• 612 syf.
    “Bu kitap daha önce hakkımda yazılanların tümünün hilafına benim söylediklerimin bir şeye taalluk ettiğini gösteriyor”

    İsmet Özel

    ***

    İlk kez İsmet Özel okuyanları ikiye ayırabiliriz. Onu okumaya denemeleriyle, düz yazılarıyla (nesri) başlayanlar ilk grubu oluştursun. Bu gruptakiler önlerine çıkan devrik cümlelerin, soru sorup kafa kurcalayan sözlerin arasında en başta ne yapacağını bilemez. Bu bilememenin bir başka sebebi de belki de ilk defa karşılaşacağı kelimeler manzumesidir. Zira yazarın kendine has kelimeleri olmasa bile onlara kattığı yeni anlamların olduğunu görür. Hatta yeri geldiğinde doğru bildiğini sandığı bir atasözünü yahut deyimi bile yazarca yorumunu görünce şaşakalabilir. Fakat bu alışma süreci çok uzun sürmez. Birkaç yazı sonrasında kendisini üslubun akışına kaptırmış halde bulur. Zira dikkat celp etme konusunda mahir birinin yazıları vardır karşısında. İlk kez İsmet Özel okuyanların ikinci gurubunu oluşturanlar olarak Özel’i tanımaya onun şiirleriyle başlayanları gösterebiliriz. Bu grubun ilk gruba kıyasla avantajı ve dezavantajı mevcut. Okurun nazmın büyüsüne kapılması nesrinkine nazaran daha hızlı gerçekleşir ve yazarla (burada şair denir artık) daha süratli bağ kurar. Bu bahsi geçen durumun avantaj kısmıdır. Dezavantaj kısmıysa ironik olarak hızlıca bağ kurulan şiirden pek de bir şey anlaşılamamasıdır. Okuyucu farkında olmadan dizeler arasında akıp gider ve fakat bu dizeler üzerinde durup düşününce şiirin ne anlattığını idrak edemez. Tabiri caizse, ne oluyoruz’a gelir. İki grubun ortak noktası dikkatlerinin önlerinde duran yazıda olmasıdır. Gelgelelim iki grup arasında bir de ciddi fark vardır ki onu da şu şekilde söyleyebiliriz; düzyazı okuyucuları diğer yazılar arasında ve hatta bizzat tek yazı içinde irtibat kurup belli bir mana çıkarabilirken, şiir okuyucuları anlamlandıramadığının üzerine gidecek dermanı yine o şiirin içinde bulamaz ve olduğu yerde sayar. İşte şiir üzerindeki bu dikkatini temellendirmek, daha doğrusu anlamlandırmak isteyenler yazarın hayatı başta olmak üzere onun eserlerini ve hatta söyleşi, röportaj, konferanslarına eğilmeli. Bu noktada elimizdeki kitap derli toplu bir çalışma olarak göze çarpıyor.

    ***

    İbrahim Tüzer’in bu eseri kendisinin doktora tezi; Kırıkkale Üniversitesi, 2007. İsmet Özel bu tez için kaleme aldığı önsözün daha ilk satırlarında şunları söyleyerek kitaba bismillah demeden o bilindik salvosunu yapıyor;

    “Ben insanların niçin kitap okuduklarını bilmiyorum.”

    Şimdi bu kitabı neden okumalı diye sormak işten değil. Fakat Özel önsöz yazmış kitaba. Demek ki mühim bir takım şeyler var içinde. Devam ediyoruz.

    ***

    “Benim annem ve iki tane de ablam vardı. Ama ben evimizde Allah’ın bir günü olsun onlara ait özel eşyaya rastlamadım. Bunlar ne zaman yıkanırdı, ne zaman kurutulurdu ben hiç bilmedim. Böyle bir asalet.”

