir çaba ve mesai harcamamız gerekiyor.

    Günümüzde bilinçaltı üzerine uygulanan baskı geçmişle kıyaslanamayacak kadar fazla... Instagram'da geçirdiğiniz her saat, seyrettiğiniz dizinin her bölümü, açıktan veya örtülü bir şekilde maruz kaldığınız reklamlar, alışveriş için çıkıp hiçbir şey almadan döndüğünüz sıradan bir AVM günü ve daha saymakla bitiremeyeceğimiz pek çok etken, tıpkı beklenen büyük İstanbul depremi gibi her geçen gün zihninizdeki fay hattının biraz daha birikmesine, biraz daha gerilmesine neden oluyor.

    Sosyal medya hayatı, idealize edilmiş bir hayat... 24 saat tepeden tırnağa bakımlı güzel kadınlar, yakışıklı erkekler, lüks restoranlarda yenilen yemekler, sürekli konsere giden insanlar, yılın 12 ayı seyahat eden gezginler, bir giydiğini bir daha giymeyenler, tüm günü spor salonunda geçirecek kadar boş vakti olanlar, çocuklarının odalarını Disneyland'e çevirenler ve salonunun dört duvarını kitaplıkla donatıp kedili kupalarındaki kahve eşliğinde bütün gün kitap okuyup bunu gözümüzün içine sokanlar aslında gerçek bir hayatı temsil etmiyorlar... Sosyal medya sadece tekil parçaların seçilip yapıştırıldığı sanal bir kolaj... Acımasız bir bilinçaltı savaşındaki düşmanın ta kendisi!

    Yani Zebercet'i kendi içimizde yargılamadan önce onun bilinçaltı savaşını seyretmemiz ve önce onun bilinçaltı düşmanlarıyla yüzleşmemiz gerekiyor. Ancak bu şekilde kendi düşmanlarımızın da farkına varabiliriz.

    Dediğim gibi, ruh sağlığımız bizim değil, çevrenin kontrolü altında... Onu tekrar kendi kontrolümüz altına almak ve olabildiğince dış etkenlere karşı korumak için; bize çuvallar dolusu mutsuzluk taşıyan, zihnimizi tahrip eden, bizi vahşileştiren, vicdanımızı küçülten, yaşama sevincimizi emen, küçük mutlulukları bize unutturan, tatminsizleştiren, kendimiz başta olmak üzere herkesle kavgaya tutuşturan o kaynağı belirsiz 'arzu nesneleri'ni daha fazla vakit kaybetmeden hayatımızdan bertaraf etmek zorundayız...

    Eğer bunu başaramazsak, bu savaşı kaybeder ve nihayetinde kendimizi bilinçaltımızı tamamen ele geçiren düşmanın sinsi elleri arasında boğulurken buluruz...

    Kitabın en meşhur cümlelerinden birinde şöyle diyordu yazarımız;

    "Değişmez tek bir kesinlik vardı insan için: Ölüm"

    Cevap mahiyetinde ben de şunu söylemek istiyorum o halde:

    "Değişmez bir kesinlik daha vardı insan için: Ölümden önce YAŞAM"

    Henüz elimizdeyken, lütfen onun farkına varalım ve lütfen ona hak ettiği değeri verelim... Bilinçaltımızın güzel şeyler duymaya ihtiyacı var:)))

    Herkese keyifli okumalar dilerim...
  • 87 syf.
    ·2 günde·Beğendi·10/10
    "BEKLİYORSUN DA BEKLENİLMEYE DEĞER MİSİN? "


    Vazgeçebilecek misin maskelerinden?
    Hepsini çıkardığında utanmadan, dimdik durabilecek misin?
    Temiz misin mesela?
    Pırıl pırıl mı için?
    Ya da kirli misin?

    "Her şey boş, olanaksız zaten.."
    O da.
    Sen de.
    Çaba da.
    Arzu da.
    Ömrü olan, zamanla ölçülebilen her şey.

    Sonra o.
    İşte o..
    O bendeyse, sol yanımdaysa, orada, uzaklarda aradığım ne?

    İşte o..
    Peki kim o?
    Çıkarsızca seni isteyen mi?
    Kendisini sende bulan mı?
    Seni senden daha net gören mi?
    Her şeye rağmen gelen mi?

    Korumalısın onu, saklamalısın. Temiz tutmalısın. Gerekirse başka bir dünya kurmalısın yaşatmak için. Merkezine de onu koymalısın.

    Çünkü belki de, kendini en net, en sahici gördüğün yer, onun gözleridir.
    Senden gerçek seni isteyen, ya da sana gerçek seni sunacak olan odur.

