• 352 syf.
    ·Beğendi·10/10
    Çok kaliteli kitaplardan biri Yaşanmış bir rejimin anlatıldığı çok güzel bir çizgi roman. İran'daki devrim sırasında küçük bir çocuk olan Marjane'ın, çocukluğunu ve gençlik dönemlerini anlattığı eseri. Özellikle rejim hakkında, o dönemin birebir tanığı olarak anlattıkları oldukça dikkatimi çekti. Çizgi romanlar ve yaşanmış hikayeler her zaman dikkatimi çekmiştir.İkisinin birleşimi bir kitap ise benim için biçilmiş kaftanÇok beğendimOkuma listenize eklemenizi tavsiye ederim
  • 159 syf.
    ·Beğendi·7/10
    Eser, Türk tarihinin gaflet antolojisinin en kabarık sayfalarının olduğu dönemin birinci el tanığı bir tabibin çıplak gözlemlerinden oluşmaktadır. Hendek operasyonlarının yapıldığı dönemin canlı şahidi, bildiğimiz kadarıyla bu alanda yapılmış ilk eserlerden birisidir. Literatüre bunun gibi nice eserlerin eklenmesi dileğiyle. Dr. Kamil Konur Beye uzun ve bereketli bir ömür dilerim. Ölümün elinden bazı şeyleri kurtardığı için kendisine çok teşekkür ederiz...
  • "Kendimi geri çektim ve suçluluk duygularımı, keder ve sıkıntılarımı içine attım. Derken, bir anda dönemin tanığı olarak kıymete bindim -bu beni, sahip olduğun suçluluk duygularım karşısında çelişkiye düşürdü. Çünkü, bu röportajlarda benim suçlu olup olmadığım sorulmadı, aksine tarihi gerçekler merak ediliyordu. Dolayısıyla, kendimi savunmak zorunda hissetmeden, bildiklerimi anlattım hep. Ancak, bu yükü bir süre sonra taşıyamaz hale geldim- ve daha çok düşünür oldum. Bugün kederim iki yönlü: Nasyonal sosyalistler tarafından katledilen milyonlarca insanı düşünüp acı çekiyorum. Doğru zamanda karşı koymak için gerekli özgüveni bulamamış olan genç kız Traudl Humps'u düşünüp acı çekiyorum."
  • 216 syf.
    ·3 günde·Beğendi·8/10
    Halit Kıvanç yine anlatır gibi yazmış. Okurken sanki onun ağzından dinliyor gibi hissettim. Televizyonun ülkemize girişi ile ilgili harika bir eser. Türk televizyon tarihinin en önemli isminden, dönemin tanığı büyük sunucu Halit abiden o dönemi dinlemek çok keyifli. Tavsiye ederim.
  • 288 syf.
    ·2 günde·Beğendi·10/10
    Gülünün Solduğu Akşam bir takım belgelerden yola çıkılarak yazılmış bir “belgesel” değildir. Cezaevindeyken tuttuğum notlarımdan, günlüklerimden, mektuplarımdan, anılarımdan yola çıkarak yazdığım bu kitabın tek doğrucu tanığı yine”benim.” Diyor yazar.

    Daha önce okuduğum Abim Deniz kitabında yazılanlarla hemen hemen aynı ve o kitapta da Erdal Öz’den kendilerini yazmasını istediğini bahsetmişti Deniz Gezmiş’in kardeşi Hamdi Gezmiş.

    Bir avuç gençten korktu o dönemin devlet adamları deniyor, evet korktular çünkü bu çocuklar cesur, akıllı, zehir gibi delikanlılardı. Korkusuzlardı çünkü doğru yolda olduklarını herkes gibi onlarda biliyorlardı. O gün bu gündür hâlâ hatırlanıyor ve asla unutulmayacaklar...
  • Osmanlı sonrası dönemde, milliyetçi kalıba uymayan birçok
    yaşam, tarihçiler için hem bir meydan okuma hem de bir fırsat
    teşkil etmektedir. Osmanlı ülkesinin merkezinde yaşayan çok
    sayıda kişi muhtelif nedenlerden ötürü, kâh istemli kâh istemsiz
    biçimde, Türkiye Cumhuriyeti vatandaşı olmadı. Bazıları siyasi,
    dinî ve kültürel gelişmeler ışığında tepkilerini ülkeyi terk ederek
    gösterdiler. Özellikle gayrimüslimler olmak üzere diğerleri ise
    ya savaş döneminde izlenen siyaset sebebiyle azalmış ya da daha
    ziyade dinî-millî çerçevede gerçekleşen nüfus mübadeleleriyle
    topraklarını terk etmeye zorlanmışlardı. Müslüman Osmanlılar
    arasında da daha spesifik siyasi nedenlerden dolayı ayrılanlar
    vardı. Eşref de bu son kategorideki kişiler arasında bulunuyordu.