    Sayın Tüzer kitabını dört büyük bölüme ayırıyor. Şairin hayatını anlatan ilk bölüm, ağırlıklı olarak Özel’in Waldo Sen Neden Burada Değilsin ve Şiir Okuma Kılavuzu adlı kitaplarından ve ayrıca Ataol Behramoğlu ile olan mektuplaşmalarından yararlanıyor. Anne babasının yaşamlarından kısaca bahsediyor öncelikle. Burada ilgimi çeken nokta şu oldu. Özel’in babası Ahmet Bey, beş kardeşin en küçüğü; annesi Sıdıka Hanımsa üç kardeşin en küçüğü. Peki ya İsmet Özel? Ahmet Bey ve Sıdıka Hanım’ın dokuz çocukları oluyor ve maalesef üçü ölüyor. Son kalan, yani kalan kardeşlerin en küçüğü İsmet Özel. Kaderin ilginç bir cilvesi olsa gerek. İlerleyen sayfalarda anne ve babasından yaşça çok küçük olmasının, kardeşlerinin mesleklerinin, yaşadıkları yarı göçebe hayatın, okulunun vs Özel üzerinde ne derece bir etki yaptığını görüyoruz. Bu etkiyle daha küçük yaşta merak duygusunun nasıl geliştiğini, etrafını ne denli iyi gözlemlediğini görmek Özel’in soyadı gibi hususi biri olduğuna şahit olmak açısından önemli detaylar içeriyor. Ayrıca, Kadirşinas İtaatsizlik ve Tevarüs Edilmemiş Asalet nedir burada örnekler eşliğinde bir kez daha görülüyor.

    Kitabın ikinci bölümü şairin altı şiir kitabının kronolojik olarak incelenmesine hasredilmiş vaziyette. Kitapların içeriklerinden ziyade onların genel çerçevesine işaret ediyor. Hangi şiir hangi kitabın içinde neden yer alıyor cevaplarını burada bulmak mümkün. Sözgelimi ilk şiir kitabı (Geceleyin Bir Koşu) bireysel duyarlılık, çocukluk üzerine kurgulanmışken; şiirlerinin genelini askerde kaleme aldığı ikinci kitabı (Evet, İsyan!) toplumsal duyarlılığa temas ediyor. İlk bölüm gibi dipnotlarla zenginleştirilmiş bu bölümlerde de hatrı sayılır bilgiler mevcut. Bunlardan birini paylaşayım. Özel beşinci şiir kitabı olan Bir Yusuf Masalı’nı milenyuma iki gün kala yayımlıyor. Fakat yazarın kendisiyle yapmış olduğu söyleşiden bu kitaba ismini veren şiiri yazmaya 1967 yılında başladığını öğreniyoruz. Yani henüz 23 yaşındayken. Henüz sosyalizmin hırçın savunucusuyken. Bunu o yıllarda Edip Cansever’e söylüyor ve Cansever ona burun kıvırıyor. Bülent Oran ile Bilge Karasu’nun bu yazının ortaya çıkmasında çok büyük katkıları olduğunu yine buradan öğreniyoruz.

    ***

    “Benim şiirlerimde siyasi terminoloji aptallar içindir.”

    Üçüncü bölümdeyse şiir kitaplarının içerisine ve oradan şiirlerin mısralarına dahil oluyoruz. İlk iki bölümle Özel’in düşün dünyasına girizgah yapan okur, bu bölümle yazının ilk paragrafında bahsettiğim Özel şiirini anlamlandırmaya bir adım daha yaklaşıyor. Özel’in en mühim şiirlerinden olan ve henüz yirmi yaşındayken kaleme aldığı Partizan’ın kelimeleri arasında dolaşmak, “küfre yaklaştıkça imanım artıyor” dizesinin arka planında şairden ne alıp ona ne verdiğini görmek, ilk olarak Sezai Karakoç’un Diriliş Dergisi’nde yayımlanan Amentü şiirine olan yolculuğa şahit olmak hep bu bölümde olan kısımlardır. Yaşlandıkça Savaş Bitti, John Maynard Keynes’ten Nefretimin 20 Sebebi gibi son derece uzun şiirler kaleme alınmasının nedenleri de keza burada yer alan dikkat çeken kısımlardır.