    Kendin olmak, kendin olarak sevmek, kendin olarak yaşamak, kendin olarak özlemek, kendi olanı özlemek..

    Peki o kadar kolay mı ; "Ben ben!!" diye çırpınırken içimiz avaz avaz, perdenin ardındakine dokunmak?

    Sonra, mümkün olmayan her şeyi mümkün kılan bir yanılmaysa eğer, ya da tam tersiyse ; mümkün olan her şeyi mümkün olmayandan biz ayırabildik diye mümkün kıldıysak?

    Sevdin.
    Bekledin de, içinde, belki de en çok sen olan seni büyüterek..
    Ve çıkıp geldi, tanıdığı sana. Seni sana getirdi belki de gelirken. Peki ne buldu geldiğinde?
    Sendeki mi daha çok o'ydu, yoksa ondaki mi daha çok sendin?

    Hayatının anlamı, senin en derininde. Mermeri delen damlalar gibi, mütemadiyen bekledikten sonra gelecek. En derininde karşılacaksın kendinle. Ama büyük ihtimalle tanıyamayacak kadar yabancı bulacaksın onu.

    Ne kadar sen olabileceksin? Uzak kalabilecek misin sahteciliklerden?

    Küçülüp yok olmak gerekir var olmak için. Güzel olanı ağırlamak için güzel olmak gerekir. Çünkü dönüp dolaşıp bulacağın kendindir aslında. Özgürlüğün tek yolu, buradan geçer.

    O gitmesin diye,
    Susmasın diye,
    Hırçınlaşmasın diye,
    Güçlü olmak,
    Direnmek,
    Korumak,
    İnanmak zorundasın.

    Kimseyi kendin yapamazsın ve kimseden katmadan kendine, kendin olmalısın.
    Anlamalısın..
    Sen ne kadar seversen, o, o kadar, o olacak çünkü.

    Beklediğin, tam vazgeçtiğin an gelir derler. Belki de vazgeçmek, sadece kendin olmaktır, bir maske takma ihtiyacı hissetmeden. Kendin olduğun için dönüşü hak edersin aslında.

    Sorgulamak lazım.
    Hep değişen hayatımıza inat, hiç değişmeyen hayaller iliştirmişsek yakamıza, ikisini birbirine uydurmak için çırpınıp durmuşsak, artık anlamamız lazım.
    Gerçek nedir?
    Hayal ne?

    "İnsan, kendi gerçeğini kendisi yapan gerçektir." diyor Oruç Aruoba. Her cümlesinde durup düşünmeden geçemiyorsunuz.

    "Felsefe, kişinin baş edemediğiyle boğuşmasıdır." diyor. Kafanız karışıyor okurken, acaba tam olarak anladığımı mı demek istedi, diye.

    Kısa ama fevkalade lezzetli bir kitap okudum. Şiir ve nesir arası. Bir şeylerin yerini değiştirdim zihnimde. Onu oradan alıp başka bir yere koydum, diğerini başka bir yere.

    Fiile geçirilen her şey durağanlığa karşı bir direniştir diye düşünerek, aslında yazmanın nasıl özel bir güç olduğunu, bir kere daha anladım okurken.

    Bıraktığı tatlı zihin yorgunluğunu seveceksiniz.

    Keyifli okumalar.. :)
  • 192 syf.
    ·5 günde·Beğendi·10/10
    İhsan Oktay Anar'ın hayal dünyasına bu kez "Galiz Kahraman" ile yolculuk ediyoruz. Kahraman deyince aklımıza yiğit, cesur ve gözüpek insanlar gelir. Anar'ın yarattığı kahraman ise tam tersi korkak, kaypak ve iğrenç bir insan. Zaten galiz de kötü, iğrenç, kaba ve çirkin anlamlarına geliyor. Anar farklı tarzıyla bir kahramanın açıkgözlülüğü, kabalığı, menfaatçiliği, yalancılığı ve bencilliğini bu kitapta gözümüz önüne seriyor.

    Kitap, galiz kahramanımız İdris Amil Hazretleri'nin doğumundan başlayarak başından geçen ilginç ve komik olayları konu alıyor. Anar'ın romanlarında konudan daha çok kahramanlar ön plana çıkar. Yani yazarın herhangi bir kitabı için "konusu şudur" diyebilmek biraz zordur. Eserlerinde belli başlı bir konu yoktur. Yazar için neyi anlattığı değil nasıl anlattığı önemlidir. Kahramanlarını hep kusurlu kişilerden seçer. Bu kusurluluk da anlattığı olayları komik hale getirir. Zaten anlatımında ortaya çıkan en büyük unsur mizahtır. Bu mizahın içinde bolca ironi de mevcuttur. Yazar, çoğu zaman bu kusurlu kişilerin çarpık yönlerini doğru gibi göstererek ironi yapar.

