• yazılsa destan olacak bir aşkın serüveni
    şiirimde bir dipnot olacak şimdilik
  • Okumayı düşündüğüm bu kitap için bulduğum bir makaleyi buraya kopyalamayı uygun buldum. Okumak isteyen herkes için faydalı olduğunu düşünüyorum.

    KAZAKİSTAN’DA KIZIL KITLIK (1929-1933) STALİN’E MEKTUPLAR- ANILAR-
    RÖPORTAJLAR ADLI ESER ÜZERİNE
    Ahmet ÇAM (Öğretmen, MEB)
    Uluslararası Türkçe Edebiyat Kültür Eğitim Dergisi Sayı: 6/1 2017s. 550-552

    Geliş Tarihi: Ocak, 2017 Kabul Tarihi: Mart, 2017

    İnsanlık tarihi, insanla başlar ve insanların birbirleriyle ve tabiatla olan mücadelesiyle
    devam eder. Bizlere tarih diye sunulan belleğin nice savaş nice afet içerdiği saymakla bitmez.
    Şüphe yok ki geçmişteki olumsuzluklardan ders çıkararak gelecek için doğru hamleler
    yapabiliriz. Bu bağlamda, milletlerin belleği tarihtir ve bu bazen övünmek bazen hüzünlenmek ve her zaman da düşünmek için vardır. Yazımızda, işte bu düşünme gayesiyle kaleme alınmış olan Kazakistan'da Kızıl Kıtlık adlı kitabın tanıtımını ve değerlendirmesini yapmaya çalışacağız.

    Kazakistan, Orta Asya'nın kadim toprağı. SSCB'nin başındaki isim olan Stalin ve onun
    gibi düşünen yöneticiler tarafından Kazakistan üzerinde tasarlanan ve uygulanan sözde “Ekim Devrimi” Kazakistan için 20. yüzyılın en derin felaketlerinden birine yol açmıştır. İşte bu
    felaketin tanıklarıyla ve belgeleriyle birlikte anlatıldığı Damira İbrahim ve Vahit Türk
    tarafından hazırlanan bu kitap üç bölümden oluşmaktadır. Birinci bölümde, 1929-1933 yılları arasında geçen olaylar karşısında devleti yönetenleri durumun vahametinden haberdar etmek için yazılmış 11 mektup bulunmaktadır. Mektuplar Stalin’e, SSCB hükümet yöneticilerine ve Kazakistan Ülke Komünist Partisi Yöneticisi Goloşyekin’e dönemin aydınları, bürokratları ve dahası insanlığını yitirmemiş kimseler tarafından yazılmıştır. Oraz İsayev, Gabiyt Musrepov, Turar Rıskulov gibi isimlerin mektupları durumu özetlemesi ve vahşetin boyutunu göstermesi açısından dikkat çekicidir. Mektuplar, kurumlar tarafından yapılan sayımlar, ölüm ve göç oranlarını içeren çeşitli resmi belgelerle desteklenmiştir. Tüm bu uyarılar ve çığlıklar elbette müspet bir sonuç ortaya çıkaramamış ve halk açlığa terkedilmiştir. Üstelik mektupları yazanlar hakkında hapisten sürgüne çeşitli susturma ve yok etme politikası güdülmüştür. Mektuplarda ortak olan birkaç noktaya değinmek gerekirse; Kazakistan halkının acımasızca açlığa terk edilmesi, uygulanan politikanın yanlış olduğunun ortaya çıkmasına rağmen bundan geri dönülmemesi, ülkede bulunan hayvan sayısının birkaç yıl içinde %80 'den fazla azalması, katliam denecek seviyede insan ölümlerinin yaşanması ortak görüşler olarak sıralanabilir.

    Kitabın ikinci bölümü ise Hatıralar bölümüdür. 26 adet hatıradan oluşan bu bölümde 1929-1933 yılları arasında yaşanan tüyler ürperten felaketin canlı tanıkları, hayırla yâd
    etmedikleri o tarihlerdeki zulmü ibretamiz bir şekilde anlatmışlardır. İnsanlar açlıktan dolayı
    ellerine geçen her şeyi yemek zorunda kalmışlardır. Hatta durum o derece vahimdir ki köpek, fare, köstebek gibi yabani hayvanları yemekten salgın hastalıkların türediği çarpıcı bir şekilde anlatılmıştır. Açlığın ve kıtlığın ne ölçüde şiddetli olduğunu kavramak için insanların hayatta kalmak için son çare olarak ölen insanların etini yediği bilgisini vermek sanıyoruz yeterli olacaktır.

    Son bölüm ise Değerlendirme ve Röportaj bölümüdür. Bu bölümde, felaketin ikinci
    ismi Goloşyekin’e ve yaşananlara dair önemli değerlendirme yazıları yer almaktadır. Beş yazı
    içeren son bölüm içerisinde Kazak yazarların yanında Rus yazarların yazılarından da örnekler sunulmuştur. Yaşanan felaketi eserlerinde işleyen yazar Smagul Elubay, yazar ve akademisyen Prof. Dr. Bürkitbay Ayagan gibi isimlerle yapılan röportajlar bunlardan bazılarıdır.

