• 372 syf.
    ·5 günde·9/10
    Kardeşini Doğurmak kitabı bizi hangi konularda rahatsız etmeyi amaçlıyor?: https://youtu.be/XvACJzZtwCM

    "Yetiştirdiğin ağacın meyvesini ilk sen yemez misin?" Ensest suçunu kabul eden bir "baba"(!)

    Uzun zamandır kurgu romanların arasında kaybolmamla birlikte oluşan rahatlığımı bozabilecek ve beni içindeki saf gerçeklerle rahatsız edebilecek bir kitap arıyordum. Kardeşini Doğurmak kitabı doğru bir seçimdi.

    Peki, neden bazı gerçeklerden rahatsız olmalıyız?
    Marcel Proust'un düşüncesine göre, merakımızın tam olarak uyanması için bir rahatsızlık duyuyor olmamız gerekiyor.
    Ray Bradbury, rahat bırakılmamıza gerek olmadığını, bazı gerçeklere kayıtsız kalmamak için arada sırada rahatsız edilmemiz gerektiğini belirtiyor.
    Sabahattin Ali ise dünyada rahat yaşamanın aptalca olduğunu, aptal olmaktansa biraz daha rahatsız yaşamanın daha gerekli olduğunu savunuyor. Buraya başka sevdiğim yazarların da rahatsızlık hakkındaki düşüncelerini yazabilirdim ama şimdilik bu kadarı yeterli.

    Bir soru sorarak başlayayım. Bu yazıyı okuyan kadınlardan kendi kardeşini doğuran var mı? Aramızda böyle bir kişinin olduğunu hiç sanmıyorum. Peki bu durumda kalmış biri, hiçbiri, binlercesi için ne kadar oranda bir empati duygusuna sahip olabiliriz? Merakımızın tam olarak uyanması için artık bir rahatsızlık duyuyor olmamız gerekmez mi rahatça yaşayıp gülüp geçtiğimiz gerçeklere karşı? Türkiye'deki ve belki de mahallemizdeki komşumuza kadar inmiş olma ihtimali olan ensest gerçeği hakkında nelerden haberimiz var?

    Ensest: Başta aile içi olmak üzere her türden gayrimeşru cinsel ilişkiyi ifade eder.

    1,5 aylık bir çocuğun cinsel istismar sonucu bağırsakları patlayarak öldüğünden haberiniz var mı?

    "Babanın ihtiyacını gider, ne olur, bak bize zarar verecek" diyen ve enseste aracılık eden annelerden haberiniz var mı?

    Babasının 24 yıl boyunca bir bodruma kapatıp yedi kardeşini doğurmasına sebebiyet verdiği Elizabeth F.'den haberiniz var mı?

    Küçücük çocukların tecavüzünde rıza arayıp, 12 yaşından büyük çocukların tecavüzcüsüyle evlendirilmesini yasalaştırmaya çalışan kurumlardan haberiniz var mı?

    Diyarbakır'daki bir mahkemede sırf tecavüz tamamlanmadığı için erken boşalma indirimi alan sanıktan haberiniz var mı?

    "Yetiştirdiğin ağacın meyvesini ilk sen yemez misin?" diyen ve kendi öz kızına uyguladığı cinsel istismar suçunu kabul edip hiçbir suçluluk duymayan babalardan haberiniz var mı?

    Ailedeki cinsel istismardan haberi olup da babanın Kuran'a el basabileceğini söyleyince ona inanan abilerden haberiniz var mı?

    14 yaşındayken bir akrabasının tecavüzüne uğrayan ve evinden kaçan Güldünya'nın töre kurallarına uymadığı için vücuduna sıkılan kurşunlar tarafından öldürüldüğünden haberiniz var mı?

    Bir çocuğun kendi ağzından çıkmış olan "Ben çilekli süt istiyorum. İneğin sütünü istiyorum... Pipi sütü istemiyorum artık!" cümlelerinden haberiniz var mı?

    Kanınızın yıllardır süregelen sıcak akışından sonra kanınızı durduk yere dondurmak isteyeceğiniz bütün bu iğrençliklerden haberiniz var mı?