    Fakat kendisinin imparatorluk sonrası hayatının bazı
    yönleri, ulusların “karışmaması” temeli üzerine kurulmuş yeni
    ulus devletlerin beklentilerinden sapanların o yaygın kaderlerine
    benzemektedir. Daha kapsayıcı mahiyetteki Osmanlı aidiyet
    hissiyatından, daha sıkı mahiyetteki bir Türk kimliğine geçmek
    birçok Müslüman için rahatsız edici olmuştu. Bu yaşamlardan
    birçoğu anlaşılır biçimde tarihsel kayıtlara geçmedi. Eşref ise başta
    Ankara hükûmetini devirmek için yaptığı, nihayetinde başarısız
    olan bir teşebbüs; ardından da kendi konumunu tesis etmek
    girişimi suretiyle tarihsel rolünü muhafaza etmeye çalışmıştır.
    Eşref ’in hikâyesi, Ankara’yla yollarının ayrılmasının ardından
    takip edilmesi daha zor bir hâl alır. Hayatının bu dönemi, kısa
    zaman öncesine kadar saflarında çarpıştığı Ankara hareketine
    karşı bir direniş çabasıyla başlar. Ardından, önce Yunanistan’da,
    sonra ise yaşlı bir adam olarak Türkiye’ye “dönene” kadar Mısır’da
    kalacağı uzun bir sürgün safhasına girer. Bu dönem, hem eldeki
    kaynaklarda bulunan boşluklar, hem de bunları tarihsel
    “dönüş”le doldurmak yönündeki çabalar dolayısıyla karanlıkta
    kalmıştır. Sonuç itibarıyla, kaçınılmaz olarak daha spekülatif
    olan bu bölüm, kendisinin sürgününü ve tarihteki yerini değerlendirmeden
    önce, Eşref ’in Ankara’yla olan bağını koparmasından
    ve Yunan işgal bölgesine girmesinden hemen sonra
    gerçekleşen bazı faaliyetlerine ışık tutmayı dener. Bu dönem
    açısından kritik önem taşıyan Yunan arşivlerinin yetersizliği
    göz önüne alındığında sonuç kaçınılmaz olarak boşlukludur.
    Yine de, en azından ilk zamanlar için, Eşref ’in faaliyetlerinin
    genel çerçevesi bellidir. Sürgün hayatına başladığından itibaren,
    öncelikle Yunan anakarasında, ardından Girit’te ve son
    olarak Mısır’da olmak üzere, hareketleri takip edilmesi daha
    güç bir hâl alır. Eşref ’in uzun sürgün dönemine dair teferruatlı
    bir anlatım, yaşantısının hem tarihsel olarak önem arz eden,
    hem de belgelerle destekli kısımlarına odaklanan bir biyografi
    olarak tasarlanmış bu kitabın kapsamının ötesindedir. Fikrimce,
    hayatının 1920’den 1964’teki ölümüne kadar olan dönemi
    önemsiz değildir. Eşref siyasi, kültürel, toplumsal ve ekonomik
    nedenlerden ötürü evlerini terk etmek durumunda kalmış, farklı
    geçmişlere sahip –büyük ölçüde etüt edilmemiş ve geniş kapsamlı
    –- post-Osmanlı diasporasının bir parçasıydı. Ayrıca Eşref ’in bu
    dönemdeki hikâyesi dokunaklılık ve heyecandan da uzak değildir.
    Büyük kızı Cuyap 1922’de, tam da Eşref ’in son derece uzun bir
    zaman boyunca ailesinden ayrı kalacağı dönemin başlangıcında
    doğmuştu. Ahfadına göre Eşref, karısıyla görüşmek ve uyurlarken
    çocuklarını görebilmek için bazen geceleri gizlice Türkiye
    Cumhuriyeti topraklarına giriyordu. Babalarının geldiğini aile
    dışındakilere karşı ağızlarından kaçırmasınlar diye çocuklarını
    uyanıklarken görmekten kaçınıyordu. Hikâyesinin bu dönemindeki
    gedikler, daha aktif geçen yıllarındakilerden bile daha
    geniştir. Ayrıca, bazıları sağır edici mahiyette pek çok sükût söz
    konusudur. Eşref sürgündeki dönemlerini, özellikle de Ankara
    hareketine karşı silaha davrandığı erken dönemleri tartışmaya
    hevesli değil gibidir. Bölüm, hem yaşamış bir fenomen olarak,
    hem de geçmişe bakıldığında algılandığı hâliyle Eşref ’in tarihle
    olan ilişkisine dair bir müzakereyle sona ermektedir.
