• -Kader gayrete âşıktır-

    Cânım kâri, senin de hayallerin var biliyorum. Rüyasını gördüklerin, her an ve her yerde zihninin bir yerlerinden çıkıp da gelen düşlerin var. Belki kendinle ya da belki varsa evladınla ilgili ama var. Ya da çok daha büyüğü seni aşan, beni aşan, vakti, şimdiyi ve mekânı aşan hayallerin var senin. Ecdadın kurduğu, inandığı hayaller gibi hayaller. Olsun istediklerin ve uykularını uğruna terk ettiklerin var. Ve iyi ki var onlar. Zira her hakikat bir hayalle başlıyor.

    Kanaatimce hayali kurulmamış, uykuları kaçırmamış, dert olmamış, keder olmamış hiçbir nimet nasip olmaz insana. Belki bakıp da “oluyor işte” dediklerin vardır. Şaşırırsın, hayret edersin hatta. “Nasıl?” diye sual eder ve belki de bazen isyan edersin. Etme! Zira gayret edilmeden elde edilenler ateş değil de duman gibidir. Vardır ama yoktur da… Var gibi görünür belki bazen ama asla öyle değildir. Bir anda olan bir anda biter. Gayretsiz nimet külfet olur, elden gider.

    Eskiler “Kader gayrete âşıktır” diyorlar. Ne güzel cümle! Olmuyor diye bırakamaz, vazgeçemezsin. Geçmemelisin zira. Vazgeçmek kaybetmek olur. Hatta bazen kaybolmak…

    Anlatırlar ki arifin birinin yanına genç bir talebesi gelmiş bir gün, sıkkın ve bıkkın…

    - “Efendim” demiş sıkıla sıkıla “Ben bu yolda yürümekten yoruldum. Bu aşk ilmi dedikleri ne zorlu yol ne çileli bir menzilmiş ki bunca dert çektirir. Yeter efendim. Müsaade buyurun ben yoluma gideyim. Dayanamıyorum. Vazgeçeceğim.”

    - “Gel hele evlat” demiş arif. Bir ağacın gölgesine diz kırıp oturmuşlar.

    - “Kays’ı bilir misin evlat?” demiş arif ansızın “Hani Leyla’dan geçip, çileler çekip Mecnun olan ve Allah’a ulaşan Kays’ı.”

    - “Bilirim elbet. Kim bilmez onu” demiş genç talebe.

    - “Eyvallah. Peki Bayezid-i Bestami Hazretleri’ni tanır mısın çileyi, derdi nimet bilip bu menzilde yol alan?”

    - “Kim bilmez, bilirim muhakkak”

    Böyle devam etmiş arif. Peş peşe birkaç isim daha sormuş ve aynı cevabı almış yine. En son;

    - “Peki” demiş “Bağdatlı bir Hasan vardı. Onu bilir misin?”

    Bir aralık durmuş, susmuş, beklemiş genç talebe.

    - “Bağdatlı Hasan… Yok efendim” demiş bilmem onu.

    - “Doğru evlat bilmezsin. Zira o, vazgeçmişti…”



    Ben ne vakit “Değer mi bunca çileye?” diye söylensem kendi kendime ve ne zaman bir ateşin dumanı gibi ansızın ortaya çıkan, mantar gibi biten ve anlamsızca rağbet görenlere şahit olsam hep bu mesel gelir aklıma. Ama yine de insan işte! Şöyle geçer ve geçiyor içimden; etrafa bakınca iyi işler yapana değil; boş algı, iyi-kötü reklam ve her hâlükârda hatta ahlaksızca gündem olana “başarılı” diyorlar. Yazık.

    Sonra “Neden bunları düşünüyor, dert ediyorum ki?” diyorum kendi kendime. Hepsini geçip kalkıp demli bir bardak çay, dertli bir kitap alıp duvarlarını kitaplardan ördüğüm hücreme geçiyor ve siner gibi oturuyorum. Ve güzelleşiyor dünya…
  • Kader gayrete âşıktır-

    Cânım kâri, senin de hayallerin var biliyorum. Rüyasını gördüklerin, her an ve her yerde zihninin bir yerlerinden çıkıp da gelen düşlerin var. Belki kendinle ya da belki varsa evladınla ilgili ama var. Ya da çok daha büyüğü seni aşan, beni aşan, vakti, şimdiyi ve mekânı aşan hayallerin var senin. Ecdadın kurduğu, inandığı hayaller gibi hayaller. Olsun istediklerin ve uykularını uğruna terk ettiklerin var. Ve iyi ki var onlar. Zira her hakikat bir hayalle başlıyor.

    Kanaatimce hayali kurulmamış, uykuları kaçırmamış, dert olmamış, keder olmamış hiçbir nimet nasip olmaz insana. Belki bakıp da “oluyor işte” dediklerin vardır. Şaşırırsın, hayret edersin hatta. “Nasıl?” diye sual eder ve belki de bazen isyan edersin. Etme! Zira gayret edilmeden elde edilenler ateş değil de duman gibidir. Vardır ama yoktur da… Var gibi görünür belki bazen ama asla öyle değildir. Bir anda olan bir anda biter. Gayretsiz nimet külfet olur, elden gider.

    Eskiler “Kader gayrete âşıktır” diyorlar. Ne güzel cümle! Olmuyor diye bırakamaz, vazgeçemezsin. Geçmemelisin zira. Vazgeçmek kaybetmek olur. Hatta bazen kaybolmak…

    Anlatırlar ki arifin birinin yanına genç bir talebesi gelmiş bir gün, sıkkın ve bıkkın…

    - “Efendim” demiş sıkıla sıkıla “Ben bu yolda yürümekten yoruldum. Bu aşk ilmi dedikleri ne zorlu yol ne çileli bir menzilmiş ki bunca dert çektirir. Yeter efendim. Müsaade buyurun ben yoluma gideyim. Dayanamıyorum. Vazgeçeceğim.”

    - “Gel hele evlat” demiş arif. Bir ağacın gölgesine diz kırıp oturmuşlar.

    - “Kays’ı bilir misin evlat?” demiş arif ansızın “Hani Leyla’dan geçip, çileler çekip Mecnun olan ve Allah’a ulaşan Kays’ı.”

    - “Bilirim elbet. Kim bilmez onu” demiş genç talebe.

    - “Eyvallah. Peki Bayezid-i Bestami Hazretleri’ni tanır mısın çileyi, derdi nimet bilip bu menzilde yol alan?”

    - “Kim bilmez, bilirim muhakkak”

    Böyle devam etmiş arif. Peş peşe birkaç isim daha sormuş ve aynı cevabı almış yine. En son;

    - “Peki” demiş “Bağdatlı bir Hasan vardı. Onu bilir misin?”

    Bir aralık durmuş, susmuş, beklemiş genç talebe.

    - “Bağdatlı Hasan… Yok efendim” demiş bilmem onu.

    - “Doğru evlat bilmezsin. Zira o, vazgeçmişti…”



    Ben ne vakit “Değer mi bunca çileye?” diye söylensem kendi kendime ve ne zaman bir ateşin dumanı gibi ansızın ortaya çıkan, mantar gibi biten ve anlamsızca rağbet görenlere şahit olsam hep bu mesel gelir aklıma. Ama yine de insan işte! Şöyle geçer ve geçiyor içimden; etrafa bakınca iyi işler yapana değil; boş algı, iyi-kötü reklam ve her hâlükârda hatta ahlaksızca gündem olana “başarılı” diyorlar. Yazık.

    Sonra “Neden bunları düşünüyor, dert ediyorum ki?” diyorum kendi kendime. Hepsini geçip kalkıp demli bir bardak çay, dertli bir kitap alıp duvarlarını kitaplardan ördüğüm hücreme geçiyor ve siner gibi oturuyorum. Ve güzelleşiyor dünya…
  • İnsana dair ince tesbitler yapıyor yazar kitapta. Tefekkür ve düşünce dünyasını kapalı fakat bir o kadar anlaşılır şekilde betimlemiş. İnsandan dert yanıyor ama kendisi de dertli. Velhasıl dünyayı özetlemiş. Yolculuğunda gördüklerinden, zaferlerinden, bozgunlarından ince dokunuşlar koymuş kitaba. En son demiş ki: Has yolcu zaferde de yürür, bozgunda da! Öneridir .
  • Bu kitapta Peygamber ve sahâbîlerin, kıssalarla kendi sîretleri arasında bağlantı kurduklarını gösteren Kur'an'dan, hadis ve siyer kaynaklarından elde edebildiğimiz delilleri inceleyeceğiz. Son olarak da, Hz. Musa kıssası dışındaki bazı kıssalarda da bu bağlantı ve paralelliği gösteren örnekler üzerinde duracağız.

    Râzî'nin de ifade ettiği üzere, Kuran'daki bütün kıssalar, muhâtaplarına uyarılar ve doğru mesajlar vermek için anlatılmıştır (cemîu ekâsîsi'l-enbiyâi tenbîhun ve irşûdun). Şu halde bu anlatılan kıssaların, vahyin nüzûl dönemindeki muhâtaplarının yaşadığı hayatta karşılıklarının olması gerekir.

    Şâtıbî ise, Kuran'da aynı kıssanın farklı sûrelerde değişik üsluplarla anlatılması ya da aynı kıssanın muhtelif sûrelerde farklı kesitlerine yer verilmesinin, sîret-nüzûl ilişkisiyle bağlantılı olduğunu şu şekilde ifade etmektedir:

    "Nuh, Hud, Salih, Lut, Şuayb, Musa ve Harun gibi peygamberlerin kıssalarının zikredilmesi, inkârcıların inatları ve türlü türlü yalanlamalarına karşı Hz. Muhammed'i teselli ve onun moralini güçlendirmek içindir. Dolayısıyla Kuran kıssaları, onun hayatında yaşadığı olaylara benzer şekilde anlatılmıştır. Bu sebepledir ki Hz. Peygamber döneminin şartlarıyla örtüşmesi için aynı kıssa farklı şekillerde anlatılmıştır."

    Kuran'da anlatılan her bir kıssa, bu yöntemle okunduğunda çok ilginç bağlantılarla karşılaşılmaktadır. Öyle ki âdetâ bu kıssalarda anlatılanlar, Hz. Peygamber ve sahâbesinin yaşadıkları olayların birebir benzeri gibidir. Câbirî'nin de ifade ettiği gibi Kur'an kıssaları, Hz. Muhammed'in (s.a.v.) sîretinin aynası mesabesindedir. O aynada, onun davetinin geçmişinin, şimdisinin ve geleceğinin yansımaları görülmektedir. Kıssalar, her ne kadar görünüşte peygamberlerin hayat hikâyelerini anlatıyor olsalar da, onların anlatım üslubu, sadece anlatılan peygamberin kıssasıyla ilgilenmeyip her defasında Muhammedî davetin bir aşamasına uygun düşecek şekildedir.

    KISSA-SİRET BAĞLAMINDA KUR'AN'DAN DELİLLER

    Taberi Mekki bir sure olan Sâd Sûresi'nde anlatılan İblis kıssasındaki İblis figürü üzerinden mütekebbir, hasetçi ve inatçı Mekke müşrikleri; Medenî bir sûre olan Bakara Sûresi'ndeki İblis figürü üzerinden ise Medine Yahudileri'nin yerildiğini (takrî') ifade etmiştir.

    Arâf Sûresi'nin 189-190. âyetlerinde anlatılan ve pek çok müfessir tarafından Hz. Adem ve Hz. Havva'ya işaret ettiği söylenen kıssa hakkında Kaffâl eş-Şâşî (ö.365/976) bu kıssanın Hz. Âdem ve Hz. Havva'dan bahsetmediğini, müşrik Câhiliye Araplarının tavır ve tutumlarının temsîlî bir anlatımından ibâret olduğunu söylemiştir.

    Meleklerin Hz. Âdem'e secde etmesine rağmen, iblis'in etmediğinden bahseden Kehf Sûresi'nin 50. âyetinin tefsirinde, Râzî ve ondan esinlendiği anlaşılan Beydâvî, özetle şöyle bir yorumda bulunmuşlardır: “Kur'an'da İblis kıssası, her zikredildiği yerde, verilmek istenen mesajın bir mukaddimesi olarak anlatılmıştır. Burada da, Hz. Muhammed'i ve ona inananları fakir; kendilerini ise zengin ve asil gören mütekebbir müşrikleri karakterize etmek üzere anlatılmıştır.”

    Taberî, Hz. Adem'in iki oğlu arasında geçen ve sonuçta birinin diğerini haksız yere katletmesiyle sonuçlanan kıssanın, Hz. Peygamber ve ashâbını öldürmeye yeltenen Medine civarında yaşayan Yahudilere mesaj vermek üzere anlatıldığını ifade etmiştir. Râzî de bu kıssada asıl verilmek istenen mesajın, hasedin çirkinliğini vurgulamak olduğunu söylemiş, bunun sebebinin ise Medine civarında yaşayan yahudilerin Hz.Muhammed'e hased etmelerine [ve O'nu bu nedenle öldürmek istemelerine] bağlamıştır.

