• 168 syf.
    ·18 günde·8/10
    'Hayat ne biriktirir bizim için?
    Kırık dökük aşklar, yaşanmamışlıklar, olmamışlıklar, bir çocukluk anısına teğellenmiş hüzünler, aşkın sonsuz bekleyişleri, ayrılıklar, kentler, köyler, yollar, rüzgarlar, gündoğumları, biraz keder, biraz da neşeyle çatılmış evler... Hayat bizim için saklamaya hazır olduklarımızı, bize yakışanları, ihtiyacımız olanları ve bizi büyütecekleri, bizi biz edecekleri biriktirir...'

    Aynen öyle değil mi, birazcık düşününce bunu görmüyor muyuz , hiç bir şey boşa değil, herşey yaşanması gerektiği için, ne bir fazla ne bir eksik hepsi tam vaktinde yaşanıyor hayatlarımızda... Anın içinde anlayamasakta bazen, ben bunun böyle olduguna inanıyorum.

    Orada biyerde her neredeysen, diyorsan ki; hayır olamaz ben hakettiklerimi yaşamıyorum böyle olmamalı-ydı vs. bu da sana, 'Aklını dolduran tek şey; nasibinin seni bir gün bulacağı olsun. Her şey insana yazılıyor diye düşün, ama bazen ulaşmıyor. Bilmediğimiz nedenlerle dolaşıp duruyor hayatın içinde. Bazen yanından geçiyor insan yazgısının, bazen elinden tutuyor ama bunun kaderi olduğunu anlamıyor. Tam yakalayacak gibi oluyor ama uçup gidiyor. Sonra bir gün, hiç hesapta yokken, hiç beklemezken, başka alemlerdeki seyrini tamamlıyor senin olan şey, çıkıp geliyor ve seni buluyor.' İşte hepsi bu kadar.

    Bunlardan ve bizden hikayelerin yer aldığı bir kitap olmuş 'Göçüp Gidenler Koleksiyoncusu'... İsmiyle de hayatında hiç koleksiyoner olmamış birine bile bir kez daha düşündürtecek bir kitap... (Bunu bir daha düşünün, emin misiniz?)

    Kalemine, hayal dünyana, samimiyetine sağlık Şermin abla demek istiyorum. 'Şermin abla' çünkü onu sosyal medyadan takip edenler samimiyetini sıcaklığını yüreğini açması, sevincini kederini bizlerle paylaşmasıyla artık evimizin Şermin ablası gibi oldugunu bilir. :) Doğaya bakıp olanın ötesinde şeyler görebilen, daha farklı anlamlar çıkarabilen biri olduğum için sanırım, instagram paylaşımları- neşesi- yazıları- çocukları ile dialoguyla çok sevdiğim, ardından eşini kaybetmesi ile acısını nasılda bambaşka şekilde paylaşıp hepimize bir sürü şey ögrettiğine şahit olduğum Şermin Yaşar'ın bu kitabını alıp okumak istiyordum. Doğumgünü hediyesi olarak bir sevdiceğimden geldi, hayat bu ara bunu okumamı istedi, nasip etti, arkadaşım vesile oldu ve okudum. İyi de geldi, umarım size de iyi gelir.

    [Ayrıca dilerimki size kitap hediye eden insanlar dostlar biriktirin. Sizlerde bol bol kitap hediye edin okumaya paylaşmaya birlikte öğrenmeye gelişmeye çok ihtiyacımız var. Hem kitaptan daha güzel hediye mi var, iyi okumalar :)]
  • 208 syf.
    ·45 günde·5/10
    Doğumgünü hediyesi olarak bana gelen bu kitabı büyük bir hevesle okumaya başladım. Lakin aradığım tadı kitapta bulamadım. Kitabın yarısına kadar ne olup bittiğini anlayamadım. Anlatılanlar ergenlik dönemindeki bir çocuğun gözünden üç günlük kaçamağı ve etrafındaki kişiler. İşlenen duygular iyi işlenmişti, özellikle kız kardeşine olan büyük hayranlığı kitaba olan beğenimi arttırdı. Üç günlük kaçamağında vaktini bir şekilde değerlendirmeye çalışıyor; filme, oyuna, bara gidiyor fakat istediği gibi vaktini geçiremiyordu, tam bir adölesan gibi fikirleri ve duyguları ani değişimler yaşıyordu. Benim tarzım olmasa da masumane bir kitap olması iyi vakit geçirtiyor. Aklıma takılan şey kitap yayınlandığı zamanlarda niye yasaklanmış ki acaba~
  • 430 syf.