    Önceki bölümde gördüğümüz üzere, Eşref ve Ankara arasında
    gittikçe sıkıntılı bir hâl alan ilişki nihayet 1920 senesinin sonlarında
    kopmuştu. Ethem’in 1921 Ocak’ının başlarında Yunan
    kuvvetleriyle bir protokol imzalamasının ardından, Eşref de
    onun izinden gidip cephenin karşı tarafına geçerek, o vakit Yunan
    işgal bölgesi olan topraklara girdi. Yunanların Anadolu’daki
    ilerleyişleri, bu noktada hem Pervin’in aile mülkünün bulunduğu
    Söke’yi, hem de Eşref ’in arsasının bulunduğu Salihli’yi içine
    alacak şekilde genişlemişti. Dolayısıyla, Eşref ’in çok geçmeden
    bu iki yerde de görülmüş olması muhtemelen doğaldır. Daha
    geniş kapsamda değerlendirilecek olursa, bu iki coğrafi üssün
    statülerinin değişmesi, kendisinin Ankara’yla olan sorunlarıyla ve
    Ethem’in taraf değiştirmesiyle birleşince, Eşref ’in batıya doğru
    istikamet değiştirmesinde etkili olmuştur. Lakin taraf değiştirmek
    oldukça riskli bir hamleydi. Eşref ve Pervin belki bunu eve
    dönüş olarak görmüş olabilirler, fakat Ankara’nın konuya bakışı
    oldukça farklı olacaktı.
    Ankara’nın Yunan tarafındaki muhbirleri, Şubat ayında
    Eşref ’in İzmir’e vardığını rapor ettiler. Eşref, Manyas’tan bazı
    akrabalarıyla birlikte gece vakti Yunan işgali altındaki toprakları
    geçmiş ve İzmir’e gelmişti. Görünüşe bakılırsa, Ethem’in isyan ettiği
    günlerden bu yana Eşref mülklerini dikenli teller ve makineli
    tüfeklerle gizlice tahkim etmekteydi. Ayrıca kendisine Ethem’in
    adamları arasından muharip bir kuvvet topluyordu. Dikkat
    çekici bir şekilde, aynı rapor Eşref ’in ayrıca İzmir’deki Hıristiyan
    yetkililerle görüşmeler yapmakta olduğunu belirtmektedir. Bir
    hafta sonra gönderilen bir başka rapor ise Eşref ’in faaliyetlerinin
    genel çerçevesini teyit etmiş, fakat birkaç başka ilginç detay ilave
    etmiştir. Oldukça yanlı bir dil kullanan Refet Bele, “asi” Ethem
    ve kardeşi Reşid’in Yunanlara “teslim olduklarını” anlatmış
    ve ellerine geçen belgelerin Eşref ’in de 1920 Eylül’ünden beri
    Ethem’le beraber “ihanet” içerisinde olduğunu gösterdiğini iddia
    etmişti. Ayrıca üç adamın Yunan işgal bölgesine “kaçtıklarını”
    ve Eşref ’in İzmir Metropoliti Hrisostomos’la ve yazılarının kimi
    bölümlerinde ilginç bir şekilde ortaya çıkan birisiyle (iddialara
    göre kimliği belirsiz bir İngiliz’le) yaptığı müzakereleri müteakip,
    gizlice aynı yönde hareket etmeye davet edildiğini iddia etmiştir.
    (İşgal altındaki İzmir’in Yüksek Komiseri Stergiadis’in baş
    muhalifi olan Hrisostomos, özellikle de destekçisi Venizelos’un
    1920 seçimlerindeki yenilgisinin ardından Stergiadis karşısındaki
    konumunu güçlendirmek için anti-Kemalist kuvvetler arasında
    bir uzlaşma sağlamayı deniyor olabilirdi. Fakat bu konu hakkında
    Yunan kaynaklarına müracaat etmeksizin başka bir şey söylemek
    güçtür. Hrisostomos, İzmir’in Ankara kuvvetleri tarafından ele
    geçirilmesinin ardından ürkütücü bir şekilde öldürülmüştür.)
