Yunus sevim, bir alıntı ekledi.
 20 Şub 22:54 · Kitabı okuyor · Beğendi

Kız kardeşim çok gençken , kendisinden tam iki kat büyük bir sefahat düşkünüyle evlendirilmişti.Ve düğün gecesi sapsarı ve gözyaşları içinde koşarak nnasl eve döndüğünü, bütün vücudu tir tir titrerken , dünya yıkılsa kendisinden ne talep edildiğini söylemeyeceğini bizlere açıkladığında ne kadar şaşırdığımızı hatırlayabiliyorum.Bunun doğal olduğunu söylüyorsunuz öylemi? Doğal bir olay yemek yemektir.Ve yemek yemek insana zevk verir, hafiftir hoştur ondan işin başından beri utanmazsınız.

Kreutzer Sonat, Lev Tolstoy (Sayfa 49 - Bordo siyah yayıncılık)Kreutzer Sonat, Lev Tolstoy (Sayfa 49 - Bordo siyah yayıncılık)
meltem şen, bir alıntı ekledi.
17 Şub 13:22

Hep o yolculuk
'' Ama art arda kopuşların hüznü değil bendeki. Art arda kopa kopa, kopacak tek şeyi kalmamış olduğunu algılamanın hüznü. Hüzün duyulması gereken her şeyden hiç hüzün duyamamak, altından kalkılması en ağır hüznü yığıyor üstüme. Biri olmalı. Birini aramalıyım. O birinin karşısında hiç konuşmayabilirim. Sürekli susabilirim. Yine de çok konuşmuş gibi, içime durmadan yığılan ağırlığı, adına yalnızlık denen bu kötü yükü atabilirim üstümden. ''

Bir Düğün Gecesi, Adalet Ağaoğlu (Sayfa 72 - Everest Yayınları)Bir Düğün Gecesi, Adalet Ağaoğlu (Sayfa 72 - Everest Yayınları)
Nejla GÜNEŞ, Kurban'ı inceledi.
10 Şub 21:40 · Kitabı okudu · 3 günde · 9/10 puan

Kitabın kapağından pek belli olmasa da kitabın adı konu içeriğini tam olarak ifade ediyor. Mozaik sanatçısı Kayla, üç hafta içinde ona göre hayatının aşkı ile tanışmış ve evlenmistir. Harika bir Yıldırım nikahı misali yapılan evliliğin düğün gecesi , muhteşem koca Nick Granville , ortadan kaybolur. Aradan iki hafta geçip de tüm polis aramaları dahil merakına ve hayal kırıklığına bir yanıt alamayınca hemen her gün kontrol için gittiği kayıp eşinin evine gittiği bir akşam ışıkları açık görünce kapıyı çalar. Kapıyı açan adam ise GERÇEK Nick Granville 'dir. Yani o da bir kurbandır. Evet hikaye böyle başlıyor ve merak içinde de temposu hiç düşmeden devam ediyor. Daha çok polisiye gerilim tarzı olsa da romantizme de yer verdi yazar. Son derece zekice kurgulanmış olması bulmacanın içindeymiş hissi veriyor okurken. Eğlenceli ve keyifli bir okuması vardı.

ROMANTİK AŞK, Mazi'yi inceledi.
03 Şub 21:59 · Kitabı okumadı · Beğendi · 8/10 puan

