• Birazdan bir bomba sallayacaklar üzerime diyordum, ölüp gideceksin. İlk anda ölmemeyi düşünüyordum; yaralanmayı, yaralı ve rahat bir ölümü. Ama bir süre sonra, dünyanın dört bir yanında ölen bir sürü devrimciyi düşünüyorsun ve bir an nasılsa rahat bir ölümü düşünmüş olduğun için korkunç bir utanç duyuyorsun kendi kendine. Bir devrimci nasıl ölmesi gerekiyorsa öyle ölmeli.
  • Yıllar önce başımdan geçen bir olayı size anlatmak isterim. Ben 14-15 yaşlarımdayken çok fakirdik ve geçimimizi sağlamak için mendil satmak zorunda kalıyordum...

    O gün, o muhteşem adamla karşılaşacağımdan habersiz bir şekilde yürüyordum, hiç mendil satamadım diye yakınarak sahile doğru yürürken bankta yalnız başına oturan bir adam dikkatimi çekti. Belki ona mendil satarım umuduyla yanına gittim ve hayatım boyunca unutamayacağım o diyalog geçti aramızda...

    Çocuk:
    -Amca mendil alır mısın?

    Cahit Sıtkı Tarancı:
    -  ...

    Çocuk:
    -Mendil al nolur, bugün bir tane bile satamadım.

    Cahit Sıtkı Tarancı:
    -Beni rahat bırak küçük satıcı
    Ne gelir ki elimden sizin için?
    Benim de dertlerim, bitmez söylesem!

    Çocuk:
    -Kusura bakma, hasta mısın? İyi görünmüyorsun.

    Cahit Sıtkı Tarancı:
    -Nane limonun iyi gelmediği daha büyük dertlerim var...
    ...
    Yorgunsun, uzaklardan gelmişsin;
    Yitirmişsin neyin varsa birer birer.
    Bir sağlık, bir sevinç, bir umut...
    Onlar da neredeyse gitti gider.



    O konuştukça yorgunluğum ve yalnızlığım açığa çıkmaya başlamış, gözlerim dolmaya başlamıştı. Şimdilerde anlıyorum neden öyle hissettiğimi; bir şairin duyguların vücut bulmuş hali olduğunu. Belki de bu yüzden onu kendime bu kadar yakın hissetmiştim, bu yüzden gidememiştim. Çünkü bir çocuk anlaşılmayı ister; en çok da yalnız olduğu zaman. Ve bir şairden daha iyi kim bilebilir bir acının tarifini?

    Çocuk:
    -Rahatsız etmeyeceksem oturabilir miyim?

    Cahit Sıtkı Tarancı:
    -Otur ki sandalye hatırlasın
    Sandalye olduğunu...
    ...
    Sonra otur medet um yukardan.

    Çocuk:
    -Sen çok farklı bir insansın, yani daha önce tanıdığım insanlardan çok daha farklı konuşuyorsun. Sanki... sanki kalbimi biliyor gibi... Buralı değil misin?

    Cahit Sıtkı Tarancı :
    -Nereye bulut abla?
    Az bekle, beraber gideriz;
    Ben de buralı değilimdir.

    Çocuk:
    -Ben de burada doğmadım. Babam ben 9 yaşımdayken köyden buraya gelmiş, bir iş bulurum umuduyla. Sonra kardeşimin hastalığından haberdar olunca, tedavisi için biz de buraya gelmeye mecbur kaldık. Keşke gelmeseydik! Ne bu şehri seviyorum, ne de insanlarını. Babamı aldı bizden bu şehir; beni ve annemi kanatsız kuşlar gibi ortada bıraktı, sonra da yaşamaya devam etmemizi istedi.

    Gözlerimdeki ve yüreğimdeki yaşlar ilk defa bu kadar serbest kalmıştı. İçimdekileri saklamak hiçbir zaman, o anki kadar anlamsız gelmemişti bana. Hıçkıra hıçkıra ağlıyordum...
    Ellerim yüzüme kenetlenmiş bir şekilde; geçmişime, geleceğime ve faili meçhul bir cinayete kurban giden çocukluğuma ağlıyordum.