    Son olarak, rapor Eşref ’in kısa zaman önce Söke’ye vardığını
    iddia ediyordu.

    Sonrasında Eşref, Söke ve Salihli arasında mekik dokumuş
    gibi görünmektedir. Haziran ayında Salihli’deki arazisinde görüldü
    ve akabinde İzmir’e on sekiz adam getirdiği söylendi.
    Eşref ’in küçük kardeşleri Ahmed ve Mekki Temmuz ayında
    Ethem’in kuvvetleri arasında bulunan bazı diğer Çerkeslerle
    birlikte tutuklanarak Ethem “isyanı” için propaganda yapmakla
    suçlandılar. Bir süre Konya’da tutulmalarının ardından, Mustafa
    Kemal de dâhil olmak üzere, Ankara kabinesinin imzaladığı bir
    kararnameyle kefaletsiz olarak serbest bırakıldılar.
    Eşref, Ethem ve Reşid, en azından Yunan askeriyesinin örtülü
    onayıyla, Ankara’ya karşı mücadeleyi sürdürmek için çok
    geçmeden yeniden birlikte çalışmaya başladı. Bu yeni faaliyet
    döneminin ilk günlerinde Enver’in Anadolu’ya geri dönmesi hâlâ
    ihtimal dâhilindeydi. 1921 baharında “millî” hareket içerisinde
    kayda değer bir rahatsızlık vuku bulmuştu. Bu, kısmen Londra’daki
    barış görüşmelerinde verilebilecek tavizlerin korkusundan
    ileri geliyordu. Ayrıca Ankara’nın kendisine bağlılığından
    şüphe duyduğu doğudaki bazı önde gelen subayları görevden
    alması da bu rahatsızlığın sebeplerinden biri oldu. Enver’e bağlı
    olduklarından şüphelenilen subaylar Doğu Karadeniz kıyısındaki
    şehirlerde toplanmışlardı. Enver’in amcası Halil Paşa Şubat ayında
    Trabzon’a gelmiş, fakat kendisine ülkede kalamayacağı söylenmişti.
    Bu sırada Yunan taarruzu hız kazanmış, Yunan ordusu
    Temmuz ayında Eskişehir ve Kütahya’yı alarak Ankara’da kaygı
    uyandırmıştı. Haziran ayında içlerinde Halil Paşa ve “Küçük”
    Talat Paşa’nın (Muşkara) da bulunduğu Enver destekçilerinin
    Mustafa Kemal liderliğine karşı bir darbeye teşebbüs ettiklerine
    ilişkin söylentiler çıktı. Temmuz’da, Yunan ordusu ilerlemeyi
    sürdürürken, pek çok kişi Enver’in geri dönmesini istiyordu.
    Mustafa Kemal bu duruma Meclis üzerindeki kontrolünü sıkılaştırarak
    yanıt verdi. Bu gelişmeler, Meclis’te, Mustafa Kemal’in
    diktatoryal güçler almakta olduğundan endişelenen İkinci Grup
    isimli bir muhalefet grubunun oluşmasına sebebiyet verecekti.
    Muhalefet grubundakilerin bir kısmı Karadeniz bölgesindendi.
    Enver, bir İslam devleti kurma planları için destek almak adına
    Berlin’den Moskova’ya gitmişti. Gündemindeki anti-emperyalist
    unsurun Moskova’nın desteğini sağlamak için yeterli olacağını
    umuyordu. Fakat ayrıca bir gözü de Anadolu’daydı. Temmuz
    ayının sonlarında, Anadolu’ya dönmek niyetiyle, Türk sınırındaki
    Batum’a gitmek üzere Moskova’dan ayrıldı. 1918 Nisan’ında ele
    geçirdiği şehre geri dönen Enver, amcası Halil Paşa, “Küçük
    Talat” ve İttihat ve Terakki Cemiyeti’nin éminence grise’i [akıl
    hocası]olan Dr. Nâzım’la bir araya geldi. Eşref ’in kardeşi Selim
    Sami’nin de çok geçmeden onlara katılacak olması hikâyemiz
    açısından önem arz eder. Sami, Hindistan ve Uzakdoğu’daki maceralarının
    akabinde savaşın ardından Berlin’e gelmiş ve Enver’le
    birlikte Moskova’ya geçmişti. Batum’da bulundukları zaman
    zarfında Enver ve takipçileri Trabzon’daki müttefikleriyle sürekli
    irtibat hâlindelerdi. Ayrıca Anadolu’nun çeşitli kısımlarındaki
    saltanatçılardan ziyaretçiler kabul etmişlerdi. Eylül ayının başlarında
    ülkeye girmek ve Yunanlarla çarpışmak üzere cepheye
    gitmek yönünde planlar istişare ettiler. Bu, Ankara nazarında,
    mevcut askerî noksanlıklarına ilişkin acı bir uyarı teşkil ediyordu.
