• https://www.instagram.com/kitapdolusu/
    ⭐ Öncelikle kitabını imzayıp gönderen Gizem Hanım'a çok teşekkür ediyorum.
    ⭐ Benim ilgimi çeken ve sizin de ilginizi çekeceğine inandığım bir detay var. Kitap kapağının hakim olduğu mavi renk kitabının içinde neredeyse her şiirde ve denemede de karşımıza çıkıyor. Bu detayı bir gizem olarak bırakıp, merak eden okurların kitabı okumasını öneririm.
    ⭐ Yukarıda da bahsettiğim gibi kitap bir şiir ve deneme kitabı. Ağırlık olarak şiirlerin yer aldığını ancak aralarda ise kısa denemelerin bulunduğunu belirteyim.
    ⭐ Kitap hakkında hoşuma giden çok güzel bir özellik var. Çoğunlukla şiirlerin bulunduğu herhangi bir kitapta kopukluk bekleyebilirsiniz. Ancak bu kitapta bu böyle değil. Şiirlerin arasında bile bir bütünlük var. Bir şiirden diğerine atlıyorsunuz, aralarda bir kaç sayfalık bir deneme çıkıyor karşınıza, sonra yine şiirler...
    "Geçmez derdik değil mi?
    Sözler geçmişte kalır da
    Hisler geçmezlere yakışırdı. "
    ⭐ Altını çize çize okuduğum denemeleri, başlarına yıldız koyduğum şiirleri buraya yazmaya kalksam sığmaz. Kısacası Gizem Hanım ilk kitabı olmasına rağmen çok güzel bir iş çıkartmış. Yeni yeni kitaplarını bekliyor olacağız. 🤗

    "ilklermiş, sonları, başlangıçlarmış
    Hayatımız mışlardan ibaret
    Oyşa mışlara kanıp seviyoruz diyoruz
    Her şey şu andan ibaret değil mi?
    İlla mışın olayım diyorsan
    Üstüme sinmişliğin olsun yeter."
  • OĞUZ ATAY TEHLİKELİ OYUNLAR

    Sevgili Bilge, bana bir mektup yazmış olsaydın, ben de sana cevap vermiş olsaydım. Ya da son buluşmamızda büyük bir fırtına kopmuş olsaydı aramızda ve birçok söz yarım kalsaydı, birçok mesele çözüme bağlanamadan büyük bir öfke ve şiddet içinde ayrılmış olsaydık da yazmak, anlatmak, birbirini seven iki insan olarak konuşmak kaçınılmaz olsaydı. Sana, durup dururken yazmak zorunda kalmasaydım. Bütün meselelerden kaçtığım gibi uzaklaşmasaydım senden de.

    İnsanları, eski karıma yapmış olduğum gibi, büyük bir boşluk içinde
    bırakmasaydım. Kendimden de kaçıyorum gibi beylik bir ifadenin içine
    düşmeseydim. Bu mektubu çok karışık hisler içinde yazıyorum gibi basmakalıp sözlere başvurmak zorunda kalmasaydım. Ne olurdu, bazı sözleri hiç söylememiş olsaydım; ya da bazı sözleri hiç söylememek için kesin kararlar almamış olsaydım. Sana diyebilseydim ki, durum çok ciddi Bilge, aklını başına topla.

    Ben iyi değilim Bilge, seni son gördüğüm günden beri gözüme uyku girmiyor diyebilseydim. Gerçekten de o günden beri gözüme uyku girmeseydi. Hiç olmazsa arkamda kalan bütün köprüleri yıktım ve şimdi de geri dönmek istiyorum, ya da dönüyorum cinsinden bir yenilgiye sığınabilseydim. Kendime, söyleyecek söz bırakmadım. Kuvvetimi büyütmüşüm gözümde. Aslında bakılırsa, bu sözleri kullanmayı ya da böyle bir mektup yazmayı bile, ne sen ne aşk ne de hiçbir şey olmadığı günlerde kendime yasaklamıştım. Sen, aşk ve her şeyin olduğu günlerde böyle kararlar alınamazdı. Yaşamış birinin ölü yargılarıydı bu
    kararlar. Şimdi her satırı, “bu satırı da neden yazdım?” diyerek öfkeyle bir öncekine ekliyorum. Aziz varlığımı son dakikasına kadar aynı görüşle ayakta tutmak gibi bir görevim olduğunu hissediyorum. Çünkü başka türlü bir davranışım, benimle küçük de olsa bir ilişki kurmuş, benimle az da olsa ilgilenmiş insanlarca yadırganacaktır. Oysa, sevgili Bilge, aziz varlığımı artık ara sıra kaybettiğim oluyor. Fakat yaralı aklım, henüz gidecek bir ülke bulamadığı için bana dönüyor şimdilik. Biliyorum ki, bu akıl beni bütünüyle terk edinceye kadar gidip gelen aziz varlık masalına kimse inanmayacaktır.

