• Sen benim hiç bıkmadan saatlerce seyre daldığım tövbe tutmayan en tutkulu sevdamsın.

    Aslında insanlar seni hayal kırıklığına uğratmıyor. Sadece sen yanlış insanlar üzerine hayal kuruyorsun. Montaigne

    Kırk bin kere kırsam da hüznümün aynasını. Kader karşıma koyar hep bıkmadan aynısını.

    Farklıyız güzelim birbirimizden apayrı dünyanın insanlarıyız tek suçu sevip de yaşamak olan bir anlık hevesin kurbanlarıyız.

    Yüz kere yere düşmüş olayım; başkalarına çelme takan biri olmayacağım. Ben kazanan değil, insan olmak istiyorum.
  • 287 syf.
    ·10/10
    Yazılarından keyif aldığım, bir şeyler öğrendiğim yahut zihnimde yeni ufuklar açan ve beni düşünmeye, gözlemlemeye iten her yazarı; din, dil, ırk ayırt etmeden okurum. Amacım ise, hayata elimden geldiğince her yönden bakmaya çalışmak ve öylesine değil, hakkıyla yaşamak. Bu düşüncelerimden hiç şaşmadan inatla yoluma devam etsem de, rahatımı bozan insanlar da olmuyor değil. Okuduğum ve beğendim yazarları belli bir kalıba sıkıştıran, yazdığı tek satırı okumadan onun hakkında dininden yahut ırkından yola çıkarak yorum yapan ve beni tenkit eden insanların varlığı, eskiden beni öfkelendirirken, son zamanlarda canımı sıkar oldu. Özellikle ülkemizde, yetiştirdiğimiz nadir düşünce insanları, sanatçılar ve edebiyatçılar olduğunu düşündüğümde, bu tutumu çok haksız buluyorum. Misal, Mehmet Akif Ersoy’u dindar, Sabahattin Ali’yi komünist diye küçümsemeyi ve yapıtlarını inkar edip hatta çöpe atmanın son derece yanlış olduğunu düşünüyorum. Okunan metinleri olduğu gibi kabul etmek değildir okuyucunun görevi; okuduğunu düşünmek ve sorgulamaktır. Ama tabii ki, okuma oranın bu kadar düşük olduğu bir memlekette, düşünme ve sorgulama kısmına geçmek için çok uzun yollar katetmek lazım, o da ayrı bir konu.

    Bütün bu yazdıklarımın elbette bir sebebi var ki, bu da kendi adıma çok değerli bulduğum bir düşünce adamı olan Cemil Meriç. Daha önce okuduğum ‘Bu Ülke’ kitabıyla beni can evimden vuran, velev ki yazdıklarının hepsi boş laf olsa, sadece ömrünü okumaya adamış bir insan olması bile onu son derece özel ve önemli biri yapmakta, bana göre. Ama tabii ki, hayata at gözlüğüyle bakan bir insan için bunu görmek neredeyse imkansız.

    ‘Mağaradakiler’, Meriç’in Türkiye ve Avrupa’daki entelektüelleri ve aydınlarıincelediği ve analiz ettiği, iki bölümden oluşan bir kitap. ‘Mağaranın Dışı’ olarak adlandırdığı ilk bölümde, her türlü bakış açısına göre, entelektüel kavramı tarif ediliyor. Dünyada entelektüel kavramının tarifini yapan insanların, katıldığı ve katılmadığı düşüncelerini, eksik bulduğu ve tamamlamak istediği taraflarını tek tek analiz ederek değerlendirmiş Cemil Meriç. Devamında, entelektüel ile kapitalizm arasındaki ilişkiyi, sonrasında da intelijansiya kelimesini ve Rusya’daki aydın kitlesini analiz etmekte. ‘Mağaradakiler’ adlı ikinci bölümde ise, sıra Türk aydınını ele almaya geliyor. Meriç bu bölümde;ihtilal, revolüsyon, inklap, anarşi ve liberalizm gibi konuları analiz etmekte. Eleştirel yaklaşımın önemini vurgulayan yazar, bunun her çağda tepki çektiğini, kiminin bu yüzden taş ocaklarına yollanmış olsa da susturulamadığını belirtir. Kitabın 1980 yılındaki baskısında çıkan ‘Suçlu Kim’ bölümünde ise yazar, dilin yozlaşması, dilde ırkçılık gibi konuları incelemekte.