    Cahit Sıtkı Tarancı:
    -Neylersin ölüm herkesin başında.
    Uyudun uyanamadın olacak.
    Kimbilir nerde, nasıl, kaç yaşında?
    ...
    Keşke gelseydi bu bayram diyecekler
    Ve birdenbire yürekler
    Aynı acıyla yanıp
    Hepsinin gözleri yaşaracak
    Öldüğümü hatırlayarak
    ...
    Ah yeniden başlamak hayata;
    Çocukluğa, aşka ve sanata
    ...
    Bu gölge yer pazar günü,
    Bu şehir, bu tren sesi,
    Gök bildiğim mavilik...
    ...
    Hep yaşadığıma dair.
    ...
    Yaşamak, sevmek gibi gönülden olsun;
    Olursa bir şikayet ölümden olsun.
    ...
    Can yoldaşın olmazsa olmasın,
    Yalnızım diye hayıflanmayasın.
    Eğilmiş üstüne gökyüzü masmavi;
    Bir anne şefkatine musavi;
    Üç adım ötede deniz;
    Dosttur ne öfkesi ne durgunluğu sebepsiz.
    Bir derdin varsa açabilirsin ağaçlara;
    Ağaç yaprak verir sır vermez rüzgara.
    Ve kış yaz
    Dalda kuş eksik olmaz
    Dağ başında duman.

    Yalnızlık nedir göreceksin öldüğün zaman.



    Çok sonra hıçkırıklarım durunca ellerimi yüzümden çektiğimde, onun ayağa kalktığını ve gitmeye hazırlandığını gördüm. Yüreğimi derin bir hüzün kapladı, sanki yıllardır tanıdığım bir dostu kaybediyordum. Gözlerini gözlerime çevirdi, elleriyle başımı okşadı, onun da gözleri dolmuştu. Birkaç dakika süren bakışmadan sonra, dudaklarından şu veda sözleri döküldü ve oradan ayrıldı; Onu bir daha görmemek üzere...

    Cahit Sıtkı Tarancı:
    -Kimse halim sual etmez
    Sorma nelerden olmuşum.
    Nelere veda etmişim...
    ...
    Cânım geceye veda etmek lazım:
    Günün gösterdiği yoldan gitmek lazım
    ...
    Kısmetimiz kalkmış diyerek buralardan,
    Bir gurbet yolculuğu niyetine,
    Eşe dosta veda edersin,
    Beni unutmayın dersin.
    Hatırdan çıkarmayın beni...
    ...
    Günlerden sonra bir gün,
    Şayet sesimi farkedemezsen,
    Rüzgârların, nehirlerin, kuşların sesinden,
    Bil ki ölmüşüm.
    ...
    Ve neden sonra,
    Tekrar duyduğun gün sesimi gök kubbede
    Hatırla ki mahşer günüdür;
    Ortalığa düşmüşüm seni arıyorum.


    (Nazlıcan)

    Not: Yazarın ağzından aktarılan konuşmalar, 1000kitap sitesindeki alıntılardan derlenerek yazılmıştır.
  • DIKKAT DUYGUSALLIK ICERIR GOZYASLARINIZA HAKIM OLAMIYABILIRSINIZ.

    Bana, “sen de kimsin?” der gibi baktığınızı hissediyorum. Ben İsmail`in babannesiyim. Seksen yaşında, parkinson hastası bir kadınım. Sabah yediden gece yarısına kadar, belli saatlerde kullanmam gereken bir çok ilaç var. Alzheimerle karıştırılır hastalığım. Unutkan biri değilim fakat bakışlarım donuk olur bazen, ağzım sıkça kurur, sesim cılız çıkar ve ha deyince yürüyemem; bir durdum mu bir iki saat durduğum oluyor son zamanlarda!

    Tam üç yıl oldu torunumu yitireli. Halsizlikten ve vücudundaki ağrılardan şikayet edip, tetkikler sonucunda kendisine kanser teşhisi konulduktan iki ay sonra mektuplarımı yollayamayacağım bir yere gitti…

    Mektuplar yazıyorum İsmail`e; bazen uydurma da olsa iyi haberler veriyorum kendimle ilgili ve beraber çekildiğimiz fotoğrafın başucunda okuyorum mektuplarımı ona. İsmail`e yazdığım son mektubu okuyacağım size; onun da sizinle paylaşmamı isteyeceğinden emin olarak.