    Khaled Hosseini'in 2008 yılında yayımlanan kitabı. Everest Yayınları'na ait 492 sayfalık cep kitabını okudum. Kitap Meryem ve Leyla adındaki iki kadının acı, hüzün ve felaketlerle kesişen yaşamlarını konu alıyor.
    *** Sonradan hatırlamak üzere inceleme yazdığımdan bu kısım ipucu (spoiler, tatkaçıran, sürprizbozan) içerir. Kitabı okumayan ve kitap hakkında daha genel bilgiler isteyenler bundan sonraki kısmı okuyabilirler.
    -----------------------------------------------------------------
    Kitap Meryem'in hayatını anlatarak başlıyor. Varlıklı bir adam olan Celil ve onun evinde yardımcı olarak çalışan Nana'nın evlilik dışı (kitaba göre harami) çocuğu Meryem. Celil, Nana'yı etrafın sözlerinden çekindiği için başka bir yere yerleştirmek istiyordu. Nana baba evine gitmek istemedi. Nana, Celil tarafından -Nana'nın baba evi olan Gül Daman ve kendi yaşadığı Herat'ın ortalarında- sessiz sakin bir yere yapılan kulübeye yerleştirildi Nana, Meryem'i o kulübede dünyaya getirdi. Bu kısımları Meryem'in annesine sorduğu sorulara verdiği cevaplardan öğreniyoruz. Nana hayata karşı öfkeli bir kadın. Kızına sürekli harami diyordu. Meryem küçük, bu sözcüğün anlamını bilmiyordu. Ancak büyüyünce anlıyor tabi ki. Celil her perşembe kızını görmeye kulübeye geliyordu. Meryem'i bir gün öncesinden babasını görmenin heyecanı sarıyordu. Ona yanında küçük hediyeler getiriyordu Celil, masallar anlatıyordu. Nana'ya göre Celil hiç samimi değil, ancak Celil yanındayken hiç saygısızlık yapmıyordu Nana. O sözleri Meryem'e söyleyen o değilmiş gibi sakin bir şekilde davranıyordu. 1974'te on beşine bastığı yıl doğumgünü hediyesi olarak Meryem, Celil'in sinemasına gitmek istediğini söyledi, hatta kardeşleriyle tanışmayı, kendisiyle yaşamayı. Ancak Celil buna pek sıcak bakmıyordu. Ancak sonunda razı oldu. Ertesi gün ırmak kenarında buluşup onu alacağını söyledi, sözleştiler. Nana Meryem'in gitmesini istemiyordu. Giderse kriz geçireceğini öleceğini söylüyordu. Ertesi sabah giyindi. Saat on bir buçuk civarı sözleştikleri noktaya gidip beklemeye başladı. Bi süre bekledi, sonra eve döndü, sonra yine ırmağa gitti bekledi, bekledi. Ama bu kez eve dönmedi. Herat'a doğru yola koyuldu. Herat'ta atlı bir arabacıya rastladı. Babasının evini tarif etti ve oraya vardı. Ancak onu eve almadılar. Bütün gece dışarda bekledi. Celil bir adamını göndererek onu kulübeye gönderdi. Meryem pişman olmuştu Nana'yı dinlemediği için. Kulübeye gönderildiğinde kötü bir manzarayla karşılaştılar. Nana intihar etmişti. Nana'yı Gül Daman'daki mezarlığa defnettiler. Molla Feyzullah ona teselli verdi. Celil kendisiyle kalabileceğini söyledi. Celil'in evine gittiğinde oraya ait olmadığını hissetti. Zaten kısa bir süre sonra ondan kurtulmak için 40 yaşlarında Raşit adımda bir adamla evlendirildi. Raşit, oğlunu ve hanımını kaybetmiş bir ayakkabıcıydı. Kâbil'de (Deh Mazang) yaşıyordu. Raşit, Kâbil'e gittiklerinde ona burka giydirdi. Meryem başta garipsese de sonra alıştı. Meryem bir süre sonra hamile kaldı. Raşit buna kendini kaptırmış, oğlu olacağına kendini inandırmıştı. Hamama gittikleri bir gün Meryem'in kanaması oldu ve bebeğini kaybetti. Daha sonraları birkaç kez daha hamile kalan Meryem hepsinde hüsrana uğradı. Afganistan iç savaş ve dış düşmanlarla mücadele etmeye başladı. Kitabın bundan sonraki bölümünde ise mahalledeki öğretmen Babi'nin kızı Leyla'nın hikayesi var. Leyla güzel bir ailede iyi bir şekilde yetişmiş, derken çıkan savaş sonucu