• 383 syf.
    ·10 günde·9/10
    Hallac-ı Mansur
    Çölün üzerinde yetişmiş Kanlı Bir gül.
    Rabbiyle arasına benliğini bile koymayan bir kul.
    Öyle bir teslimiyet ki, Allah ile olan birlikteliğini saklayamayıp kendinden vazgeçişin en güzel örneklerinden bir tanesi. Ene-l Hak (Ben Rabbim) diyebilmenin et ve kemiğe bürünmüş hali.
    Neden böyle demişti Hallaç Ne demek istemişti.
    İlahi aşka dayalı tevhid sırrının, insanı aşarak, Yaratıcı gerçeğe varışının özüne yapılan bir yolculuk bu. Yaratıcı ile yaratılan arasındaki çizginin yok olmasıyla ortaya çıkan 'Enel Hak' sözüyle yürüdü Rabbine
    Bir gece Rüyasında görür öğrencisi Şibli, Hallacı Mansuru. Nedir bu Enel Hak sözündeki sır. Bir ses duyar çok uzaklardan. Biz Hallac’a Bir sırrımızı verdik. Sır o kadar büyüktü ki içinde saklayamadı. Allah aşkıyla yanıp tutuşanlara Dünyada Rahatlık yoktur.
    Zindana attılar. Yıllarca zindanda kaldı. Katline ferman vermemek için Halife haber gönderdi.
    Ya Mansur! Sözünden dön. Özür dile. İstiğfar et ve kurtul.
    Mansur’un Cevabı müthiştir.
    O sözü kim söylediyse o özür dilesin.

    Bir gece baktılar ki. Hallacı Mansur Zindanda değil. Zindan görevlileri şaşırmış vaziyette aradılar gecelerce Mansur’u Ama hiçbir yerde yoktu.
    İkinci Gece Daha kötü bir şey olmuştu. Ne Hallacı Mansur vardı ortada nede tutulduğu Zindan.
    Üçüncü gece, Zindan yerinde Hallacı Mansur içindeydi.
    Şaşkınlıklarını gizleyemeyen zindan görevlileri Sorarlar Hallaca:
    Efendim Nerdeydiniz?
    Tebessüm eder ve Cevap verir: ilk gece ben ondaydım, beni görmeniz mümkün değildi. İkinci gece o benimleydi. Ne ben vardım ne hücre. Üçüncü gece her şey yerli yerindeydi…
    …….
    Ve Halife Sözünden dönmeyen Hallacın İdamına karar verirler.
    Götürürler idam edilecek Alana doğru. Elleri ayakları bağlı. Yolun iki tarafına dizilmiş olanlar taş atmak da Hallaca. Atılan taşlar bedenine çarptıkça gülümsemekte. Bir taraftan Dilinde dua yürür İdam sehpasına doğru.
    Allah’ım Sen bunlara Rahmetinle merhamet et. Bunlar Senin Dinin için taş atmaktalar bana. Senin bana verdiğin sırrı bunlar bilmiyor diye Rahmetini esirgeme Affet Allahım. Derken kalabalığın arasından bir Gül çarpar bedenine. Ahh diye inler. Öyle inlerki bir damla göz yaşı akar yanaklarından aşağıya. Sorarlar Akıbetini.
    Şöyle cevap verir: Bana taş atanlar beni anlamayanlardır. O Yüzden attıkları taşlar bedenime çarpsa da canımı yakmaz. Ama atılan gül, Beni anlayan birinin ellerinin arasından çıktı. İşte bu yüzden canım yandı der.
    Çıkartılır idam sehpasına.
    İlk önce kırbaçlanmasını sonra Taşlanmasını ister Halife.
    Hallacın gözlerinin içine bakan Cellat Bağışlayın beni efendim der.
    Tebessüm eder Hallac: Kendi cellatına saygı duymayan hiçbir aşık ölümü hak etmemiştir der.
    Her kırbaç darbesinde “Ehad” (Tektir) diye inlemektedir. Yüzünde en ufak bir acı, bedeninde en küçük yorulma belirtisi yoktur.
    Sorarlar Son isteğin nedir ?
    Namaz kılmak istiyorum der. Ve Namazdan sonra beni taşlamaya başlayacakları zaman ilk taşı günahsız olanınız atsın.
    Taş atacak bir tek kişi çıkmaz aralarından…
    Kılar namazını Açar Ellerini Rabbine: Allahım, şu topluluk senin kullarındadır. Sana yaklaşmak ümüdiyle beni öldürmek için toplanmışlar, onları affet. İyi biliyorum ki, bildiklerimi onlar da bilseler veya bildiklerimi ben bilmeseydim onlar gibi, bu hal başımıza gelmezdi. Onlara selam sana hamd olsun.
    Kaldırırlar Hallacı direğe bağlarlar. Eli yüzü kan içinde. Ellerini yüzüne sürer sonra dirseklerine sonra başını mesh eder.
    Ne yapıyorsun Ey Hallaç diye sorduklarında Abdest alıyorum der.
    Kan ile mi ?
    Evet böyle iki rekat namaz kılacağım. İki rekat namaz da Allah’a götürür. Yeter ki, abdesti kan ile alınsın, aşk içinde kılınsın.
    Keserler Sağ elini Sağ Ayağını Hallaç Gülümsemektedir.
    Allah’ım bu ayaklar bu kollar Senin uğruna fedadır der.
    Çıkartırlar dilini. Son sözünü söyler Hallaç. Ey Alemlerin Rabbi, Senden başka hiç bir şey söylemedi bu dil. Şimdi onuda kesmekteler. Ve Senden başka hiç bir şeye secde etmedi bu baş ve birazdan onu da kesecekler.
    Keserlerde Hallacı Mansur’un başını. Kesilen Her uzuvdan Fışkırın kan Yere ENE-L HAK yazar.
    Yaşarken sözlerine cevap vermeyenler korkarlar Hallacın bedeninden de ve ateşe atarak yakarlar bendeni.