    Kur'an'da adı sıkça zikredilen Hz. Nuh'un kıssası, Hz. Muhammed'in sîretiyle oldukça benzer yönler ihtiva etmektedir. Öyle ki, kavminin Hz. Nuh'a yönelttikleri itirazların hemen aynısını Mekkeli müşrikler de Hz. Muhammed'e yöneltmişlerdir. Sözgelimi Hz. Nuh'un kavminin, ona inananların çoğunluğunun toplumsal statüsü düşük olan gariban takımından oluştuğu için kendisine inanmadıkları şeklinde ifadelerinin aynısını Mekkeli müşrikler Hz. Muhammed'e söylemişlerdir. Benzer şekilde, kavminin kendisinden sürekli mucize göstermesini talep etmesine karşılık, Hz. Nuh'un mucize göstermenin kendi irâdesine bağlı olmadığını, kendisinin melek olmadığını, gaybı bilmediğini, ancak bir beşer olduğunu ifade etmesi ile Kur'an'da zikredilen Hz. Muhammed'in bu manadaki ifadelerinin benzerliği dikkat çekicidir.

    Âlûsî (ö. 1270/1854), Kuran'da Hz. Nuh'un 950 sene kavminin içinde yaşadığının bildirilmesinin de aslında Hz. Peygamberi teselli maksadını taşıdığını belirtmektedir. Zira 950 sene gibi uzun bir tebliğ süresi boyunca kendisine çok az kişinin iman etmesine rağmen Hz. Nuh, tebliğden vazgeçmemiş, davasından dönmemiş ve sonunda Allah'ın yardımıyla kurtulmuştur. Burada Hz. Peygamber'e Hz. Nuh gibi sabretmesi gerektiği mesaji zımmen verilmiştir. Ayrıca Hud Sûresi'nde Nuh kıssası anlatıldıktan sonra "Öyleyse sabret. Akibet müttakî1erindir.”, meâlindeki âyet, zımmen Hz. Peygambere Hz. Nuh gibi sabretmeyi öğütlemektedir.

    Öte yandan, Hz. İbrahim'in, babasını tevhid inancını benimsemeye teşvik etmesinden ve onun günahlarının bağışlanması için dua ettiğinden bahseden âyetler, Hz. Peygamberin, kendisini himâyesi altına alıp ona babalık yapan amcası Ebu Tâlib'in Müslüman olmasını çok istediği bir bağlamda neye tekâbül ettiği hakkında önemli bir ipucu vermektedir. Hatta rivâyetlere göre, Hz. Peygamber, "Hz. İbrahim, babası müşrik olduğu halde onun için istiğfar etmişti. Öyleyse ben de amcam Ebû Tâlib için istiğfar edeceğim. Ta ki Rabbim beni bundan nehyedene kadar" demiş, bunun üzerine "İmansız öldükleri için cehennemlik olduğu kesin olan müşrikler hakkında ne Peygamberin ne de Müslümanların Allah'tan af dilemeleri doğru değildir.” meâlindeki âyet nâzil olmuştur.

    Hz. Yunus'un kıssasına dair anlatılanlar da Hz. Peygamber ve kavmine mesaj verici mâhiyettedir. Hz. Yunus hakkında inen ilk âyetlerde meâlen şöyle denilmiştir: "Sen Rabbi'nin vereceği hükmü sabırla bekle! Sakın balığın arkadaşı olan kişi gibi olma! Hani bir zamanlar dertli ve öfkeli bir şekilde niyazda bulunuyordu. Şayet Rabbi'nin lütfu onun imdadına yetişmeseydi, kınanmaya müstahak olarak deniz tarafından karaya atılırdı." Görüldüğü üzere, bu âyetlerde Hz. Peygamber'e, Hz. Yunus gibi ümitsizliğe düşüp görevden kaçmayı aklından geçirmemesi salık verilmiştir. Zira vahyin ilk günlerinde onun vahiy olgusuna alışma noktasında sıkıntı çektiği ve peygamberlik sorumluluğunun hakkını verememe endişesi taşıdığı anlaşılmaktadır.

    KISSA-SİRET BAĞLAMINDA HADİSLERDEN DELİLLER

    Hz. Peygamber, kıssalarda adı geçen karakterleri, dönemindeki bazı insanlarla özdeşleştirmiştir. Meselâ Ebû Cehil'i Firavunla; Hz. Ali'yi Hz. Harun'a benzetmiştir. Hz. Peygamber, Bedir Gazvesi'nde Ebû Cehil'in cansız bedenini görünce Allah'a hamdetmiş ve onun "bu ümmetin firavunu” olduğunu ifade etmiştir. Yine o, Bedir Gazvesi'nin hemen öncesinde, müşrikler için beddua ederken şöyle demiştir: "Allahım! Bu ümmetin firavunu olan Ebû Cehil'in bu savaştan sağ çıkmasına fırsat verme!”. Aynı şekilde Bedir savaşı esnasında Abdullah b. Mes'ûd Ebû Cehil'in kesik başını Hz. Peygamber'e getirdikten sonra, Afra'nın iki oğlunun şehit düştüğünü görünce şöyle demişti: "Allah, Afrâ'nın bu iki oğluna rahmet etsin! Zira onlar, bu ümmetin firavununun (fir'avni hazihi'l-ümmeti)" öldürülmesine iştirak ettiler. Böylece o, Allah'ın Firavun ve ordusuna karşı Hz. Musa'ya yardım ettiği gibi, Ebû Cehil ve ordusuna karşı da kendisine yardım ettiğini vurgulamak istemiş gibi görünmektedir.

    Hz. Peygamber, Hz. Ali'yi Hz. Harun'a benzeterek şöyle demiştir: "Ey Ali! Senin, benim nezdimdeki konumun, Harun'un Musa nezdindeki konumu gibidir." Bu rivâyetin, başka bir versiyonu ise şöyledir: Tebük seferine çıkarken Medine'de yerine Hz. Ali'yi bırakan Hz.Peygamber'e, Hz. Ali "Beni, kadın ve çocukların başında mı bırakıyorsun?" deyince, ona şöyle demiştir: "Musa'nın nezdinde Harun'un konumu ne ise, benim nezdimde de o konumda olmaya râzı değil misin?"

    Bedir Gazvesi'nin akabinde esir alınan müşriklere nasıl bir muâmele yapılması gerektiği konusunda, Hz. Peygamber ashâbıyla istişâre yapmıştı. Hz. Ömer, sert sözler söyleyerek onların öldürülmesini; Hz. Ebubekir ise daha yumuşak sözler söyleyerek fidye karşılığında serbest bırakılmalarını önermişti. Bunun üzerine Hz. Peygamber, bu iki sahâbînin söz ve tutumlarını, Kuran'da zikredilen bazı peygamberlerin söz ve tutumlarına benzeterek şöyle demiştir "Ey Ebu Bekir! Senin sözlerin, İbrahim'in şu sözüne benziyor: “Kim, bana tâbi olursa bendendir. Kim, bana âsîlik ederse, Sen sonsuz merhamet ve şefkat sahibisin.” Yine senin sözün, İsa'nın şu sözüne benziyor: “Eğer Sen onlara azap edersen, onlar senin kullarındır. Şayet onları affedersen, Sen Azîz ve Hakîm'sin.” Ey Ömer! Senin sözün de Musa'nın şu sözüne benziyor: “Rabbimiz! Onların mallarını ve mülklerini yok et! Kalplerine de sıkıntı ver! Zira onlar, belli ki acıklı azabı görmedikçe iman etmeyecekler.” Yine senin sözün Nuh'un şu sözüne benziyor: 'Rabbim! Yeryüzünde kâfirlerden kimseyi sağ bırakma!"

    Hz.Peygamber, Mekke'nin fethinin hemen akabinde Kâbe'de yaptığı meşhur konuşmasının başında Mekkeli müşriklere şöyle sormuştur: "Ne dersiniz? Size ne yapacağımı düşünürsünüz?" Onlar: "Hayır söyler, hayır düşünürüz. Sen değerli bir kardeşimizsin ve değerli bir kardeşimizin oğlusun" deyince, şöyle buyurmuştur: "Öyleyse ben, size kardeşim Yusuf'un kardeşlerine söylediği şu sözü söylüyorum: 'Bugün size hiçbir kınama olmayacak! Allah sizi bağışlasın. O, merhametlilerin en merhametlisidir.”

    Sonuç itibariyle Hz. Peygamber ve sahâbîler, Ku'ran kıssalarında verilen dersleri aldıklarını gösteren uygulamalar yapmışlar ve bunları sözlü olarak da ifade etmişlerdir. Bunlar, sayıca azdır; ancak yaşanan pek çok olayın ve söylenen pek çok sözün kayıtlara geçmemiş olması muhtemeldir. Önemli olan, onların kıssalarda anlatılan karakterler ve olaylarla, yaşadıkları hayatta karşılaştıkları olaylar ve insanlar arasında bağ kurduklarını genel olarak gösteren rivâyetlerin mevcut olmasıdır. Dolayısıyla bu konudaki az sayıda rivâyet, bize genel bir fikir vermeye yetecek mâhiyettedir.

    Ateş'in de belirttiği gibi, Kur'an'ın kıssa anlatmasındaki maksadı, hikâye anlatmak değil, anlatılan bu hikâyeler aracılığıyla öğüt vermektir. Bu sebepledir ki Kuran, peygamber kıssalarını bir bütün halinde kronolojik sıralamayla zikretmemiş, yalnızca Hz.Muhammed'in davetiyle ortak olan yönlerini seçerek anlatmıştır. Şu halde bu kıssalar mazi olmaktan çok hâldir. Hz. Muhammed'in kavminin tutumları, bu kıssalarda sembolleştirilmiştir.

    KİTAP:
    Doç. Dr. Mahmut AY – Kur'an Kıssalarını Siret Bağlamında Okumak – Hz. Musa Kıssası Örneği-; Sayfa:91-114
    [ÖZETTİR]
  • Ana-Beyit mezarlığının bir efsanesi, Juan-Juanlar’ın bozkırı işgal ettikleri çağlara dayanan bir hikâyesi vardı: Sarı-Özek’i işgal eden Juan-Juanlar tutsaklara korkunç işkenceler yaparlarmış. Bazen de onları komşu ülkelere köle olarak satarlarmış. Satılanlar şanslı sayılırmış, çünkü bunlar bazen bir fırsatını bulup kaçar, ülkelerine dönerek Juan-Juanlar’ın yaptığı işkenceleri anlatırlarmış. Ama asıl işkenceyi, genç ve güçlü oldukları için satmadıkları esirlere yaparlarmış. İnsanın hafızasını yitirmesine, deli olmasına yol açan bir işkence usulleri varmış. Önce esirin başını kazır, saçları tek tek kökünden çıkarırlarmış. Bunu yaparken usta bir kasap oracıkta bir deveyi yatırıp keser, derisini yüzermiş. Derinin en kalın yeri boyun kısmı imiş ve oradan başlarmış yüzmeye. Sonra bu deriyi parçalara ayırır, taze taze, esirin kan içinde olan kazınmış başına sımsıkı sararlarmış. Böylece sarılan deri, bugün yüzücülerin kullandığı kauçuk başlığa benzermiş. Buna “Deri geçirme işkencesi” derlermiş. Böyle bir işkenceye maruz kalan tutsak ya acılar içinde kıvranarak ölür, ya da hafızasını tamamen yitiren, ölünceye kadar geçmişini hatırlamayan bir mankurt, yani geçmişini bilmeyen bir köle olurmuş. Bir devenin boynundan beş-altı kişinin başını saracak deri çıkıyormuş. Bundan sonra, deri geçirilen tutsağın boynuna, başını yere sürtmesin diye, bir kütük ya da tahta kalıp bağlar, yürek parçalayan çığlıkları duyulmasın diye uzak, ıssız bir yere götürürler, elleri ayakları bağlı, aç, susuz, yakan güneşin altında öylece birkaç gün bırakırlarmış. Bu tutsaklar birer mankurt olmadan yakınları bir baskın düzenleyip onları kurtarmasın diye, yanlarına gözcüler koyarlarmış. Açık bozkırda her taraf kolayca görüldüğü için gizlice gelip baskın yapmak kolay olmazmış.

    Juan-Juanlar’ın bir tutsağı mankurt yaptıkları duyulur, öğrenilirse, artık onu en yakınları bile gerek zorla, gerek fidye vererek kurtarmak istemezlermiş. Çünkü bir mankurt, eski vücuduna saman doldurulmuş bir korkuluktan, bir mankenden farksız olurmuş onlar için.

    Bununla birlikte, bir defasında, adı tarihe Nayman Ana olarak geçen bir göçebe kadın, oğlunun başına gelenlere dayanamamış, onu kurtarmak istemiş. Efsane böyle anlatır. Ana-Beyit mezarlığının adı da buradan gelir. “Ana-Beyit” ‘ana barınağı, ana huzuru’ demektir.