    Ayrıca eski İttihat ve Terakki Cemiyeti adına bir konferans
    düzenlediler. Enverci bir uyanış teşebbüsü açıkça hesaptaydı.
    Üzerindeki baskı zirvede ve Kemalist kuvvetler teyakkuzdayken,
    kaygılanmak için Ankara’ya bir neden daha çıktı. Ankara’nın
    ajanları, Eylül ayının başlarında Selim Sami ve “Küçük Talat”ı
    Trabzon’un batısındaki Giresun limanında görmüşlerdi. İtalyan
    pasaportlarıyla deniz yolunu kullanarak İstanbul’dan gelmişlerdi
    ve iş adamları olduklarını iddia ediyorlardı. Güzergâhlarının
    Enver’in kalmakta olduğu Batum olduğu söylense de nihayetinde
    Orta Asya’ya doğru yola koyuldular. Haberler, “Mühim ve son
    derece acil” kodlu bir telgrafla hızla Ankara’ya iletildi. Üç gün
    sonra Trabzon’dan Ankara’ya bir istihbarat raporu ulaştı. Gemi
    önce Trabzon’a uğramış, ardından yolcular Batum’a varmıştı.
    Söylendiğine göre gemideyken önemli planlar yapıyorlardı ve
    Halil Paşa’yla irtibata geçmeye kararlıydılar. Gemi Trabzon limanına
    girdiğinde, milis lideri Yahya Kâhya’yla iki saatlik bir
    görüşme yaptılar. Trabzonlu Yahya son derece inatçı ve etkili bir
    kişilik olarak nitelendiriliyordu. Yahya Kâhya öncesinde Enver’in
    amcası Halil’le bir araya gelmiş, bu görüşme Halil’in Şubat
    ayının sonlarından itibaren üç ay boyunca Trabzon’da kaldığı
    süre zarfında gerçekleşmişti. Rapora göre grubun Trabzon’u
    faaliyetlerinin merkezi hâline getirmeyi planladığı açıktı.
    Fakat yanlış zamanlama ile Ankara’nın hazırlıkları bir araya
    gelmesi, Envercilerin pozisyonlarından yararlanmalarına engel
    oldu. Pek çok önde gelen askerî kişiliğin hâlen Enver’e sadakat
    duymaya devam ettiğinin son derece farkında olan Ankara, onun
    hamlesini cevaplamak üzere karşı hamle yaptı. Enver ve adamlarının
    sınırdan girmelerine müsaade edilmedi. Mustafa Kemal ayrıca askerî cephede şanslarının yaver gitmesinden de istifade
    etti. Zorlu Sakarya Meydan Muharebesi 23 Ağustos’ta başlayıp
    13 Eylül’de sona ermiş, çarpışmalar nihayet Ankara’nın lehine
    döndüğünde Mustafa Kemal rahat bir nefes almıştı.
    İlginçtir ki Eşref bu dönemde, Osmanlı Çerkeslerinin imza
    attığı büyük siyasi gelişmede bir rol oynamamış gibi görünmektedir.
    Kuzey Kafkasya’yla tarihî bağları olan toplulukların önde
    gelen liderleri 24 Kasım 1921’de, o vakit Yunan işgali altında
    olan İzmir’de bir araya geldi. Kendilerini, “Şark-ı Karib Çerkesleri
    Temin-i Hukuk Cemiyeti” (Yakın Doğu Çerkeslerinin Haklarını
    Sağlama Derneği) olarak adlandıran grup, Büyük Devletler’i
    kendi haklarını ve Yunan yönetimi altındaki otonomi isteklerini
    tanımaya çağıran bir bildiri yayınladı. Eşref ’in Adapazarı’ndaki
    destekçisi olan Maan Şirin de Ethem ve Reşid gibi bu bildiride yer
    aldı. Fakat bildiride Eşref ’in adı bulunmamaktadır. Eşref ’in
    bu bildiride neden yer almadığını bilmek belki de imkânsızdır:
    Efe, kendisinin bildiriye katılmamasının Çerkes toplumsal sınıf
    sistemiyle alakalı olup olmadığını irdelese de Eşref genel olarak
    politik söylemlere angaje olan biri değildi. Kendisi doğrudan
    eylemi ve fait accompli’yi [oldu bitti’leri] siyasi görüşmelere ve
    platformlara tercih ediyordu. Belki de, daha sonradan yazdığı
    gibi, kendini etnik bir ayrılıkçı değil, bir Osmanlı olarak hissetmiştir.