    Yazar kitabın arka kapağında kötü kahramanını şöyle anlatmış :
    "Bütün zamanların kahramanı olan bir insanın hikâyesidir bu. O hem herkes hem de hiç kimsedir. Dünyadan alacağını tahsil etmeye gelmiştir. Çünkü, Tanrı dahil herkesin ona borcu vardır. Vebâline girilen tüyü bitmedik yetim işte odur. Kadîm zamanlardan beri hakkı yendiğine göre, sonlu ama sınırsız bir evrenin engin ve derin merkezi olarak insan olmanın, ‘olmasa da olur’ hâlini icrâ etmesinde hiçbir sakınca yoktur."

    Kitabı izleksel olarak değerlendirdiğimde, toplumda görülen pek çok yanlış davranışı eleştirme amacı taşıdığını söyleyebilirim. Yazar, dini yaşantılardaki çelişkiler, toplumsal adaletsizlik, adam kayırmaca, adalet sisteminin yanlışları gibi birçok konuyu kara mizah yoluyla eleştirmiş.

    Kitabın diğer adı ise “mevcûdenin çekilmez hoppalığı” Biraz araştırma yaptığımda yazarın bu adla Milan Kundera'nın "Varolmanın Dayanılmaz Hafifliği" kitabına gönderme yaptığını öğrendim. Tabi Kundera'nın kitabını okumadığım için kitaba verdiği bu ikinci adla ne demek istediğini anlayamadım.

    Anar bütün kitaplarında eski ile yeniyi harmanlayıp farklı bir anlatım tarzıyla karşımıza çıkıyor. Eserlerinde küçük küçük hikayelerin birleşmesinden büyük bir hikaye ortaya çıkarıyor. Bu anlatımını da efsane, mit ve masal türleriyle süslüyor.

    Anar bütün romanlarında çoğul anlatıcı yolunu seçer. O, ne özne anlatıcı, ne de gözlemci anlatıcıdır. Çoğul anlatıcı da olaylar üçüncü tekil şahıs tarafından anlatılırken yazar her zaman olayların içindedir. Yazar olayları anlatırken, hem açıklar, hem yorumlar hem de eleştirir.

    Galiz Kahraman kitabı için Anar'ın okunması en kolay kitabı diyebilirim. Bunun sebebi olarak da diğer eserlerine nazaran Osmanlıca kelimelerin azlığı söylenebilir. Ayrıca Puslu Kıtalar Atlası, Suskunlar ve Amat eserlerinde birçok karakter yer alırken bu kitabındaki karakter sayısının az olması da kitabın kolay okunmasını sağlayacak başka bir etkendir.

    İhsan Oktay Anar'ın yedinci kitabını okuyarak külliyatını bitirmiş olmanın bir burukluğu da var içimde. Yazarımız 59 yaşında ve ortalama olarak beş yılda bir kitap çıkarıyor. Ömrünün uzun olmasını ve verimliliğinin artmasını umarak incelemeye son veriyorum. Herkese keyifli okumalar.
  • 691 syf.
    ·10 günde·Beğendi·10/10
    İlk Çağ Öncesi, Birinci Çağ, İkinci Çağ, Üçüncü Çağ, Dördüncü Çağ. Bu çağlar boyunca yaşanmış birçok inanılmaz olay, muhteşem karakterler, heyecan dolu savaşlar, iyiliğin ve kötülüğün bambaşka bir boyuttaki mücadelesi ve inanılmaz bir hayal gücü. J. R. R. Tolkien. Bize fantastik edebiyatın kapılarını açan adam; bulunduğu dönemde ortaya koyduğu tarzla ilgili eleştiri oklarına hedef olsa da bunlara karşı duracak kadar cesur, hikayesinde ömrünü adadığı eşine ithafen bir karakter ortaya koyacak kadar aşk dolu... Eş, baba, dilbilimci ve görüp görebileceğiniz en mükemmel yazar. Fantastik edebiyatın babası, bizlere Orta Dünya evreninin kapılarını açan, kalemine ve zekasına ve özellikle hayal gücüne sonsuz saygı duyduğum, bize Sauron'u, Aragorn'u Gimli'yi, Fingolfin'i, Beren'i, Galadriel'i, Melkor'u ve daha sayamadığım nice olağanüstü karakteri veren; bizleri Elflerle, Hobbitlerle, Valarla, Cücelerle vb. tanıştıran; üzerinde birçok ülke, şehir, orman, dağ, nehir vb. adının bulunduğu bir Orta Dünya haritasını bize sunan Tolkien... Ve belki de onun hayal gücünü, zekasını, yazı yazma yeteneğini ortaya en iyi biçimde koyan eseri Silmarillion. Oğlu Christopher Tolkien'in babasının ölümü ardından notlarını bir araya getirerek oluşturduğu bu eser tam bir başyapıt.