    Karnındaki bebeğin babasından mı yoksa kocasından mı olduğunu bilmeyen kadınlardan haberiniz var mı?!

    Benim haberim yoktu. Çok ama çok özür dilerim. Güldünya'dan, Elizabeth'den, tecavüzünde rıza aranan bütün çocuklardan, 1,5 aylık bağırsakları patlayan o çocuktan, karnındaki bebeğin babasından mı yoksa kocasından mı olduğunu bilmeyen bütün kadınlardan özür dilerim. Bunların hiçbirinden haberim yoktu.

    Büşra Sanay olmasaydı haberim olmazdı. Çünkü ensest haberlerinde pek reyting yoktu. Daha çok tıklanacağı bilindiği için böyle gerçekleri yayınlamayı o kadar tercih etmeyip de durmadan sosyal medya kanalları aracılığıyla Şeyma Subaşı'nın Acun'dan aldığı nafaka haberlerini paylaşan, Arda ve Berkay'ın kavgasını Türkiye'nin gündemine oturtan, izdivaçlarda edilen kavgaların tecavüz ve ensest vakalarının önüne geçtiği bir iğrençlikler bütününde yaşadığım için o kadınların hepsinden özür dilerim.
    Sosyal medyaya yansıması o kadar istenmiyor bu tür haberlerin. Yansıması istenmiyor çünkü toplumun rahatını bozabilecek, iktidarın verdiği cezaların caydırıcılığını sorgulatabilecek cinsten haberler bunlar. Bize yansıyan sadece Palu Ailesi oldu, o da işin görünen yüzüydü. Çok ama çok özür dilerim hepsinden... Hiçbir şey yapmadım cesetlerine karşı. Yapmamayı geçtim haberim bile yoktu tecavüz edilmiş bedenlerinin masumluğundan. Haberim bile yoktu...

    Ben eminim ki, günlük yaşamlarımızda yanlarından geçip gittiğimiz insanların arasında bu tür sapkın insanlar var. Ben eminim ki, binlerce insan bu tür gerçeklere karşı hâlâ sessiz kalmaya devam ediyor. Ben eminim ki, çocukların anlattıklarına inanmayan, ensesti hâlâ hastalık olarak görmekle yetinip de sanıkların ceza almasını engelleyen, verilen cezaların eksikliğinden ötürü aramızda dolaşmaya devam eden insanlar var.

    PEKİ NE YAPMALI BU İLLETE KARŞI?

    *Bu tür olaylardan daha fazla haberimiz olmalı.
    *Çocuklara hayır demeyi öğretmeli.
    *Çocuklara cinsel eğitim verip, özel bölgeleri öğretilmeli.
    *Cinsellik konusu açıldığında çocuk ayıplanıp susturulmamalı.
    *Anneler çocuklarıyla yakından ilgilenmeli.
    *Çocuklara kendilerini nasıl ifade edebilecekleri öğretilmeli.
    *Çocuklara kendi vücutlarının özel olduğu ve ancak kendi izin verirse birinin dokunabileceği öğretilmeli.
    *Ailelerin, çocukların ve bu konuda bilinçlenmek isteyen herkesin Çocuk İzlem Merkezleri aracılığıyla bilgilendirilmesi sağlanmalı.
    *Eğer bir suça tanıklık ettiysen ya da suç şüphesi oluştuysa bunu adli mercie bildirmeli. Aksi takdirde sen de aynı cezayı alırsın.
    *Türkiye'deki ensest gerçeğine psikolojik, sosyolojik, hukuki, tıbbi, edebi, dini, nörolojik konularda tecavüzcülerle yüzyüze gelmiş cezaevi psikologlarının da aracılığıyla geniş bir fener tutan Kardeşini Doğurmak kitabını okumalı. Belki 1 kere değil. 3-5 kere okumalı ki kafamıza bazı şeyler tam olarak kazınsın. Bu kitabın 1000kitap'taki okunma sayısı "419"da kalmamalı. Binlerce, milyonlarca insana ulaşmalı.
    *Bu tür konular hakkında yapılan yorumlara ve gönderilere salt kalp butonuna basıp geçmemeli, içimizdeki esas kalbimizin butonuna basmalı. Ben de dahil.
    *Rahatımızı bozacak görmezden gelinmiş, halının altına atılmış gerçeklerden daha fazla rahatsız olmalı.
    *Daha fazla rahatsız olmalı.
    *Daha fazla rahatsız olmalı...
  • Biraz önce bir video izledim... Anma töreni... Mustafa Kemal'i anmadan fatiha okutan Hoca'ya bir komutanımız Mustafa Kemal'i duydunuz mu diye soruyor iki defa... Sonra hoca duydum diyor... O zaman niye ona da Fatiha okumuyorsunuz diyor... Eee şehitlerimize okuduk ya diye devam ediyor ... Sonra Komutan sinirleniyor ve çıkıyor salondan...