    Fedaî zabitan dostlarının diğerleri gibi, Eşref de hayatını
    devleti bir arada tutmaya adamıştı. Kendisinin daha sonra
    belirttiği şekliyle: “Ben ne Dağıstan rüyaları gören bir Çerkes,
    ne Arap ne de Rumdum; ben Türkçe konuşan Müslüman bir
    Osmanlıydım!”
    Eşref Çerkes konferansına bulaşmazken, Enver ve Selim Sami
    de Kızıl Ordu’yla savaşan Basmacı hareketinin son safhalarında
    yer alacakları Orta Asya’ya doğru ilerliyorlardı. Enver 1922 yazında,
    günümüzde Tacikistan sınırları içerisinde kalan topraklarda
    gerçekleşen bir süvari hücumunda hayatını kaybetti. Bunun
    üzerine Sami, hareket topyekûn dağılmadan evvel bir süreliğine
    liderliği devraldı ve akabinde Afganistan’a kaçtı. Bu nedenle Tacik
    tarihinde kendisinden “Selim Paşa” olarak bahsedilir. Sami,
    Mustafa Kemal ve Ankara hükûmetine karşı nihayetinde kendisi
    için ölümcül olacak bir rol oynamak için yakında Anadolu’ya
    geri dönecekti.
    1922 Şubat’ında, Eşref ve Pervin’in Cuyap isimli ilk kız çocukları
    doğdu. Eşref bu dönemde Ankara’ya karşı mücadelede Ethem ve Reşid’le birlikte çalışmaya devam etmiş gibi görünmektedir.
    Nisan 1922’de, bazı Osmanlı Müslümanlarının Ankara’ya karşı bir araya geldikleri Trakya’da Eşref ’in bu grup adına örgütçülük
    yaptığı rapor edildi. Ethem de memleketi Bandırma ile İzmir’de
    aynı faaliyetlerde bulunuyordu. Ankara’nın istihbarat kaynakları,
    bu sırada Yunan hükûmetinin, Ankara’yla bağlarını kesmeleri
    durumunda muhalefeti birleştirmek planlarıyla meşgul olduğunu
    düşünüyordu. Eşref, Temmuz ayının sonlarına doğru, Reşid’le
    birlikte bir Yunan gemisiyle İstanbul’a vardı. Polisin gözlerini
    sürekli üzerlerinde tuttuğu Kadıköy’de kalıyorlardı.
    Batı Anadolu’daki genel durum çarpıcı bir şekilde değişmenin
    eşiğindeydi. Türkiye’de Türk Kurtuluş Savaşı veya İstiklal
    Harbi olarak bilinen Türk-Yunan Savaşı son safhasına girmek
    üzereydi. Ankara kuvvetleri, baharın çoğunu müdafaa durumunda
    geçirdikten sonra artık bir araya toplanmıştı. Ankara’nın
    Ağustos ayı sonlarında başlattığı “Büyük Taarruz” ile Yunan
    ordusu çok geçmeden geri çekilmeye başlayacaktı. Yunan güçleri
    Dumlupınar’da kesin bir bozguna uğradı. Bu muharebe Yunan
    kuvvetlerinin yaklaşık yarısının esir alınması veya öldürülmesiyle
    sonuçlandı; generalleri de esir düştü. Bu, savaşın son büyük
    muharebesi olacak, Ankara ordusu kısa sürede Akdeniz’e doğru
    ilerleyecekti. İzmir ele geçirildi ve akabinde alevler içinde kaldı.
    Yunan ordusu Eylül ayının ortalarında Anadolu’dan kovulmuştu.