    Tolkien denildiğinde akla ilk olarak Yüzüklerin Efendisi ve Hobbit kitapları gelse de Silmarillion hiç kuşkusuz yazarın ortaya koyduğu eserler arasında okunmazsa olmazlardan. Neden mi? Yüzüklerin Efendisi ile Hobbit kitaplarında gördüğümüz karakterler ve olaylar Tolkien'in oluşturduğu evrenin küçük bir kısmını oluşturuyorlar. Bu evrenin tam olarak anlaşılabilmesi için Silmarillion mutlaka okunmalı. Ayrıca yine yukarıda bahsettiğim kitaplardaki karakterler ve olayların nasıl ortaya çıktığını; örneğin Elflerin nasıl yaratıldığını, Cücelerin nasıl meydana geldiğini, Sauron'un ortaya çıkışını ve seriye adını veren ve Orta Dünya'da çok önemli bir yere sahip olan Güç Yüzükleri'nin aslolarak nasıl oluşturulduğunu görmek istiyorsak Silmarillion'u kesinlikle okumalıyız. Silmarillion'da İlk Çağ Öncesi, Birinci Çağ, İkinci ve Üçüncü Çağ'larda yaşanan olaylara yer veriliyor. Yani anlayacağınız Silmarillion aslında bir Orta Dünya tarihçesi, ansiklopedisi. Kitapta Orta Dünya'yı da içine alan Arda'nın yanı dünyanın yaratılışından başlayıp birçok başlık altında birçok olay okuyor, onlarca karakterle tanışıyoruz. Yeri gelmişken söyleyeyim Orta Dünya ile henüz tanışmamışsanız, daha önceki olayları anlatmasına rağmen Tolkien okumaya Silmarillon ile başlamak bana göre hiç doğru değil. Eğer yazara Tolkien ile başlarsanız yazarın ölümünün ardından başka bir kişi tarafından derlenmiş bir tarih kitabı okumuş olursunuz. Yüzüklerin Efendisi ve Hobbit'i önce okursanız bu iki eserdeki olayları tam olarak anlamışsanız işte o zaman Silmarillion'u okuyacak kıvama gelmişsiniz demektir. Birçok kişi olayların yaşanma sırası nedeniyle Silmarillion-Hobbit-Yüzüklerin Efendisi gibi bir sıralama yapsa da ben bu düşünceye kesinlikle katılmıyorum. Bana göre Orta Dünya okumaları en iyi şekilde Yüzüklerin Efendisi-Hobbit-Silmarillion şeklinde olacaktır. Bu şekilde okuduktan sonra tabii ki kronolojik sıralamaya bağlı olarak da okuyabilirsiniz tekrardan. Tabii yine Silmarillion okumadan önce Yüzüklerin Efendisi, Hobbit filmlerini izlemenizi de tavsiye ederim. Bu sayede burada gördüğünüz yerleri, ırkları Silmarillion'u okurken gözünüzde çok daha rahat canlandırabilirsiniz. Anlayacağınız ben Silmarillion'un pat diye değil de hazırlık yaparak okunması gerektiğini düşünmekteyim.

    Silmarillion'da yaşanan olayların pek çoğunu ben Orta Dünya ile ilgili makaleler okurken öğrenmiş olsam da, yani Silmarillion'da yaşanan olaylara aşina olmama rağmen bu durum kitabı okurken duyduğum heyecanı bir gram dahi eksiltmedi. Aksine bu durum benim için çok daha iyi oldu. Tanıdığım, bildiğim karakterlerle ilgili olayları okumak çok güzeldi. Tolkien'in inanılmaz güzel bir üslubu var ve kitabı okurken buna saygı duymamak elimde değildi. Duyguların yansıtılışı, yazılan onlarca mükemmel kişileştirme ve benzetme, harika betimlemeler... Silmarillion o kadar epik ve de o kadar duygusal bir kitap ki, o kadar fantastik ve de o kadar gerçekçi... Yaklaşık yedi yüz sayfa olan bu kitap beni bir tek sayfasında dahi sıkmadı; aksine her sayfadan, her paragraftan, her cümleden ve her kelimeden çok fazla zevk aldım. Okuduğum her sayfayla Tolkien'e olan saygım da biraz daha arttı ve her sayfada bu yazarla ve Orta Dünya'yla tanışmış olduğum için ne kadar şanslı olduğumu hissettim. İnce ince işlenmiş cümlelerin
    damağımda bıraktığı o tadı anlatabilmemin mümkün olmadığını düşünüyorum. Sadece tanışın bu evrenle, mutlaka tanışın Tolkien'le. Bir adamın kendince diller meydana getirmesi, bir evrenin tarihini bu denli kusursuzca ve mantık çerçevesine oturtmuş olarak yazıya döküp bizlere sunması hayran olunası. Bunun için Tolkien'e minnettarım.