abileri askere gitti ve şehit düştüler. Bunlar yaşanırken Leyla daha küçük. Abilerini hatırlayamadığı için ölümlerinden etkilenmedi. Ancak annesi tam bir yıkıma uğradı. Gelişen olaylar sonrası Leyla'nın çok sevdiği arkadaşı Tarık, ailesiyle birlikte Pakistan'a gitmeye hazırlığındaydı. Gitmeden önce Leyla'yla birlikte oldu. Leyla'nın ailesi de kötü gelişmelerden sonra göç etmeye karar verdi. Anneyi ikna ettikten sonra, evlerindeki eşyaları elden çıkarıp satmak için bahçeye taşıdıkları bir gün evlerine roket atışı yapılmış. Leyla bahçedeyken Meryem onu bulup kurtardı, ancak Leyla'nın anne ve babası hayatını kaybetti. Meryem, Leyla'ya bakıp iyileştirdi. Bir süre sonra Raşit'in evine gizemli bir adam gelip Tarık'la Pakistan'da tanıştıklarını, Leyla'dan kendisine bahsettiğini söyledi. Tarık'ın vefat ettiği yalanını söyledi. Leyla yıkıldı. Raşit, Leyla bekar olduğu için evlerinde olmasının uygun olmadığını, evlenmeleri gerektiğini söyledi. O sırada hamile olduğunu anlayan Leyla kabul etti. Meryem bu durum karşısında içerledi. Yıl 1993... Raşit altmışlarında, Meryem otuz üç, Leyla ise daha on beş! 1993 baharının başlarında Leyla doğum yaptı ve bir kızı oldu. Leyla ona Azize adını verdi. Raşit üzgün ve hırçın kızı olduğu için. Birkaç yıl sonra Leyla tekrar hamile kaldı. O yıllar Taliban'ın aktif olduğu yıllar. Leyla'nın doğumu oldukça dehşetengiz bir şekilde aktarılıyor. Bu sefer erkek çocukları oldu, adını da Zalmay koydu Raşit. Onu çok seviyordu Raşit. Zor dönemlerden geçiyorlardı. Azize'yi yetimhaneye bırakmak durumunda bile kaldılar. Kadınların tek başına yanlarında bir erkek olmadan dışarı çıkmaları yasak. Leyla, kızı Azize'yi görmek için türlü badireler atlatıyordu her seferinde. Yıllar sonra Tarık ülkesine döndü ve Leyla'yı buldu. Leyla'nın evine gitti ve konuştular başlarına gelenler hakkında. Tarık gittikten epey sonra akşam yemeğinde Zalmay eve bir adamın geldiğini söyledi. Bunu duyan Raşit'le Leyla kavga etti. O gece Raşit'in Leyla'ya işkence etmesi sonucu, Leyla'yı öldüreceğini gören Meryem Raşit'i öldürdü. Meryem, Leyla'yı çocukları alıp götürmesi için ikna etti. Leyla, çocuklarını alıp Tarık'la beraber Pakistan'ı Mürree şehrine gitti. Meryem ülkesinde idam edildi. Ancak Meryem hiçbir zaman Leyla'nın kalbinde ölmedi. Yaptığı her şeyde onu görüyordu Leyla. Azize de aynı şekilde Meryem'i yaşatıyordu. Meryem'in idamı hüzünlü bir şekilde aktarılmış. Etkilenmemek elde değil. Meryem'in hayatı nasıl başladıysa öyle de garip sona ermiş. Leyla da Mürree de gayet dingin bir hayat yaşıyordu. Tarık'la birlikte bir kulübede kalıyor, yakınlardaki otelin temizliğini yapıyorlardı. Bir gün mevcut yönetim devrilmiş ve yerine geçici olarak Hamit Karzai getirilmiş. Leyla umutlanmıştı. Kabil'e geri dönmek istediğini Tarık'a söyledi. Geri döndüler. Ülkesinde birçok şeyin değiştiğini gördüler. Ülkeye dönerken ilk olarak Kâbil'e değil, Meryem'in doğup büyüdüğü yer olan Herat'a gittiler. Gül Daman'a da gitti Leyla. Molla Feyzullah'ın evini buldu. Meryem'e bırakılmış bir mektup olduğunu öğrendi. Nana'yla Meryem'in yaşadığı kulübeyi de buldu ve mektubu okudu. Meryem'in babası Celil yazmış mektubu. Bir miktar da para bırakmış ona. 2003 yılında Afganistan'ı kasıp kavuran kuraklık sona ermiş, Deh- mazang'ta kiraladıkları evde yaşıyorlardı. Tarık, Leyla ile beraber Azize'nin bir ara kaldığı yetimhaneyi onardılar. Leyla orada çocukları okutuyordu. Yetimhanedeki günlerden birini anlatırken de kitap sona eriyor.