    İzmir’in Ankara kuvvetlerince ele geçirilmesi Batı Anadolu’daki
    çarpışmaları sonlandırmadı. Anadolu’daki savaşın seyrini
    gören Eşref, Ethem ve Reşid, İzmir’in kuzeyinde, Anadolu
    kıyılarına yakın ve 1912’e kadar Osmanlıların elinde bulunan
    büyük Yunan adası Midilli’yi faaliyetlerinin merkezi hâline getirdiler.
    Ada, başta Çerkesler olmak üzere Yunanların çöküşü
    sırasında anakaradan kaçanlar için bir mülteci kampı vazifesi
    gördü. Ethem, Reşid ve Eşref, muhtemelen bir işgal veya darbe
    maksadıyla, çoğunlukla Çerkeslerden oluşan bir gerilla kuvveti
    eğitmekle meşgul oldular. Anadolu İhtilal Komitesi denilen
    bu grup, Kemalist liderliği tasfiye etmek amacıyla Midilli ve
    Batı Trakya’da kuvvet eğitiyordu. Ankara tarafından ihtiyatla
    izlenen –ve kimi zaman havadan bombalanan– bu grup Anadolu
    anakarasına baskınlar düzenlediyse de Mustafa Kemal’in
    artan otoritesine karşı geldiğini düşündükleri kişileri dikkatle
    gözleyen Kemalist yönetime hiçbir zaman ciddi bir tehdit teşkil
    etmedi. Ankara zaman içerisinde sıkı yönetim yasaları, tasfiyeler
    ve yasaklama kararlarından oluşan bir kombinasyon kullanacak
    ve Türk tarihinde örtmeceli bir şekilde “tek parti dönemi” olarak
    bilinen merkezî kontrol dönemini kurmak üzere şüphelendiklerini
    amansızca sürgüne gönderecekti. Beş yıllık planlarda, önemli
    endüstri kollarındaki devlet kontrolünde ve hatta kamu sanatı
    ve sloganlarda görüldüğü üzere Sovyet etkisi güçlüydü. Görüş
    ayrılığında olanlarla genellikle sertçe ilgileniliyordu.
    Eşref ve Ethem 1923 Haziran’ında Almanya’ya gitti. Bu seyahat
    görünürde Ethem’in ameliyat olması içindi, fakat başka gayeler
    taşıdıklarından da şüphe ediliyordu. Alman güvenlik yetkilileri
    ikilinin seyahati “ağlarını örmek için” kullandığını düşünmüş ve
    yolculuklarının Antant devletleri tarafından finanse edildiğinden
    şüphelenmişti. Alman yetkililer Eşref ve Ethem’in Almanya’dan
    ayrılmalarını arzu ediyorlardı. Eşref ’in Ağustos ayında İtalya
    üzerinden Yunanistan’a geçtiği bilinmektedir. Ethem ise Leipzig’e
    gitmişti. Efe, seyahatin Lozan müzakerelerinde yer alan İsmet
    İnönü ve diğer Ankara temsilcilerine suikast düzenlemek için
    yapıldığından şüphe eder. Fakat bu hususta kayda değer kanıt
    mevcut değildir. Gerçekte neler olduğu karanlıkta kalmaktadır.

    Eşref, Ethem ve Reşid tarafından kurulan Anadolu İhtilal
    Komitesi, doğal olarak Ankara’nın gözlediği gruplar listesinin üst
    sıralarındaydı. Cumhuriyet döneminin muhtemelen ilk yasa dışı
    siyasi örgütü olan bu grup, Mustafa Kemal’i devirmeyi arzuluyor
    gibi görünmekteydi. Grup, Anadolu’daki büyük insan kitlelerinin
    milliyetçi lidere karşı olduğu varsayımından yola çıkıyordu.
    Detaylar yetersizdir, fakat grubun Türkiye Cumhuriyeti’nin 29
    Ekim 1923’teki kuruluşundan önce faaliyette olduğu açıktır ve
    muhtemelen Yunan askeriyesinden destek almıştır. İngilizler,
    başarılı olmasını mümkün görmeseler ve ateşkesi ihlal ettiğini
    bilseler de yine de harekete rıza göstermişlerdir. Hareketin
    komutanı Eşref ’ti. Hareket, Anadolu’daki subay ve askerlere
    daha ziyade muğlak ifadelerle çağrıda bulundu. Milletin meşru
    haklarının yeniden tesis edilmesi adına Allah’ın muzaffer davası
    için çarpıştıklarını ilan ederek, hitap ettikleri kişilere, “alçakların”
    elinden gördükleri (büyük olasılıkla Ankara’daki) adaletsizliklerden,
    yoksunluklardan ve aşağılayıcı tutumdan bahsettiler.