    İnsanlık tarihi Kazakistan coğrafyasında mı başlamıştır bilinmez; fakat 1929-1933
    yılları arasında insanlığın orada bittiği söylenebilir. Öteden beri geniş topraklar üzerinde göçebe bir hayat süregelen Kazaklar yerleşik hayata zorla geçirilmeye çalışılmış, ellerinde bulunan ve tek geçim kaynakları olan hayvanlara el konulmuş ve halk sistematik bir şekilde göçe ve ölüme mahkûm edilmiştir. SSCB’nin Ekim Devrimi adı altında, göçebe Kazakları kolhozlaştırma çabası tasarlanmış bir soykırımı beraberinde getirmiştir. Sözde ortak hazine adı altında halkın elinde avucunda ne varsa alınmıştır. Stalin ve onun Kazakistan’daki numunesi Goloşyekin
    tarafından uygulanan bu politika, açlığın dilsiz düşman olduğu gerçeğini tekrar gün yüzüne
    çıkarmıştır. Göç ettirilen yerlere Rusların yerleştirilmesi ve bunların herhangi bir açlık,
    yoksulluk sefaleti yaşamaması da planların çok farklı olduğunu bizlere göstermektedir. 1933 yılında Goloşyekin’in görevden alınmasıyla bu faciaya bir bakıma dur denilmiştir; ancak bu çok geç alınmış bir karar olmaktan öte gitmemiştir.

    Kitabı hazırlayan Damira İbrahim ve Prof. Dr. Vahit Türk, orijinal metinlere en uygun
    biçimleri okuyuculara sunmuşlardır. Mektupların orijinal isimleri dipnot olarak verilmiş, yazanlar hakkındaki bilgiler yazı sonunda kısaca özetlenmiş ve gerekli bilgiler açıklama kısmında sunulmuştur. Kitabın nesnel bir bakış açısıyla hazırlanmış olması, hem tarihsel gerçekliği yansıtması hem de okuru bilgilendirmesi açısından kıymetli bir eserdir. Eseri okuyacak ilgililerin konuyla ilgili tüm ayrıntıları bulacağı kanaatindeyiz. Üslup bakımından duru ve akıcı bir Türkçe ile kaleme alınan bu eseri hazırlayanlara teşekkürü bir borç biliriz.

    Bugün Filistin’de, Suriye'de, Myanmar’da, Arakan’da, Kırım’da, Çeçenistan’da, Doğu
    Türkistan’da, Mısır’da yaşanan elim hadiselerin bir benzeri de 1929-1933 yılları arasında Kazakistan’da yaşanmıştır. Bütün zalimlere karşı Türk-İslam medeniyeti, bugün tüm mazlum coğrafyada gönül köprüleri kurmuş ve ilelebet de kurmaya devam edecektir. Unutulmamalıdır ki insanın kendi türüne yaptığı zulme karşı gelmedikçe tüm insanlık yarım kalacaktır.
  • 308 syf.
    ·Beğendi·10/10
    "Selim Pusat her asker gibi belli kurallar sahibi biriyken ruhuna işleyen mitolojik olarak değerlendirilebilecek bir sır sonucunda aşk hastalığı teşhisi konulmuş biridir. Askerlik hayatıyla özdeşleşmiş olan Yüzbaşı Pusat etrafında gelişen olay örgüsü boyutlararası geçişleriyle okuyucuyu bir miktar temposuna yetişme kaygısı yaratsa da her bölüm bitiminde tadını damağınızda bırakacak türden. Ayrıca kitap yalnızca sürekleyici bir roman değil tarih merakı uyandırmaya çalışan bir kaynaktır adeta. "