    Ve Derlerki.
    Hallaç Aşkın Zirvesiydi.

    Ve öyle demişti bir şair Hallac-ı Mansur için.
    Bak Mansur’un işine, neler geldi başına,
    Düşen nasıl kurtulur “Enel Hak” ateşine?

    Keyifli okumalar…
  • 320 syf.
    ·Beğendi·9/10
    "Bu kitap herkes ve hiç kimse içindir." Masadan en son kalkanlar için.
    Bu kitap senin için yazıldı kardeşim, üstinsana köprü olacak potansiyeli taşıyan, hakikati damla damla içmeye yeltenen birkaçı için!

    Zerdüşt bir sabah tanla kalktı, güneşin karşısına geçerek seslendi:
    "Ey ulu yıldız! Aydınlattıkların olmasaydı, nerede kalırdı senin mutluluğun!" Bu güneşin doğuşu, onun batışıydı.

    Öncelikle bu zamana kadar okuma/derinine inme fırsatı bulduğum başka hiçbir filozofun beni Nietzsche kadar çarpmadığını belirtmem gerek. Beni kendime getiren, uyandıran hakiki bir tokat.

    Nietzsche'yi iki parçaya ayırırsak daha rahat anlayabiliriz. İlkin
    Nietzsche denen pos bıyıklı; yürekli, zeki, umursamaz, kendinden çokça emin biriydi.
    Nietzsche'deki 'Öteki' ise öfkeyle dolu, kendi kabına hiç mi hiç sığmayan, hiddetli, anlaşılmaz, öveyim derken hışmına uğrayabileceğiniz biridir. Öteki, sıklıkla kitaplarında gördüğümüz yüzüdür. Şöyle ki; Nietzsche'nin kitapları vaaz verir, sopalar, hatırlatır, bazense haykırır. Çünkü duymayı unutmuş kulaklarımıza ancak bir yıldırımın sıçratan coşkusuyla seslenilebilir. Bu yüzden bu kitap herkes içindir!
    Bu Nietzsche ve Öteki ikiliği, zannımca felsefesini yorumlama niyetinde olan eleştirmenleri yanıltan bazen de onlara malzeme çıkaran en önemli nokta olmuştur. Nietzsche'den hoşlanmayanlar Öteki'yi koz olarak kullanmış, onu öncü alan güruh ise diğer özellikleri örnek göstererek işin içinden sıyrılmaya çalışmıştır.
    Bir insanın tam zıttının yine kendisi olması bu yüzden çok gariptir. Her insan işte bu ikiliğin ağır basan tarafıyla diğerinin kaotik savaşımını içinde taşır.