    ---------------------------------
    Kitapta sonsöz ve teşekkür bölümleri yer alıyor. Sonsöz kısmında UNCHR (BM Mülteciler Yüksek Komiserliği) hakkında bilgi verilmiş, çalışmalarından kısaca bahsedilmiş. Teşekkür kısmında ise kitabı hazırlarken destek gördüğü kişilere ithafen bir yazı kaleme alınmış. Kitap heyecanla okuduğum bir kitaptı. Yazarın Uçurtma Avcısı kitabıyla benzer yönler bence mevcut. Kitapta evlilik dışı bir çocuk, yine kaotik bir ortam mevcut. Afganistan'ı yine aynı bakış açısıyla ele almış yazar. Kitabı okurken duygudan duyguya savruldum. Sadece kadın olduğu için ya da sadece bir ülkede doğduğu için bunları yaşamak zorunda kalan kadınlar olduğunu düşündüm. Nice Leylalar, Meryemler heba olup gitmiştir diye geçti aklımdan. Bunların dışında Uçurtma Avcısı kitabına göre bu kitabın savaşı anlatma bakımından daha başarılı olduğunu söylemeliyim. Uçurtma Avcısı kitabında daha dışardan aktarılırken bu kitapta daha gerçekçi, daha hissedilir bir şekilde anlatılmış. Ancak Leyla ve Meryem arasındaki bağ, Uçurtma Avcısı'ndaki Emir ve Hasan arasındaki gibi daha sıkı ve samimi bir şekilde anlatılmamış. Bu bakımlardan kitap bana göre ayrılıyor ilk kitaptan. Kitabın kapağına bakınca elinde taş olan bir erkek ayağı var. Kitap az biraz ilerleyince konuyu tahmin edebiliyorsunuz. Taşlama söz konusu olacak; bir çeşit idam! Kitabın İngilizce basımında yer alan kitap kapağına merak edip baktım. Yürüyen, sırtı hafif dönük burkalı bir kadın resmedilmiş. Açıkçası bu kapağı daha başarılı buldum. Yani Türkçe edisyonundaki kapak kitap konusunu tahmin edilir kılıyor bana göre. Kitapla ilgili aklıma gelenler şimdilik bu kadar. Kitabı tavsiye ediyorum. Keyifli okumalar dilerim.
  • 30 syf.
    ·9/10
    Çocukların hayal güçlerini geliştirecek onları dinleyen konumundan çıkarıp üreten yaratan olmalarını sağlayacak etkileşimli bir kitap :) okul öncesi öğretmenlerine ve ailelere şiddetli tavsiyemdir .
  • 375 syf.
    Kitap, Kâbil'in Vezir Ekber Han Mahallesi'nden Emir adlı bir çocuğun hikayesini anlatmaktadır.
    *** Sonradan hatırlamak üzere inceleme yazdığımdan bundan sonraki kısım ipucu (spoiler, tatkaçıran, sürprizbozan) içerebilir. Kitapla ilgili daha genel bilgiler edinmek isteyenler bundan sonraki kısmı okuyabilir.