    Kolay okunan bir kitap olduğunu söyleyemem. Meriç’in bahsettiği konulara sağlam bir şekilde vakıf olsaydım, muhakkak ki söyleyecek ve yazacak daha çok şeyim olurdu. Ancak, zor okumama, okurken sürekli düşünmeme rağmen, çok keyif aldığımı söyleyebilirim.

    Kitabın sonunda, sevgili Meriç, kendi hayatının özetini yaparken; çeşitli kavramları ve ideolojileri tam kavramadan sahiplendiğini, bu yüzden de çözümü hayattan ve insanlardan uzaklaşarak kitaplarda bulduğundan bahsetmekte. ‘Bu Ülke’ kitabında da bu tip birkaç düşüncesinden bahseder kendisi. Bu konudaki sözleri benim için o kadar önemli ve değerlidir ki, insanların kitaplarla kafayı bozduğumu ve beni takıntılı biri olarak nitelendirmeye başladıkları süreçlere denk gelmişti o satırları okumam. Cemil Meriç sayesinde kulaklarımı tıkadım bütün söylenenlere. Büyük ihtimalle bir süre daha devam ettiler konuşmaya. Ne zaman sustular bilmiyorum. Kulaklarımı yeni açtım ve sanırım artık sadece, işime yarayacak şeyleri duyuyorum.

    Cemil Meriç
  • Takriri Sükun Yasası etkisini çabuk gösterecek, Terakkiperver Cumhuriyet Fırkasının (TCF) parti programındaki, Terakkiperver Cumhuriyet Fırkası efkâr ve ittihâdıdiniyyeye (dinin birleştiriciliğine) hürmetkardır ifadesi Şeyh Said isyanını körükleyen sebep olarak yorumlanacak, Parti çok geçmeden 3
    Haziran 1925'te İstiklal Mahkemesi tarafından kapatılacaktı

    Öyle ki, 19 Nisan 1925'te Terakkiperver Parti'nin merkezinin basiılmasını gazetesinde haber olarak veren Hüseyin Cahit Yalçın da tutuklanacakti. Mahkeme Başkanı'nın sözleri ise gelinen noktayı anlatması açısından çarpıcıydı. Mahkeme Başkanı, Takrir-i Sükun yasası çıkınca neden bu yasayı övmediğinin hesabını soruyordu Yalçın'a. Hüseyin Cahit Yalçın ise şu cevabı vermişti: "Takrir-i
    Sükun Kanunu çıkıyor dediler. Elzemmiş. Ben de bunu kabule mecburdum sustum. Simdi susuşum bir suç oluyor. Susmak hakkım yok mu benim. Böyle
    nazik bir dönemde bari bir şey yazmayayım, hükümet rahat etsin dedim. Oysa şimdi bu yüzden sorguya çekiliyorum. Hatabettiğimi görüyorum. Çünkü gazeteyi büsbütün kapatmalı imişim
    (Hıfzı Topuz, a.g.e, sh. 149-150)
  • Geçmişin dehlizlerinde sevdaya geçit vermeyen, gözümden bile sakındığım, sarıp sarmaladığım, toprağa gömüp meyvesini beklediğim; bazen dualarıma kattığım, bazen de yalnızca Yaradan'dan istediğim cümlelerimle sessiz ve
    s/ağır bir hikayem var benim...
  • "İlgi duymuyordum. Hiçbir şeye ilgi duymuyordum. Nasıl kaçabileceğime dair hiç fikrim yoktu. Diğerleri yaşamdan tat alıyorlardı hiç olmazsa. Benim anlamadığım bir şeyi anlamışlardı sanki. Bende bir eksiklik vardı belki de. Mümkündü. Sık sık aşağılık duygusuna kapılırdım. Onlardan uzak olmak istiyordum. Gidecek yerim yoktu ama. İntihar? Tanrım, çaba gerektiriyordu. Beş yıl uyumak istiyordum, ama izin vermezlerdi."
  • 184 syf.
    ·7/10
    Ermeni, Türk çatışmalarının en yükseğe çıktığı bir zamanda ve yerde (Adanada) bir Ermeni'nin canını kurtaran ve onun en iyi arkadaşı olan bir Türk'ün soylarını birleştirmeleriyle dünyaya gelen: Türk-Ermeni (Müslüman-Hristiyan) bir Osmanlı hanedanı mensubunun, 2. dünya savaşı sırasında Fransa'da direnişçilere katılması, buradaki direniş maceraları, bu maceralar sırasında hayatının aşkı ile tanışması, nihayetinde kazandıkları zafer ve bu zaferin ona kazandırdığı -belki hakedilen, belki abartılmış- şöhret, babasının adını İsyan koyacak kadar ondan beklediği devrimci duruş, onun bunun tam aksine bir gelecek kurgulaması ancak kaderin onu tam da babasının istediği gibi bir insan yapması...