    Dördüncü ve son bölümdeyse sayın Tüzer şiirleri dil ve üslup açısından ele alıyor. Artık mısralarda geçen kelimelerin yoğunluğu ve onların kullanım tarzı, yinelemeler, deyimler, özel adlar, yazım farklılıkları ve dahası mercek altına yatırılıyor. Bu noktada alanı edebiyat olmayan biri sıkılabilir zira edebiyata dair teknik bilgiler kullanılıyor. O kadar ki tablolarla zenginleştirilmiş olan bölümde hangi harf ne kadar kullanılmış onun dahi tablosu yer alıyor.

    Bu son iki bölüm aynı şiirleri tekrar tekrar öne getirmesi ve yazarın sıklılıkla "imajinatif açılım" gibi kelimeleri kullanması sebebiyle oldukça sıkıcı hale gelebiliyor. Şahsen ben epey zorlandım. Yine belirtmekte yarar var ki mısraların incelendiği bu bölümlerde şu kelime şunu imler, bu mısra bunu anlatır diye vazıh bir anlatım beklemeyin. Hüsrana uğrarsınız zira. Kitabın temelde yaptığı yol göstermektir, yolun sonuna gitmek okuyucunun çabasına kalmış.

    ***

    “Benden başka bir kalemle ikame edebilecek bir tek satır yazmadım.”

    İsmet Özel anlaşılması zor biri, şiirlerini anlamaksa en zoru. Bunu kendisi de biliyor ve söylüyor da. Bu kitaba yazdığı önsözde de belirtiyor işbu durumu.

    “… bu kitabı okuduğunuzda bir sırrı çözmüş olmanın sevincine kavuşmanız bahis konusu değildir. Benim yazdıklarımın neye taalluk ettiğini keşfetmiş olmanın tatmini sizi rahata erdirmiş olmayacak.”

    Neden böyle peki?

    Çünkü o kendisini şiire adamış, canına kıyacakken şiire tutunmuş, varlığını şiirde bulmuş, bulduğu bu varlığı yine şiire vermiş biri. Kimse cesaret edememişken kendi şiirinde kendine Şair diyebilecek kadar cesur biri. “Bu, ben peygamberim demek gibi bir şey” demişti bir arkadaşım. Onun derdini bilmeden, şiirine hakim olamayız belki. Belki o derdi yaşamadan da olmaz. Hatta o derdi yaşasak bile, o olmadığımız için yine şiirine hakim olamayız. Peki, neden okumalıyız Özel şiirini? Cevap basit; herkesin yaşanmışlığı kendinde ve herkes ama herkes onun şiirinde kendi yaşamından bir pay bulur.

    Peki bulduğu bu pay onu refaha mı erdirir? Hayır.

    Sayın okurlar, İsmet Özel’in sunduğu konforsuzluğa hepiniz hoş geldiniz.
  • Hayırlı sabahlar.

    Bu sabah diğer günlerde de yaptığım gibi kitaplara bakıyordum.

    Bir sosyal platformda ikinci el kitap satan bir hesabın sayfasındayım. Kitap fotoğrafları altında yer alan fiyatları önümdeki excel tablosuna isimleriyle birlikte not ediyorum. Adına mühendislik alışkanlığı veya kayıt tutma manyaklığı diyebilirsiniz. Hoşuma gidiyor yazmak, not etmek. Daha ilkokul öğrencisiyken ciltlerce ansiklopediyi sayfa sayfa karıştırıp hayvan isimlerini elimdeki küçük ajandama yazdığımı bilirim. Neyse, konudan uzaklaşmayayım. İşte bu yazdıklarımı gören arkadaşım haliyle ne yaptığımı sordu. Anlattım. Bu kitap satma olayının fena bir iş olmadığını, yaklaşık iki üç senedir internetten kitap satan bir arkadaşın -Allah bereket versin- daha geçenlerde dükkan açtığını, sürekli akan kitap kaynağı elde ettiğin takdirde mezat gibi güzel ve hatta zevkli bir işle de bunu süslenebileceğini anlattım. E tabi ben böyle ballandıra ballandıra konuşunca o da daha önce belki onlarca kez duyduğum bir söz etti;

    "Sen de satsana hacı kitaplarını."