    ~~~~~~~~~~~~~~~~~~~~~~~~~~~~~~~~~~~~~~~~~~~~~~~
    Kitap, Amerika’da yaşayan kitabın başkarakteri Emir’in 2001 yılı yazında babasının yakın dostu Rahim Han’dan telefon almasıyla başlar. Afganistan’daki olaylardan sonra Pakistan’da yaşamaya başlayan Rahim Han, Emir’e Pakistan’a gelmesini ve ‘yeniden iyi biri olmanın mümkün olduğunu’ söyler. Bu sözler üzerine ahizeyi kapatan Emir, Afganistan kralının düşürülmeden önceki yaşantısını, Kabil’in Vezir Ekber Han Mahallesi’ndeki evlerindeki yardımcının (Ali) oğlu Hasan’la 1975 yılına kışına kadar olan hayat hikayesini hatırlar. Kitabın büyük bir bölümü ve sonrası bununla ilgili gelişmeleri barındırmaktadır.
    Emir, dünyaya gelirken annesini kaybetmiş bir çocuk. Babasıyla birlikte Afganistan’ın başkenti Kabil’in Vezir Ekber Han Mahallesi’nde yaşamaktadır. Evlerindeki müştemilatta da evin bütün işlerini yapan yardımcıları Ali ve onun oğlu Hasan kalmaktadır. Emir’in babası hali vakti yerinde bir iş adamı. Oğlu Emir’in bazı hareketleri (kırılgan, ürkek oluşu vs.) onu utandırmakta, Emir, babasının kendisini bir hayal kırıklığı olarak gördüğünü düşünmektedir. Emir vaktini Hasan’la geçirmektedir. Onunla uçurtma uçurup, oyun oynamaktadır, Hasan okuma yazma bilmediği için ona kitap okumaktadır. Ali çocuk felci geçirdiği için yüzünde bazı sıkıntılar mevcut, ayağındaki sorundan ötürü de topallamaktadır. Mahalledeki çocuklar onunla acımasızca alay eder, ancak o buna aldırmamaktadır. Emir’e göre bunun nedeni sakat olan bacağıyla onları yakalayamayacağı ve Hasan’ın dünyaya gelmesiyle yaşama sevincine kavuşmuş olmasından ötürü bu duruma aldırış etmemesidir. Hasan, annesinden hiç bahsetmez. Çünkü annesi onu dünyaya getirdikten sonra bir kez yüzüne bakmış, tavşandudaklı olduğunu gördükten sonra başını çevirmiş ve daha sonra kaçmıştır. Bazen mahalledekiler onun annesiyle ilgili kötü sözler sarf eder, ancak bunları duyan Emir, Hasan'a bunlardan hiç söz etmez. Bir gün Emir'in babası, doğumgünü hediyesi olarak Hasan'ı tavşandudak ameliyatı ettirir. Ameliyat sonrası dudağında belli belirsiz bir iz kalmıştır sadece. Hasan ameliyat sonrası çok mutlu olmuştur. Ancak bu onun içtenlikle mutlu olduğu son şeydir Emir'e göre. Kışları Afganistan'da okullar tatildir ve uçurtma yarışları düzenlenir. Hasan da çok iyi bir uçurtma avcısıdır. 1975 kışında düzenlenen bir uçurtma yarışında Emir de yarışır. Bu yarışı kazanmak Emir için farkedilmek, özellikle babası tarafından farkedilmek adına önemlidir. Nitekim yarışı kazanır. İyi bir uçurtma avcısı olan Hasan, Emir'in yarışta kestiği uçurtmayı yakalamak için koşar. Ancak kötü bir sürpriz onu beklemektedir. Romanın kötü karakteri Assef yancılarıyla beraber onu sıkıştırır ve Hasan'a tecavüz eder. Bu sırada tüm bu olayları gören Emir, galibiyetine bu olayla gölge düşmemesi için bütün bunlara göz yumar. Ancak daha sonra vicdanen rahatsız olur, uyuyamamaya başlar. Babasına da itiraf edemeyeceğinden bu olayı unutmanın tek çaresinin Hasan'ı görmemek olduğunu düşünür. Kendisine doğumgünü hediyesi olan saati Hasan'ın yatağına koyar, ona iftira atar. Emir'in babası Hasan'a yapıp yapmadığını sorar. Ancak Hasan, Emir'in yalanı ortaya çıkmasın diye şaşmaz sadakatiyle "yaptım!" der. Baba onu affeder. Ancak Ali oradan ayrılmak ister. Nitekim kardeşinin yaşadığı yere taşınırlar. Bu olay karşısında Emir'in babası çok üzülür. Afganistan'da yaşanan siyasi değişimlerden ötürü (kralın devrilmesi, monarşinin yıkılması) Emir ve babası Amerika'ya kaçarlar. Emir'in babası göçmenlere verilen parayla yaşamayı