    Dün için güzel bir yazı yazdım ama sonra paylaşmadım... Çünkü;

    18 Mart paylaşımları bilgisizce... Çünkü Çanakkale Geçilmez diyenlerin bir çoğu neden geçilmediğini bilmiyor... Siper savaşları hakkında bilgiye sahip değil... Savaşan komutanları bilmiyor... Özellikle Mustafa Kemal'i anıp paylaşanlar dahil konuya hakim değil... Bir garip deli furya çıkartmış Mustafa Kemal'siz Çanakkale paylaşımı yapıyor... Yapsın tabi o kısımda değilim... Bir tek Mustafa Kemal yoktu orada, lakin... Seyir değiştiren durumlar vardır... Onu bilmek lazım... Hem de çok iyi bilmek lazım... Ölmek için gönüllü olarak gelmiş komutanı bilmemek senin ayıbındır çünkü... Ne yaptığını, hiçbir emir beklemeden nasıl savaşın seyrini değiştirdiğini bilememek senin ayıbın... Deniz ve Kara savaşları diye ikiye ayrıldığını da bilmen lazım...

    Mesela Churchill'in pişmanlığını bilmesi lazım ülke insanımızın. Öyle bir pişmanlığı vardır ki, İkinci Dünya savaşında çok tereddütte kalmış ve Çanakkale yi unutmamıştır... Normandiya çıkarmasına karşı çıkmıştır... Çünkü Çanakkale de Mustafa Kemal'in müdafaa planı ile denizden karaya çıkan askerleri yanlış bir karar sonucu şehit olmuştur. Bunu hiç unutmamıştır... Biyografi filmi yayınlandı geçen yıllarda orada da vardır bu pişmanlığı... Dile getirilmiştir...

    Çanakkale binlerdir, milyonlardır, erkeklerdir, kadınlardır, çocuklardır, yaşlılardır... Düşmandır, vatan müdafaasıdır... Çok şeydir Çanakkale, bir tek onu 'anlamamak' değildir. Gerçekten anlamak ve bilmek gerekir...

    Lakin, Çanakkale 16 Mart 1920 de geçilmiştir. İstanbul; Fatih'in girdiği kapıdan giren düşman askerleri tarafından işgal edilmiştir. Çanakkale düşmanı püskürtmüş ama siyasiler aynı kapıdan içeri almıştır. Bunları ve daha fazlasını bilmemek ülke insanımız açısından üzücüdür. Bu yüzden yazımı paylaşmadım...

    Şimdi videoyu izleyince bir kez daha farkına vardım ki, Mustafa Kemal adı o kadar büyük ki, GÖLGESİNDE dahi eziliyorlar... Bu hiç değişmeyecek... Aklınızdan çıkarmayın... ;)

    Çünkü;

    https://ibb.co/rmqt6XV

    Ve Çünkü ;

    https://ibb.co/WyZ1Cqw

    Çünkü ne yaparsanız yapın...

    https://ibb.co/KwSsRkV

    Bir yolunu bulup Güneş gibi yeniden DOĞACAKTIR..

    FİKİRLERİMİZDE...

