• 505 syf.
    ·29 günde·Beğendi·10/10
    Hayatıma "Oblomovluk" kelimesini katan, tembellik yaptığım zaman kendime "Oblomovluk yapma Cansu" diye telkinde bulunmamı sağlayan harika eser. Kitabı okurken şunu farkettim her insanda az yada çok "Oblomovluk" var mesele bunun hayatımıza ne derece yansıdığı. Bence bir eser bariz gerçekleri yüzümüze vurduğunda gerçek bir eser olabilir. Oblomov da öyle. Okurken bir çok bölüm de baş karakterimiz İlya ya sinir olsak bile -ki çok defa karaktere sinirimden kitabı yarım bırakmayı bile düşündüm - Bir taraftan onun acizliği ve bıkkınlığı, bir taraftan o saflığı ve dürüstlüğü bir şekilde hikayeye çekiyor bizi. Sonu hemen hemen tahmin ettiğim şekilde bitti bir kaç ufak tefek detaylar hariç. Karakterler ince ince nakış gibi işlenmiş, sanki hepimizin bildiği aslında tanıdığı kişiler gibi. Hiç yadırgamadan karakterlere dalıp gidiyorsunuz.
    Hayatı erteleyerek geçirdiğimiz boşa zamanın bizden neleri alıp götürebileceğini o kadar vurucu o kadar net o kadar derinlemesine anlatmış ki Gonçarov bazı tespitler soğuk duş etkisi yaratıyor.
    Sözün özü, okunması ve ders çıkarılması gereken güzel bir eser.
    Stolz'un da dediği gibi "Ya şimdi, ya hiçbir zaman"
    (Bu arada keşke Stolz gibi bir dostum olsa valla sırtım yere gelmezdi.)
  • 108 syf.
    ·3 günde·7/10
    Kitap, yazarın Otuzların Kadını’nı yazmaya çalışırken ne kadar zorlandığını ifade eden satırlarla başlıyor. Biçimsel sıkıntılardan söz ediyor: kağıt teksir mi olmalı yoksa pelür mü, harfleri italik mi yazsın yoksa normal mi vb şekilde içsel konuşmaların ardından aslında asıl sıkıntı ortaya çıkıyor; sözcükler. Yıllarca hüküm sürdüğü, her türlü şekle soktuğu kelimelerin Otuzların Kadını’nı gerçek anlamda yansıtamayacağını ve kendi iç dünyasının yansıması olarak kalacağından çekiniyor. Ardından gözü salondaki bir kadın portresine takılıyor, kitaba adını veren Otuzların Kadını’na. Ve böylece Uyar’ın düş mü gerçek mi dedirtecek anlatımıyla kitabın dünyasına giriş yapıyoruz.

    Kitap, birbiriyle bağlantılı öykülerden oluşuyor ve odak noktasını duvardaki portre oluşturuyor. Portrenin sahibinin kızının ağzından geçmişe yolculuk yapıyoruz. Portrenin sahibinin aslında yazarın annesi olduğunu bazı satırlarda fazlasıyla hissediyorsunuz.

    Portrenin yapıldığı zamanlarda sahibinin neler düşündüğüne, düşlerine ve gelecekten beklentilerine, o heyecanına ortak oluyorsunuz. Bir portreye baktığınızda aslında sadece görüneni ya da görmek istediğinizi gördüğünüzü aslında arka planında ne hüzünleri, ne hayalleri barındırdığını size gösteriyor kitap.

    Otuzların Kadını’nı yansıtan bir kitap gibi görünse de aslında her yaşın kadınını barındırıyor içinde: evliliğin yükünden sıkılmış bir eş, kendini yorgun hisseden bir anne, evladı ve eşi arasında kalan bir anneanne ya da hayalleri ve gerçekler arasında kalan bir torun. Bu yüzdendir ki sanırım siz birçok satırda aslında kendinizden ya da çevrenizdeki bir tanıdıktan da bahsedildiğini hissediyorsunuz, anlatılan karakteri eleştirirken bir nevi özeleştirinizi yapıyorsunuz ya da kendiniz yahut sevdiğiniz biri başarmış gibi mutlu oluyorsunuz.