    Bazı insanlar bazı şeyleri hayatlarıyla değil, ölümleriyle ortaya koymak
    durumundadır. Bu bir çeşit alın yazısıdır. Bu alın yazısı da başkaları
    tarafından okunamazsa hem ölünür ve hem de dünya bu ölümün anlamını bilmez; bu da bir alın yazısıdır ve en acıklı olanıdır. Bir alın yazısı da ölümün anlamını bilerek, ona bu anlamı vermesini beceremeden ölmektir ki, bazı müelliflere göre bu durum daha acıklıdır. Ben ölmek istemiyorum. Yaşamak ve herkesin burnundan getirmek istiyorum.

    Bu nedenle, sevgili Bilge, mutlak bir yalnızlığa mahkum edildim. (İnsanların kendilerini korumak için sonsuz düzenleri var. Durup dururken insanlara saldırdım ve onların korunma içgüdülerini geliştirdim.) Hiç kimseyi görmüyorum. Albay da artık benden çekiniyor. Ona bağırıyorum. (Bütün bunları yazarken hissediyorum ki, bu satırları okuyunca bana biraz acıyacaksın. Fakat bunlar yazı, sevgili Bilge; kötülüğüm, kelimelerin arasında kayboluyor.)

    Geçen sabah erkenden albayıma gittim. Bugün sabahtan akşama kadar
    radyo dinleyeceğiz, dedim. Bir süre sonra sıkıldı. (İnsandır elbette
    sıkılacak. Benim gibi bir canavar değil ki.) Bunun üzerine onu zayıf
    bulduğumu, benimle birlikte bulunmaya hakkı olmadığını yüzüne bağırdım. (Ben yalnız kalmalıyım. Başka çarem yok.
  • Bir aralar Marquez’in tüm kitaplarını okumaya niyetlenmiş, nasıl okumam hangi sırayı izlemem gerektiğine dair araştırmalar yapmış hatta okuyacağım kitapları da listelemiştim. Tam okuma faaliyetine başlamış güç bela Kırmızı Pazartesi ve Yaprak Fırtınası kitaplarını da bitirmiştim ki bir şey oldu. (Ne olduğunu şimdi tam hatırlamıyorum ama bir şey oldu işte.)


    Zaten hep böyle olur, ne zaman planlı ve sistemli bir okuma faaliyetine girişsem hep bir şey olur ve yarıda kesilir. Ya bir sınav yaklaşır çalışmam gerekir –ki bu siteye katıldım katılalı o yaklaşan sınavlardan kurtulmadım- ya da başka bir koşturmanın içine dalarım,kitap okuma hayallerimin hepsi suya düşer. Gerçi hiçbir şey olmasa bile Marquez kitapları öyle birbiri ardınca soluksuz okumaya elverişli kitaplar değil, ben müsait olsam kitaplar müsaade etmezdi, bundan da eminim.


    Uzun zamandır Marquez okumadığımın farkına varınca 'bari kaldığım yerden devam edeyim' diyerek Albaya Mektup Yazan Kimse Yok kitabını okumaya başladım.


    Albaya Mektup Yazan Kimse Yok Marquez’in ‘’Olayları Macondo’da ya da Macondo civarında geçen kitaplar’’ listesinin ikinci kitabı. Nerden çıktı şimdi bu liste diyenleri şöyle alalım: #23487188


    İçindekiler kısmından kitabın 6 öyküden oluştuğu anlaşılıyor ancak ilk öykünün sonunda Salı Uykusu ve Günlerden Bir Gün isimli iki öykü daha var.