    Sarı-Özek’in kızgın güneşine ‘mankurt’ olmaları için bırakılan tutsakların çoğu ölür, beş-altı kişiden ancak bir ya da ikisi sağ kalırmış. Onları öldüren açlık ya da susuzluk değil, başlarına geçirilen soğumamış deve derisinin güneşte kuruyup büzülmesi, başlarını mengene gibi sıkıp dayanılmaz acılar vermesiymiş. Bir yandan deve derisi büzülüyor, bir yandan da kazınan saçlar büyüyüp başına batıyormuş. Asyalılar’ın saçları fırça gibi sert olur zaten. Kıllar üste doğru çıkamayınca içeri doğru uzar ve diken gibi batarmış. Bu dayanılmaz acılar sonunda tutsak ya ölür ya da aklını, hafızasını yitirirmiş. Juan-Juanlar işkencenin beşinci günü, ‘sağ kalan var mı?’ diye gelip bakarlarmış. Bir teki bile sağ kalmışsa, amaçlarına ulaşmış sayarlarmış kendilerini. Hafızasını yitirmiş tutsağı alır, boynundaki kalıbı çıkarır, ona yiyecek içecek verirlermiş. Köle zamanla kendine gelir, yeyip içerek gücünü toplarmış. Ama o bir mankurt imiş artık ve böyle bir köle, pazarlarda, güçlü-kuvvetli on tutsak değerinde sayılırmış. Hatta Juan-Juanlar arasında bir gelenek varmış ki buna göre, aralarında çıkan bir kavgada bir mankurt öldürülürse, bunun için ödenecek bedel, hür bir insanın ölümü için ödenecek bedelden üç kat fazla olurmuş.

    Bir mankurt kim olduğunu, hangi soydan, hangi kabileden geldiğini, anasını, babasını, çocukluğunu bilmezmiş. İnsan olduğunun bile farkında değilmiş. Bilinci, benliği olmadığı için, efendisine büyük avantaj sağlarmış. Ağzı var, dili yok, itaatli bir hayvandan farksız, kaçmayı düşünmeyen, bu yüzden de hiç tehlike arzetmeyen bir köle imiş. Köle sahibi için en büyük tehlike, kölenin başkaldırması, kaçmasıdır. Ama mankurt isyanı, itaatsizliği düşünemeyen tek varlıkmış. Efendisine köpek gibi sadık, onun sözünden asla çıkmayan, başkalarını dinlemeyen, karnını doyurmaktan başka bir şey düşünemeyen bir yaratık.. En pis, en güç işleri, büyük sabır isteyen çekilmez işleri gık demeden yaparlarmış. Sarı-Özek’in ıssız, engin, kavurucu çöllerine ancak bir mankurt dayanabileceği için, buralarda deve sürülerini gütme işi onlara verilirmiş. Böyle yitik yerlerde, bir mankurt birkaç kişiye bedelmiş. Yanına yiyeceğini, içeceğini verince, kış demeden, yaz demeden, o ilkel hayata dönüşten dolayı sızlanmayı düşünmeden kalabilirmiş bozkırda. Onun için önemli olan tek şey efendisinin emirlerini yerine getirmekmiş. Açlıktan ölmemesi için yiyecek, donmaması için eski-püskü giyecek verdiniz mi, başka bir şey istemezmiş...

    Bir tutsağın içine korku salmak için ona kafasının uçurulacağını ya da başka bir yerinin kesileceğini bildirmek; onun hafızasını silme, son nefesine kadar taşıyacağı ve başkalarının anlayamayacağı yegâne kazancı olan bilincini kökünden yok etme cezası yanında hiç kalır. İşte, göçebe Juan-Juanlar, o kısa tarihlerinde, insanın bu gizli özüne kastetmek gibi en büyük vahşet örneğini çıkardılar. Tutsakların yaşayan anılarını elinden almak usulünü bulmakla, insanlığa karşı en korkunç cinayeti işlemiş oldular. İşte Nayman Ana oğlunun mankurt olduğunu öğrenince, dayanılmaz bir acı ve umutsuzluk içinde, aşağıdaki ağıtı bunun için yakmıştı:

    “Oy balam, oy! Hafızan kökünden sükülüp alınanda, başına sardıkları deve derisi kuruyup büzülerek ceviz kırar gibi beynini sıkıştıranda, o görünmez çember gözlerini kanlı yaşla dolduranda, Sarı-Özek’in dumansız ateşinde cayır cayır yananda, ölüm susuzluğundan çatlayan dudaklarına bir damlacık yağmur düşmedi! Oy balam, oy! Can balam oy! Yeryüzüne hayat veren güneş, senin için kapkara bir yıldız oldu da bir damla ışık vermedi! Ondan nefret etmedin mi oy balam oy! Can balam oy!.

    “Acı çığlıkların bozkırda yankı yankı yayılanda, gece-gündüz Tengri! deyip yana-yakıla gökyüzü boşluğuna seslendiğinde, dayanılmaz acılarla kıvrananda, kusmukların, pisliklerin, sidiklerin içinde boğulanda, balam oy, vücudun yıkılıp üzerine sinekler üşüşende, yavaş yavaş aklını yitirip gittiğinde, hepimizi yaratıp sonra da kendi hâlimize salıveren Tengri’ye son gücünü toplayıp isyan etmedin mi? Oy balam oy! Can balam oy!

    “İşkenceyle sakatlanan aklını karanlığın örtüsü yavaş yavaş kapladığında, zorla elinden alınan hafızan geçmişle bağlantısını koparanda, öz ananı dağ dibinden akan ve kıyısında oyun oynadığın derenin şırıltısını, kendi adını, babanın adını, sana utana utana bakarak gülümseyen kızın adını, aralarında büyüdüğün bacı-kardeş, hısım-yoldaş herkesin hayali gözünde silinende, seni karnında taşıyıp bu günleri göstermek için doğuran anana kargışlar okumadın mı? Oy balam, oy! Can balam, oy!..”

    Bu efsane, Juan-Juanlar’ın güney-doğu Asya sınırlarından sürülünce, kuzeye akın ederek Sarı-Özek’i ele geçirdikleri zamana aittir. Buraya geldikten sonra topraklarını genişletmek ve köle toplamak için ardı arkası kesilmeyen savaşlar yaptıkları dönemle ilgilidir. İlk zamanlarda pek çok tutsak almışlar. Bunların arasında kadınlar ve çocuklar çokmuş ve hepsi köle yapılmış. Zamanla direniş başlamış, yerliler toplanıp silahlanmış, bir ordu kurmuşlar, savaşmışlar. Ama Juan-Juanlar sürülerini beslemeye çok elverişli olan Sarı-Özek bozkırlarını terketmemişler, buraya iyice yerleşmek için saldırılarını daha da arttırmışlar. Topraklarının elden çıkmasına razı olmayan yerliler de yabancıları ülkelerinden sürüp çıkarmayı hak ve görev saydıkları için savaşlar sürüp gitmiş. Bazen bunlar kazanmış, bazen onlar..

    Savaşsız, sessiz dönemler de oluyormuş bazen. İşte bu savaşsız dönemlerin birinde, Naymanlar’ın ülkesine bir tüccar kervanı gelmiş. Bu tüccarlar çay içerken, çevresinde Juan-Juanlar’ın oturduğu kuyuların yanından geçtikleri sırada deve sürüsü güden genç bir çobanla karşılaştıklarını söylemiş ve gördüklerini anlatmaya başlamışlar. Çobanla konuşmak isteyen tüccarlar onun bir mankurt olduğunu hemen anlamışlar. İlk bakışta sağlıklı biri gibi görünüyormuş, onun bir mankurt olduğu, başına böyle bir felâket geldiği hiç belli değilmiş. Bıyıkları yeni terlemiş, oldukça yakışıklı bir genç imiş. Daha önce akıllı, konuşkan olduğu da besbelliymiş. Ama, yeni doğmuş gibi, hiçbir şey bilmiyormuş. Ne kendisinin adını biliyormuş, ne anasının, ne babasının adını. Juan-Juanlar’ın ona yaptıklarını da hiç hatırlamıyormuş. Sorulan her soruya ya evet, ya hayır diyor, ya da hiçbir şey söylemiyormuş. Başına sımsıkı yapıştırdığı şapkasını da hiç çıkarmıyormuş. Çok ayıp, çok acı bir şey olsa da, insanlar bazen sakatlarla alay etmekten hoşlanırlar. Tüccarlar, bazı mankurtların başındaki deve derisinin kendi derisine çıkmamasıya yapıştığını bildiklerinden, onunla gülüp alay etmeye başlamışlar. Böyle bir mankurta “Gel başını buharlayalım da o deve derisini koparalım” demekten daha korkutucu bir şey olmazmış. Bu sözü duyan mankurt yaban ayısı gibi tepinir, kafasına kimseyi dokundurmazmış. Böyleleri şapkalarını başlarından hiç çıkarmaz, gece-gündüz onunla yatıp kalkarlarmış. Konuk tüccarların anlattıklarına göre mankurt ne kadar sarsak olsa da, işini çok iyi yapıyormuş. Tüccarların kervanı onun otlattığı develerden uzaklaşıncaya kadar gözlerini onlardan ayırmamış. Gidecekleri sırada tüccarlardan biri ona takılmak için:

    - Uzun yola gidiyoruz, çok yer göreceğiz, selâm göndereceğin biri, meselâ bir yavuklun var mı? demiş. Nerde yavuklun? Haydi, utanma, söyle. İşitiyor musun? Belki bir mendil verirsin, ona götürürüz.

    Mankurt tüccara uzun uzun baktıktan sonra şöyle demiş:

    - Her gün ben Ay’a bakarım, o da bana bakar. Birbirimizi işitmeyiz. Ama biliyorum, orada oturan biri var...

    Çadırda tüccarları dinleyenler arasında, onlara çay veren bir kadın varmış. Nayman Ana imiş bu. Sarı-Özek efsanesinde kadının adı böyle geçer.

    Nayman Ana konuk tüccarlara hiçbir şey belli etmemiş. Anlattıkları olayın onu nasıl etkilediğini hiçbiri anlayamamış. Kadın, sorular sorup daha fazla bilgi almak istiyormuş ama, bir yandan da daha fazlasını öğrenmekten korkuyormuş. Bu yüzden dilini tutmuş, yaralı bir kuşun çığlığı gibi içinde doğan acı sesi bastırabilmiş. Bu sırada sohbet konusu değişmiş, kimse zavallı mankurttan söz etmiyormuş artık. Dünyada böyle şeylere rastlanır, diye düşünmüş olsalar gerek. Ama Nayman Ana hâlâ vücudunu saran korkuyu atmaya, ellerinin titremesini gizlemeye, içinde çığlık atan o kuşu boğmaya çalışıyormuş. Yas için bağladığı ve nice zamandır herkesin görmeye alıştığı ağarmış saçlarını örten yağlığı biraz, daha indirmiş alnına.

    Az sonra kervan yoluna koyulmuş. O gece gözlerine uyku girmeyen Nayman Ana, Sarı-Özek bozkırında çobanlık eden bu mankurtu bulmadan, onun kendi oğlu olup olmadığını öğrenmeden asla rahat edemeyeceğini anlamış. Uzun zamandan beri oğlunun savaş meydanlarında ölmediği, yine uzun zamandan beri kimseye söyleyemediği bir his, bir sezgi varmış içinde. İşte bu korkunç düşünce yine uyanmış onun ana yüreğinde. Bir an için, böyle kemirici bir şüphe, böyle büyük bir korku ve acı içinde yaşamaktansa, oğlunu iki defa gömmesi daha iyi olurdu herhalde...

    *

    Oğlunun Sarı-Özek’te, Juan-Juanlar’la yapılan bir savaşta öldüğü söylenmişti. Kocası ise bundan bir yıl önce yapılan bir savaşta ölmüştü. Kocası, Naymanlar arasında ün yapmış, sevilen, sayılan bir adamdı. Onun ölümünden sonra yapılan ilk savaşa, babasının öcünü almak için oğlu da katılmış. Ölenleri asla savaş meydanında bırakmazlarmış ama, bu defa onun oğlunun ölüsünü getirmek mümkün olmamış. Arkadaşları çarpışma sırasında, birçokları, delikanlının vurulup atının yelesine abandığını görmüş. Onu almak istedikleri zaman savaş gürültüsünden korkuya kapılan at hızla kaçmaya başlamış. Derken delikanlı da yuvarlanmış attan. Yuvarlanmış ama yere düşmemiş, ayağı üzengiye takılı kalmış, iyice korkuya kapılan at, ölü binicisini sürükleyip götürmüş uzaklara. Paniğe kapılan at aksi gibi düşman safına doğru kaçmış. Kıyasıya savaş sürerken delikanlının iki arkadaşı onun ölüsünü kurtarmak için atın peşinden gitmişler. Ama örgülü saçlı Juan-Juan atlıları derede pusu kurmuş onlara. Sonra, ansızın çıkıp naralar atarak saldırmışlar. Naymanlar’dan biri okla vurulup ölmüş, öbürü de ağır yaralanmış ve atının gemini çevirip geri kaçmak zorunda kalmış, arkadaşlarının yanına gelince de devrilmiş atından. Naymanlar, pusudaki Juan-Juanlar’ın savaşın en kızgın zamanında kanattan baskın yapacaklarını o zaman anlamışlar ve bunun üzerine yeniden toparlanıp hücuma geçmek için geri çekilmişler. O sırada Nayman Ana’nın oğlunun başına gelenler unutulmuş. Onun ölüsünü almak için giden, sonra da ağır yaralanıp geri dönen Nayman, ölüyü sürükleyen atın bilinmeyen bir yöne gidip gözden kaybolduğunu söylemiş onlara...