    Nietzsche'nin, yıllar boyu sentezleyip ortaya koyduğu felsefesinin temel taşını "üstinsan" oluşturur. Tarihteki temel taşlarının tamamı gibi Üstinsan da, öznel yorumlanmaktan kaçamamış bilhassa çağının kurbanı olmuştur. Bunda her ne kadar Nietzsche'nin açık bir tanım yapmamasının suçu olsa da asıl pay Nietzsche'nin kızkardeşi Elizabeth'indir. Elizabeth Forster Nietzsche; bir anti-semitist, bir Nazi sempatizanıdır ve
    Nietzsche öldükten sonra onun çeşitli eserlerinden Nazi propagandası yapılabilecek olan kısımları derleyip(bazı felsefe tarihçileri kendinin bolca ekleme yaptığını söyler) "Güç istenci" adıyla kitaplaştırır. Dünya savaşına yol açacak çok çeşitli etkenler dizisi yanında bu propagandaların da çığırından çıkmış bir halk üzerindeki etkisi çok büyük olmuştur. Hitler bunun gibi bir ton kitabı ve mecmuayı referans göstererek sözde üstün bir Alman ırkı yaratmak için 6 milyonu Yahudi olmak üzere 17 milyonu aşkın insanı canice yöntemlerle öldürmüş/öldürtmüştür.
    Wilhelm Reich'ın ifadesiyle:
    "Küçük adam! Nietzsche'nin 'üstün insan'ı olmak için tepelere tırmanmakla, Hitler'in "aşağı insan"ı olmak için aşağılarda bulunmak arasında bir seçim yapma hakkın vardı. Sen ise 'Heil'(yaşasın) diye bağırdın ve aşağı insanı seçtin!"

    Nietzsche'nin kendisi ise, hem Alman milliyetçiliğinin hem de Yahudi-karşıtlığının sıkı bir eleştiricisiydi. Bu karşıtlık yüzünden de Nietzsche, tarih boyunca en fazla yanlış anlaşılan çoğu zamansa pek de anlaşılmayan filozofların başında gelir. Onu yüzeysel okuyan birinin, üstinsanın kavgacı ve salt şiddet yanlısı olduğu gibi bir izlenime kapılması olasıdır. Bu yüzden bu kitap hiç kimse içindir!

    Neden Zerdüşt?
    Nietzsche her şeyden önce bir filoloji profesörüydü(24 yaşında Basel üniversitesine profesör olarak atanmıştı.) Bu yüzden Antik Yunan başta olmak üzere Fars medeniyetine kadar geniş bir kültürel yelpazeyi tanımış, incelemişti. Zerdüşt'ü, tarihte benzeri görülmemiş şekilde bir anti-peygamber olarak baştan yaratır.
    Pos bıyıkların ardından çıkan kendi sözlerine kulak verelim;
    "Bu şerefi ben bir farsa vermeye mecbur oldum: Çünkü tarihi, en önce, bütün ve büyük olarak düşünen Farslardır."

    Tanrı ölebilir miydi?
    Zerdüşt, insanlara Tanrı'nın öldüğünü haber veren bir elçi gibi tasvir edilir. İlk defa La Gaya Scienza(Şen Bilim)'de müjdelenen bir ölüm haberidir bu. Öğle aydınlığında el feneriyle Tanrıyı arayan kaçık bir adam seslenir bize.
    "Onu biz öldürdük, sizlerle ben. Onun katiliyiz hepimiz! Peki ama bunu nasıl yaptık. Denizi kim içebilir?"
    Tanrı'nın ölümü apaçık bir felakettir, ama bilirsiniz, her felaket bir fırsatı beraberinde getirir. Pekala Tanrı öldüyse o zaman sonunda iyi-kötü kavramlarının ötesine geçebiliriz. Çökmüş ahlak sistemleri öneren dinleri, en dindar olanı en ahlaksız olan din adamlarını bir kenara atabilir, kendi gerçek ahlaki kavramlarımızı yaratabiliriz. Tanrı'nın ölüşü gerçek erdemlerin yükselişidir artık.
    Üstad Heidegger, Nietzsche'nin Tanrı öldü sözünün, Batı felsefesi ve metafiziğinin bütün kavramlarının yıkılıp baştan yazılmasına sebep olduğunu ve bir kırılma noktası yarattığını bu yüzden öne sürer.
    Ayrıca değinmek gerekir ki Varoluşçuluk(Existensializm) felsefesi savaş dışında iki büyük kaynaktan beslenmiştir, bunların biri Hegel(Kirkegaard nedense çok içerlemiştir bu zata) diğeri Nietzsche'dir. Çünkü Stirner baklayı ağzından çıkaran ilk filozofsa(W.Adorno), Nietzsche bütün Avrupa'ya 'bakla ithal eden' bir filozoftur.
    Hakikatin değeri ve ne'liği üzerine yaptığı sorgulama ayrıca Post-modernist ve Post-yapısal anlayışın/felsefenin ortaya çıkışına ön ayak olmuştur. Buna etkilediği bir ton önemli ismi de ekleyebiliriz. İlk aklımıza gelenler; Cioran, Bataille, Camus, Sartre, Foucault, Zweig, Hitler, Palahniuk, Musil, Adler, Jung, Hesse gibi dehalar.
    Düşüncelerinden beslendiği kişilerse tabii ki Schopenhauer (Bkz. İstenç ve tasarım üzerine) başta olmak üzere Sokrates, Platon, Spinoza, Dostoyevski(Yeraltından notları coşkuyla okuduğu söylenir), Hegel, Kant, Stendhal, Montaigne, R.Waldo Emerson ve hatırlamadığım diğerleri.