    Son olarak benim için yaşamış, yaşayacak hiçbir yazar Tolkien'in yerini alamayacak; Tolkien benim için en fazla saygı duyulması gereken yazar ve bana göre dünya üzerinde yaşamış en iyi yazar. Silmarillion ise bu yazarın ortaya koyduğu kusursuz bir eser. Belki de hayatımda şu ana kadar okuduğum en iyi kitap. Yeri kitaplığımda her zaman çok çok farklı olacak ve daima açıp bakacağım bir kitap Silmarillion. Orta Dünya'nın İkinci Çağ'ının anlatılacağı dizi de 2020'de bizlerle buluşacağına göre bu evrenle ilgili okunacak, izlenecek, araştırılacak daha çok şey var. Ne mutlu bana!
  • Biraz önce bir video izledim... Anma töreni... Mustafa Kemal'i anmadan fatiha okutan Hoca'ya bir komutanımız Mustafa Kemal'i duydunuz mu diye soruyor iki defa... Sonra hoca duydum diyor... O zaman niye ona da Fatiha okumuyorsunuz diyor... Eee şehitlerimize okuduk ya diye devam ediyor ... Sonra Komutan sinirleniyor ve çıkıyor salondan...

    Dün için güzel bir yazı yazdım ama sonra paylaşmadım... Çünkü;

    18 Mart paylaşımları bilgisizce... Çünkü Çanakkale Geçilmez diyenlerin bir çoğu neden geçilmediğini bilmiyor... Siper savaşları hakkında bilgiye sahip değil... Savaşan komutanları bilmiyor... Özellikle Mustafa Kemal'i anıp paylaşanlar dahil konuya hakim değil... Bir garip deli furya çıkartmış Mustafa Kemal'siz Çanakkale paylaşımı yapıyor... Yapsın tabi o kısımda değilim... Bir tek Mustafa Kemal yoktu orada, lakin... Seyir değiştiren durumlar vardır... Onu bilmek lazım... Hem de çok iyi bilmek lazım... Ölmek için gönüllü olarak gelmiş komutanı bilmemek senin ayıbındır çünkü... Ne yaptığını, hiçbir emir beklemeden nasıl savaşın seyrini değiştirdiğini bilememek senin ayıbın... Deniz ve Kara savaşları diye ikiye ayrıldığını da bilmen lazım...

    Mesela Churchill'in pişmanlığını bilmesi lazım ülke insanımızın. Öyle bir pişmanlığı vardır ki, İkinci Dünya savaşında çok tereddütte kalmış ve Çanakkale yi unutmamıştır... Normandiya çıkarmasına karşı çıkmıştır... Çünkü Çanakkale de Mustafa Kemal'in müdafaa planı ile denizden karaya çıkan askerleri yanlış bir karar sonucu şehit olmuştur. Bunu hiç unutmamıştır... Biyografi filmi yayınlandı geçen yıllarda orada da vardır bu pişmanlığı... Dile getirilmiştir...

    Çanakkale binlerdir, milyonlardır, erkeklerdir, kadınlardır, çocuklardır, yaşlılardır... Düşmandır, vatan müdafaasıdır... Çok şeydir Çanakkale, bir tek onu 'anlamamak' değildir. Gerçekten anlamak ve bilmek gerekir...

    Lakin, Çanakkale 16 Mart 1920 de geçilmiştir. İstanbul; Fatih'in girdiği kapıdan giren düşman askerleri tarafından işgal edilmiştir. Çanakkale düşmanı püskürtmüş ama siyasiler aynı kapıdan içeri almıştır. Bunları ve daha fazlasını bilmemek ülke insanımız açısından üzücüdür. Bu yüzden yazımı paylaşmadım...

    Şimdi videoyu izleyince bir kez daha farkına vardım ki, Mustafa Kemal adı o kadar büyük ki, GÖLGESİNDE dahi eziliyorlar... Bu hiç değişmeyecek... Aklınızdan çıkarmayın... ;)

    Çünkü;

    https://ibb.co/rmqt6XV

    Ve Çünkü ;

    https://ibb.co/WyZ1Cqw

    Çünkü ne yaparsanız yapın...

    https://ibb.co/KwSsRkV

    Bir yolunu bulup Güneş gibi yeniden DOĞACAKTIR..

    FİKİRLERİMİZDE...