    Birkaç gün sonra Naymanlar savaş meydanına gidip gencin ölüsünü aramışlar. Ama ne ölüsünü bulmuşlar, ne atını, ne silahını, ne de herhangi bir iz.. Onun öldüğünden kimsenin şüphesi kalmamış. Savaş sırasında ölmeyip sadece yaralanmış olsa bile, kan kaybından ya da susuzluktan çoktan ölmüş olacağını düşünmüşler. Böylece, onun ölüsünü aramaya, ondan bir iz bulmaya gidenler, elleri boş dönünce, delikanlının Sarı-Özek bozkırında kefensiz, mezarsız yattığını düşünerek ağlamışlar. Onu bu halde bıraktıkları, yitirdikleri için utanç duyuyorlarmış. Nayman Ana’nın çadırında, onunla birlikte ağlaşan kadınlar ağıt yakarken bir yandan da kocalarını, erkek kardeşlerini yeriyor, suçluyorlarmış:

    - Akbabalar vücudunu didik didik etti, çakallar alıp götürdü, siz de kendinize erkek diyorsunuz! Papağınız yere batsın!..

    O günden sonra Nayman Ana için dünya bomboş kalmış, günleri acılarla dolu olarak geçmeye başlamış. Bir yiğidin savaş meydanında vurulup ölmesini anlıyor, ama onun bir kefene sarılmadan, bir mezara gömülmeden orada bırakılmasını kabul edemiyor, dövünüyormuş. Rahatı, huzuru kalmamış. Üzüntüler ve kara kara düşünceler ana yüreğini parça parça ediyormuş. Derdini kimselere açamıyor içini kimselere dökemiyormuş. Allah’tan başka başvuracağı kimse kalmamış.

    Bu kara düşüncelerden, dayanılmaz acılardan kurtulmak için, işin doğrusunu anlamak, çocuğunun ölüsünü gözleriyle görmek istiyormuş kadıncağız. Eğer gerçekten ölmüşse, kaderi böyleymiş diyecek, olanı kabullenecekmiş. Onu en çok şüpheye düşüren, oğlunun atının hiçbir iz bırakmadan yok olmasıymış. Hayvan vurulmamış, yıkılmamış, ürkmüş ve bir yerlere kaçıp gitmişti. Bütün yılkı atları gibi onun da bir gün sürüye dönmesi ve üzengisine takılan binicisini sürükleyip getirmesi gerekirdi, diye düşünüyormuş. Çocuğunun ölüsünü böyle görmeye de razıymış. O zaman, o korkunç olay karşısında kanlı gözyaşları döker, saçını başını yolar, öyle acılı sözler söylermiş ki, belki Allah’ın bile gücüne gidermiş. Ama hiç olmazsa artık içindeki şüphe gider, daha fazla uzamasını istemediği ömrünü bitirmeye, soğukkanlılıkla kendini ölüme hazırlamaya koyulabilirmiş...

    Ne yazık ki oğlunun ölüsü bulunmamış, bindiği at geri gelmemişti. Kabilenin öbür insanları zamanla olayı unutmuşlardı ama oğlunu unutamayan ananın acıları dinmiyor, şüpheler aklından çıkmıyordu. Ata ne olmuştu. Koşumlar, silahlar ne olmuştu? Bunlardan birini bulsa, oğlunun başına gelenleri de tahmin edebilirdi. Koşa koşa gücünü yitiren atı, Juan-Juanlar yakalamış olabilirlerdi. Koşumlu bir at da iyi bir ganimet sayılırdı çünkü. Atı yakalayanlar üzengide sürüklenen oğlunu ne yapmışlardı? Onu görmüşler miydi yoksa kurda kuşa yem olsun diye çöle mi atmışlardı? Eğer bir mucize olmuş da ölmemişse, onlar mı öldürmüş ve acısına son vermişlerdi? Yoksa, öylece bırakmışlar mıydı?

    Bu sorular, bu şüpheler hiç çıkmamıştı Nayman Ana’nın aklından. Bozkıra gelen tüccarlar çaylarını içerken, yolda bir mankurta rastladıklarını söyleyince işte bu acılarla yaşayan Nayman Ana’nın yüreğine yeni bir kıvılcım düşürdüklerinin farkında değillerdi. O günden sonra o mankurtun kendi oğlu olabileceği düşüncesi aklından çıkmadı. Bu mankurtu bulmadan, onun kendi oğlu olup olmadığını anlamadan rahat edemeyecekti.

    *

    Naymanlar’ın yaylakları olan yarı kuru dağ eteklerinde, taşlı-çıngıllı küçük dereler akardı. Nayman Ana bütün gece o derelerin şarıltısını dinledi. Onun tedirgin, allak-bullak olmuş ruh haliyle taban tabana zıd bu şırıltılar ona ne mırıldanıyor, ne anlatıyordu? Ruhu yatışmalı, huzur bulmalıydı artık. Sarı-Özek’in mutlak sessizliğine dalıp gitmeden önce, o monoton berrak şarıltıyı doya doya içer gibi kulaklarına doldurmalı, yüreğini serinletmeliydi. Sarı-Özek bozkırına tek başına gitmesi çok tehlikeliydi ama bu niyetinden kimseye söz açamaz, kimseye güvenemezdi. Çünkü kimse anlamazdı onu. En yakın dostları bile böyle bir işe girişmesini istemezlerdi. “Çoktan ölmüş olan bir insanı aramak için çöllere düşülür mü?” derlerdi. Büyük bir tesadüf eseri olarak sağ kalmış olsa bile onu aramak yine anlamsızdı. Çünkü bu takdirde onu mutlaka mankurt yapmışlardı ve bir mankurt, dışı insan içi saman bir korkuluk idi. Geçmişini bilemezdi...

    Nayman Ana, karar verdiği yolculuğa başlamadan, o gece birkaç defa çadırdan çıktı, çevresine kulak verip dinledi, ufukları süzdü, düşüncelerini derleyip toparlamaya çalıştı. Vakit geceyarısıydı. Bulutsuz gökyüzünde parlayan Ay, süt rengi soluk ışığını yeryüzüne yayıyordu. Dağın eteğine serpilmiş beyaz yurtlar (çadırlar), şırıltılı derelerin kıyısında gecelemek için konmuş iri kuş sürülerini andırıyordu. Avılın (köyün) ötesinde koyun ağılları vardı. Daha da ileride yılkıların otladığı vadilerden köpek havlamaları ve bazı anlaşılmaz insan sesleri duyuluyordu. Nayman Ana’yı en çok duygulandıran, avıl yakınında koyun sürülerini bekleyen genç kızların yanık türküleri oldu. Bir zamanlar o da söylemişti bu türküleri... Buraya gelin geldiğinden beri her yaz tam bu bölgede yaylaya çıkarlardı ve şimdi o yılları da hatırlıyordu. Bütün gençliği, bütün ömrü burada geçmişti. Aileleri büyüdükten sonra dört yurt kurmaya başlamışlardı burada: Birinde yemek pişirilir, mutfak olarak kullanılırdı. İkincisinde yemek yerlerdi. Diğer ikisi de oturmak, yatmak içindi. Sonra Juan-Juanlar’ın istilası başlamıştı ve o yapayalnız kalmıştı...

    Ve işte şimdi, o da terkedecekti bu tenha çadırı..

    Yol için gerekli hazırlığı akşamdan yapmıştı. Yiyecek ve gereğinden fazla su almıştı yanına. Sarı-Özek bozkırında belki kuyuya rastlayamaz, susuz kalabilirdi. Onun için iki tulumu ağzına kadar doldurmuştu. Üzerine bineceği dişi deve Akmaya’yı da hazırlamıştı ve hayvan ileride bir kazığa bağlı olarak bekliyordu. Bu deve onun hem yoldaşı, hem umudu olacaktı. Ona güveniyordu. Akmaya gibi güçlü ve hızlı yürüyen bir devesi olmasa, o ıssız, o engin bozkır yolculuğuna nasıl çıkabilirdi? O yıl Akmaya gebe değildi. Üst üste iki yavrudan sonra kısır kalmıştı ve gücünün doruğunda bulunuyordu. Sağlam, uzun bacaklı, çevik, kıvrak yürüyüşlü, çift hörgüçlü idi. Hörgüçleri kaya gibi sağlamdı. Ağır yük taşımaktan ya da kocamışlıktan tabanları aşınmış değildi. Uzun, güçlü boynu, zarif bir başı, soluk aldıkça kelebek kanadı gibi açılıp kapanan burun delikleri ile, beyaz renkli Akmaya bir sürüye bedeldi. Herkes imreniyordu ona. Ona sahip olmak, onun cinsinden develer üretmek için on tane genç deve vermeye hazır olanlar vardı. Nayman Ana’nın eski zenginliğinden kala kala bu dişi deve kalmıştı elinde. Bütün malını mülkünü ölen yakınlarının kırkıncı gün yemeklerinde, daha sonra da kocası ve oğlu için verilen yas şölenlerinde harcamış, elindeki avucundaki savrulup gitmişti.

    Şimdi, sezgilerle ve dayanılmaz acılarla aramaya çıkacağı oğlu için de, bir süre önce büyük bir anma şöleni düzenlemiş, yöredeki bütün Naymanlar’ı davet etmişti...

    Şafak sökerken Nayman Ana çadırından çıktı. Yolculuk için bütün hazırlığı tamamdı. Eşikten bir adım atınca durdu. Sırtını kapıya yaslayarak, derin uykuda olan avılına son bir defa göz gezdirdi, düşüncelere daldı. Nayman Ana, gençliğini yitirmiş olsa da güzelliğini henüz yitirmemişti. İnce, uzun boylu, sağlam yapılı idi. Uzak yol için uygun düşecek şekilde giyinmişti. Ayaklarına çizmelerini çekmiş, beline kuşağını bağlamış, entarisinin üzerine bir yelek geçirmiş, geniş bir şalvar giymiş, sırtına bir manto atmıştı. Başına ak bir yazma dolamış, uçlarını ensesinden bağlamıştı. Bu ak yazmayı geceleyin düşüncelere daldığı sırada bağlamaya karar vermişti. Madem ki oğlunun yaşadığını ümit ediyordu, öyleyse kara yazma bağlaması gerekmezdi. Eğer onun yaşadığından ümidini keserse, kara yazmasını yeniden bağlar ve bir daha hiç çıkarmazdı başından. Sabahın alaca karanlığı ağarmış saçlarını, derin acıların izleri olan alnındaki kırışıkları göstermiyordu henüz. O anda gözleri doldu, derin bir ah çekti. Bir gün böyle bir durumla karşılaşacağı aklına gelir miydi? Kendini toparladı, fısıltı hâlinde bir âyetin ilk sözlerini okudu: “Eşhedüen lâ ilâhe illallah!” Bundan sonra kararlı adımlarla devesine doğru yürüdü ve onu ıhtırdı, elindeki heybeyi hayvanın sırtına attı ve kendisi de üzerine oturdu. Akmaya tekrar doğruldu ve sahibini tâ yukarıya kaldırarak yürümeye hazırlandı. Uzun bir yola çıkacaklarını o da anlamıştı...

    Nayman Ana’ya ev işlerinde yardım eden eltisinden başka, avılda onun yola çıktığını gören, bilen olmadı. Nayman Ana, esneye esneye kalkan eltisine bir gün önce torkunlarına (kendi akrabalarına), oradan da, kendisiyle birlikte gelmek isteyen olursa, Kıpçak ülkesindeki evliya Yesevî[10] dedenin türbesini ziyarete gideceğini söylemişti.

    Yola böyle erkenden ve kimseye görünmeden çıkışının sebebi, soru yağmuruna tutulmaktan kurtulmak idi. Avıldan çıktıktan sonra devesinin başını San-Özek’e çevirdi. Önünde hareketsiz bir boşluk gibi uzanan engin Sarı-Özek’e...

    *

    Bu yerlerde trenler doğudan batıya, batıdan doğuya gider gelir.. gider gelirdi..
    Bu yerlerde demiryolunun her iki yanında, ıssız, engin, sarı kumlu bozkırların özeği Sarı-Özek uzar giderdi.
    Coğrafyada uzaklıklar nasıl Greenwich meridyeninden başlıyorsa, bu yerlerde de mesafeler demiryoluna göre hesaplanırdı.
    Trenler ise doğudan batıya, batıdan doğuya gider gelir.. gider gelirdi..

    “Konvansiyon” uçak gemisinden, yörünge istasyonu Parite’deki denetleyici iki kozmonota şifreli yeni bir telsiz bildirisi daha gönderildi. Bunda, Güneş sistemi dışında bulunan Parite 1-2 ve Parite 2-1 kozmonotlarıyla bağlantı kurmamaları, onların istasyona dönebilmeleri için uygun zamanı bildirmemeleri nazik bir dille ama kesin olarak emrediliyor, Ortak Yönetim Merkezi’nden talimat beklemeleri bildiriliyordu.