Mazi kitabını okumak için can atıyordum. En sonunda elde ettim. Beklediğim gibi bir kitaptı.
Genco, 7 aşiretin başının ağasının tek oğlu İstanbul da yaşıyor törelerden uzak kalmış. Amerika da eğitim görmüş. Takı tasarımları yapan bir şirketin sahibi. Yakışıklı, asistanı ile ilişkisi olan ,zeki ve merhametli bir adam
Amelya ise, 18 yaşına yeni girmiş, sürekli peçe ile dolaşan büyükbabası tarafından bir mahkum gibi yaşayan , muhteşem gözlere sahip, siyah saçlı tam bir afet. Ama yüzünü ve kendini görebilen yok.
Genco, bir gece amcasından gelen telefonla hayatının değiştiğini anlıyor. Babası bir trafik kazasında ölmüş. Güya kaza cinayet olduğu kesin. Ve Genco memlekete hemen gidiyor ve bir gerçeği öğreniyor. Amcası 19 yıl önce düşmanları olan bir aşiretin kızına tecavüz etmiş ve bir kızları olmuş. Ama Onu nikahına almamış. Ve Genco'nun ölen babası O kız 18 yaşına geldiğinde Onunla evleneceklerine dair bir söz vermiş. Ama sonra vazgeçmiş. Ve bu yüzden öldürülmüş. Genco kız ile evlenmeyi kabul ediyor. Babasının 7. gecesinde evleneceklerini haber veriyor. Kızın yüzü peçeli sadece gözlerini görebiliyor. Kızın yüzünü ancak evlendikten sonra görebileceği söyleniyor.
Amelya ise yıllardır Genco'yu bekliyor . Yıllar önce Ona Genco'nun bir fotoğrafı verilmiş ve kocası olacağı söylenmiş. Dedesi sürekli Ondan nefret ediyor, eziyet ediyor, aç bırakıyor, hakaretler ediyor. Ve işte kurtuluş günü geldi diye seviniyor.
Nihayet Genco tüm aşiretlerin itirazına rağmen evleniyor ve aşiretlere kabul ettiriyor.
Düğün gecesi Amelya'nın peçesini kaldırıp yüzünü görünce şok geçiriyor. Acaba bu kadar güzel bir kız olabilir mi? diye düşünüyor. Sonra beraber İstanbul'a gidiyorlar.
Amelya da Genco da birbirlerine sırılsıklam aşık oluyorlar. Her şey çok güzel giderken ikizleri doğuyor. Yaman ve Noyan bebekler 10 günlük iken Yaman kaçırılıyor ......
Hikaye burada bitiyor.

N. Emre Yılmaz, Bir Yaz Gecesi Rüyası'ı inceledi.
02 Şub 16:28 · Kitabı okumadı

William Shakespeare'in, erken dönem romantik komedya oyunu. İlk basımı 1600 olmakla beraber yazımı ve ilk sahnelenişinin 1594 ya da 1595 yıllarında gerçekleştiği sanılmaktadır. Ana teması, aşk ve evliliktir. Karışık ilişkiler üzerinden bu iki kavramın komikliğine vurgu yapmıştır. Olaylar Antik Yunanistan'da bir düğün çevresinde geçmektedir.
Belgelere göre ilk oynanışı 1604 yılında "A Play of Robin Goodfellow" adıyla gerçekleştirildi. Oyunda Ovidius'in dönüşümler'inden ve İngiliz halk masallarından izlere rastlanmakla birlikte olay örgüsünün büyük ölçüde Shakespeare'e dayandığı sanılmaktadır.

1970 yılında Peter Brook yapımı sahnelenme oyunun önemli yorumlarından biridir.
Oyun Türkçe'ye Bir Yaz Gecesi Rüyası adıyla çevrilmişse de, bunun dışında, Can Yücel'in Bahar Noktası adıyla yaptığı bir çevirisi daha bulunmaktadır.
Oyunun sonunda "Yaramaz" peri Puck, aşağıdaki sözlerle başladığı repliğiyle oyunun kapanışını yapar:
Biz gölgeler, kusur işlediysek eğer,
Şöyle düşünün ve bizi hoşgörün:
Bu hayaller görünürken sahnemizde,
Siz de biraz kestirdiniz yerinizde.

Theseus ve Hippolyta’nın düğün töreni hazırlıkları yapılmaktadır. Bu sırada, Demetrius ve Lysander, Hermia’yı sevmektedir. Hermia’nın ise Lysander’dan başka gözü kimseyi görmemektedir.
Ne vardır ki Hermia’nın babası Egeus kendine damat olarak Demetrius’u seçmiştir.
Hermia ile Lysander bu kargaşadan kurtulmak için gece oradan kaçmaya karar verirler. Lysander Helena’ya bu planı anlatır.
Helena’nın Demetrius’a aşık olması sonucu Helena da Demetrius’a hemen gidip Lysander’ın ona anlattıklarını anlatır. Gece Hermia ile Lysander kaçarlarken Demetrius onların peşine düşer Helena ise Demetrius’un peşindedir. Yolda giderken bir gezici amatör tiyatro grubu (The Mechanicals adı altında) tiyatro yapmaktadır Giderken bir peri sarayına ulaşırlar. Orada durular.
Helena, Demetrius’a aşkını ilen eder ve oyun gelişir.