kendine yediremediği için bir benzin istasyonunda müdürlük yapar. Haftasonları da Afganların satış yaptığı bir yerde eski şeyler satarlar. Emir orada Afganistan'da bir zamanlar General olan Taheri Bey'le tanışır. Kızı Süreyya Taheri'den hoşlanır. Ancak bu süre içerisinde babasının kanser olduğunu öğrenir. Emir, babası ölürse ne yapacağını düşünmektedir. Ancak bu durum babasını utandırmaktadır. Babası Süreyya'yı kısa bir süre sonra ailesinden ister. Telefonda Süreyya bir süre önce bir erkekle kaçtığını bir ay sonrasında da babasının onları bulduğunu söyler. Kendisiyle ilgili her şeyi anlatır. Emir ise -kendisinin de geçmişinde pişmanlıkları olduğu için- her şeye rağmen onunla evlenmek istediğini söyler. Afgan geleneklerine göre düğün yapılır. Süreyya kayınpederine çok iyi bakar. Bir süre sonra da Emir'in babasını kaybederler. Kitabın ilerleyen bölümlerinde bir süre sonra çocuk sahibi olmak ister Emir ve Süreyya. Ancak -Süreyya'nın sebebi bilinmeyen bir sorundan ötürü- çocuk sahibi olamayacağını öğrenirler. Evlat edinmeyi düşünürler ancak Süreyya'nın babası bu işe sıcak bakmamaktadır. Bir süre sonra kafalarındaki soru işaretlerinden ötürü bu fikri rafa kaldırırlar. Bunun öncesinde de Emir'in bir yayınevine gönderdiği bir öykü beğenilmiştir. Emir yazarlık serüvenine başlar. 2001 yılında Rahim Han'dan aldığı telefon sonrasında da Pakistan'a gider Emir. Rahim Han'ın kaldığı yeri bulur. Rahim Han'ın hasta olduğunu öğrenir. Hasan'ın Emir'e bırakmış olduğu mektubu okur. Zarfın içinde Hasan ve oğlunun fotoğrafı vardır. Rahim Han onların Amerika'ya gidişinden sonra yaşadıklarını kısaca şöyle anlatır:
    Rahim Han bir süre Emirlerin, Vezir Ekber Han Mahallesi'ndeki evlerinde yaşamıştır. Emir'in babası evi ona emanet etmiştir. Ancak yaşlılık başa gelip de ev işleriyle başa çıkamaz hale gelmiştir. Hasan'ı arayıp bulur, Ali'nin öldüğünü, Hasan'ın evlendiğini öğrenir. Rica ederek onunla eski eve gelmesini ister. Ancak Hasan kabul etmez. Emir'in babasının öldüğünü öğrenince emanete sahip çıkmak için hanımıyla birlikte bir zamanlar bir iftira yüzünden ayrıldıkları eve dönerler. Ancak o evde kalmazlar, eskisi gibi müştemilatta kalırlar. Evin her işini görürler. Bir gün kapı çalınır, yüzünde derin bir iz olan bir kadınla karşılaşırlar. Bu kadın Hasan'ı küçük bir bebekken terk eden annesi Sanaubar'dır. Pişman olmuştur. Hasan hiçbir şey olmamışçasına eskiye dair hiçbir konuyu açmadan annesine kapısını açar. Hasan'ın eşi hamiledir. Bir süre sonra doğum yapar. Hasan oğluna Sohrab ismini -Şahname'de hayran olduğu karakterin ismini- koyar. Sanaubar torununa gözü gibi bakar. Rahim Han da öyle. Sohrab babası gibi çok iyi sapan kullanır. Hasan da okuma yazmayı öğrendiğinden oğluna da öğretir. Taliban'ın Afganistan'ı ele geçirmesi sonrası Hasan ve hanımı öldürülür. Sohrab ise bir yetimhanededir. Rahim Han Emir'i buraya çağırmasının asıl nedenini açıklar. Ondan Sohrab'ı alıp Pakistan'a getirmesini burada Amerikalı bir çiftin Afgan çocuklar için kurmuş oldukları bir yetimhane olduğunu, onu buraya yerleştireceğini söyler. Emir, Amerika'daki yaşantısını düşündüğü için kabul etmek istememektedir. Çünkü bu çok risklidir. Ancak Rahim Han, Emir'in kendi vicdanıyla hesaplaşabilmesi için bunu yapması gerektiğini söyler. Emir Rahim Han'ın her şeyden haberi olduğunu anlar. Ayrıca bunu yapması için geçerli bir sebep daha vardır Emir'in. Çünkü Hasan, Emir'in kardeşidir. Sohrab, Emir'in yeğenidir. Emir bütün hayatının bir yalan üzerine kurulu olduğunu öğrenince babasına ve Rahim Han'a