    Saygılarımla...
  • 353 syf.
    ·3 günde·Beğendi·10/10
    YAZMAK, HEP O ANI YAŞAMAKTIR BİR NEVİ.
    Hissettirdikleriyle, tadıyla, kokusuyla, rengiyle. Bir dipnot düşmektir hayata. Zamana inat, unutmayacağım demektir.

    Hafızamızın en güçlü yanı yazdıklarımızdır belki de. Harflere kelimelere, cümlelere hapsolanlar..

    O kadar samimi bir dille sohbet ettik ki Mina Hanım'la, bir ara ciddi ciddi boynuna sarılmak istedim. Tek taraflı bir anlatının dinleyicisi, yani susan taraf olsam da, beni çok iyi anlayabileceğini hissettim.

    Görmüş geçirmiş birinden nasihat almak gibiydi. Onun bitmek bilmez bebek sevgisini, çocuk sevgisini içimde hissettim. Çokça duygulanarak okuduğum her satırda, haklısın dedim sessizce.

    Karnelere, notlara, gereksiz stres yaratan sözde ölçümlere karşı oluşu, anlayışı, sıradışılığı, yaptığı yanlışlardan pişman olmaması, şiir yazmayı acı verdiği için bırakmasına rağmen, daha fazla acı verdiği halde 'bana ne' demeye direnmesi çok etkiledi beni.

    Mina ; şarap kadehi anlamında farsça bir isim.
    Kendi soy isimlerini seçebildikleri yıllar ve Urgan ip demek. Tavsiye edense Necip Fazıl Kısakürek, solcu olduğundan dolayı bir gün mutlaka asılacığı için bu ismi uygun gördüğünü de ekliyor tavsiye ederken.

    Çılgın bir genç diye tasvir ettiği Necip Fazıl 'la, birçok bilinmeyen yönüyle Halide Edip' le, Ahmet Haşim 'le, öykülerin şairi Sait Faik' le, Oğuz Atay 'la, Nazım Hikmet' le, Sabahattin Eyüboğlu 'la, üvey babası Falih Rıfkı Atay' la ve tabi ki kendine cimri, başkasına cömert olan, çalışkan, onurlu insan Aziz Nesin 'le yolunuzun aniden kesiştiği bir kitap okuyorsunuz.

    Hatta hatta Mustafa Kemal Atatürk' le dans etmesinden, Sartre 'yle bir otelde karşılaşmasına kadar pek çok ilginç olay serpiştirilmiş araya.

    Otobiyografi okumanın en keyifli yanı, döneme ışık tutmasıdır. Olaylar anlatılırken arkadaki fon, ya da verilen ayrıntılar, o zaman dilimine aşinalığımızı arttırır.

    Mina Urgan.
    Ele avuca sığmayan 'acayip' bir çocuk.
    Küçük hanım, teyze, anne, madam, profesör.
    Kendi değerini bilen, kadınlığın ezikliğini değil, sefasını yaşayan.
    Zengin doğmayı ayıp sayan, kendi ekmeğini her zaman kendi kazanmak isteyen.
    Hapishaneye hiç girememesiyle hayıflanan, kendi tabiriyle, azılı bir komünist.

    27 Mayıs 'tan 12 Eylül' e toplumu derinden sarsan olayları, yaşayanların gözünden görmek, onların kelimelerinden dinlemek, Mina Urgan 'ı tanımak için mutlaka okumalısınız.

    Elinizden bırakamayacaksınız, haberiniz olsun.

    Keyifli okumalar.. :)
  • 261 syf.
    ·4 günde·Beğendi·9/10
    Hiçbir korkuya benzemez “Kaybetme Korkusu!” diyerek başlamak istiyorum bugünkü incelememe.

    > Bugün gene birlikteyiz ve William Golding’in kült eserlerden birisi olan Sineklerin Tanrısı’nı ele almak istiyorum. Okumuş olduğum bu güzel eseri, elimden geldiğince değerlendirmeye ve ufak tefek dokunuşlar ile dilimin döndüğü kadarıyla size anlatmaya, tanıtmaya çalışacağım. Şimdiden söyleyeyim: çayınız, kahveniz, kekiniz, böreğiniz hazır mı? Bizde beleş değil ve 1Ke’nin Millet Kıraathanesi’ne hoş geldiniz sevgili dostlar. :)

    > William Golding'in kızı Judy Golding Carver: “ Babam basit kararlara asla güvenmezdi ve bu romanı ile hukukun üstünlüğünün önemini vurgulamak istediğini ve insanların yaşamakta olduğu duygu karmaşıklığına dikkat çektiğini ifade ederdi. Ve ayrıca David Shariatmadari’nin kitaba dair yorumunda, babamın, ‛Sineklerin Tanrısı’ romanına ithafen: ‛William Golding, erkeklerin doğası gereği küçük şeytanlar olduğunu göstermeye çalıştı’ " demiştir.