Anlayamadığım bir sebepten kitap oldukça sıkıcıydı. Belki kullanılan dilin akıcı olmamasındandır. Ya da karakterlerin iticiliğinden -ki öyle- veya bu düğün konseptinden hoşlanmamam etken olmuş olabilir. Belki önyargılarımdan ayrıldığımda okuyabilirim.

Aman Adımız Çıkmasın, bir alıntı ekledi.
29 Oca 03:43 · Kitabı yarım bıraktı · İnceledi · 3/10 puan

Doğru dürüst içki de vermeyeceklerse, ne işim var benim bu yaşama fukaralarının töreninde?

Bir Düğün Gecesi, Adalet AğaoğluBir Düğün Gecesi, Adalet Ağaoğlu

HEPİ DERSLERE GEL, HEMİ?

İlk Türkçe dersim birinci sınıfaydı. Sınıfa gülümseyerek girdim. Çocuklar "rap" diye ayağa kalktılar, başlar yukar da, göğüsler dışar da, yüzleri ciddi, öylece durdular.
- Günaydın çocuklar! Gayet sert ve yüksek sesle:
- Sağ ol! dediler.
Güleceğim geldi. Sanki askerlik oyunu oynuyorduk. Oturttum öğrencileri.
Bu türlü selamın 4. Umum Müfettişliğin bir.isteği olduğunu, bu selamı bizzat Paşa'nın öğrettiğini daha sonra öğrendim.
- Sınıf 22 mevcutluydu. Çocuklar 10'la 17 yaş arasında müthiş fark gösteriyordu. Kendimi tanıttım. Onlara
Türkçe okuma - yazma öğretmek için geldiğimi söyledim, Birbirini dürtüyor, fısıldaşıyorlardı. Küçüklerin yüzünden sevinç, büyüklerinkînden şüphe okunuyordu. Büyükler küçüklere küçümser bir terslikle :
- Giz sus, ayba hal... diyorlardı.
- Yooo, şimdi konuşuyoruz. Siz bana birer birer kendinizi tanıtın bakayım.
Birbirlerinin yüzlerine bakıştılar. Ne demek istediğimi anlamamışlardı.
- Önce karşılıklı tanışalım. Ben size adımı, soyadımı söyledim, beni tanıdınız. Şimdi de siz bana adınızı, soyadınızı söyleyin, ben de sizi tanıyayım. Büyükler kaşlarını çatarak, küçükler utangaç utangaç başlarını önlerine eğdiler. Bu, köy geleneği idi. Ben teker teker sormaya başladım. İsimler içinde güzelleri de acayipleri de vardı: Elif, Kumru, Sanem, Gazel, Aslıhan, İpek, Çiçek..., Anik, Altın, Fintos, Sısan, Kadife, Fincan, Saray... gibi. Tanışmadan sonra onlara küçük, gülünç bir hikâye anlattım. Gayet açık ve samimi olarak gülenlere büyükler kaşlarını çatıp "Giz ayba" diye baskı
yapıyorlardı. Onlara gülmenin tabii olduğunu, ayıp olan tarafı olmadığını, herkesin nasıl nefes almak, .konuşmak, yürümek hakkı varsa, gülmeye de hakkı olduğunu anlattım, Yalnız yersiz gülmek, alay etmek için gülmek naziklik değildir, dedim. Dertlerinden birine parmak basmıştım. Küçüklerden biri üzgün bir ifadeyle, ablaların yatılılarla alay ettiklerini söylerken büyükler yine susturmak istediler, engel oldum. Onlara sezdirmeden okuma - yazma, konuşma bakımından seviyelerini kavramaya çalıştım. Bazıları biraz Türkçe biliyor, diğerlerinin Türkçesi bir kaç kelime... Konuşmalarımızı anlamıyorlardı bile. Yalnız alfabeden bir kaç sayfayı ezberlemişlerdi. Dersten çıkarken öteki dersin de Türkçe olduğunu söyleyerek gelip gelmeyeceğimi sordular.
-Tabi geleceğim, dedim.
İçlerinden biri:
- Hepi derslere gel, hemi? dedi.
Ona gülerek tek gözümü kırptım.
Tenefüste yatılılar arasında bir kaynaşmadır gitti. Birler anlatıyor, anlatıyorlar; yeminler ediyorlar, ötekilerinse sorulan bir türlü bitmiyordu. Anlıyordum kî, konu bendim. Öğleden sonra yatılı ikilere girdim derse, selamladım, aynı tempo ile "Sağ ol!" dediler. Tanışma merasimi...
Hepsi yetişkin kızlardı. En küçüğü "on dört", en büyüğü "on sekiz" diyordu ama 20 görünüyordu bazısı. İki çocuk ters ifadeli, sert bakışlı, vahşi görünüşlü idi, ikisi de esmer, orta büyüklükteydi, birisinin kaşlarının
ortasında döğme vardı. Diğerleri yumuşak görünüşlü, bir kısmı boylu - boslu, levent çocuklardı. Bazıları güler yüzlü, hareketli, şehirli gibiydi. Bir keçinin gamlı, hareketsiz, pek ağırbaşlı görünüşleri vardı. Bunlardan birinin,
düğün gecesi jandarmalar tarafından alınıp okula getirildiğini dinlemiştim. Bu, genç irisi, 20 yaşlarında, kanlı - canlıydı; çilli, aydede yüzlü, ağırbaşlı, dertli bir görünüşü vardı. Genellikle şive çok bozuktu. Onlara Ömer Seyfettin'in çobanlıkla ilgili "Yüz Akı" hikâyesini anlatım. Keyiflendiler, gülüştüler; onlardan bir hikâye anlatmalarını istedim, sustular. Her birine köylerini sorarak konuşturmaya başladım. Köy pınarlarım, cayırlarını, ormanlarını, dağlarını sorarak konuştururken ben de katılıyordum. Coşmuşlardı, her biri köylerinin baharını, yazını, güzünü, harmanlarını, hayvanlarını, hatta yayık ayranlarını saydılar... Anlatılanlara göre cennet
gibiydi köyler. Bir sene sonra kendimi dağlara, taşlara serip köy Köy dolaşırken görecektim ki, pınarların bir çoğu kayalık bîr dere veya bir sel yolu sızıntısı, kimi kel tepelerin dibinde cılız söğüt ağacı gölgesinde çamurlu bir kaynaktır. Meğer gurbette iken insanda sılası ne canlı bir cennet hayali gibi renkleniyormuş.