    Fakat... diye tanıdık bir sızı geçti içimden. Tanıdık zira bu cümleyi ne vakit duysam aynı yerde açığa çıkıyor. Satamam, dedim. Onlar benim evlatlarım. Kimisinin altını çizmişim, kimisinin yanına not almışım. Birisi onlardan birini sertçe yere atınca dahi içim cız ediyor. Mıymıy romantizm değil bunun adı, saf sevgi. Muhabbet. Kitaba kitap olduğu için değer vermek. Naçizane elbet.

    Ayrıca her şey para mı? Evet, kitaplarımı satsam hatırı sayılır bir meblağ elde ederim belki. Zira kaliteli sayılabilecek bir kitaplık mevcut. Fakat her şey para değil. Allah Teala aratmasın, iyi kötü bir işim, gelir kaynağım var. Ne diye üzerinde öyle veya böyle emeğimin olduğu kitapları kullanıp fazlasına talip olayım. İleride kitapçı açmak gibi bir niyetim var gerçi, bu ayrı. Fakat kendi kitaplarını satmak. Kitapları satmak durumunda kalmak. Bilmiyorum. Allah düşürmesin. Bu noktada, aklıma gelen bir anımı paylaşayım sizinle.

    Bundan yaklaşık dört sene evvel, 2016 yılının bahar aylarında, Ömer Faruk Dönmez'in kitaplarında sürekli bahsettiği İsmet Özel'in Cuma Mektupları serisini arıyorum. İsmini çokça duymama karşın daha önce hiç Özel okumamışım. İş bu ya, başlangıç olarak kendimi on kitaptan oluşan ve ağırlıklı olarak siyaseti (Özel'in kendisi buna karşı çıkar ve hatta yazılarının salt siyaset odaklı olduğunu iddia edenleri yazılarının muhtevasını anlamadığını belirtir) konu edinen eserlerini gözüme kestirmişim. Artık Dönmez'in kitabından nasıl etkilenmişsem! Ankara'dayım o sıralar. Öğrenciyim. Bilenler bilir, Sıhhiye'deki Zafer Çarşısı'nın hemen arkasında sahafların yer aldığı koca bir bina var. Oraya gittim. Kitapları hemen hepsine sordum fakat eli boş çıktım. O kadar boş ki çoğunda herhangi bir İsmet Özel kitabı dahi yoktu. Birisinde çok yakın zamanda koca serinin satın alındığını öğrendim. Haliyle epey üzüldüm. Boynu bükük çıktım dükkandan. Bir diğerindeyse hayatımda asla unutmayacağım bir durumla karşılaştım. Dükkan sahibinde bir adet İsmet Özel kitabı var. Fakat, tam hatırlamıyorum, ilk baskı yahut imzalı olduğu için yüksek meblağdan satıyor. Dükkandan çıkacakken, bir baksana, dedi. Baktım. Tam sözleri olmasa da aşağı yukarı şunları söyledi;

    "İsmet Özel yaşlı biri malum. Bendeki kitabını satmasam şimdilik. Ölmesini beklesem. Böylelikle kitabı daha yüksek fiyattan satabilirim. Olur mu böyle?"

    Şaşkınlıktan küçük dilimi yutacaktım. Yüzündeki tereddüt ifadesini vicdana yorup abi, dedim nazikçe, sen neler diyorsun. Hiç olur mu öyle şey? Vicdanın el veriyor mu böyle bir şeye? Para için yapılacak iş mi bu? Kitap kimin nasibiyse ona sat gitsin. Haklısın, dedi. O öyle dedi fakat paranın, insanın aklına neler getirdiğini o an biraz daha iyi anladım ben.