    Biraz da devrimci ve direnişçi sol ruhlarının verdiği heyecan ile Yahudi soylu kadın ile Müslüman soylu erkeğin Arap-İsrail savaşının patladığı sıralarda Lübnan'da tekrar karşılaşması ve evlenmeleri, kısa süren mutlu bir sürecin akabinde savaşın aralarında çizdiği aşılmaz duvarlar. Bu duvarların ve babasını kaybetmenin buhranı ile ayrıca babaannesinden miras kalan psikolojik rahatsızlıklar sonucu akıl sağlığını nispeten kaybetme ve hain kardeş Salem'in İsyan'ı bir tımarhaneye kapatması.

    Tımarhane'de geçen 20 küsur yıl. Neticede İsyan'ın kızıyla tımarhanede karşılaşması ve ilaçlardan kurtulması için bu karşılaşmanın oluşturduğu itici güç. Savaşın meydana getirdiği kaostan faydalanıp tımarhaneden kaçış ve en son erkek ile kadının hikayelerinin başladığı yerde romantik buluşmaları.


    Kitap küçük hacimli, akıcı bir üsluba sahip. Olmuş bitmiş bir hayat öyküsünü devam eden günümüze bağladığı için cevapsız kalan sorular mevcut. Örneğin Salem'in hayatını kaybetmesinin cevabı "okuyucuya bırakılmış." Bir diğer akla gelen soru Clara evli mi, bekar mı, İsyan'ı bekledi mi, beklemedi mi?

    Kitabın en başta vurgulamak istediği durum Ermeni-Türk gerginliği sırasında Türk-Ermeni dostluğu ve evliliği, bir nesil sonra ise Yahudi-Müslüman gerginliği sırasında meydana gelen Müslüman-Yahudi aşkı ve evliliği... İkisinin de ortak noktası ve başkarakterlerin seciyeleri: kin ve nefrete karşı düşmanlık. Bunu İsyan Fransa'da direniş örgütüne katılırken Bertrand'a açıklıyor. "Benim Fransa'ya Fransız vatanına bir bağlılığım veya Almanlara Fransa'yı işgal ettiği için bir düşmanlığım yok. Ben Nazizmin şiddetine, kinine düşmanım" diyerek romanın anafikrini ifade ediyor.

    Kitapta soyaçekim ve kader vurgusu da bulunuyor. Babasının devrimci oluşunu istemesi ve bu baskı sebebiyle dingin bir yapıya sahip olan ve gazete dahi okumayacağına, yalnızca derslerine odaklanacağına dair kendine söz veren İsyan'ın Özgürlük örgütüne katılıp direnişçi olması, üstelik Lübnan'da bu kimliğiyle ünlenmesi kader temasını işliyor.

    İsyan'ın bir dönem aklını kaybetmesi ise soyaçekimin yansıması.
  • Nevroz, artık bedensel, organik metastazlarla, işlevsel arazlarla kendisini gösterdiğinde, onunla baş etmek hiç de kolay değildir. Benim "hastalığım" henüz evvelden kestirilemeyen bir tutumdu. O sabah nasıl uyanacağım bilinmezdi ve dehşetli bir yorgunluktu benimle yaşamak...