    İsmail,

    Pır pır ediyor kalbim bu mektubu yazarken. Pikapta yine Zeki Müren plağı çalıyor tahmin edeceğin gibi. Sana teşekkür etmek istiyorum; odanda, kendi başına kaldığında rock dinleyen sen, benimle sanat müziği plakları dinledin ve bir kez olsun sitem bile etmedin bana.

    Babannesiyle sanat müziği plakları dinleyen ve kış için kurutma hazırlayan yirmi üç yaşındaki gencecik bir adamın nefesi nasıl tükenir, gözü nasıl kapanıverir diye çok düşündüm ve küçük bir sebep buldum kendimce.

    Hatırlıyor musun İsmail, bir sabah, kahvaltıda, “Şimdi Uzaklardasın” şarkısını söylüyordu Zeki Müren. Sen bana demiştin ki, “babanne, bu akşam seni rock bara götüreyim mi?” “Deli deli konuşma, benim ne işim olur öyle yerlerde!” diye çıkışmıştım sana. Gülümsemiştin… “Çok isterim bana eşlik etmeni” demiştin de, yine azarlamıştım seni.

    Odanda, senden kalan hatıralara usulca dokunurken, gittiğin rock bara ait kartviziti gördüm geçen gün. Varlığında fark edemediğim önyargılarımı, tutuculuğumu yokluğunda fark edebilmek acıtıyor içimi… Evden zar zor çıkabilen ben, bayram günüymüş gibi giyinip kuşandım dün akşam, taksi çağırdım ve zemin katta oturmama rağmen, evin kapısından çıkıp da taksiye binene kadar sanırım on beş dakika geçti. Şöför bey de, kapıcımız da bana yardım etmek istedi fakat kabul etmedim bunu. Dün akşama dair sana anlatacağım her şeyi tek başıma becerdim!

    Dilim dönmedi rock barın adına;Türkçe ve İngilizce karışımı bir adı vardı ve adresi de ezberleyemediğim için doğrudan kartviziti uzattım şöför beye, “kartvizitte yazılı yere gideceğiz” dedim. Şaşkınlıkla baktı adam, “ne yapacaksınız orada?” diye sordu. “Rock dinlemek istiyorum” dedim. Normal karşılamayacağını tahmin ediyordum zaten bu durumu! Neyse, başka bir şey demedi ve yol boyu Ferdi Tayfur dinleyerek ulaştık mekana. Zar zor indim taksiden yardım teklifini reddederek. Baston da işe yaramıyor artık; sanırım yürüteç kullanmalıyım. Birkaç basamak çıkmam gerekiyordu bardan içeri girmem için. Korktum İsmail; çok korktum basamakları ağır ağır çıkarken…