    Üzgün ve yorgun bir şekilde eve döndüm o gün. Nadirkitap sitesinde aradığım kitapların tanesi 40-50 lira civarında. Burası da ayrı bir ticarethane! İmkan yok almama. Üzücü.

    Aradan biraz vakit geçti. Facebook'ta üyesi olduğum bir grupta ileti gördüm. Abimizin biri dara düşmüş, kitaplığındaki kimi kitapları satılığa çıkarmış. Listelemiş isimleri. Tefsirden hadis külliyatına, hatıratlardan fikir kitaplarına kadar pek çok türde eseri satmak niyetinde. Niyetinde değil aslında, o durumda kalmış. Baktım, listenin içinde benim aradığım Cuma Mektupları serisi de var. Gözlerim ışıldadı. İletişime geçtim. Dokuz kitabı varmış serinin, biri eksikmiş. Rica ettim, aradı onu da buldu. On kitaptan müteşekkil seti bana çok ama çok uygun bir fiyata verdi. O kadar ki nadirkitapta bir tanesine vereceğim para desem yeridir. Kiminin üzüntüsü kiminin neşesine sebep oluyor işte. Buruk bir neşe.

    İşte o vakit "aramakla bulunmaz, bulanlar ancak arayanlardır" sözünü iliklerime kadar hissettiğim bir gündü. Bulmak yok, nasip var.

    Velhasıl bugünün sabahından ne gündü ama dediğim vakitlere gittim bir an. Sizi de şahit kılmış oldum. Tekrardan hayırlı sabahlar.
  • " . Yaz mevsiminin günlerinden birindeydik. Öğlen sonu iş molası vermiş, yazlık mutfağın önündeki balkonda annemin gençlik yıllarında dokuduğu halının üstüne oturmuş çay içiyorduk(bu halı hâlâ durur♡ evimizde zamana direnen yegâne eşyalardan birisi sadece).Babam Libya'ya giden Türk işçilerden biriymiş. Libya'da Kaddafi yönetimine karşı başlayan direniş dünyayı sallamış ve Kaddafiyi halkı acımasızca öldürmüştü.
    Bunun nedenini merak ettim.
    " Baba sen gittin gördün oraları. Kaddafi gerçekten kötü biri miydi? Halkına zulmeden biri miydi? " ( bu arada babam 73 yaşında)
    "Hayır kızım." dedi. "O, hep halkını seven koruyan birisiydi. Elektirik parası almaz, halkı nasıl refah edecekse öyle yaptı" dedi.
    Ve sonra dedi ki:
    " Çalışmaya gittiğimde deverimlere ben de katılmıştım"
    Sonra annem girdi araya :
    " He kızım, çoluk çocuk burda aç, baban Libyada devrim yaparmış. Boş valizle gidip boş valizle geldi. Getirdiği tek şey devrim bayraklarıyla arapça yazılı kâğıtlardı."
    Olayın bütün büyüsü kaçtı. Annemin olaya bakış açısı beni hâlâ güldürür:)
  • https://youtu.be/DQ7OKhosbTs 🎶🎵

    Bundan tam iki sene öncesinde Adıyaman JÖH taburunda acemi askerdim. Sabah mıntıka görevim komutanların sabah çayını demlemek. Memleketi özlemişim, sabah erken kalkmanın da siniri var üzerimde. Bir anda yandaki bir odadan bu şarkı çalmaya başladı. Sanki o an askerde değilim de Nemrut Dağına güneşin doğuşunu seyretmeye çıkmışım gibi hissettim. Demlediğim çaydan bir bardak da ben içtim. O günden sonra bu şarkıyı bulamamıştım. Bugün tevafuk karşıma çıktı. Buradan paylaşayım dedim.
  • 152 syf.
    ·10/10
    Mustafa Kutlu’nun Tirende Bir Keman hikayesini okuduğumda bir an öğretmenlik yıllarıma gittim. Türkçe derslerine girdiğim yıllarda dil bilgisinin soyut terimlerini çoğu zaman şarkı sözlerinden örneklendirirdim. Böylece hem şarkıyı hatırlar ve varsa sınıftan birilerine söyletir derse bir renk katardım, hem de böylece akılda kalabilecek bir örnekle konuyu pekiştirirdim. Gördüm ki Mustafa Kutlu da kitabın her sayfasında musikimizin en güzel örneklerinden bir kuple vermiş. Bazen kitabı bırakıp hayalen şarkının ritmine ve güzelliğine kendinizi kaptırıyorsunuz. Müzik eşiliğinde kitap okuyamam. Kitap okurken sese karşı bir duyarlılığım vardır. Ama burada, kitap boyunca iç sesim hiç susmadı diyebilirim.