    Okyanusta orta şiddette bir fırtına vardı. Kabaran dalgalar dev geminin gövdesini dövüyor ve gemi sallanıyordu. Güneş kapalı değildi, beyaz köpükleri parlatıyor, rüzgârın hızı da ayni tempoda devam ediyordu.

    Konvansiyon uçak gemisinin, pilotlar ve güvenlik görevlileri de dahil, bütün mürettebatı, işlerinin başında, tetikte bekliyorlardı...

    * * *

    Ak deve Akmaya, inler gibi hafif ve monoton bir ses çıkararak, ayaklarını belli belirsiz bir hışırtıyla yere dokundurarak, uçsuz, bucaksız bozkırın düzünde bayırında, günlerden beri yürüyor, yürüyordu... Nayman Ana, bu kavurucu ıssız topraklarda devesinin daha fazla yavaşlamasına izin vermeden sürüyor, pek nadir olarak karşılarına çıkan bir kuyu başında ve ancak geceleri duruyor, sabah olur olmaz devam ediyordu yoluna... Sarı-Özek’in sayısız tümseklerinden birinin ardında büyük bir deve sürüsüyle karşılaşacağı ânı bekliyordu kadın. İki günden beri, kırmızı kumlu geniş Malakumduçap vadisinin yakınında idi. Avıla gelen tüccarların, büyük bir deve sürüsünü güden mankurtla karşılaştıklarını söyledikleri yer burasıydı. Kilometrelerce uzanan Malakumduçap vadisinin çevresinde iki günden beri umutla dolanıyor, bir yandan da Juan-Juanlar’la karşılaşmaktan korkuyordu. Aradı, taradı ve yalnız uzayıp giden bozkırı gördü. Bozkır ve serap... Bir defa, kıvrım kıvrım yanan bir yolun ilerisinde koca bir şehir gördü. Camileri, minareleri, kale surları gibi yüksek duvarları vardı bu şehrin. Büyük bir umuda kapıldı. Akmaya’yı hızlandırdı. Oğlunu belki orada bir köle pazarında bulabilirdi. Onu alır, Akmaya’ya bindirir, köyün yolunu tutarlardı. Akmaya öyle koşardı ki kimse yetişemezdi arkalarından.. Ne yazık ki, bir seraptı bu! Çöl yolculuğu ağır ve yorucudur ve bu yüzden sık sık böyle aldatıcı hayaller görür insan.

    Elbette, Sarı-Özek çölünde bir adam arayıp bulmak hiç de kolay bir iş değildi. Ama bu adamın etrafında, geniş düzlüğe yayılmış büyük bir deve sürüsü varsa, iş kolaylaşır. İnsan er-geç bu develerden birini görür. Sonra bütün sürüyü, sonra çobanını... İşte Nayman Ana’nın umudu, güveni bu idi.

    Ama Nayman Ana sürünün ne kendisine rastlıyordu ne de izine. İçine bir korku düştü: Ya sürü başka bir otlağa gitmişse? Ya Juan-Juanlar develerini satmak için Hive ya da Buhara gibi şehirlerin pazarlarına göndermişlerse?.. Eğer sürüyü satmak için götürmüşlerse, mankurt çoban o kadar uzaktan geri dönebilir miydi? Köyden çıkarken, kaygılar, şüphelerle yanıp tutuşurken, tek arzusu vardı: Çocuğunu sağ olarak görsün de nasıl görürse görsün. İster mankurt olsun, ister her şeyi, bütün geçmişi unutmuş olsun, yeter ki sağ olsun, yaşıyor olsun.. Bu kadarına da razıydı. Ama şimdi, Sarı-Özek bozkırında, aradığı çobanı bulabileceği yere yaklaştıkça, beyinsiz, deli bir yaratıkla karşılaşmaktan korkmaya, rastlayacağı böyle bir çobanın kendi oğlu olmaması, başka bir zavallı olması için Tanrı’ya dua etmeye hazırdı. Şimdi bu mankurtu, gözleriyle görüp, oğlunun yaşadığı şüphesini kafasından atmak istiyordu. Onu kendi gözleriyle gördükten sonra evine dönecek, bir daha kendine işkence etmeyecek, ömrünün geri kalan bölümünü, kaderine razı olarak sessizce geçirecekti... Sonra, birdenbire yine oğlunu görmek özlemiyle yanıyor, ne olursa olsun, o mankurtun bir başkası değil, kendi oğlu olmasını istiyordu.

    İşte, bu çelişkili duygularla ilerlerken, alçak bir tepeyi aşınca, birdenbire büyük bir deve sürüsüyle karşılaştı! Geniş vadiye yayılan semirmeye bırakılmış develer, bodur otların ve dikenlerin uçlarını kopara kopara dolaşıyorlardı. Nayman Ana, Akmaya’yı hızlandırdı, iyice koşturdu. Önce büyük bir sevince kapılmıştı, hemen sonra da mankurt yapılmış bir oğulla karşılaşacağı korkusu düştü içine. Korkudan ürperdi. Ama, nasıl olduğunu anlamadan, yine bir sevince kapıldı. Böylesine karışık, çelişkili duygular içinde ne yapacağını bilemiyor ve Akmaya’yı sürüyor, sürüyordu.

    Aradığı sürü işte karşısındaydı. Ya çoban? Nerede çoban? Uzaklarda olamazdı. Ha, evet, oradaydı işte. Vadinin karşı yamacında. Uzaktan yüz hatları pek belli değildi. Uzun bir sopa vardı elinde. Semerli ve onun eşyalarıyla yüklü bir deveyi yedeğinde tutuyor, gözlerine kadar indirdiği şapkasının siperi altından sakin sakin ona bakıyordu.

    Nayman Ana, iyice yaklaşınca oğlunu tanıdı ve nasıl olduğunu anlamadan kendini yerde buldu. Daha sonra oğlunu görünce deveden indiğini değil düştüğünü hatırlayacaktı. Ama şimdi bunu düşünecek durumda değildi. İkisini birbirinden ayıran çalılıklar arasından atılarak bağırdı:

    - Oğlum! Oğul balam benim! Her yerde seni arıyorum. Ben senin annenim!

    Ama ayni anda da acı gerçeği anlamıştı. Hıçkıra hıçkıra ağlıyor, tepiniyor, acı gözyaşları döküyordu. Düşmemek için oğlunun omuzlarına asılmıştı. Toparlanmaya, titreyen dudaklarını büzüp susmaya çalıştı ama tutamadı kendini. Oğlu, öylece, kayıtsız duruyordu. Nice zamandır yüreğinden pençesini çekemeyen acılar şimdi onu yere sermişti. Tutamadığı gözyaşları arasından, gözlerine düşen ağarmış ıslak saçlarının arasından, gözyaşlarından çamurlaşmış yolun tozunu yüzüne buladığı titrek parmakları arasından, oğlunun yüzüne, görüp tanıdığı yüz hatlarına bakıyordu. Bir an göz göze gelince onun kendisini tanıyacağını umuyor, bunu bekliyordu. Bir oğulun öz anasını tanımasından daha kolay ne vardı?

    Gel gör ki, onun karşısına dikilmesi, bu hâli, oğlunun üzerinde en küçük bir etki, bir tepki yaratmadı. Sanki her zaman burada yaşıyor, ya da her gün onu görmeye geliyordu. Çoban ona kim olduğunu, niçin ağladığını bile sormadı. Bir süre öyle durduktan sonra kadının elini kendi omuzundan çekip itti, yanından hiç ayırmadığı yüklü binek devesini yedeğine alıp, oyuna dalan köşeklerin (deve yavrularının) uzaklaşıp uzaklaşmadığına bakmak için sürünün öbür başına doğru yürüyüp gitti.

    Nayman Ana çöktü kaldı oracıkta. Ellerini yüzüne götürdü ve başını yerden kaldırmadan hıçkıra hıçkıra ağlamaya devam etti. Neden sonra biraz toparlandı, kalkıp yine oğlunun yanına gitti. Çoban onun geldiğini görüyor, başına sımsıkı geçirdiği şapkasının altından ona, hiçbir şey olmamış gibi anlamsız, kayıtsız bakıyordu. Ama, güneşin, rüzgârın kavurduğu zayıf yüzünde belli belirsiz bir gülümseme vardı sanki. Yüzü gülümsüyor gibiydi ama gözleri bomboş, pek ilgisizdi.

    Oğlunun yanına gelen Nayman Ana derin bir ah çekerek:

    - Gel şuraya otur da biraz konuşalım, dedi.

    Yere oturdular.

    - Beni tanıdın mı?

    Mankurt ‘hayır’ anlamında başını salladı.

    - Adın ne senin?

    - Mankurt.

    - Bu senin şimdiki adın. Eski adın neydi? Asıl adını hatırlamaya çalış bakalım.

    Mankurt sustu. Hiç konuşmuyordu. Ama, iki kaşının arasında ter tanelerinin birikmesinden, gözlerinin bir sis perdesi ardında kalmış gibi görünmesinden hatırlamaya çalıştığı belliydi. Hatırlamasını engelleyen kalın bir duvarı aşamadığı da anlaşılıyordu...

    - Peki, babanı hatırlıyor musun? Babanın adı neydi? Kimsin, kimlerdensin? Hiç olmazsa doğduğun yeri, memleketini hatırla..

    Hayır, mankurt hiçbir şey bilmiyor, hiçbir şey hatırlamıyordu.

    - Vah yavrum, ne yapmışlar sana!

    Böyle diyen Nayman Ana’nın dudakları acı ve hiddetten titredi, kendini tutamayıp yine hüngür hüngür ağlamaya başladı. Ama mankurt yine öyle kayıtsız duruyordu.

    - Bir insanın elinden malı-mülkü, bütün zenginliği hatta hayatı bile alınabilir, diye söylendi, ama insanın hafızasını almak gibi bir cinayet işlenir mi? Ey rızık veren Tanrı! Eğer varsan, insanların aklına böyle bir şeyi nasıl getirirsin? Yeryüzünde zulüm, kötülük az mı ki!

    Böyle diyen Nayman Ana, gözlerini mankurt oğlundan ayırmadan, Sarı-Özek’te söylenen o meşhur ağıta başladı. Bu, Sarı-Özek tarihini, kültürünü bilen kişilerin çok iyi hatırlayacağı bir ağıttı. Talihsiz, dertli ananın, Güneşle, Tanrı ile ve kendisiyle ilgili olarak söylediği yakınmalardı. Geleneklere bağlı olanlar onu ezbere bilir ve bugün bile söylerler. Bu ağıtın başlangıç sözleri şöyleydi:

    Men, batası ölgen boz maya
    Tulıbın kelip iskegen...

    Uçsuz bucaksız Sarı-Özek bozkırının ortasında, dertli ana, gönül avutmaz, dert söndürmez ağıtlarını hıçkırıklar arasında söylemeye devam etti.

    Heyhat, mankurtun kılı bile kıpırdamıyordu.

    Nayman Ana oğluna kim olduğunu hatırlatarak değil, söyleyerek, tekrar ederek bildirmeye karar verdi:

    - Senin adın Colamandır[12]. İşitiyor musun? Sen Colamansın. Babanın adı Dönenbay idi. Babanı da hatırlamıyor musun? Küçüklüğünde ok atmayı sana o öğretti. Ben ise senin ananım, sen de benim oğlumsun. Naymanlar kabilesindensin. Anlıyor musun? Sen bir Nayman’sın...

    Mankurt, kadının söylediklerini en küçük bir tepki göstermeden ve umursamadan dinliyordu. Sanki o sözlerinin hiçbir anlamı yoktu. Otlar arasında cırlayıp duran çekirgelerin sesini de böyle dinliyordu.

    Nayman Ana mankurt oğluna sordu:

    - Sen buraya gelmeden önce neler oldu?

    - Hiçbir şey olmadı.

    - Gece miydi, gündüz müydü?

    - Hiçbir şey değildi.

    - Kiminle konuşmak isterdin?

    - Ay ile konuşmak isterim. Ama birbirimizi işitmiyoruz. Orda oturan biri var.

    - Başka ne isterdin?

    - Efendiminki gibi örgülü saçımın olmasını.

    Nayman Ana elini mankurtun başına uzatarak:

    - Uzat başını da sana ne yaptıklarını göreyim.. dedi.

    Mankurt birden geri çekildi. Şapkasını iyice bastırdı. Başını öbür tarafa çevirmiş, annesinin yüzüne bile bakmıyordu. Nayman Ana o zaman ona asla başından söz etmemek gerektiğini anladı.

    Bu sırada uzaktan, deveye binmiş bir adamın onlara doğru geldiği görüldü.

    - Kim bu gelen? dedi Nayman Ana.

    - Bana yiyecek getiriyor.

    Nayman Ana telâşlandı. Böyle bir anda birdenbire ortaya çıkan Juan-Juan’a görünmemek için devesini ıhtırdı ve üzerine bindi. Oradan ayrılırken:

    - Ona bir şey söyleme, dedi, ben az sonra yine gelirim.

    Oğlu bir cevap vermedi. Hiçbir şey umurunda değildi zaten.