çok kızar. Taşları zihninde yerine oturtur; mezuniyetinde babasının "Keşke Hasan da burada olsaydı." diye üzülüşünü, Emir'e olan kayıtsızlığını, Hasan'a olan (Emir'e göre) 'aşırı' hassasiyetini... Birkaç gün sonra kararını verir ve tehlikeli bir yolculuğa çıkar. Rahim Han ona Taliban tarafından vurulmaması için takma sakal yaptırır. Yolculuğu esnasında Ferit adlı bir Afgan kendisine eşlik eder. Kâbil'e vardıklarında şehrin berbat durumda olduğunu görür. Sohrab'ın kaldığı yetimhaneyi bulur. Aslında oradan alındığını, bir Taliban üyesinin elinde bulunduğunu öğrenir. Ferit sayesinde o kişiyle bir görüşme ayarlar. Görüşmenin yapılacağı yere gider. İçeriye girerler. Sohrab çeşitli enstrümanlar eşliğinde dans kıyafetleriyle ortada dans ettirilir. Sohrab'ı alıkoyan kişinin Assef olduğunu öğrenir Emir. Assef, Hasan'dan yıllar sonra intikamını bu şekilde almıştır. Sıra Emir'dedir. Emir'i düelloya davet eder. Adamlarını dışarıya çıkartır ve ne olursa olsun içeriye girmemelerini söyler. İçeriden çıkan Emir de olsa Sohrab'ı alıp gitmesine izin vermelerini emreder. Assef, Emir'i muştasıyla çok feci bir şekilde döver. Birçok kemiği kırılır. Bu duruma dayanamayan Sohrab sapanına davranır. Assef'i Emir'i bırakması için uyarır. Ancak Assef dikkate almaz. Sohrab, sapanını Assef'e nişanlayarak onun sol gözünü çıkarır. Emir ve Sohrab oradan ayrılır. Emir'i hastaneye yatırırlar. Vücudunun birçok yerinde hasar vardır. Uyanınca Ferit'ten Rahim Han'ın bahsettiği yetimhaneyi bulmasını ister. Ancak böyle bir yetimhane yoktur. Rahim Han, Emir'i gitmeye ikna etmek için uydurmuştur bunu. Emir hastanenin güvenli olmaması nedeniyle Pakistan'a kaçar Sohrab'la. Rahim Han mektup bırakmıştır kaldığı yere. Emir'in kendisini bulmasını istemez ve bütün parasını ona bırakmıştır. Emir, Sohrab'ı evlat edinmek ister. Süreyya'yı arar her şeyi anlatır. Süreyya kabul eder. Sohrab'a onu yetimhaneye bırakmayacağına Amerika'ya götüreceğine dair söz verir. Ancak Amerikan hükümetinin Afganistan'dan evlatlık edinme durumuna sıcak bakmamasından ötürü Emir bu sözünü tutamayacaktır. Yasal prosedür gereği Sohrab'ın bir süre yetimhanede kalması gerekmektedir. Bunu Sohrab'a açıklayan Emir, onu hayalkırıklığına uğratır. Süreyya'yla konuşan Emir, Amerika'da göçmenlik bürosunda çalışan akrabası sayesinde Sohrab'ı yetimhanede kalmasına gerek kalmadan Amerika'ya götürebileceğini öğrenir. Bunu söylemek üzere Sohrab'a seslenen Emir, onun banyoda bileklerini keserek intihar ettiğini görür. Hemen hastaneye kaldırılır. Uzun uğraşların ardından hayata döndürülür. Ancak Sohrab eski Sohrab değildir artık. Tepkisizdir. Bir ara Emir bir fırsatını bulur Amerika fikrini tekrar açar. Sohrab olumlu cevap vermez, ancak olumsuz bir cevap da vermez. Emir bunu evet olarak kabul eder. 2001'de bir ağustos günü Amerika'ya giderler. Orada sessizlik içinde yaşantısını sürdürür Sohrab. 2002'de mart ayının bir pazar günü Afganlar bir şenlik düzenler, Emir ailesiyle bu şenliğe katılır. Emir uçurtmaları görür ve Sohrab'ı harekete geçirebilmek umuduyla bir uçurtma satın alır ve Sohrab'la uçurmak ister. Sohrab kayıtsız kalır. Emir, Sohrab'a babası Hasan'ın çok iyi bir uçurtma avcısı olduğunu söyler. Uçurtmayı uçurur ve ordaki bir uçurtmayı koparır. Sohrab'a "Uçurtmayı senin için yakalamamı ister misin?" diye sorar. Sohrab başını evet anlamında sallar. Emir de -Hasan'ın uzun yıllar önce Emir'e söylediği gibi- Sohrab'a dönerek "Senin için bin tane olsa yakalarım." der. Arkasında çocuklarla beraber koşar. Kitap bu şekilde son bulur.