    Saygılarımla...
  • 160 syf.
    ·3 günde·Beğendi·9/10
    Evet efenim her ne kadar kendimi inceleme yazma konusunda yetersiz görsem de bu kitabın incelemesini yapmadan geçemeyeceğim. Daha önce Sabahattin Ali'nin üç kitabını okudum. Canım Aliye, Ruhum Filiz kitabı da uzun zamandır merak ettiğim bir kitaptı. "Neden daha önce okumadım ki?" listemde yerini de aldı.

      Kitap Sabahattin Ali'nin eşine ve kızına yazdığı mektuplardan oluşuyor. Romanlarından, hikayelerinden yazar olarak bildiğimiz bir Sabahattin Ali var evet, ama bu kitap karakterler olmadan size Sabahattin Ali'nin kendisiyle tanışma fırsatı sunuyor. Sevgili olan, nişanlısına aşkını ifade eden, eşine olan sevgi cümleleriyle gözleri dolduran, çok iyi bir baba olan Sabahattin Ali'yi tanıyorsunuz.

      Sabahattin Ali'nin hayatını daha önce okumamıştım. Kitabı okuduktan sonra araştırdım. Zamanında kavuşma, buluşma ümidiyle yazılmış mektupların,  umutların sonu acaba ne oldu diye merak ederek... Maddi imkansızlıklar sonucu kurulamayan ama hayali kurulan o ev kuruldu mu? Kızına yakında döneceğine dair söz veren baba sonunda tekrar ayrılıklar olmadan kızına kavuşabildi mi? Ömür boyu ödenip bitmesi planlanan borçlar bitti mi? Ama gördüm ki çoğu yarım kalmış bu hayallerin. Miyop gözlerinden öptüğü kızı Filiz Ali henüz on bir yaşındayken öldürülmüş Sabahattin Ali...

      Kitabı okurken çok duygulandığım yerler oldu. Sabahattin Ali'nin eşi Aliye Ali'ye yazdığı mektuplar büyük bir aşkın yazıya dökülmüş hali.
    "Sen bu karanlık ömrümün içine bir sevinç ışığı gibi, kurumaya yüz tutan ekinlere can veren bir nisan yağmuru gibi birdenbire geldin. Ben bu kadar bol hayat ve saadet yağmuru altında kendimi unutmuş gibiyim. Şimdi ömrümün bir tek gayesi var: bir gün evvel sana kavuşmak, seni kollarımın arasına almak, güzel, temiz yüzüne saatlerce, senelerce hiç doymadan bakmak. Ancak o zaman tam neşeli, senin istediğin gibi neşeli olabileceğim. Senden ayrı, senden uzak bulunurken benden nasıl neşeli şeyler istiyorsun?" Neşeli olmasını isteyen nişanlısına böyle diyor yazarımız ama okuduğum mektupların ekserisinde ayrılık var. Gerek cezaevinde olmak, gerek basım işleri, gerek askerlik... Eşinden uzaktayken neşeli olamayan Sabahattin Ali, ne yazık ki kavuşunca da pek yanında kalamamış canının ve ruhunun.

      İlk yazdığı mektuplarda "Aliye, bana böyle şeyler yazma... Sonra ben sana deli gibi âşık olurum." diyen Sabahattin Ali daha sonraki mektuplarda " Biliyor musun, ilk mektuplarımda “Bana böyle şeyler yazma, sonra sana deli gibi âşık olurum,” demiştim, oldum işte... Sana bugün çılgın gibi âşığım." diyor ve Aliye Hanım ile beraber bizim de gönlümüzü fethediyor.

     Şu an kitapları binlerce kişi tarafından okunan bir yazarın eşine maddi darlık sebebiyle yazdığı şu satırlar içimi okşadı ve üzdü fazlasıyla...
    " Ve ben seni, hiçbir zaman boş bir dört duvar arasına alıp getirecek değilim. İçine girilecek bir evimiz olacağı gibi, günden güne de onu süsleyip zenginleştireceğiz. Mesela şimdilik oturma odamızda kadife kanepe takımı olmayacak da somyalı bir sedir ile dört iskemle ve masa bulunacak. Yatak odamızda aynalı dolap yerine duvarda küçük yuvarlak ayna olacak. Kristal takımlarımız olmayacak ama, herhalde iki misafire de yetecek tabak çatal da bulunacak. Bunları hep yengemlerle kararlaştırdık. Sen ne dersin?"