    Nayman Ana, yayılan sürünün arasından devesine binerek gitmekle büyük hata ettiğini anladı. Yaklaşan Juan-Juan, onu Akmaya’nın üzerinde kolayca görebilirdi. Akmaya’yı yedeğine alıp develerin arasından yürüyerek gitseydi görünmeden uzaklaşabilirdi. Ama artık geç kalmıştı bunu yapmak için.

    Otlaktan epeyce uzaklaştıktan sonra, yamaçlarında öbek öbek pelinlerin bulunduğu derin bir vadiye girdi. Orada devesinden indi ve hayvanı görünmesin diye ıhtırılmış olarak bıraktı. Sonra da sinip gözetlemeye başladı. Yanılmıştı. Juan-Juan görmüştü onu. Devesini mahmuzlaya mahmuzlaya koşturuyordu. Telâşlıydı. Elinde uzun bir kargı, omuzunda yay ve oklar vardı. Nayman Ana’yı otlakta gördüğü yerde dolanmaya başladı. Belli ki Nayman Ana’nın ne yana gittiğini anlayamamıştı. Bir o yana bir bu yana dolandıktan sonra Nayman Ana’nın saklandığı derenin yakınından geçti. İyi ki Nayman Ana yazmasıyla Akmaya’nın çenesini bağlamayı da akıl etmişti. Yoksa hayvan ses çıkarır, yerini belli edebilirdi. Gizlendiği pelinlerin arasından Juan-Juan’ı iyice yakından gördü. Uzun tüylü bir deveye binmişti. Şişik, gergin yüzlüydü. Kenarları yukarı doğru kıvrılmış, kayığa benzeyen kara bir şapkası vardı. Ensesinden çift örgülü saçları sarkıyordu. Üzengide doğrulup, şimşek gibi çakan gözleriyle sağa sola bakıyor, kargısını da hazır tutuyordu. Nayman Ana, Sarı-Özek’i istilâ eden, birçok Nayman’ı tutsak alan ve ailesine bunca felâketler getiren Juan-Juanlar’ın bir savaşçısıyla karşı karşıya idi şimdi. Ama, silahsız bir kadın vahşi bir Juan-Juan savaşçısına karşı ne yapabilirdi ki? Kendi kendine de soruyordu: Bu insanlar hangi şartlar altında, nasıl bir hayat yaşıyorlardı ki böylesine vahşi, barbar olabiliyorlar? Esir ettiklerinin hafızasını da bu kadar acımasız yok edebiliyorlar?

    Juan-Juan devesini o yana bu yana koşturarak çevreye göz attıktan sonra sürüsünün yanına gitti.

    Artık akşam olmuştu. Batmakta olan güneşin son ışınları bozkır ufkunu yangın kızıllığına çevirmişti. Ama az sonra, hava birden karardı, gecenin suskun karanlığı çöktü.

    Nayman Ana, o geceyi, bozkırın ortasında tek başına geçirdi. Zavallı oğlunun yakınındaydı ama, Juan-Juan’ın sürünün başından ayrılmamış olacağını düşünmüş ve oğlunun yanına gitmekten korkmuştu.

    O gece düşünüp taşınan Nayman Ana, oğlunu buralarda köle olarak bırakmamaya karar verdi. Varsın bir mankurt olsun, varsın hiçbir şeyi anlamasın, yine de kendi ülkesinde, kendi soydaşlarının arasında bulunması, Sarı-Özek bozkırında Juan-Juanlar’a çobanlık etmekten daha iyi olurdu. Ana yüreği ona böyle düşündürüyordu. Başkaları gibi oğlunun başına gelenlere, bir şey yapmadan katlanamaz, kendi canından, kendi kanından olan oğlunu kölelikte bırakıp gidemezdi. Belki oğlu doğduğu yere dönünce aklı başına gelir, çocukluk günlerini hatırlayabilirdi...

    Sabah olunca Nayman Ana, Akmaya’ya bindi. Uzaktan, kenardan dolanarak, geceleyin bir hayli dağılmış sürünün yanına sokuldu. İyice sokulmadan önce Juan-Juan’ın hâlâ orada olup olmadığını anlamak için dikkatle baktı etrafına. Onun orada olmadığına, gittiğine karar verince de oğluna asıl adıyla seslendi:

    - Colaman! Selam Colaman!

    Oğlu dönüp baktı ve kadın bir sevinç çığlığı attı. Fakat, çocuğun onu tanıdığı, adını hatırladığı için değil, sadece bir ses duyduğu için dönüp baktığını hemen anladı. Yine de, onun silinmiş hafızasını canlandırmak, uyandırmak için devam etti konuşmaya:

    - Adını hatırlıyor musun? Hatırlamaya çalış oğlum... diye yalvardı.

    - Hatırla yavrum, babanın adı Dönenbay idi. Unuttun mu? Senin adın da mankurt değil. Colaman senin adın.. Colaman! Sana bu adı verdik, çünkü sen yolda, Naymanlar’ın büyük bir göçü sırasında doğdun. Doğduğun yerde üç gün konakladık, üç gün şenlik yaptık.

    Bütün bu sözler Mankurt’a hiçbir şey hatırlatmıyor, ona hiçbir etki yapmıyordu. Ama Nayman Ana anlatmaya, oğlunun karanlık bilincinde bir şeyler uyandırabilme umuduyla konuşmaya devam ediyordu. Tekrar tekrar konuşuyor, sımsıkı kapalı bir kapıyı döver gibi, ısrarla ayni soruları soruyordu:

    - Adını hatırlıyor musun? Babanın adı Dönenbay idi!

    Bundan sonra, getirdiği yiyeceklerle oğlunun karnını doyurdu, içeceklerden içirdi ve ona ninniler söyledi.

    Mankurt ninniden çok hoşlanmıştı. Rüzgârın sertleştirdiği, güneşin kavurup kararttığı yüzünde tatlı bir yumuşama, bir hoşlanma dalgası görüldü. Onun yüzündeki bu değişmeyi gören ana sevindi, umutlandı ve buraları, Juan-Juanlar’ı terkedip kendisiyle köylerine, doğup büyüdüğü yere gelmesini istedi ondan. Ama Mankurt’un aklı almıyordu bunu. Buralardan çekip giderse sürü ne olacaktı? Efendisi ona hayvanların yanından ayrılmamasını emretmişti. Efendisi ne söylerse o olurdu sürüden asla uzaklaşamazdı...

    Nayman Ana yitik hafızanın kapısını, bir daha, bir daha zorladı:

    - Kim olduğunu hatırlıyor musun? Adın neydi? Babanın adı Dönenbay!..

    Kadının çabası boşunaydı. O sımsıkı kapanmış kapıyı aralamak için uğraşırken vaktin geçtiğini farketmedi. Tam da o sırada, sürünün öbür başında bir Juan-Juan’ın yaklaştığını gördü. Bu defa çok daha yakındı ve bindiği deveyi daha hızlı sürüyordu. Nayman Ana hemen kalktı, kendi devesine bindi ve aksi yönden giderek uzaklaşmak istedi oradan. Ama ikinci bir Juan-Juan yolunu kesti. Bunun üzerine Nayman Ana, Akmaya’yı ikisinin arasından sürdü, olanca hızıyla koşturmaya başladı. İki Juan-Juan da kargılarını sallayarak düştüler peşine. Bereket versin dişi deve Akmaya çok hızlı koşan bir deveydi ve kısa zamanda arayı açıp uzaklaştırdı Nayman Ana’yı. Juan-Juanlar’ın uzun kıllı develeri Akmaya’ya yetişebilir miydi hiç! Sarı-Özek bozkırında inanılmaz bir hızla koşup uzaklaşıyordu Akmaya.

    Juan-Juanlar kadına yetişemeyeceklerini anlayınca kovalamaktan vazgeçtiler. Onların, sürünün başına döndüklerinde mankurtu ölesiye dövdüklerini zavallı ana bilemezdi. Adamlar onu döve döve o yabancının kim olduğunu, niçin geldiğini soruyor, ama hep ayni cevabı alıyorlardı mankurttan.

    - Bilmiyorum, annem olduğunu söylüyor.

    - Hayır, annen değil, senin annen yok! Onun buraya niçin geldiğini biliyor musun? O kadın senin şapkanı çıkarıp başını buğulamak istiyor! Onun için geldi buraya!

    Bu sözleri duyan zavallı mankurtun yüzü korkudan sapsarı oldu. Boynunu omuzlarına çekti, şapkasını iki eliyle tutup başına bastırdı. Ürkmüş yabani bir hayvan gibi etrafına bakındı.

    Juan-Juanlar’dan yaşlı olanı:

    - Hadi artık korkma! Al bakalım şunları! dedi.

    Böyle derken mankurtun eline bir yay ve birkaç ok tutuşturdu. Daha genç olan Juan-Juan da şapkasını havaya fırlatarak:

    - Haydi, iyi nişan al! Vur bakalım!

    Ve ok, havaya fırlatılan şapkayı delip geçti.

    - Gördün mü? dedi şapkanın sahibi. Başındaki hafızasını yitirmiş ama elinin hafızasını yitirmemiş.

    Nayman Ana, yuvasından ürkütülmüş bir kuş gibi, Sarı-Özek bozkırında oradan oraya koşturuyor, ne yapacağını bilemiyordu. Juan-Juanlar sürüyü alıp başka bir yere götürmüşlerse? Çocuğunu da alıp gitmişlerse? Gittikleri yer kendi obalarına çok yakınsa? Ya sürüyü bırakıp onu bulmak için iz sürmeye başlamışlarsa?

    Bu düşüncelerle kaygılanıyor, kimseye görünmemeye çalışarak ve dört tarafına bakınarak dolanıp duruyordu çölün ortasında. Sonra birden, iki Juan-Juan’ın sürüyü bırakıp gitmekte olduklarını gördü. Yanyana gidiyor, geriye dönüp bakmıyorlardı bile. Buna çok sevindi. Juan-Juanlar iyice uzaklaşınca tekrar oğlunun yanına dönmeye karar verdi. Bu defa ne olursa olsun çocuğunu kaçırıp götürmek istiyordu. Çocuğun başına ne geldiyse gelmişti ama bu onun suçu değildi. Düşmanlar yok etmişti onun bilincini, hafızasını. Kaderi böyleymiş. Ne olursa olsun, anası onu köle olarak bırakamazdı. Onu Naymanlar’ın arasına götürecek ve barbar Juan-Juanlar’ın tutsak ettikleri Nayman yiğitlerine neler yaptıklarını herkese gösterecekti. Bunu görüp silaha sarılırlardı. Mesele toprak değildi. Herkese yetecek kadar toprak vardı buralarda. Mesele, Juan-Juanlar’ın dayanılmaz kötülüğünde idi. Uzak bir komşu olarak da tahammül edilmezdi onlara!

    Nayman Ana bu düşüncelerle oğlunun bulunduğu yere doğru ilerledi. Bir yandan, onu hemen bu gece kendisiyle gelmeye nasıl razı edeceğini düşünüyordu.

    Engin Sarı-Özek bozkırında akşam oluyor, derelerin, tepelerin arasında hava kararıyordu. Batmakta olan güneşin kızıl ışınlarıyla, geçmiş ve gelecek sayısız gecelerden biri daha yavaş yavaş iniyordu bozkırın üzerine. Beyaz deve Akmaya binicisini, hafif, serbest bir yürüyüşle deve sürüsünün bulunduğu yere götürüyor, batan güneşin kızıl ışınları Nayman Ana’nın yüzüne vuruyor, net bir görüntü veriyordu. Nayman Ana dikkatli, kaygılı, yüzü sararmış, hatları iyice gerilmişti. Ağarmış saçları, kırışıkları alnına ve gözlerine nakşedilen düşünceleri, Sarı-Özek’in alacakaranlığı gibi, dinmeyen yürek acılarının yüzüne yansımasından başka bir şey değildi.

    Nihayet deve sürüsünün yanına geldi ama develerin arasında boş yere dolandı bakışları. Onun öteberisini taşıyan devesi, yularını yerde sürüyerek dolaşıp duruyordu kendi başına. Çoban yoktu! Neler olmuştu? Nerelere gitmişti?

    - Colaman! Colaman! Neredesin oğlum? diye bağırdı Nayman Ana.

    Cevap veren olmadı, görünen yoktu.

    - Colaman! Neredesin? Ben geldim, ben, annen! Neredesin?

    Nayman Ana merakla her tarafa göz gezdirirken, mankurt oğlunun bir devenin ardında diz çökmüş, yayını germiş, ok atmaya hazır beklediğini göremiyordu. Mankurtun gözüne güneş ışığı düşüyor ve bu yüzden tam nişan alabilmek için uygun ânı bekliyordu.

    Oğlunun başına bir şey gelmiş olmasından korkan Nayman Ana ise seslenmeye devam etti:

    - Colaman! Oğlum!

    Nayman Ana birden eyerin üzerinde döndü ve oğlunun kendisine nişan aldığını gördü.

    - Dur! Atma!

    Ancak bunu diyecek kadar zamanı olmuştu. Deveyi mahmuzlayıp hızlandırmak istemişti ama fırlatılan ok vınlayarak sol böğrüne saplanmıştı bile!