    Toplumun her kesimi kendi kabiliyeti ölçüsünde felsefe okuyabilir, anlayabilir. Felsefi doktrinlerin asıl hedef kitlesiyse sürünün cehalete yönelimi karşısında tek aydınlatıcı olan entelektüel-aktivist kitledir.
    La Mettrie der ki; "Felsefenin nüfuz edebileceği kişiler sadece halihazırda aydınlanmış ve korkacak hiçbir şeyi olmayanlardır."
    Zerdüşt de pazaryerinden vazgeçer bu yüzden. O kulakların duyacağı ağız olmadığını fark eder. Masadan en son kalkanlara, hakikati damla damla içmeye çalışan ve toplumun, dinin dayattığı bütün ahlaki ilkeleri darmadağın edip kendi erdemlerini yaratanlara seslenmeye başlar. Tanrı yoksa korkuya da gerek yoktur, korkunun olmadığı yerde de ahlak ve aydınlanma bir çiçek gibi açmaya, yayılmaya başlar.

    Böyle homurdandı Samet Ö. ve kendi mağarasının yolunu tekrardan adımlamaya döndü.
    "Karanlık dağlardan doğan bir sabah güneşi gibi parlak ve güçlü."
  • Karada duramam artık..
    Bırak sözlerini, gözlerinden bile bir damla haber gelmiyor artık...
  • 149 syf.
    ·1 günde·Beğendi·9/10
    ZAMAN AKIP GİDERKEN

    Yazarı Tatar Çölü kitabıyla tanıyıp tabiri caizse mest olmuştum. Zaman kavramını ve zamanın yan unsurlarını muhteşem bir şekilde işleyen bir kitaptı. Bu kitap ise yine benzer şekilde ilerliyor ve daha önce yazılmış, Tatar Çölü için adeta bir taslak ve ayak sesleri olmuş, haber vermiş.

    Tatar Çölü'nde mesleği askerlik olan bir adamın yıllara yayılan mücadelesi ve bekleyişi söz konusuydu. Bu kitapta ise bir orman bekçisinin hayatı benzer şekilde ve kısmen daha kısa bir zamana yayılma meselesiyle birlikte ön plana çıkıyor.

    Barnabo, kahramanımız. İtalyan yazarın, doğal olarak İtalya kırsalındaki sıradan bir insan tekinin birkaç senesini anlattığı bir uzun öykü-novella diyebiliriz, her ne kadar roman olarak geçse de bende bıraktığı izlenim bu oldu.

    Orman bekçisi olarak görev alır Barnabo, diğer birkaç bekçi arkadaşıyla beraber. Ormanda, taşrada bir genç olarak ne hisseder nasıl geçer zaman? Bunlara değiniyor yazar ve Buzzati üslubu söz konusu olunca bana göre yine çok güzel bir eser ortaya çıkıyor.

    “Dün gibi geliyor,ama duvardaki leke yavaş yavaş oluşmuş. Zaman işte böyle gelip geçiyor.”

    Monotonlukla dolu bir iştir ormandaki görevi, dağlardadır ve dağlarla arkadaştır en çok Barnabo. Doğayla iç içedir, herkes gibi değildir, hassastır ince ruhludur farklıdır. Bir cephaneliği koruma görevi de onun ve arkadaşlarının üzerindedir.Bir gün saldırıya uğrar cephanelik ve Barnabo o sırada nöbetçi arkadaşlarıyla beraber olması gerekirken başka bir yerde oyalanmıştır ve biraz geç de olsa saldırı anına yetişmiştir ama silahların patlamasıyla bir köşeye çekilir saklanır ve ortaya çıkmaz. Onu da kimse görmez fakat sonradan olaylar yatışıp arkadaşlarının yanına geldiğinde ona fena halde ters davranırlar niye bizi yalnız bıraktın diyerek. Gelip de oralarda saklandığını söyleyemez iyice rezil olmamak ve utanmamak için. Fakat içten içe kendi bildiği utanç kendisine yüktür. Bu gerçek kendisinde sır olarak kalsa da yine de işine son verilir yerinde olması gerekirken olmadığı için. İşte bu başka yerde olduğunda, dağlarda daha doğrusu oyalandığı sırada onu alıkoyan yaralı bir kargadır. Bu yaralı kargayı da ceketin cebinde getirmiştir ve işine son verilip başka bir şehre doğru giderken karganın da ondan ayrılmayıp peşinden geldiğini görür. Arkadaş olurlar kargayla. Böylece gelecek 4 yılını geçireceği kuzeninin çiftlik evine gider çalışmak için. Karga öyle bir yer tutar ki hayatında ve kitapta öyle bir motif haline gelir ki okurken anlaşılır bu ancak.