    Kitabın genelinde artık alışık olduğum Marquez tarzının sezildiğini söyleyebilirim. Nedir bu Marquez tarzı? Kendi Marquez okuma denemelerimden yola çıkarak anlatacak olursam öyküleri olmadık yerlerde olmadık şekillerde sonlandıran, konunun ya da olayın değiştiği kısımların kolay kolay anlaşılamadığı, okurun hayal gücünü zorlayan bir tarz. Öykü kahramanlarından bazılarına diğer öykülerde rastlamak mümkün. Ama zaman açısından bir sıraya uyma durumu yok. Mesela birinci öyküde aynı kişinin ölümünden söz ederken sonuncu öyküde bu kişinin gençlik yıllarını anlatabiliyor.


    * Kitap hakkında keyif kaçıran ayrıntılı bilgi *


    İlk öykü kitaba da ismini veren Albaya Mektup Yazan Kimse yok. Oğulları el altından horoz dövüşü bildirisi dağıttığı bir sırada öldürülen bir Albay ile karısını ve oğullarından kalan tek şey olan dövüş horozunu anlatan tuhaf bir öyküydü. Albay ve karısı geçim sıkıntısı çekiyorlar ancak ellerindeki tek varlık olan horozu bir türlü satamıyorlar. Çünkü o horoz kasabada birçok kişinin umudu. Ülkedeki sıkıyönetim kalktığında yeniden dövüşebilecek ve hem sahibine hem de onu destekleyenlere çok para kazandıracak. Ama ne zaman?


    Bir de Albayın beklediği mektup var. Her Cuma öğleden sonra iskeleye bir gemi yanaşıyor, o gemi Albaya bir mektup getirecek ama o mektup bir türlü gelmiyor. Yıllar önce savaş çıktığı sırada kahramanca mücadele eden Albay savaş sonrasında emekli aylığına hak kazanır, bütün işlemler bütün belgeler tamamdır. Geriye yalnızca emekli aylığının verilmeye başlanacağını bildiren mektubun gelmesi kalmıştır ancak o mektup yıllarca gelmez. Her Cuma öğleden sonra gemiyi bekleyen ve her seferinde postacının ‘’Albaya Mektup Yok’’ sözünü işiten Albay için söylüyor bu kez Metin abimiz https://www.youtube.com/watch?v=IrK1hgsGADM


    Kitaba isini veren öykü olduğu için ilk öykünün anlatımını biraz uzun tutum. İlk öykü dışındakiler kısa, çoğu çarpıcı ve hiç ummadık şekilde sonlanan öykülerdi.


    Bu kasabada Hırsız Yok; bir bilardo salonuna hırsızlığa gidip de çalacak bir şey bulamayınca üç bilardo topunu çalan ve akıl almayacak derecede saçma bir şekilde yakalanan Damaso’yu anlatıyor.


    Balthazarın Olağanüstü Öğleden Sonrası; eşsiz bir kuş kafesi yapan ve bu kafesten iyi bir para elde etmeyi uman marangoz Balthazar’ın hayalkırıklığını anlatır. Kafesi aslında bir çocuk sipariş etmiştir ve babası parayı ödemeye yanaşmamaktadır. Balthazar da ‘’ben zaten onu satmayacaktım ki, çocuğa hediye olsun diye yaptım’’ der.


    Montiel’in Dul Karısı; Macondo’da meydana gelen rejim değişikliği sırasında bir kısım halkın kasabadan sürgün edilmesini fırsat bilerek bu kimselerin mallarını yok pahasına satın alarak bir anda çok zengin olan Montiel’in ölümünün ardından olanları ve dul kalan karısının yaşadıklarını anlatan bir öykü.


    Yapma Güller; hayalle gerçeğin, yaşlıyla gencin ve hatta karakterlerin birbirine karıştığı tuhaf bir öyküydü. Anlatılan aynı evin içinde yapma güller yapan kör bir nine, onun kızı ve torunu arasında geçen konuşmalardır ancak kör nine mi hayal ürünü, kızı mı yoksa torunu mu anlayabilmek için baya bir kafa yormak gerekiyor.