    Darbe öldürücüydü. Nayman Ana’nın başı sarktı, devenin boynuna sarılmak istediyse de tutunamadı, yere yuvarlandı. Ama kendisinden evvel beyaz yazması düştü başından. Ve bu beyaz yazma bir kuş olup havalandı. Ana’nın ağzından çıkan son sözleri tekrar ede ede gökyüzüne uçtu gitti: “Adını hatırla! Kim olduğunu hatırla! Babanın adı Dönenbay! Dönenbay! Dönenbay!”

    İşte o gün bugün, Dönenbay kuşu, Sarı-Özek bozkırında geceleri uçar dururmuş. Bir yolcuya rastlayınca onun yanına sokulur, “Adını biliyor musun? Kim olduğunu biliyor musun? Babanın adı Dönenbay! Dönenbay! Dönenbay!” diye ötermiş.

    Sarı-Özek’te Nayman Ana’nın gömüldüğü yere Ana- Beyit (Ana’nın yattığı yer) diyorlar. Mezarlığın adı bundan geliyor...

    Ak deve Akmaya’nın soyundan gelen develer üreyip çoğalmış. Onun soyundan gelen bütün dişi develer tıpkı onun gibi ak başlı imişler. Yine onun soyundan gelen erkek develer ise, tıpkı Karanar gibi kara renkli, iri ve çok güçlü olurlarmış...

    Şimdi Ana-Beyit’e gömmek üzere götürdükleri merhum Kazangap, Boranlı Karanar’ın, Nayman Ana’nın ölümünden sonra Sarı-Özek bozkırında kalan ünlü ak deve Akmaya’nın soyundan geldiğini anlatırdı.

    Yedigey, Kazangap’ın devesi için anlattıklarına inanırdı. Niçin inanmayacaktı? Boranlı Karanar buna lâyıktı.. İyi günlerde, kötü günlerde birçok sınavdan geçmiş, sahibini hiçbir zaman darda, çaresiz bırakmamıştı. Yalnız, kızışma zamanında çok azgınlaşırdı. Kızışması da hep kara kışa rastlardı. O zaman iyice azgınlaşır, kara kış gibi dayanılmaz, zaptedilmez olurdu. Yedigey, hem kara kış, hem devesi ile uğraşmak zorunda kaldığı için, ayni anda iki kışı birden yaşardı. Bir keresinde Karanar ona öyle bir iş yapmış, öyle eziyet çektirmişti ki, anasından emdiği süt burnundan geldi. Eğer o bir hayvan değil de, bilinci, mantığı olan ama insan olmayan bir yaratık olsaydı, Yedigey onu asla bağışlamazdı. Ama, çiftleşme zamanında azmasın da ne yapsın! Aslında mesele o da değil. Bazıları hayvanı suçlu, sorumlu sayar. Oysa hayvanın yaradılışı, kaderi öyledir. Kazangap bunu çok iyi biliyordu ve Yedigey’in yanlış bir şey yapmasını engellemişti. Yoksa Karanar’ın sonu kimbilir ne olurdu...
  • Allah yeri zatıyla semadadır arşın üzerindedir diyor Abdullah yolcu

    Resulullah miraç etti Allahın yanına gitti. Niye gitti Allahın yanına çünkü Allah ordadır diyor ..Abdullah yolcu

    Melekler dünyaya iner sonra Allah’ın yanına çıkar diyor Abdullah yolcu

    Allah görür işitir Allahın görme işitme organı var ama biz nasıldır bilmeyiz diyor ….Abdullah yolcu

    Maturidiler ve Eşariler 4 mezhebe imamın yolundamıdır hayır deyildirler diyor… Abdullah yolcu

    Maturudiler ve Eş’ari ler biz ehli sunnetiz diyorlar yalan diyorlar dıyor Abdulah yolcu

    Maturudiler ve Eş’ari ler 4 mezhepe % 80 ihtilaf ediyorlar uymuyolar diyor ….Abdullah yolcu

    imam Maturudi isim ve sıfattaki içtihadıyla dolaylı yoldan şeytana uymuştur ve Ehli Sunneten çıkmıştır.. ister bilerek ister bilmeden olsun aynı kapıya çıkıp 72 fırkaya girmiştir diyorrr Abdullah Yolcuuu

    Maturiyi ve Eş’ariyi ehli sünnet semsiyyesinden çıkaramayız ( yanı diyorki çok az konuda Ehliı Sunnet görüşü olduğu için çıkaramayız diyor ) Ama Maturıdı ve Eşari için ehli sunnet vel cemaat dıyemeyızzz diyor ….Abdullah yolcu

    Abdullah yolcunun Mezhep imamlarının Resulullaha’ın Sahabe’nin ve Tabiin’in sözlerini nasıl çarpıtıp iftira attığını insanlara yanıltıcı bilgi verdiğini hep birlikte görücez

    Şimdi bu dediklerini ve daha başka sözlerini nerde nasıl demiş ona bakalım. Bakalımki insanlarimiz bu hoca kılıklı insandan ve yönettiği guraba yayın evinin görüşlerini bilip daha dikkatli olsunlar.

    “Allah zatıyla arştadır” sözü için şu videoyu izleyin
    .https://www.youtube.com/watch?v=ZkzLHsdY2N8

    1… videonun 4 dakikalarında Allah yeri zatıyla semadadır arşın üzerinde dir diyor.

    Sonra videonun 14.30 dakikasında Resulullah miraç etti Allahın yanına gitti. Niye gitti Allahın yanına çünkü Allah ordadır. Allahu tealanın yeri zatıyla arşın üzeridir onun yanına gitti Resulullah diyor Abdullah yolcu

    Abdullah yolcu sonra şöyle diyor: Ehli sunnet istivayı ne teşbih ederler ne temsil ederler nede teğtil ederler olduğu gibi kabul ederler diyor. Çünkü kuran da Resulullah da böyle dedi diyor

    Abdullah yolcu Ama kendisi Allah yeri zatıyla semadadır arşın üzerindedir diyerek Mezhep imamlarına Resulullaha Sahabeye ve Tabiine uymadığı gibi Mezhep imamlarına, Resulullaha, Sahabeye, Tabiine iftira atarak şöyle diyor.

    Abdullah yolcu demişti : Ehli sunnet alimleri 4 imamın peşinden gittikleri için 4 imamda sahabenin yolundan gittiği için bizde onlar gibi inadıklarımız için onlar nasıl inanmış bizde böyle inanmışız bundan dolayı bizim bir sorunumuz yok diyor Abdullah yolcu.

    Aslında Ne 4 imam ne Kur’an ne Resulullah ne Sahabe nede Tabiin Allah zatıyla arşta dememiştir. Abdullah yolcu yorum yaparak Allah zatıyla semadadır demesiyle Mezhep imamlarına Resulullaha Sahabeye ve Tabiine uymuyor çünkü onlar Allah zatıyla semadadır arştadır dememişler.

    Allah Zatıyla arştadır diyen İbn Teymiyye nin yolundan gidiyor ona uyuyor.

    Abdullah yolcu gerçekten Mezhep imamlarına Resulullaha Sahabeye ve Tabiine uysaydı onlar gibi istivayının nasıllığını hakkında tevil etmez olduğu gibi kabul eder zatıyla demezdi

    (Allah’a nisbet edilen) ‘İnmek,’ ‘gelmek, ‘İstivâ,’ ‘yed’/‘el’, ‘vech’ /‘yüz’, ’yemîn’/’sağ el’ ve başkaları hakkında Selef’in çoğundan ve dört imâmdan nakledilen, bunlara, Allah Teâlâ’yı (yarattıklarına) benzetmekten tenzîh ederek/pâk tutarak, (Mevlâya nisbet edilen şu işlerin ve isimlerin) nasıl olduğunu düşünmeden ve söylemeden, (bunları) inkâr ve te’vîl etmeden nasıl geldilerse, icmâl yolu üzere îmân etmektir

    İmam Malik’e bir adam “Allâh, Arş’a nasıl istiva etmiştir?” diye sormuştur. İmam Malik de adama “Allâh’ın istivası malumdur, yani sabittir (Kur’an’da geçtiği ve bir benzetme içermediği malumdur). Keyfiyet ise imkânsızdır ve ona iman edilmesi farzdır. Bunun hakkında “Nasıl” diye soru sormak bid’at’tır” diye cevap vermiştir..

    Abdullah yolcu “Arş’ı istiva, keyfiyetsiz bir şekilde Allahü teâlânın bir sıfatıdır. Kişinin, buna iman etmesi ve bunun (nasıl olduğunun) bilgisini Allah’a havale etmesi gerekir.” dedikten sonra sözü bu noktada bırakmış ve zatıyla diyerek tevile sapmamış olsaydı, hem kendileriyle çelişmemiş hemde itiraza muhatap olmaktan kurtulurdu.

    Önce sıfatlar konusundaki nassları, zahir ifadelerini esas alarak anlamak ve tevile sapmamak gerektiğini söylemekte, ancak daha sonra yine bizzat kendileri, “istiva” kelimesinin ” nasıllığı hususunda zatıyla diyerek daha önce de gördüğümüz gibi fiilen tevil yapmış olmaktadırlar.

    Açıktır ki, Selef ve mezhebi ile kendilerine “Selefiyye” ismini veren şüphecilerin mezhebleri ayrı ayrı şeylerdir
    2… videonun başından sonlarına kadar alimlerin sözlerini hadisleri eksik yanlış ve kafasına göre yorumlama hatası iftirası yapıyor Abdullah yolcu

    …..İmam Eş’ari Allah cc zatiyla Allahın üzerindedir diyor diyen Abdullah yolcu İmam Eş’ariye iftira atiyor.

    ………..Sonra İmam Eşarinin sözünü kitaptan okuyor

    Abdullah yolcu İmam Eş’ari şöyle diyor: Allah cc arşına kendisine layık şekilde olan şekilde istiva etmiştir. Abdullah yolcu kendi kendini yalancı çıkarıp iftira attığını kendi sözleriyle ortaya çıkarmıştır.

    İmam Eş’ari’nin Kendisine laik şekilindeki sözü Abdullah yolcu zatıyla diyerek çevirmiştir. Bu sözün maksadı Allah teala’nın celal ve azametine layık manası vardır. Allah teala’nın benzeri hiç bir şey yoktur. O tecessüm (cisim özellikleri taşımaktan), (bir mekandan diğerine) intikalden, bir yönde bulunmaktan, mekan işgal etmekten ve mahlukatın diğer sıfatlarından münezzehtir.

    Allah’ı, O’nu, yaratılmışların sıfatlarından kendine yakışmayacak sıfatlardan uzak tuttuklarını anlatıyor. Layık derken İmam’ı Eş’arî bunu kasd ediyor. Abdullah yolcu ne yapıyor bu sözü zatıyla arşın üstündedir diyerek insanlara yalan bilgi ve İmam’ı Eş’arîye iftira atıyor.

    İmam’ı Eş’arî nin asıl görüşü şudur; İmam’ı Eş’arî bu mevzuda şöyle diyor:«Allah, Ezelde vardı. Fakat onun asla mekânı yoktu. Arş’ı ve Kürsü’yü yarattı, bir mekâna muhtaç olmadı. O, yani Allah, mekânı yarattıkdan sonra, mekânı yaratmazdan önceki hali gibi idi. ». ”
    İbni Asakir: Teybin-u Kizbil-Mufteri s. 150 ve yine bak: El-Eş’arî: Mekalât’ül-İsla-miyyin s. 320

    Bir mekana muhtaç olmadı mekanı yok derken Abdullah yolcu İmam’ı Eş’arî zatıyla arştadır dedi diyerek ona iftira attı.

    Abdullah yolcu sohbetinde bakın Maturidilik ve Eşarilik hakkında ne demişti :

    Abdullah yolcu şöyle diyor: Maturidiler ve Eşariler 4 mezhepe imamın yolundamıdır hayır deyildirler diyor abdullah yolcu

    Abdullah yolcu şöyle diyor: Maturidiler ve Eşariler 4 imamdan çok az meselede ittıfak ediyorlar. Maturudiler ve Eş’ari ler 4 mezhepe % 80 ihtilaf ediyorlar muhalefet edirorlar uymuyorlar diyor .Abdullah yolcu

    Maturı ve Eşariyi ehlı sunet semsiyyesinden çıkaramayız ( yanı diyorki cok az konuda ehlı sunnet gorusu oldugu için cıkaramayız dıyor ) Ama Maturıdı ve Eşari için ehli sunnet vel cemaat dıyemeyızzz dıyor abdullah yolcu

    Maturudiler ve Eş’ari ler biz ehli sunnetiz diyorlar yalan diyorlar dıyor abdulah yolcu

    İmam Maturudi isim ve sıfattaki içtihadıyla dolaylı yoldan şeytana uymuştur ve Ehli Sunneten çıkmıştır.. ister bilerek ister bilmeden olsun aynı kapıya çıkıp 72 fırkaya girmiştir diyorrr Abdullah Yolcuuu

    Abdullah yolcunun bu sözleri söylediği video adresi :https://www.youtube.com/watch?v=Pcubk38hlzg

    Abdullah yolcu videonun başından sonlarına kadar alimlerin sözlerini hadisleri eksik yanlış ve kafasına göre yorumlama hatası iftirası yapıyor Abdullah yolcu

    3… İmam-ı Azam Ebu Hanife rahimehullahın sözünü çarpıtması:
    İmam-ı Azam Ebu Hanife rahimehullah el-Fıkhu’l-Ebsat’ta şöyle di¬yor: “Rabbimin gökte mi yoksa yerde mi olduğunu bilmiyorum diyen kimse kâfir olur. Aynı şekilde, “Allahü teâlâ Arş’ın üzerindedir, Arş’ın gökte mi yoksa yerde mi olduğunu bilmiyorum” diyenin durumu da böyledir.”