    > Şiddetli geçen bir savaşın ortasında, Britanya'dan bir grup öğrenciyi tahliye etmekte olan bir uçak vurularak ıssız, tropik bir adaya düşer. Hikâyemiz burada, mavi gök kubbenin altında, altın sarısı kumların olduğu bir sahilde başlar. Düşen uçaktan mucizevi bir şekilde sağ kurtulan başkahramanlarımızdan Ralph ve Piggy, sahilde biraz ileride işlerine yarayacak bir şey keşfederler. Piggy, keşfettikleri bu şey ile ilgilenirken, kendilerinin bu kaza sonrası bulundukları yerde yalnız olmadıklarını anlarlar ve işler gitgide daha da garip bir hal almaya başlar. Adada sağ kalanlar kumsalda toplandıkça, bunların hepsinin irili ufaklı, belli yaş grubunda çocuklar olduklarını anlayacak ve kısa süre içerisinde, bu sağ kalanların düzeni hâkim kılmak adına bir lider seçmelerine ve kurtuluş için bir yol bulma çabalarına şahit olacağız.

    > Merak içerisinde okumakta olduğumuz bu hikâyemizdeki çocukların bulundukları ortama kısa süre içerisinde ayak uydurmalarına, adadaki keşiflerine ve bu adadan kurtuluş için neler yapmaları gerektiğine dâhil olacağız. Hiç ummadığımız bir şekilde, bu çocukların güneş ışığından ve Piggy'nin gözlük camlarından faydalanarak ateş yaktıklarını okuyacak ve çocuksu dikkatsizliklerinin nelere sebep olabileceğini göreceğiz. Bu anlık dikkatsizliğin ve dikkatsizlik sonrasındaki olaylar zincirinin devamında, gruptaki en genç çocuklardan birisin ortadan kayboluşunu ve muhtemelen ölümle sonuçlanabilecek bir hadiseyi üzülerek okuyacağız. Ama çocuk her yerde çocuktur ve çocuklar yetişkinlerin olmadığı bir dünyanın, hayatın tadını çıkarır ve adada geçmekte olan zamanın çoğunu suda sıçramak ve oyun oynamakla geçirirler. Tüm bu rahatlığa rağmen grup üyelerinden Ralph, grubun ikaz ateşini için çaba sarf edilmesi ve barınabilmek için kulübe inşa etmelerinin gerekliliğine dikkat çekmektedir. Avcılık ve yiyecek temini için görevlendirilmiş olan grup yaban avında başarısız kalınca, grup lideri Jack, avlanma eylemiyle giderek daha fazla meşgul olur ve adada, görevleri tayin edilmiş gruplar arasında gitgide bir huzursuzluk baş göstermeye başlar. (Daha fazla spoiler vermemek adına burada içeriğe dur diyorum.)

    > Nobel Edebiyat Ödüllü İngiliz romancı William Golding'in, 1954 yılında kaleme aldığı alegorik romanı Sineklerin Tanrısı'ndaki çocuklar başlangıçta, demokratik bir toplum yaratmada oldukça iyi ve takdire şayan bir birliktelik örneği sergilerler. Kurallar ve bir örgütlenme sistemini iyi geliştiren çocukların demokratik olarak seçmiş oldukları bir liderleri bile vardır ve seçilmiş lider diğer bireyleri “kurallara” riayet etmeleri için uyarır, çünkü “kurallar, toplum olarak düzen adına sahip olduğumuz tek şeydir”. Kuralların olmadığı yerde “Kaos” hâkimdir ve kargaşa ile birlikte büyük felaketlerde kapıda beklemektedir. Ancak “uygarlık” dürtüsü olarak onlara öncü olacak yetişkinler olmadan çocuklar gitgide şiddete başvurmaya meyilli hale gelirler ve vahşileşmeye başlarlar. Bu roman bağlamında, erkeklerin kaosu yaşama hikâyeleri, insanoğlunun doğası gereği, temelden vahşi olduğunun bir göstergesidir. Unutmayalım ki: kitapta da okuyacağımız üzere, kıt kaynaklar üzerindeki rekabetin, insanları nasıl da düşmanlığa götürebileceğini az çok hepimiz tahmin edebiliyor ve yaşamakta olduğumuz bu dünyada, insanların menfaatleri doğrultusunda ve ortak sorunları olduğunda kolektif işbirliği yaptıklarını biliyoruz.