    Gözleri açıkken bile hayalini gördüğü eşi Aliye Ali'nin güzel olmadığını üstleyerek söylemesi üzerine dünyada ondan güzel birisi olmadığını içtenlikle ifade etmesi öyle güzeldi ki. Cümleleri öyle aşkla dolu ve edebiydi ki Sabahattin Ali'ye hayran olmadan edemedim.
    " Yaşımın yirmi sekiz olması bir şey ifade etmez, dertli seneler beni belki kırk yaşına gelmiş kadar ihtiyarlattılar. Senin cildin iyi kremler kullanarak güzelleşir, fakat benim kayıp olan senelerimin geri gelmesine imkân yok."

      Bazı alıntıları öyle haklıydı ki burada yer vermezsem haksızlık sayarım o cümlelere...

    " Ben zaten kızdığımı nadiren belli ederim. Teessürümü de hiç göstermem. Herkes beni keyfi yerinde, daima gülen biri sanır. İşte bunun için yazılarım çok dertlidir. Hayatımda gösteremediğim teessürümü yazılarımda gösteriyorum."

    Bunu okuyunca Kürk Mantolu Madonna'daki o yalnızlık cümlelerinin aslında karakterin değil de Sabahattin Ali'nin fikirleri, hisleri olduğunu düşünmeden edemedim.

    "Pek az misafirliğe gitmek ve pek az misafir çağırmak istiyorum. Bir sürü fesat ve dedikoducu insanlarla ahbaplık edip ne olacak sanki? Biz birbirimize yeteriz, değil mi?.."

    Kitabı, Kafka'nın Milena'ya Mektupları'yla bolca kıyaslandım okurken. Milena'ya Mektuplar da güzel evet ama o kitap ülkemizde bu kadar meşhurken en az onun kadar güzel olan Canım Aliye, Ruhum Filiz kitabına onun kadar meşhur olmayışıyla haksızlık ettiğimizi düşünüyorum.

     Veee incelememi şöyle bitirmek istiyorum. Nişanlı oldukları dönemde eşine şu öğütleri veriyor eşine: "Etrafın seni sıktığı zaman kitap oku... Ben şimdiye kadar her şeyden çok kitaplarımı severdim. Bundan sonra her şeyden çok seni seveceğim ve kitapları beraber seveceğiz. İnsan muhitin bayağı, manasız, soğuk tesirlerinden kurtulmak istediği zaman yalnız okumak fayda verir. Bana en felaketli günlerimde kitaplarım arkadaş olmuştu. Fakat bu yetmiyor. Şiirlerimde de gördün ki kitaplara rağmen çok ıstırap çektim. Çünkü candan bir insanım yoktu. Sen benim yarım kalan tarafımı ikmal edeceksin." Siz eşinize yazmış olsanız da kitabınızı okuyan tüm kitapseverler tarafından mesajınız alınmıştır Sabahattin Bey.
  • Ben daha çok... bana verilmiş hem de bir hiç için verilmiş olan hayat karşısında şaşırmış durumdaydım. Başımı kaldıramıyorum.
  • Herkese merhabalar efendimmmmm. ✋

    Bu aydaki etkinlik kitabımız Zübük’tü. Bizler de Zübük’e önce kendi içimizdeki zübüklüklerden bahsederek başladık. Daha sonra önceden de yaptığımız gibi herkes altını çizdiği yerleri sundu ve o alıntılar üzerinden kitabımızı tartıştık. E tabii ortada Aziz Nesin olunca ortam bir ara Siyaset Meydanı’na dönmedi değil.😂😂