Dağ Çiçeklerim, Sıdıka AvarDağ Çiçeklerim, Sıdıka Avar

Sevdiğim roman giriş cümlelerinden....
— Ben hasta bir adamım... İçim öfkeyle dolu, çekilmez bir adamım ben.
(Yeraltından Notlar - Dostoyevski)

—Gregor Samsa bir sabah bunaltıcı düşlerden uyandığında, kendini yatağında dev bir böceğe dönüşmüş olarak buldu.
(Dönüşüm - Franz Kafka)

— Bugün annem öldü. Belki de dün, bilmiyorum.
(Yabancı - Albert Camus)

— Mutlu aileler birbirlerine benzerler. Her mutsuz aileninse kendine özgü bir mutsuzluğu vardır.
(Anna Karenina - Tolstoy )

Bir gün bir kitap okudum ve bütün hayatım değişti.
( Yeni Hayat - Orhan Pamuk )

— İntihar etmeyeceksek içelim bari.
(Bir Düğün Gecesi - Adalet Ağaoğlu)

— İstasyona yakın Anayurt otelinin kâtibi Zebercet üç gün önce perşembe gecesi gecikmeli Ankara treniyle gelen kadının o gece kaldığı odaya girdi, kapıyı kilitledi, anahtarı cebine koydu.
( Anayurt Oteli - Yusuf Atılgan )