    Son öykü ise Koca Ana’nın Cenaze Töreni. Bundan önceki öykülerde birkaç yerde adı geçmiş olan ve tahminimce bundan sonra okuyacağım Marquez kitaplarında da rastlayacağım Koca Ana’nın cenaze törenini ve arka planında onun görkemli hayatın anlatan bir öykü.
  • Bu kitap Havvalar için yazılmıştır. Her daim zorluklar içinde kalan, acı denen varlığın üzerlerinden bir an olsun ayrılmadığı, gözyaşının hiçbir zaman tükenmediği Havvalar için...

    Bu yolculuk taa baştan, en baştan beridir devam ediyor. Havva ve Âdem'in Cennette yasak meyvaya uzandıkları andan beri. İşte o zamandan beri Havvalar şeytan olmuştu, Âdemleri kandıran, nerede bir kötülük varsa muhakkak ki ona kadınların neden olduğu Havvalar... Âdemler ise her zaman en güçlü, en haklı, kadınlar üzerinde her daim hak sahibi olanlar olmuştu. Dedik ya Havva Âdemi kandırmıştı, bu yüzden Yaratıcı Âdemlere yetkiyi vermişti.

    Ne çok yazdım değil mi Âdem ile Havvayı. Öyle ya, kitapta olan karakterler de birer Âdem birer Havva. Özellikle Âdemler. Hepsi birer isimsiz erkekler. Kızına göz diken babalar, erkek çocuklara sulanan sübyancılar, kendi bildiği ile amel edinen şeyhler ve onunda yolunda giden bir avuç mürid. Hepsinin ortak bir yanı var. Kadınları birer meta olarak görmek, nefisleri canları ne zaman çekerse anında koynuna almak, istediği anda da bırakıp bir mendil gibi kenara atmak. Peki bu durum nereden kaynaklanıyor? Fiziksel bir güçten mi? Yoksa, dini durumlardan dolayı erkeğin kadından üstün olduğu inancın akıllarda, kafalarda yer edinmesi mi? Ortada bir suç varsa o da cehaletten kaçmayan insanlardır. Asırlar önce onları birer utanç kaynağı gördükleri kızlarını diri diri gömmekten çekinmeyen insanlar yok mu oldu acaba? Hayır, en çirkiniyle nefes almaya devam ediyorlar. Belki bizler birtakım haberlerle, verilen komik 3-5 cezalarla bunun yok olduğunu zannediyoruz. Fakat o canavar ruhlu şeytanlar geziyordu Âdemlerin içinde. Sokakta, plajda, evde, odada başını her fırsatta çıkarıyordu, kusuyordu içindekini, ne kadar pislik varsa Havvaların üstüne. Duyamıyorduk biz o içten içe çığlıkları. Körkütük sarhoş bir babanın öz kızı üzerinde hırlamasını bizler duyamıyorduk. Çünkü Havvaların durumu böyleydi, #37361403 kaderleri böyle yazılmıştı. Evet, kadınların ruhu birer kuyuydu. Kimsenin elini uzatmadığı, karanlıklar içinde terkedilmiş birer Havvaydı onlar. Orada gözyaşı ve acıdan başka bir şey yoktu.

    Günümüzde yaşanan toplumsal olayları güzel bir hikâye tadında anlatan fakat hikâye ve güzelliğinin yanında tüm gerçek ve yaşanan acıları da sonuna kadar hiç çekinmeden haykıran bir eser. Bir yanda tüm acılara karşı birlik olmanın ne kadar bir erdem olduğunu gösteren Havvalar, bir yandan da yapmış oldukları çirkinlikler karşısında en büyük cezalara çarptırılan Âdemler. Kimin haklı kimin haksız olduğunu vicdanlarınız cevaplayacaktır.
  • "Hayatımda yalnızca bir defa gerçekten sevildim. Herkes bana daima nazik davranırdı. En uzaktan tanıdıklarım bile bana kaba veya haşin, hatta soğuk
    davranmaya çekinirlerdi. Ben de ara sıra da olsa biraz yardımcı olsaydım, bu nezaket -kesin olmasa da- sevgiye veya şefkate dönüşebilirdi belki. Fakat böyle bir
    çaba içine girmeye ne sabrım ne de zihnim yetti.