    Bir ara coşkudan masaya çıkıp “arkadaşlar milletin bekası için” diye nutuk çekesim geldi.😂😂 Kitabın birbirinden nevi şahsına münhasır karakterleri Allah Selamet Versin Murtaza Efendi, Gedikli İhsan Efendi, Tahrirat Katibi Rıza Bey, Allah’ın Kulu İsmail Efendi, Otelci Satılmış, Tüccardan Emin Efendi, Aklı Evvel Bedir Hoca, Çiftverenoğu Hamza Bey, Muhalif Kadir Efendi ve Zübükzade İbraam’ı aramıza alıp hepsini çekiştirdik. Hepsine çok güldük ama bir o kadar da onlara kızdık.🙄

    Günümüz Türkiye’sinde de hâlâ aynı karakterlerin olması da bizi daha çok üzen durum oldu.😒 Velhasıl hepimizin içinde de bir Zübüklük olduğu gerçeğini kabul ettik. Herkes ömründe bir kere de olsa zübüklük yapmıştır öyle değil mi? İnkar etmeyelim lütfen. 😛 Kitabın sonunda da dediği gibi Zübük bir tane değil, biz hepimiz birer zübüğüz. Bizim hepimizin içinde zübüklük olmasa aramızdan böyle zübükler büyüyemezdi. Hepimizde birer parça olan zübüklük birleşip işte başımıza böyle zübükler çıkıyor. Oysa zübüklük bizim içimizde. Onları biz kendi zübüklüğümüzden yaratıyoruz. Sonra kendi zübüklüklerimizin bir tek Zübük’te birleştiğini görünce ona kızıyoruz... Etkinlik fotoğraflarımız için:

    https://i.hizliresim.com/36ZLPM.jpg

    https://i.hizliresim.com/jgOvom.jpg

    Bu ay aramıza yeni arkadaşlarımız katıldı. Hiç yabancılık çekmeden hemen ortama ısındılar, hepsi de çok yetkin okuyuculardı. Bize farklı sesler ve düşünceler getirdikleri için teşekkür ederiz.😊Grubumuzun da daha fazla büyümesi bizi çok mutlu etti. Aramızda olamayan arkadaşlarımızı da kalbimizde yaşattık, kulaklarını epey çınlattık. Bilmem kulaklarınız kaşındı mı?😛😛 Sizi çok özlediğimizi buradan dile getirelim. En kısa zamanda diğer arkadaşlarımızın da tekrar aramıza katılmaları dileğiyle efendim. 😊

    Toplantı sonrası klasikleşen muzlu süt ritüelini bu sefer değiştirdik ve hep beraber Hamburger yemeye gittik. Bendeniz Sinem arkadaşınızın çok sevdiği bir mekana gittik ve gider gitmez yaşadığımız talihsizlik çalınan müzikler oldu. Birden Gazapizmin ortasında kalmak şok etkisi yaratmadı değil🙄🙄 Çok sevgili Fuat Can arkadaşımızın da dilinden bir türlü kurtulamadım, taşları bol bol yedim ama neyse. 😒😒 Yemek yerken hiç de öyle demiyordun ama.😒😒 Neyse ki sonradan normal müzikler çalmaya başladı, yemekler de lezzetli olunca ve herkes beğenince durumu kurtardım. 😂😂😛😛 Bu da yemek sırasında çekildiğimiz şirin bir fotoğraf https://i.hizliresim.com/5aloBL.jpg

    Evet, sonuç olarak biz yine dolu dolu, çok keyifli bir buluşma daha gerçekleştirdik. Bir sonraki etkinlik kitabımızı da Miguel De Unamuno’dan Sis olarak belirledik. Buluşma tarihimiz ise 20 Nisan. Bekleriz efendim. 😊😊




    İletiyi Hazırlayan:
    Sinem
  • hapishaneler seküler suçların mekanıdır şerifhan,
    yusuf'ların medresesi değil.
    7'ler, 40'lar ve 52'ler
    ebced dahil değil.
    ne yakup aleyhisselamın zemmedilen
    ne züleyha'nın nehyedilen sevgisi var bu dünyada şerifhan.


    bal rengi gözlerini Kaplanoğlu'nun filminde göstermişsin
    bir kez daha hüccet kabul etmişler Yaratanın varlığına seni.
    bir bal gibi ve bir huruf-u mukatta kadar esrarlısın şerifhan.