    Dipnot:
    "Kitap, birtakım kimseler tarafından olumsuz olarak nitelendirilebilecek olan -mitolojik sır olarak bahsettiğim konu- eğer günümüz gözüyle değil de Türk Mitolojik unsuru olarak kabul edilip okunursa önyargılarınızdan arınabilir ve hatta en beğendiğiniz ilk beş değer arasına girebilir." Hüseyin Nihal Atsız, Ruh Adam
  • 291 syf.
    ·6 günde·Puan vermedi
    Bunun tam anlamıyla bir incelemeden çok kitabı okumayı düşünenler için küçük uyarı ve anekdotlar olduğunu belirtmek durumundayım.
    Özellikle tarih bölümü okuyanların ve hatta bu alanda akademik çalışmalar yapmayı düşünenlerin okuması gereken bir kaynak. Bölüm mezunu olan biri olarak rahatlıkla söyleyebilirim ki, bizler "tarih felsefesi" dersi gördüğümüz zamanlarda kuramlar arası çatışmaları, farklılık ve benzerlikleri ve yorumlamaları birer kazanım olarak elde etmiş oluruz. Ancak Türkiye şartlarında bu daha çok E.H. Carr'ın "Tarih Nedir?" isimli kitabını okumak ve sentezlemek ile yeterli görülür. Belki de bu yüzden tarih felsefesi alanında bizde yeterli çalışma bulunmaz. Öğrenciler ise felsefe alt yapısına sahip olmadıkları için hem derslerde hem de sonrasındaki okumalarında zorlanırlar. İşte bu sebeple bu kitabı okumayı düşünenler için:
    *Felsefe alanında alt yapınızın yeterli olduğuna inanıyorsanız ve kuramsal kavramlara aşinaysanız,
    *İktisadi terimler, etimolojik kökenler konusunda bilginiz yeterliyse, değilse bile sözlük yardımı alabilecek ortama sahipseniz,
    *Öncesinde tarih felsefesi alanında bir kaç okuma yaptıysanız, başlangıç kitaplarının bir kaçını okuyarak temeli oluşturduysanız,
    *Belki de hepsinden öte "Foucault" kimdir biliyor ve en az 3 kaynağını okuduysanız (ki söylemekte yarar var kitabın içeriği onun tarihsel yorumunu temel almıştır, karşılaştırmalar ve değerlendirmeler onun üzerine yapılmıştır.)
    bu kaynağı elbette okumalısınız...
    Muslow tarih kuramcılarının kuramlarını önce bölümler halinde inceliyor ve sonuç olarak bir değerlendirmede bulunuyor. Çok basit bir şekilde söyleyecek olursak: Tarih nasıl anlatılır, şeffaf mıdır, yeni bir alan mıdır, bir sosyal bilim olduğu söylenebilir mi, delilleri var mıdır vb. soruları sorarak kuramları karşılaştırır ve yapısökümcü tarihin bu sorulara nasıl cevaplar verdiğini anlatır.
    Kitap bittiğinde elinizde sayfalar dolusu dipnot ve yine bir o kadar kaynak ismi olacaktır.
    Ancak yine kitap bittiğinde, tarihçi olsanız bile, tarihe ve anlatılanlara- aktarılanlara asla eskisi gibi bakamayacaksınız.
  • Solda olan sağda gözükür; çünkü bu raslamada, her zamankind aykırı olarak, görüş akıntısının karşıt yanlarıyla nesnenin karşıt yanları arasında bir ilişki kurulmuştur. (35* dipnot)

    Yani, başka bir insana baktığımız zaman, sağ gözümüz o insanın sol yanını, sol gözümüz o insanın sağ yanını görür; bir aynada kendi kendimize baktığımız zaman sağ gözümüz sağ yanımızı görüyor ve bunun içindir ki, o yanımızın sol olduğunu sanıyoruz.
    Platon
    Sayfa 49 - (dipnot 124. sayfada)
  • Bekle beni, döneceğim
    Bütün direncinle bekle beni.
    Bekle hüzün yağmurları
    Gökyüzünü kaplayınca,
    Karakış üşütürken bekle,
    Sarı sıcaklar yakarken bekle.
    Kimseler beklemezken bekle beni,

    Unut anılarla yüklü bir geçmişi
    Ne bir mektup ne bir haber
    Gelmesin ne çıkar, bekle beni
    Bekle beni döneceğim
    Bekle, yalnızca sen bekle beni.
    Bekle beni döneceğim, bırak
    Beklemekten usanmış dostlarım
    Oğlum, anam, yoldaşlarım
    Öldüğümü sansınlar benim
    Umudu kesip bir ateşin başında
    Beni yâd edip içsinler ama sen
    İçme sakın yürek acısı o şaraptan
    İnançla, sabırla bekle beni.

    Bekle beni, döneceğim
    Tüm ölümlere inat bekle.
    Çünkü o büyük bekleyişin
    Düşman ateşinden kurtaracak beni.
    Bekle kızgın sıcaklar içinde,
    Karlar savrulurken bekle beni,
    Yalnızca seninle ben, ikimiz
    Ölümsüz olduğumuzu bileceğiz;
    O sırrı, o hiç kimsenin bilmediği.
    Kimseler beklemezken
    Beni beklediğini.

    Konstantin Simonov – (Çeviren: Sacide Üçer)
    Dipnot: İkinci Dünya Savaşı içinde yazılan bu şiirin hüzünlü bir hikâyesi vardır, şiirseverler peşinden gidebilir...
  • "Yalan. Dilden akan zehirli kelimeler. Zehir çıktığı yerden yayılmaya başlıyor ve söyleyen kişiyi tüketmeden gitmiyordu. İçten içe doğduğu yeri kemiriyor ve geriye pişmanlığın darağacında sallanan bir ruh bırakıp gidiyordu."

    YOL AYRIMI isimli hikayemden. Hikayenin tamamını buradan okuyabilirsiniz; https://yorgundusunceler.blogspot.com/...1/yol-ayrimi_17.html

    Dipnot: Okursanız düşüncelerinizi bekliyorum.