    İmam-ı Azamın 5 eseri Şamil yayınları sh.94

    Bazı Şüphecilerin İmam Ebû Hanîfe’nin, bu (üçüncü) sözüne sarılarak Allah Teala’nın –haşa– gökte olduğunu söylediğini ileri sürüyor Abdullah yolcu halbuki bakın imam azam ne diyor aslında

    1-İmam-ı Azam Ebu Hanife rahimehullah el-Fıkhu’l Ebsat’ta Allah-u Teala nerededir? sorusuna ”Yaratılmadan önce mekan yoktu,halbuki Allah vardı. Mahlukattan hiçbiri yokken, ”nerede” mefhumu mevcut değilken Allah vardı. O her şeyin yaratıcısıdır ” cevabının verilmesini ister.

    İmam-ı Azamın 5 eseri,Fıkhu’l Ebsat terc.Mustafa Öz Marmara Üniversitesi İlahiyyat Fakültesi Vakfı yayınları-İmam-ı Azam Ebu Hanife ve Eserleri Fıkh-ı Ebsat sh.102 ,ter.şerh Doç.Dr.Abdülvehap Öztürk-Şamil yay.

    2-İmam-ı Azam Ebu Hanife rahimehullah el -Vasiyye’de şöyle demiştir:”Allahü teâlâ, kendisi için bir ihtiyaç ve (Arş’ın üzerine) istikrar (yerleşme, mekân tutma) olmaksızın Arş’a istiva etmiştir. O, Arş’ı da diğer mahlukatı da korumaktadır.

    Eğer (Arş’a ve bir yerde yerleşip mekân tut¬maya) muhtaç olsaydı, tıpkı mahluklar gibi alemi yoktan var etmeye ve idareye muktedir olamazdı. (Bir mekânda) oturmaya ve karar kılmaya muhtaç olsaydı, Arş’ı yaratmadan önce Allahü teâlâ nerede idi? Yüce Allah bundan münezzehtir.”

    İmam Ebû Hanîfe, el-Vasıyye 73.Abdulgani el-Meydani Şerhu’l-Akideti’t-Tahaviyye, 74.el-Beyadi,el-Usülü’l Münife,52

    4….. Dua anında ellerin yukarıya doğru kaldırılmasını Allah’u Teala’nın yük¬sekte, yukarı cihette olmasına delil gösterdi Abdullah yolcu bide bir alim buna cevabını bılmiyomuş onu delil gösterdi bakalım öylemi şimdi…

    …..CEVAP

    Molla Aliyyu’Kari Fıkhul Ekber şerhinde derki; -”Bu düşünce ise redde¬dilmiştir. Çünkü gökyüzü duanın kıblesidir. Elleri göğe doğru kaldırmanın manası çeşitli nimetlere sebep olan rahmetin inme yeri olmasına binaendir. Eğer durum onun dediği gibi olsaydı, duada yüzümüzü gö¬ğe doğru yöneltmek gerekecekti…..

    Nitekim Allah Teâlâ’nın şu kavli de buna işaret etmek-tedir:“Kulum benden sana sorduğu zaman (de ki), ben ona yakınım. Dua ettiği zaman dua edenin duasını kabul ederim. ” (2/186. )“Ne tarafa yöne¬lirseniz Allah’ın vechi o taraftadır. ” (2/115) Şeyh Ebû Main en-Nesefî, bu konuda diyor ki; araştırıcı âlim¬ler; dua halinde elleri göğe doğru kaldırma¬nın halis bir kulluk oldu¬ğunu kararlaştırmışlardır.

    Şârih Allâme Sığnakî demiştir ki; bu söz rafızî, Yahudi, Kerrâmiye ve bütün Mücessime taifesinin Allah Te¬âlâ’nın Arş üzerinde bulunduğu noktasında dayandığı ve yapıştığı düşünceye cevaptır. Bir kavle göre namaz kılarken Kabe bedenlerin kıblesi olduğu gibi dua anında Arş da kalblerin kıblesi olmuştur. Daha önce de geçtiği üzere bu düşüncenin kabul edilmesine imkan yoktur.

    Zira kul dua anında da kıbleye yönelmek, elleri göğe doğru kaldırmak ve yüzünü göğe doğru kaldırmamakla emredilmiştir. Daha önce de belirttiğimiz gibi gerçekten yöneliş ancak kalbten göklerin yaratıcısına karşı olur. Evet, duada ellerin göğe doğru kaldırılmasının sebebi gökler, rızık deposu olduğu içindir. Nitekim Allah Teâlâ bu konuda söyle buyuruyor:

    “Sizin rızkınız göklerdedir. ”(51/22. )Bununla beraber insan, maksadının hâsıl olacağı yöne yönelmeğe meyletme alışkanlığına sahiptir. Meselâ; devlet başkanı gibi. Ordusuna ve halkına rızık vaad ettiği zaman, devlet başkanının orada olmadığını kesinlikle bilmemelerine rağmen bütün insanlar onun hazinesine doğru yönelirler. ”-(Fkhu’l Ekber Şerhi)

    Yukarıda İmam Nevevi’den naklettiklerimizi hatırlayın! -”Ve Allâh-u Te’âlâ’ya dua etmek isteyen kişi göğe yönelir, tıpkı namaz kılacak olan kişinin Kâbe’ye yöneldiği gibi. Bu, Allâh-u Te’âlâ’nın gökle sınırlı olduğu manasına gelmez Kâbe cihetinin O’nu sınırlamadığı gibi. Fakat gök dua edenlerin kıblesi olduğundandır”-. (Müslim şerhinde)

    Bu videoda daha birçok yalan iftira ve insanlara eksik bilgiler var. İlminiz yoksa karşılaştırma yapamıyosanız ona inanabilir bir insan. Ama bu yalanlarını gördükten sonra Abdullah yolcunun ne olduğunu anlıyana anlamak isteyen bir insana bu kadar yeter

    Başka bir sohbetinde de Videonun 4.17 dakikasındahttps://www.youtube.com/watch?v=XvBi5peOpIc

    Abdullah yolcu Allah görür işitir Allahın görme işitme organı var ama biz nasıldır bilmeyiz diyor Abdullah yolcu

    bu konular hakkında geniş malumat için “Selefilik Adı Altındaki Görüşlere Ehli Sunnetin Cevaplar” adlı kitaptaki istiva konusuna bakabilirsiniz.

    kardeşlerim tekfirciler selefiler çok gayretli malisef bizimkiler onlar kadar dertli gayretli deyil. haa dertleniyor ne zaman damadı selefi olup kızına sen müşriksin dediğinde oglu babaya sen müşriksin dediğinde o zaman yana yana hoca arıyor böyle yazıları okuyor paylaşıyor
  • Ümmet-i Muhammed miyop olmuş. Önüne koyulan şeyden gayrısını görmez gözleri. Evet ümmet derken, senden bahsediyorum. Evet, bu yazıyı nefsine almayan senden bahsediyorum. Hâlâ nefsini sorgulamayan senden bahsediyorum. Uzağı görmeyen senden bahsediyorum. Uzaktaki kimsesiz çocuğu görmeyen senden bahsediyorum. Kulağına fısıldayan şeytanın sesinden başka diğer tüm seslere sağır olan senden bahsediyorum. EVET SEN! Evet sen Ayşe… Evet sen Mehmet… Evet sen Fatma… Evet sen!
    KÖR olmanın bile bir şerefi vardır. Kandırmaz insanı. Doğrudur. Dosdoğru! Körse, kördür, görmez.
    Peki sen kardeşim! Sen de mi körsün? Din kardeşlerine yapılan zulme sen de mi körsün? Yoksa eliyle gözlerini kapatıp bu zulme “Ben bakmaya dayanamam ki…” deyip bakamayacağın sahneleri, din kardeşlerinin YAŞAMASINI anlamaya da mı körsün? SAHİ YAPILAN VİCDANSIZLIĞA BAKAMAYACAK KADAR DA MI KÖRSÜN?
    Göz görmez.
    Göz bakar.
    Kalp görür.
    “Bakamıyorum.” Deyişin bu hususta gözünle alakalıdır. Ben sana bak demiyorum. Zira ikimiz de biliyoruz ki:
    SEN GÖREBİLEN BİR KÖRSÜN!
    Görebilen ama susan. Susan ve ses çıkarmayan. “Bana dokunmayan yılan bin yaşasın!” diyen…
    YALANCISIN SEN! Kendini kandıran bir yalancı…
    “FİLİSTİN’İ… GAZZE’Yİ… ARAKAN’I… MISIR’I… KUDÜS’Ü… SURİYE’Yİ… düşünüyorum.” diyen bir yalancı!
    Düşünen insan, dertlenmez mi be kardeş?
    AĞLAMAZ MI?
    ACIMAZ MI?
    Onlara değil, kendine…
    Rüyalarına girmez mi insanın Kudüs!
    Yoksa, Instagram’da Facebook’ta Twitter’da; KURU, BOŞ CÜMLELERLE PROTESTO MU EDER KUDÜS’E YAPILANI?

    Riyakârlık yerine içinde saklamaz mı insan Kudüs’ü?
    “AH!” çekmez mi içten içe…
    Her namaz sonrası dua etmeye üşenen biri olmak yerine; dakikalarca dua etmez mi Kudüs’e?
    Bulunduğu ortamda “O ona şunu demiş, bu buna bunu demiş.” Demek yerine “KUDÜS BİZİM DAVAMIZDIR!” deyip dava adamı yetiştirmez mi Kudüs’e?
    SAHİ…
    KUDÜS’Ü SEVEN DÜNYAYI SEVER Mİ?
    Peki
    DÜNYA’YI SEVEN KUDÜS’Ü İSTER Mİ?
    Hayır…
    Kendini kandırma yine!
    KUDÜS’Ü SEVEN KUDÜS’Ü İSTERDİ…
    KUDÜS’Ü SEVEN DERTLENİRDİ…
    KUDÜS’Ü SEVEN ‘’EY ÜMMET!’’ DEYİP SİLKELENİRDİ…
    KUDÜS’Ü SEVEN SEN DEĞİLDİ!
    ÇÜNKÜ KUDÜS…
    ÇÜNKÜ KUDÜS, ŞEHİTLİK MERTEBESİYDİ…
    SAATLERCE BOŞ BOŞ İNTERNETTE GEZEN SEN!
    KUDÜS’Ü ANLAYAMAZSIN…
    KUDÜS’Ü SEVEMEZSİN.
    “ÜMMET!” DİYEMEZSİN!
    ÇÜNKÜ KUDÜS…
    ÇÜNKÜ KUDÜS’Ü SEVMEK; KÖRLERİN İŞİ DEĞİL BAYIM!
    SEN İSE, HÜCRELERİNE KADAR ÂMÂ OLMUŞSUN.
    KENDİNE GEL BAYIM!
    KUDÜS’E GEL!
    “YA ŞAFİ!” DE VE UYAN!
    BATI’NIN KÂBUSUNDAN UYAN!
    İŞTE… EN GÜZEL RÜYA:
    KUDÜS!
    İLLA Kİ UYUYACAKSAN, ONUN OMZUNA YASLAN!
    ÇÜNKÜ KUDÜS;
    ANADIR.
    YÂRDIR.
    YÂRADIR…
    KUDÜS’Ü SEVMEK BAYIM…
    KUDÜS’Ü SEVMEK!
    Hani der ya şair:
    “Doğudan mı batıdan mı
    Yürüyen bir çocuk göreceğiz Kudüs’e
    Ben çok önceden çıktım Doğu’dan
    Anneler her yerde ararlar beni…”
    BİZ ÖYLE DERTLENELİM Kİ KUDÜS’LE… ÜMMETLE…
    KAYBOLDUK SANSINLAR BİZİ. ARASINLAR. Yaramaz çocuklar gibi değil, dertli çocuklar olalım giderken.
    DERTLENELİM!
    Birbirimize:
    “Yürü kardeşim, ayaklarına Kudüs gücü gelsin.” Diye
    Haykıralım!

    Haykıralım ki duysun cümle âlem!
    DUYSUN ÜMMET!
    ÇATLASIN FİRAVUN!
    Gel kardeşim…
    Bugün de biz dertlenelim Kudüs’e
    AÇ GÖZLERİNİ
    KÖR DEĞİLSİN.
    GEL KARDEŞİM!
    “Gel… Anne ol. Çünkü anne, bir çocuktan bir Kudüs yapar."...

    -SÖZLER KÖŞKÜ