    Hikaye biraz Yeşilçam filmini andırıyor ve oldukça bilindik bir konu. Ve belki yazarın Uzun Hikaye kitabına da bazı yönleriyle benziyor diyebilirim. Uzun Hikaye'de de baba oğulun tiren yolculukları had safhadaydı. Orada yolculuk için binilen tirene, burada para kazanmak için biniliyor. Yazar tireni ve tiren yolculuğunu iyi anlatıyor. Anlatımı çok canlı. Okumuyor sanki orada yaşıyorsunuz. Bir hikayeden bir hikayeye sanki tirenle ulaşıyorsunuz.

    Kenan Cibali’de oturan bir keman sanatçısı. Sadece kendisi değil, babası da dedesi de sanatçı. Onlar da müzikle ilgileniyorlar. Ve hatta Kenan’ın oğlu Sadullah da aynı şekilde keman sanatçısı oluyor sonradan. Mustafa Kutlu hikayelerinde bir kişinin hikayede ilk defa ismi geçecekse artık onun geçmişinden başlayarak günümüze kadar olan serencamını birkaç sayfa okuyoruz. Bu da kimmiş demiyor, ismi baştan tanıyoruz. Tabi tanıdığımız her isim bir başka ilginç hikayeyi getiriyor. Kenan’ın annesi başlı başına bir hikaye mesela. Kenan’ı terk edip giden Semiramis de öyle. Sadullah’ın Kömürcü İbo tarafından kaçırılan Şefika’sı da. Kenan’ın ve Semiramis’in oğlu Sadullah ise kendi hikayesini yazıyor zaten burada.

    Hikayede bir dönemin ünlüler dünyasına getirilen eleştiriler var. Sanatçıların yaşadıkları dramlar. Bir anlamda tutunamayanların hikayesi. Şarkılar eşliğinde yaşanan acı hayatlar zaman zaman gözlerinize hücum etmiyor değil.

    Kenan çok ani öldü. Sadullah zamansız babasız kaldı. Şefika Sadullah’ın hayatından çabuk çıkarıldı. Bir şeyi daha okudum kitapta: Anadolu'daki insanların iki tek atsa da merhamet ve şefkat dolu olduklarını, vefalı davrandıklarını. Cellat Ali bunlardan biri mesela. Hikayeyi çokça anlatıp merak unsurunu öldürmek istemiyorum. İyisi mi ben, hikayeyi kitabın kendisine bırakıp o hikayeden dilimde kalan birkaç şarkı sözünü paylaşayım:

    "Canımın yoldaşı ol gönlüme bin neş'e bırak"

    "Kederden mi neden bilmem sararmış reng-i ruhsarın"

    "Yine bir sızı var içimde akşam oldu diye"

    “Aşkın ile gündüz gece giryanım efendim /Bülbül gibi gül rûyine hayranım efendim"

    “Ey büt-i nev-eda olmuşum mübtela"

    "Bir nigah et ne olur hâlime ey gonce dehen"

    "Kapıldım gidiyorum bahtımın rüzgarına"
  • Hiç bir zaman icra memurunun, haciz memurunun evime gelmelerini istemem. Haczedilecek bir şey bulamazlar, insan mahcup olur.