    Kendimdeki bu durumu ilk fark ettiğimde -kendimizi çok az tanırız biz insanlar- utangaçlığıma bağladım halimi. Fakat daha sonra bunun utangaçlıkla
    alakalı olmadığını fark ettim; hayata karşı duyduğum bıkkınlıktan farklı olarak, duygusal bir bıkkınliğın ve aralıksız olarak bir şeyler hissetmeye karşı, hele de
    sürekli bir çaba içinde olmam gerekiyorsa, bir sabırsızlığın beni sardığını anladım. Düşünmeyen yanım, "Ne gereği var?" diye düşünüyordu. "Nasıl"ların cevaplarını verecek kadar akıllı ve psikolojik duyarlılığa sahip bir insanım fakat bu "Niçin"ler daima benden kalmışlardır. Azmimdeki zayıflık, bir şey istemeye
    bile azmimin olmamasıyla ortaya çıkıyordu daima. Aynı durum duygularımda, zekâmda, kendi irademde
    ve hayatımda da kendini gösteriyordu.

    Fakat hain kader, beni birini sevdiğime inanmaya ve karşılığında da gerçekten sevildiğimi fark etmeye zorladığında, ilk başta sersemledim ve kafam allak
    bullak oldu, sanki piyangoyu tutturmuşum da kazandığım yüklü miktarda para tedavülden kalkmış gibiydi. Ardından, bir insandan ibaret olduğum için epey
    bir gururum okşandı. Ancak, o en doğal insani duygularım kısa sürede, yerini yalnızca yoğun bir bıkkınlık, aşağılanma ve yorgunlukla tanımlanabilecek bir hissiyata bırakmak üzere buharlaştı."
  • Mevsimsizlik Üzerine Olgunlaşmamış bir kış...
    Dışarıda bir fırtına, kış olmaya çalışan bir yaşlı sonbahar... Son kalan yaprakları taşıyabiliyor sadece, gücü yettiğince. Yoksul semtlerin yoksul rüzgârları olur Ayfer. Bizim buralarda yağmur da fakirdir, rüzgâr da... Bak ne kadar da düşman birbirine herşeyin yoksulu. Bak bizim semtin rüzgarı bizim semtin bulutunu dağıtıyor...

    + Şu benim amcama benziyor.

    - Şu sakallı büyük burunlu kafayı andıran mı?

    + Yok be şu önündekini sopayla kovalar gibi duran var ya, şurdaki, o işte.

    - Senin amcan daha çirkin ama.

    + Güzel olan ne var ki şu hayatta?

    - Bulutlar Ayfer... öyle deme gökte duran şu küçük balığa benzeyen bulut var ya incinir o, böyle dersen.

    + Onlar hayatta değil ki yaşamıyorlar, ruhları yok, acı çekmiyorlar.

    - Acıyı gòremezsin ki Ayfer... Şòyle uzaktan bakınca kaç kişinin acısını görebilirsin?

    + Amaaann boşver Memo, bizi görmeyen bulutun da canı cehenneme. Hangisinin umurundayız, bir bak yukarı... Hepsi bir anlık gòz yanılsaması... Sana balık, bana kuş, ona gergedan, şuna elma... Kime nasıl görüneceğine de onlar karar veriyor. Biz neresindeyiz şu bulutların Allah aşkına...

    Usulca çekti elini Memo bir süredir baktığı buluttan. Hayatta her şey gelip geçiyordu gerçekten. On dakikadır güzel bir balık olan bulut, yavaş yavaş yüzü belirginsizleşmiş, sıradan bir insana dönüşmüştü. Yoksulların semtinde bulutlar zengin hayaller barındırmıyordu. Aynı bulut Paris'te olsa Picasso' nun kalemi değmis derlerdi, oysa burda on dakika önce balık olan bir buluttu. Ayfer'in yüzüne bakıp içinden,
    " Ya yüzün, gözlerin Ayfer? Ya yüzünü günlerce resmettiğim bulutlar... Ya, bu Ayfer'in yüzüdür dediklerim... "
    Bulutlar rüzgarın etkisiyle dağılmaya başlamıştı. Ayfer, Memo ya bakıp

    +E gitti senin fakir bulutlar Memo, boşuna bakma yukarı, hiç bulut kalmadı, aşk da bòyledir Memo gelir geçer. Bir bakarsın tek mavilik yoktur gökyüzünde, her taraf buluttur, Yağdıkça kaybolur. Biliyorum yine sevgiden bahsedeceksin, bulutlar ve sen diyerek ama bak bir teki kalmadı. Yok Memo kalmadı hiç bulut...