    ~~~~~~~~~~~~~~~~~~~~~~~~~~~~~~~~~~~~~~~~~~~~~~~
    Kitabı beğendiğimi söyleyebilirim. Ancak yine de canımı sıkan birkaç husustan bahsetmek istiyorum. Başta kitabı okurken Emir karakterinin babasından neden hep -babam değil de- baba diye bahsettiğini düşündüm. İyelik ekini neden kullanmadığını sorguladım başlangıçta. Bunun dışında Afgan toplumuyla ilgili birkaç cümlenin bizim toplumumuz için de geçerli olduğunu düşünüyorum. Kitapla ilgili 61, 175 ve 176. sayfalara ait alıntılarımı okursanız, siz de bana hak vereceksiniz. Sanırım bütün doğu toplumları aynı. Yazarın sayesinde duygudan duyguya savruldum: acı, hüzün, sevinç, öfke, kızgınlık... Yazarın, kitabın başkarakteri Emir'i okurun gözünde aklamaya çalıştığını ifade eden birkaç yorum okudum. Ben de bu yorumlara katılıyorum, ne yazık ki aynı fikirdeyim. Hasan'ın acı çektiği yetmiyormuş gibi oğlu Sohrab'ı da aynı meseleye (pedofili) kurban etmesi ayrı bir ironi. Bunun da ötesinde kitabın sonlarındaki intihar kısmı yazara öfke dolmama sebep oldu. Keşke Sohrab'ı hayata bu denli küstürmeseydi. Keşke Sohrab'ın -pedofilinin bile yıkamadığı- son kalelerini (sözünü tutamaması nedeniyle) yıkmasaydı. Ömrü boyunca Hazara olduğu için itilip kakılan Hasan ve Sohrab karakterlerini bu kadar bedbahtlığa sürüklemeseydi diye düşündüm hep. Emir'in payına düşen acıdan çok daha fazlasını yüklemiş Hazara'ların omzuna yazar. Belki de "Altı üstü bir Hazara değil mi?" diye de düşündü kimbilir! Keşke böylesine buruk bitmeseydi bu roman ve kitabı bitirdiğimde Sohrab'ı daha başka hayal edebilseydim! Kitapla ilgili aklıma gelenler şimdilik bu kadar. Kitabı okumanızı tavsiye ediyor, okumayı düşünen değerli okurlara keyifle okumalar diliyorum.
  • 161 syf.
    ·9 günde·6/10
    Yaşanması gereken 100 macera arasında, Kapadokya da balon turundan Atacama Çölü gezisine, San Blas adalarında kano turundan uzay seyahatine uzanan geniş bir çeşitlilik var. Hemen söyleyeyim maceraların bir kaçı hariç hepsi çok yüksek maliyetler gerektirirken, geriye kalan bir kaçı için astronomik rakamlar gerekli. Ben kendi dişime göre (yani gerçekçi hayaller kurabilmek adına) yamaç paraşütünü ve Likya Yolu’nda Yürüyüşü seçtim. Açık konuşayım ve inanın bunu fakirliğimden söylemiyorum, uzay seyahati dışında listedeki her maceradan Likya Yolu yürüyüşü için vazgeçebilirim. Yıllar önce çok küçük bir bölümünü yürüdüğüm bu yolu şimdiden kendime 45 yaş doğumgünü hediyesi olarak seçtim. Bakalım Allah kısmet ederse 45 yaşına gireceğim yıl, bu yol için plan yapacağım.
    http://www.umutcalisan.com/...eken-100-macera.html