    > Bir an için yeniden küçük bir çocuk gibi düşünün ve bir sabah uyanıp, yapayalnız kaldığınızı anlasanız ne yapardınız? Etrafınızda sadece belli yaş grubunda çocuklar olsa ve yetişkinleri bulamasanız ne yapardınız? Nasıl hayatta kalırdınız? Bir çocuk aklı ile diğer çocuklarla kolektif bir çalışma yapabilir misiniz? Birbirinizin hayatını kurtarmaya çabalar mısınız yoksa savaşmaya ve sadece güçlü olanların hayatta kalmasına mı izin verisiniz?

    > İşte bunlar William Golding'in "Sineklerin Tanrısı" adlı romanında, biz okurlara dolaylı anlatımlar ile sorulan sorulardır. Yukarıda da bahsettiğim üzere, roman, bir uçak kazasında hayatta kalan ve daha sonra bir adada yaşam mücadelesi vermeye mecbur olan bir grup çocuğun trajik hikâyesini anlatıyor. Ve bu roman boyunca çocukların duyguları değişime uğruyor, birbirlerine açılıyorlar ve en sonunda kendi aralarında bir güç savaşına giriyorlar. Sineklerin Tanrısı biz okurlara masumiyet, medeniyet ve gücün etkileri hakkında birçok sorular sormaktadır ve her insanın içinde, doğasında bulunan olası kötülük potansiyelini sembolize etmektedir.

    "Ralph 'masumiyetin sonu' ve "insan kalbinin karanlığı" için ağlar."

    Yazar hakkında
    > William Golding 19 Eylül 1911'de Cornwall, İngiltere'de doğdu. Babası bir matematik öğretmenidir, annesi kadın hakları hareketine dâhildir. Golding, her ne kadar lüks bir evde ve iyi şartlar altında yaşasa da, aile bireylerinin iletişimi aile içinde zayıftır. Golding'in annesi ilerleyen zamanda Noel'i her zaman farklı odalarda kutladıklarını ifade eder. Golding iyi bir eğitim alır. Biyografisini ele alan John Carey'e göre, kendisi 16 yaşındayken, 13 yaşındaki bir kız çocuğuna tecavüz etmeye yeltenen bir genç olarak bu "canavarca" eylemden çok utandığı ifade etmiştir. Bknz: https://www.sabah.com.tr/...rindan_taciz_itirafi İlerleyen bir zamanda kendisi: “Çocukluk büyüyen bir hastalıktır” diyecektir. Oxford Brasenose College'da Golding ilk önce doğa bilimleri okur, ancak, ileriki bir zamanda İngiliz edebiyatına ilgi duyar ve bu bölüme ağırlık verir. 1934'te ilk şiir kitabı yayımlanır. Mezun olduktan sonra, Ann Brookfield ile evlenir, 1939'da İngilizce ve felsefe öğretmeni olarak Salisbury’de (Bishops Wordsworth school’da) göreve başlar. II. Dünya Savaşı'nın başlamasından kısa bir süre sonra Golding, gönüllü olarak donanmaya katılır. Savaştaki beş yıl boyunca, insanın içsel iyiliğine olan inancını yitirir ve yaşamış olduğu bu derin, ruhsal hadisenin sonraki edebi yaşamını şekillendirecek bir gelişme olduğu düşünülmüştür. 1945'te eski okuluna geri döner ve birkaç yayıncı tarafından reddedildikten sonra, 1954’te ona edebi ün kazandıracak olan romanı “Sineklerin Tanrısı”nı ve sonrasında da diğer eserlerini kaleme alır. Kaleme almış olduğu edebi eserlerinin kendisine olan maddi getirisini göz önüne alan ve bu getiri ile rahat bir yaşam sürebileceğini düşünen Golding, 1961 yılında öğretmenlik hizmetinden istifa eder. Rites of Passage adlı kitabı ile 1980 yılında Man Booker ödülünü alan yazar daha sonra, 1983 yılında edebiyat hayatındaki çalışmaları nedeniyle Nobel ödülünü de aldı ve 1988 yılında Sir (şövalye) unvanının sahibi oldu. Bundan beş yıl sonra, 19 Haziran 1993'te Cornwall'daki evinde kalp yetmezliğinden öldü.

    “Sineklerin Tanrısı bir çocuk kitabı da değildir. Hamlet’i sadece bir öç alma tragedyası ya da Moby Dick / Beyaz Balina’yı sadece bir balina avı öyküsü saymak ne denli yanlışsa, Sineklerin Tanrısı’nı da çocuklar için yazılmış bir serüven romanı saymak o denli yanlıştır.”

    Şimdiden keyifli okumalar dilerim arkadaşlar.

    Bir sonraki kitap yorumu ve değerlendirmesin de görüşmek dileğiyle. Esen kalınız!

    ~ Adem YEŞİL ~