    İçeri girdiğimde loş bir ışık, beynimi delercesine bir elektro gitar sesi, başlarını bir o yana, bir bu yana sallayan gencecik insanlar ve bir çok bira şişesi…İlk hissettiğim, gözlemlediğim bunlardı. Kapıda kalakaldım… “İsmail, neredesin?”dedim…”Babannen geldi İsmail” dedim…Bir anda bir çok bakış yöneldi üzerime. Gençlerden biri, “ohaa, gelene bak!” dedi. Bir başkası, “hanginizin ninesi lan bu?” dedi; gülüşmeler, alaylar, beni süzmeler…Bir barmen geldi yanıma, “teyze, yanlış geldin sen; koluna gireyim de çıkartayım seni” dedi. “Hayır” dedim, “doğru geldim, rock dinleyeceğim” Güldü, “yapma teyze, burası sana göre değil!” dedi. Kolumdan tuttu.”Bırak beni” dedim. Sesimi duyuramıyorum da; hem müzik, hem de biliyorsun, sesim bazen çok cılız çıkıyor hastalıktan ötürü. Anlamadı, birkaç kez dedim “bırak beni” diye. Bıraktı…Gözüm seni aradı İsmail… Yadırganacağımı biliyordum fakat içine girmeyince anlayamıyor insan. Öyle çok iğnelediler ki, öyle çok alay ettiler ki benimle… Ve birden müzik kesildi. Solist kadının bana doğru geldiğini gördüm. Hışımla geliyordu benden yana, korktum, elimle yüzümü kapadım…Öyle bir bağırdı ki, “insan mısınız be, ne istiyorsunuz teyzemden!” diye. O bağırdıkça, o kızdıkça nasıl rahatladım biliyor musun İsmail! Fakat elim yüzümdeydi hala ve gözlerimi kapamıştım…”Korkma teyzem” dedi kadın. Elimi çekti yüzümden. “Hadi aç gözlerini teyzem” dedi. Açtım…Kimseden çıt çıkmıyordu. “Hoş geldin, ben Pınar” dedi gülümseyerek. “Hoş buldum kızım” dedim. “Nereye oturmak istersin söyle, doluysa bile boşaltırız!” dedi. Baktım masalara öylece, bütün masalar doluydu ve herkes bana bakıyordu, “Boşver bu şerefsizleri, gel seni sahneye çıkartayım, yanımda otur” dedi. “Yok kızım, sağol, oturt beni bir köşeye” dedim. Duymadı beni. Tekrarladım yine birkaç kez. Bir genç adam çıkıştı Pınar`a, “sen kime şerefsiz diyorsun!” dedi. Bir masadan bira şişesi aldı Pınar, çarptı masaya, ikiye bölündü şişe, bira masaya döküldü olduğu gibi. “Pislik herif, fırlatayım mı bunu yüzüne !” dedi. “Sakin ol be, tamam, yok bir sorun “derken, bu sefer adam kapamıştı eliyle kendi yüzünü. Beraber sahneye çıktık Pınar`la. “Teyzem, seni zor duyuyorum, dur bir yaka mikrofonu takayım sana “ dedi. Yanımdan ayrılmasıyla gelmesi bir oldu sanki. Bluzumun üst kısmına küçük bir mikrofon taktı. “Herkes adına özür dilerim senden, misafirimizsin teyzem, rahat ol benim yanımda” dedi. “Teşekkür ederim kızım” dedim. Korkum geçti iyice. “Biliyorum beni yadırgadınız” dedim. “Seni kim yadırgadıysa, bir parça delikanlıysa söylesin yüzüme!” dedi Pınar. Kimseden ses seda yok! “İsmail çok gelirmiş buraya; hem kendim için, hem de onun için geldim” dedim. “İsmail kim?” diye sordu. “Torunum” dedim, “üç yıl önce vefat etti” dedim…”Başın sağolsun teyzem” dedi, “ben bir aydır sahne alıyorum burada” dedi. “Beni getirmek istemişti buraya da ben istememiştim” dedim. Helal olsun İsmail`e!” dedi. Sarıldı bana. “Helal olsun sana da teyzem, geldin işte” dedi. Elimi öptü…Birden alkış sesleri koptu kıyamet gibi! Benimle alay edenler bile alkışladı beni. “Soft rock sever misin?” diye sordu bana. “Sen söyle kızım, dinlerim ben” dedim. Yine gülüşmeler; ama kaba saba değil öyle. Gülümsedi Pınar. “İsmail için söylüyorum teyzem” dedi. Konuşur gibi, hatta mırıldanır gibi, sakin sakin söylemeye başladı şarkısını.