    Memo iç çekip kırgınlıkla gülümsedi :
    -Varlığı yanılsama olanın, yokluğu niye yanılsama olmasın Ayfer, haklısın belki de sen de yoksun...
    Ben gözlerime kırgınım Ayfer, üzüntüm bundan, Hoşçakal...

    Yerinden kalktı, başını çevirip gökyüzüne...
    Amcasına benzettiği bulut bir şeyini unutmuşcasına geri geliyordu. Gülümsedi,
    İçinden
    " Siz de mi ulan, dalga mı geçiyorsunuz benimle"
    Ayfer de geri gelen bulut amcasını gòrmüş, Memo ya bakarak sırıtıyordu.

    + Belki bir gün Memo... Bir gün bulutlara inanırsam koşup sana sarılacağım söz... ama unutma insanlar da bulutlar gibidir haklısın, dağılıyorlar hemen, üzme kendini olur mu.
    Sende Hoşçakal...

    Arkasını dönüp usulca yürüdü Memo,
    "İnsanlardan mı öğrendiniz bulut olmayı, ey güzel bulutlar,.." dedi bir daha bulutlara bakmamaya yemin ederek....
  • Kitapdaki tutkulu aşk -köleleştirilmiş aşk- beni başta rahatsız etse de sayfaları çevirdikçe içimdeki hafif burukluk ve fazla ‘gerçek’ hissetme hissinden alıkoyamadım kendimi.Gerçek sevgi neydi? Karşıdakini bir özelliği: konuşması, güzelliği veya huyu değil ;varlığı için sevebilmekti. Onu sırf orada olduğu için sevebilmekti. Varoluşunu seviyorum diyebilmekti.Hayattaki çoğu şeye sahtelik perdeleri inmişken gerçek ve derin şeyleri atlayamıyor insan.Bu hikayedeki hisler belki yıpratıcı , belki öldürücü, kurutucu, bitirici ... hiçbir anlamda bir faydası yok belki ama gerçek? Burada ve var! Ne bir gizleme ne bir saklama .. bastırma? Yansıtma? Hayır. Saf ve öz olan burada. Beklenti yok. Aşk ve sevgi böyle bir şey.Böyle yoğun bir duygu esasında. Deneyimlemedik , bilmiyoruz.Ufak hislerin adına sevgi diyoruz aşk diyoruz. Sevgiyi gerçekten kim biliyor? Bir anne mi ? Anne beklentisiz sevme kapasitesine sahiptir diyebiliriz. Aşk tek kişiliktir. İlişki dediğimiz birden fazla kişi barındırabilir.
    Satırlarda dolanırken aklımda aeden’den şu cümle yankılanıp durdu. “İnsan ilgisine paha biçemediği bir varlığın ilgisizliğinde nerede olursa olsun cehennemde değil miydi?” . Böyle bir cehennemi sevgisiyle cennete dönüştüren bir kadın var kitapta.Çocuğunun gözlerinde sevdiği varlığı, yokluğundan tekrardan büyüten..Ben bu kadına bir yandan hayran bir yandan kızgınım.Kızgınım çünkü ruhu geliştirmeden takılı bırakıyor.Sopaya takılı lastiğini ne kadar çekse de bıraktığında eski yerine döneceğini biliyor.Ama onu tutan sopayı bırakmıyor.İşin üzücü yanı sopayı alıp ileriye de taşımıyor .. beraberinde. Ama ona hayranım da çünkü bir yandan duyguların sarhoşluğunda yaşayabiliyor.Günümüzde ,duyguları gösterebilmenin bu kadar acizlik sayıldığı günümüzde onlarla barışık.Onların en derininde süzülüyor, dans ediyor.Bu hayranlık verici bi’ dans.O kadının gözlerine baktığınızda bunu görebilirsiniz.Bu çok anlamlı bir an olurdu.Hüznü ve coşkusu.. Hepimiz gerçek bir şeyler görebilmeye hasretiz ve eğer olsa , onun gözleri ,bu beklentiyi sonuna dek karşılardı ..