    şerifhan senin hiç elman düştü mü?
    newton'a ilham oldun mu hiç tırmandığın bir ağaçtan?
    biruni'nin kandili için hiç yağ getirmişliğin,
    ali kuşçu için kiremitlere saklanıp bir paçalının tüylerini okşadığın ve
    ve sulara bakıp güneşin geliş açısını,
    ayasofya'yı greenwich bellemişliğin var mı?
    şerifhan senin ayasofya'nın,
    ibadethanenin kapanmışlığı var mı?

    safları en az üç âdem kadar boş bırakan ümmetin
    24 reşadiye altınlık sermayesini bir sikkeye satmışlığını
    yani bütün mektubat-ı Samedani'nin birer ayine-i esmasına münkir oluşunu
    tarikküsalat olmaklığı anlatıyorum şerifhan.
  • 264 syf.
    ·4 günde·Beğendi·10/10
    İçimden geçenleri yazmak isterdim ama Silivri soğuktur şimdi başka bişey deneyeceğim.


    Evvel zaman içinde, kalbur zaman içinde develer tellal, horozlar berber iken uzak uzak diyarlarda (far far away) herkesin kıskandığı bir ülke varmış. Bu ülke türlü türlü badireler atlatmış çok zor şartlarda bugünlere gelmiş, sınırlarını korumuş.

    Günün birinde Transilvanya’da yaşayan AĞLAYAN bir hodja efendi ile kolkola bir takım uzun adamlar ülkenin yönetimine geçmiş. Her şey güllük gülistanlık ama, hükümet kadroları akrabalarla dolduruluyor, ülkenin milli gelirinin sağlayan demirbaş sayılan kurumlar TATAR’lılara satılıyor, ihaleler canının istediği hodjanın selamıyla iletilen kurumlara veriliyor, muhalefet bile muhalefetlik yapmayı unutmuş, he hey ülkede görünürde her şey güllük gülistanlık, sıradan vatandaş hariç! Ama konumuz bu değil.

    Masal bu ya birilerinin kem gözü değiyor, iktidar savaşı mı desek, çıkar çatışması mı bilemiyorum AĞLAK hodja ve uzun adamın arası açılıyor. M.Ö. 2013 senesinde ilk çatırdamalar başlıyor. Karşılıklı tehditler, ellerinde bulunan tape’ler kimin eli kolu daha uzunsa bu süreçte onun borusu ötüyor elbet. AĞLAK hodjanın sahneyi terketmeye hiç niyeti yok.

    Gel zaman git zaman bir yaz gecesi bu çatırdama kırılmaya dönüyor. AĞLAK hodja bütün gücü eline geçirmek için var gücüyle saldırıyor, burada hedefin çok çok uzaklardaki ülkenin yönetimini ele geçirmeye çalıştığı aşikar ama bu kez o kadar şanslı değil. Rüzgarın yönünü tayin eden havarileri hemen uçan halılarına atlayıp Transilvanya’ya uçuyor. Kalanlar için LEGO Terör örgütüne üyelikten yargılama süreci başlıyor.

    Yargılama süreci dediysem hemen gözünüz korkmasın, zira sen, ben tutuklansak belki ömür boyu hapiste kalacağımız suçlamarda, bir takım kravatlı beyler, fularlı hanımlar jet hızıyla tahliye oluyor, nasıl mı :) bunun cevabını o uzak ülkede yaşayan herkes biliyor. Böyle bir süreç işte LEGO terör örgütüyle mücadele süreci. Bu kitapta dümenin ne yönde döndüğünü daha iyi anlayacaksınız. İzahı olmayan şeyin mizahı olur ve Vegas’ta olan Vegas’ta kalır ve unutmayın kasa hep kazanır arkadaşlar. Hep kazanmış bunca zaman!

    Çok gergin bir okumaydı benim için, saatlerce düşündüm, gerginliğim geçmedi böyle bir şeyler karalamak istedim. Umudum yoktu, artık hiç yok, ama işte insan bilmek istiyor. El kitabı olarak dağıtılması gereken bir kitap, iyi bir derleme. Bakan ama göremeyen gözlere özellikle.