    Karalara büründük
    Kıyılara varmalı
    Bizi mahvetti şehir
    Artık mavilenmeli

    Bir gemiye binelim
    Derya deniz gezelim
    Zaman,mekan silinsin
    Kendimizden geçelim

    Bir parça incelik beklediğimiz
    Bir parça mutluluk dilediğimiz
    Bir parça özgürlük istediğimiz
    Bir parça da sevda düşlediğimiz

    El yazımızla yazmalı artık…

    Yıprandık be yıprandık
    Buralardan göçmeli
    Dünya üç günlük dünya
    Artık yenilenmeli

    Bir buluta girelim
    Yağmur olup düşelim
    Yeryüzüne değil de
    Yar yüzüne değelim

    Bir parça incelik beklediğimiz… diye süren bir güzelim şarkı…

    “Sevdin mi teyzem?” dedi Pınar. “Ne rocktı bu?” dedim, “Soft rock teyzem” dedi. “Güftesi, bestesi kimin?” dedim. “Ben kendi şarkılarımı söylüyorum teyzem” dedi. “Aferin sana kızım” dedim. Orkestra, Pınar, gençler, barmenler, herkes beni sahiplenmişti; böyle hissettim bir anda. Birkaç şarkı daha söyledi Pınar. Hepsi çok güzeldi. Ah İsmail, hayatta olaydın bu kızla evlenmeni çok isterdim!

    “Şimdi, benimki gibi bir mikrofon vereceğim sana teyzem” dedi Pınar. Şaşırdım. “Beraber bir şarkı söyleyeceğiz” dedi. “Ben söyleyemem kızım, sesim çıkmıyor zaten” dedim. Duymazlıktan geldi beni. Tutuşturdu elime bir mikrofon. “Söyle teyzem, ben eşlik ederim sana “ dedi. Utandım…”Ben sanat müziği severim “dedim. “Söyle be, sanat müziği söylesin teyzem “dedi. Seni düşündüm İsmail…Boğazım düğüm düğüm oldu… Birden alkış sesleri…Baktım gencecik canlara, her biri İsmail`di sanki, her birinde seni gördüm…

    “Şimdi uzaklardasın, gönül hicranla doldu…”

    Sesime Pınar`ın sesi eklendi, Pınar`ın sesine bardaki gençlerin sesi eklendi, onların sesine senin sesin eklendi İsmail…

    “Hiç ayrılamam derken kavuşmak hayal oldu…”

    Ağladım İsmail; ben ağladım, Pınar ağladı, gencecik çocuklar ağladı… Sarıldılar bana İsmail, öptüler elimi, saçımı okşadılar, babanneni çok sevdiler İsmail…

    Pınar, kendisi bıraktı beni eve dün gece. Bende kaldı, ona baktıkça seni yad ettim. Kahvaltımı hazırladı bu sabah; kahvaltıda soft rock şarkılar dinledik beraber… Bana “babanne” dedi… Çok mutlu oldum ben…

    Babannesiyle sanat müziği plakları dinleyen ve kış için kurutma hazırlayan yirmi üç yaşındaki gencecik bir adamın nefesi nasıl tükenir, gözü nasıl kapanıverir diye çok düşündüm ve küçük bir sebep buldum kendimce.

    Senin ruhunda sanat müziğinden de, rocktan da,bütün müziklerden de çok ayrı bir müzik vardı; evrenin müziği vardı senin ruhunda. Ruhunda böyle bir müzik olanlar, ruhundaki müzikle yaşamı, doğayı, evreni hissedenler öyle nadir, öyle naif ki, senin gibi çekiliveriyor canları bu dünyadan.

    Benim seçimlerime, yaşam tarzıma, dinlediğim müziğe hep saygılı oldun sen fakat ben beceremedim bunu. Senin ruhunda hissettiğin müzik öyle sarıp sarmalayıcı, öyle barışçıl ve evrensel ki, ben, müziği, duyduğum ve duyulabilen müziklerden ibaret sanmışım bunca yıldır.

    Senden özür diliyorum İsmail; ruhundaki müzikle, ruhundaki yaşamla, doğayla, evrenle yaşayan ve yaşamış bütün canlardan özür diliyorum. Beni affet sevgili torunum, beni affedin canlar…

    Bana, “sen de kimsin?” der gibi baktığınızı hissediyorum. Ben İsmail`in babannesiyim. Seksen yaşında, parkinson hastası bir kadınım. Kalan ömrümü ruhumda dirilen müzikle geçireceğim.

    Seksen yaşında öğrendim müziğin evrensel olduğunu; bana ne mutlu ki, huzur içinde öleceğim…

    Ergür ALTAN