    Şehitlerin dul kalan hanımlarına ve yetim kalan çocuklarına atıfta
    bulunarak, hitap ettikleri kitleyi mücadeleyi devam ettirmeye
    çağırıyorlardı. Çağrıda bulundukları, dış düşmana, yani büyük
    olasılıkla İngilizlere, Fransızlara ve İtalyanlara karşı savaşmaya
    devam ederken, Anadolu İhtilal Komitesi de (tanımlanmamış
    olan) “iç düşmana” karşı çarpışacaktı. Buna karşılık Ankara da
    Yunan ordusunun “oyuncağı” olarak adlandırdığı Komite’yi
    hedef alan propaganda broşürleri dağıttı. Broşürlerde Ethem,
    Eşref ve “Hacı” Sami söz konusu yapının önde gelen ajanları
    olarak tanımlanıyor ve “vatanseverlere” onları öldürme çağrısı
    yapılıyordu.

    Pratik konuşmak gerekirse örgüt, Türk anakarasına sızdırmak
    maksadını güttüğü adamlarını Midilli’de eğitiyordu. İngiliz kaynaklarına
    göre örgütün saflarında Çerkeslerin yanı sıra Ermeniler
    ve Rumlar gibi diğer topluluklar da dâhil olmak üzere 1.400
    kadar kişi bulunuyordu. Anadolu’ya akınları 1923 Nisan’ında
    başlamış gibi görünen örgütün 1.700 kadar adamı olduğu
    söylenmiştir. İçlerinde hem Çerkeslerin hem de Yunanların
    bulunduğu 32 kişilik bir kuvvetin Söke ve Kuşadası arasında
    kıyıya çıkmasıyla, 23 Ağustos 1923’te daha küçük bir akının
    gerçekleştiği rapor edilmiştir. Bu grupları imha etmeye kararlı
    olan Ankara hükûmeti, söz konusu akınların ardında Atina’nın
    parmağını görmüştü. Bu, örgütün Yunan hükûmetinin koruması
    altında faaliyet gösterdiğine işaret etmektedir. Dolayısıyla, artık
    Ankara’nın Dışişleri Bakanı olan İsmet Paşa, vaziyeti “zor kullanarak”
    Yunan hükûmetinin dikkatine sunabilmeleri için meseleyi
    İstanbul’daki İtilaf Güçleri’ne yazdı. Fakat Ankara, bu hareketin
    ardındaki kuvvetin Ethem ve Eşref olduğunu fark etmişti
    ve teyakkuzda kalmaları için kadrolarını uyardı. Gingeras’ın
    da dikkat çektiği üzere, Eşref ’in hatıralarının yayınlanmış olan
    tek cildinde okuyucuya sunulan biyografide bu dönemden söz
    edilmemektedir. Aynı şekilde, söz konusu dönem, Eşref ’in kaleme
    aldığı diğer dağınık hatıratlarda da mevcut değildir. Eşref
    belki de Gingeras’ın bahsettiği şekliyle “bu kısa, fakat umutsuz
    harekâtı” geçiştirmeyi ummuştu.
    Müteakip yıllarda Anadolu İhtilal Komitesi’nin adı pek az
    duyulacaktı. Fakat Eşref ’in kardeşleri Sami ve Ahmed 1927
    senesinde, aynı bölgede gerçekleşen bir başka baskında görev
    aldılar. Daha büyük bir grubun bir parçası olarak, Kuşadası
    yakınlarında kıyıya çıkıp Türkiye Cumhuriyeti kuvvetleriyle
    çarpışmaya girdiler. Karşılaşmada iki taraf da kayıplar verdi.
    Hikâyenin Ankara tarafından anlatılan versiyonlarına göre,
    kardeşler çarpışma sırasında öldürülmüşlerdi. Aileye göre ise,
    yakalanacaklarını anladıkları vakit, Sami canlı ele geçirilmemeye
    karar vermişti. Önce küçük kardeşini vurmuş ve ardından
    silahını kendine doğrultmuştu. Ailenin söylediğine göre, bir
    görgü tanığı daha sonra kendileriyle temasa geçmiş ve gerçeği
    bilmelerini istemişti. Eşref ’in hikâyesinin kahir ekseriyetinde
    olduğu gibi, bu hadisede de bir tartışma ve gizem unsuru, belki
    de kaçınılmaz olarak baki kalmıştır.