    Bir de bekçiler arasında yakın arkadaşı olan Berton vardır, 4 senelik ayrılık ardından yeniden Berton onu geri dönmesi için çağırır ve Barnabo döner. Artık cephanelik kapanmış, işlerin şekli değişmiştir. Fakat Barnabo için biraz daha farklı bir bekçilik görevi vardır, aradan geçen yıllar iş arkadaşlarının öfkesini soğutmuştur ama çok sıcak ilişkileri de kalmamıştır. Gerçi Barnabo her zaman “yalnız” bir adamdı..

    Kitapta anlatılan ufak tefek yaralanmaları da hayattaki yaralarla bağ kurarak anlatması da ayrı bir tat katmış. Mesela şöyle,

    "Barnabo şimdi de o geçen zamanı ona hatırlatan,yüksek tepelerden bir şeyleri içinde taşıyan her ne olursa olsun telaşlı ve kör bir ümitle arıyor. Baş parmağındaki yaraya bile sevgi duyuyor, zirvedeki kayalar yaralamıştı onu. Çoktan kapanmış ve kurumuş yaraya bakıyor. Bu iz hemen yok olursa çok yazık olacak. Bu yüzden yaranın iki kenarını açıyor, deriyi çekip kopartıyor ve birkaç damla kan çıkmasını sağlıyor. Yarayı yeniden açmakla geçmişe döndüğü,zamanı geri çevirdiği,hala geçmişte olduğu izlenimini yaşıyor.”

    Bir yerde de arkadaşı Berton’un yarasını sorar,

    “Barnabo ayağa kalkıyor,ne diyeceğini bilemiyor,elini uzatarak ‘yaran nasıl oldu?’ diye soruyor. Sessizlik; bulutlar güneşin önüne geçiyor.”
    Buradaki anlatım çok ilgimi çekti. Arkadaşına yarasının durumunu soruyor ama cevap alamıyor, sessizlik oluyor ve bulutun güneşi kapaması gibi adeta arkadaşı da ağzını kapıyor..

    Yine zaman hep zaman,

    “Geçen zamanı duyduğunu sandığı o gecelerden birisi.”
    “Rüzgarın sesi onlara kadar ulaşıyor. Yıllardan beri hep o saatte hep bu alışılageldik ses oluyor.Bütün orman bekçileri artık bu sesi tanıyor ve kimi zaman bir insan çığlığını andırsa da artık hiç birisi bu sese aldırış etmiyor.”
    “Belki de farkına bile varmadan Barnabo zamanın ilerleyişinde geriye sürüklenmişti.Bazı akşamlar yaşadığı o iç sıkıntısı geri dönmüştü.”
    “Barnabo kırlara,yeşil ovalara sığınmıştı ve belki de hayatını bezgin bir nafile bekleyiş içerisinde tüketmesi gerekecekti.”
    “Geldiği günden bu yana çıkınını açmamıştı. Barnabo çıkınını özellikle böyle olduğu gibi bırakmak istemişti ki, yeniden bulduğunda aradan zaman geçmemiş hayaline kapılsın. Ancak şimdi çıkını eline alınca,üzerinde biriken onca tozu görüp,kumaşının sertleştiğini hissedince,aradan geçen yılların açtığı boşluğun farkına vardı.”
    “Başka birisi olmuş gibi hissediyor,o gün nasıl o kadar alçakça davrandığını bile anlayamıyor.”
    “Zaman geçmek bilmiyor gibi görünüyor ama aslında rüzgar gibi uçup gidiyor.”
    “Ormana girmeden önce dönüp eve tekrar baktı, evin önündeki bank,duvara dayanmış bir merdiven ve gündelik hayatta kullanılan her şey bekleyişe dalmış duruyor.”

    Biraz uzattım ama buraya kadar okuyan herkese teşekkür ederim. Başta Tatar Çölü olmak üzere yazarı okumakta fayda olduğunu düşünüyorum ve okumaya devam etmek istiyorum. Herkese iyi okumalar.