    Öyküler arası geçişlerde bazı zamanlar fazlasıyla yarım kalmışlık hissini yaşatıyor yazar. Tekrardan kaldığı yerden devam ediyor gibi görünse de aslında büyük bir boşluğun arada olduğunu hissediyorsunuz. Aynı hayat gibi.

    Uyar, kadınların iç dünyalarını gözler önüne sererken dış dünyadan da soyutlamıyor bizi. Dönemin siyasi olaylarına, gençlerin eylemlerine, yaşanılan sıkıntılara, ekonomik sorunlara ya da kültürel çatışmalara da yer veriyor. Bunu yaparken üzerine çok yorum yapmıyor, size bir fotoğraf gibi sunuyor ve gerisini size bırakıyor.

    Sayfa sayısının azlığına rağmen birçok duyguyu dolu dolu içinde barındıran bir kitap. Özellikle de kelime oyunları yapmadan basit bir anlatımla sizi etkileyecek bir anlatıma sahip. En azından benim için böyleydi, bana hitap eden bir yazım tarzı olduğu için ben beğenerek okudum.
  • Bu bilinmeyenin ormanına, düşlerimiz bir parça ışık tutmaktadır. Düşlerin önemi, ilk kez onsekizinci asırda Mesmer adında, yarı şarlatan, yarı bilim adamı olan tuhaf bir kişi tarafından incelenmiş gibi görünmektedir. 1816'da Schubert adındaki Prusyalı bir profesör, 'Düşlerin Simgeselliği' adlı bir kitap yayınladı; bu kitap 'yarım asır' kadar ününü korudu ve okundu. Schubert, düşlerin aslını bilançaltı yoluyla ararken, Freud'un sonraki buluşlarının bir kısmını önceden gördü, fakat onun için temeldeki gerçek "cinsellik" değil, "din" ya da "ilahiyat"tı. Bu öğreti Schubert'ten Hoffmann'a, ondan da Dostoyevski'ye geçti. 'Suç ve Ceza'da Svidrigailov'un sözünü ettiği görüş (bedeninin zayıflığının ruhsal faaliyeti artırdığı için, hasta insanların hayal gördüğü görüşü) bütünüyle Schubert'ten ya da Hoffmann'dan alınmıştır. "Düş" ya da "sayıklama" -uyumakla uyanık olmak arasında bir durumda olmak- Netoçka Neznova'dan İvan Karamazov'a kadar Dostoyevski'nin önemli karakterlerinin birçoğunda görünen bir şeydir ve çoğu kez, tuhaf sezişlerin, önceden bilişlerin kaynağıdır. Dostoyevski'ye göre düş dünyamız, günlük hayatın dış görünüşünün arkasında yatan, akıldışı, anlaşılmaz dünyanın bir parçasıdır.
    Edward Hallett Carr
    Sayfa 306 - Yirmiikinci Bölüm, SONSÖZ
  • Batı Avrupa'da roman, onyedinci ve onsekizinci yüzyıllarda gelişmiştir. Bu yüzyıllar, akıl çağıydı; bütün yaşamı ussal açıklamalara ve sınıflandırmalara dayandırmaya çalışan bir çağdı. Overbury'nin ve La Bruyeré'in, insan doğasının deliliklerini, kötü ya da erdemli "tipler" dizisi şeklinde düzenleme yetenekleri nedeniyle ölümsüzleştirdikleri çağdı. İngiliz romanının yapıcıları, sanatlarını bu okulda öğrendiler. Sterne bile (bugünkü sevilişini bir bakıma, gelenekten biraz uzakta durmasına borçludur), tuhaflığı bir tipe indirgemiştir. İngiliz romancılarının en incelikli yazarlarından Jane Austen bile, romanlarını, baş kişilerinin temsil etmesi gereken ahlâki niteliklerle isimlendirmeyi doğal bulmuştu. Aynı gelenek Fransa'da geçerli olmuştur. Balzac, 'Eugenie Grandet'yi yazdığı zaman, "Moliere bir cimri yarattı, oysa ben hırsın kendini çizdim" diye övünmüştür. Bu söz doğru değildir. Balzac eleştirmen değildi ve biz bugün Grandet'ye, Harpagon'a göre daha az bir hırs tipi olduğu ve daha çok bir insan olduğu için değer veriyoruz. Fakat önemli olan, romancının ülküsünün bir tipin mükemmelleştirilmesi olduğu yolundaki inancı Balzac'ın duraksamadan kabul etmesidir. Bu gelenek Rusya'da diğer yerlerdeki denli güçlüydü. Gerçekte ilk Rus romanı olan Gogol'ün 'Ölü Canlar'ı bir tipler romanıdır. Goncharov, 'Oblomov'da Rus edebiyatının en ünlü tipini yaratmıştır. Aynı yazarın 1874'de Dostoyevski'ye yazdığı, tip - romanının üzerine kurulduğu ilkeleri bildirdiği mektup bugüne kalmıştır:

    'Bir tipin (diye yazıyor Goncharov), olguların ve bireysel özelliklerin uzun ve sık tekrarıyla, birikişiyle ortaya çıktığını siz benden iyi bilirsiniz - benzerlikler bir dönem içinde çoğaltılır ve sonunda, bir kalıptaymış gibi katılaşır bunlar; seyirci artık onlara aşina olur. Bence, yaratıcı sanat (örneğin sizin gibi nesnel bir sanatçının yaratıcı sanatı demek istiyorum) yalnızca yaşam böylece katılaştıktan sonra ortaya çıkabilir; doğmakta olan yeni hayatla ilgilenmez bu sanat.'

    Goncharov'un yanılgısına gülmek kolaydır. Dostoyevski'nin, mektupta o denli güzel anlatılan yöntemin temsilcisi değil de, tam tersine, en güçlü, en usta düşmanı olduğunu ve Dostoyevski'nin en karakteristik yaratım yönteminin "benzerliklerin çoğaltılması" değil, tersine, "benzersizliklerin çoğaltılması" denebilecek bir yöntem olduğunu anlayamamıştır. Fakat, gelenekçi romancıların bileşik formülünün Dostoyevski tarafından terkedilişinin yavaş yavaş olduğunu unutmamalıyız. Hiçbir büyük romancı sanatının tekniğiyle onun kadar az ilgilenmemiştir ve Dostoyevski'nin, yaşantısı boyunca, geleneksel yöntemden ne denli uzaklaştığını farketmiş olması imkânsızdır. İlk eserlerinde kişileri genellikle "tip"e uyarlar. 'Yeraltından Notlar'ın kahramanı çözümleyici yöntemin ilk saf ürünüdür ve ta 'Ecinniler'e kadar, "tip" belirgin olarak kalmıştır. Dostoyevski'nin "tip" yaratmayı terkedişi ya da yalnızca önemli olmayan kişilere uygulayışı ancak 'Delikanlı'da ve 'Karamazov Kardeşler'dedir.

    Modern anlatının vazgeçilmez yöntemi olan, insan kişiliğinin öğelerine ayrıştırılması, Dostoyevski'nin roman tekniğine yaptığı en önemli katkıdır. Kendisinden önceki çağın dar rasyonelliğine tepki gösteren romantik okul, daha ilkel ya da kendilerinin söyleyeceği şekliyle, daha doğal bir şeye dönmüştü ve Dostoyevski bu romantiklerin çocuğu ya da torunuydu. Fakat kişilerini ele alışı bakımından romantiklere pek az şey borçluydu. Onun kişilerini görebilmek için, rasyonalizmin düzenli yıkıcılığı gelmeden ve insan doğası bir uygunluk ve tutarlılık yüzeyi altına saklanmadan önceki günlere, Rönesans'a ya da Elizabeth çağı İngiltere'sine dönmeliyiz. Lytton Strachey'in 'Elizabeth ve Essex' adlı kitabındaki çarpıcı bir bölüm, hiçbir aykırılığa düşmeden, Dostoyevski'nin karakterlerine uygulanabilir:

    'Hiç kuşkusuz insanlar, tutarsız olmadıkça insanlıktan çıkacaklardır, fakat Elizabeth çağı sanatçılarının tutarsızlıkları, insanlara izin verilen sınırı aşmaktadır. Onların öğeleri birinden diğerine çılgınca uçmaktadır; biz bunları yakalıyoruz, tek bir birleşim haline getirmek için bütün gücümüzle uğraşıyoruz, fakat olmuyor. Onların ustalıklarının ve zayıflıklarının inceliklerinin ve kabalıklarının, dindarlıklarının ve şehvetlerinin uygun bir hesabını vermek imkânı var mı?'

    Ve işte bunun için, Dostoyevski'ye paraleller arayan bir İngiliz her zaman Shakespeare'e dönmektedir; Shakespeare'den sonra hiçbir İngiliz yazarı, karakterlerini, o büyük Rus kadar, Shakespeare'ninkiler gibi, öyle derin ve öyle çelişkili bir şekilde yaratamamıştır. Çıplak, tamamlanmamış insan doğası, Elizabeth çağından sonra, İngiliz edebiyatından ve belki de İngiliz yaşamından çekilmiştir. Biz kendimizi, artık doğamızın bir parçası olan ve artık istesek bile kaçamayacağımız bir gelenekler yığınıyla sarmalamış, düzenlemiş, sınırlandırmışız. Ve ancak Rusya denli örgütsüz, ussal inançlarla engellenmemiş bir ülkededir ki, ondokuzuncu yüzyıl, uygarlığını evrimindeki daha ilkel bir dönemin çıplaklığından, hareketliliğinden bir şeyler kapmayı umabilirdi.

    Öyleyse Dostoyevski'nin dünyası, bizim yaşadığımızdan daha ilkel, asıl unsurlara daha yakın bir yerdir. Bu, romantiklerin oldukça yapma olan alanı değildir, Fransız klasik çağının ya da İngiliz klasiklerinin temiz, düzenli bahçesi hiç değildir. Daha çok, ortaçağların ve Rönesans'ın ülkesindeymiş gibi görünmektedir. İnsanın ne kontrol edebildiği ne de anlayabildiği karanlık güçler ormanındaki küçük bir açıklıktır. Bu bilinmeyenin ormanına Dostoyevski, delici ama yarı korkmuş bir şekilde bakmaktadır. Romanlarının bir lugatı yapılsa, onun en sevdiği sıfatların "tuhaf", "fantastik" ve "sorunsal" olduğu görülecektir. Romanlarına hâkim olan karanlık kader havası, felsefesinin ana düşüncesi olan insanın özgürlüğü ve sorumluluğu öğretisiyle çatışmaktadır. "Böyle olmak zorundaydı" sözü kişilerinin ağzından sık sık duyulan bir sözdür. İlk öykülerinin bazılarında bulunan büyüsel öğe, daha sonra yerini, sık sık kullanılan rastlantılara ve önceden sezmelere bırakmıştır. Bunlar da, bulanık ve anlaşılmaz bir dünya karşısındaki insan zayıflığını aynı şekilde ortaya koymaktaydı. 'Budala'da, Nastasya Filipovna, Rogozhin'in kendini öldüreceğini önceden bilmekle kalmamakta, cesedini bezle örtüp çevresine böcek zehiri şişeleri koyacağını da bilmektedir. Zosima Baba, Dmitri Karamazov'u gördüğü zaman, "gelecekte çekeceği acılar" için önünde yerlere kadar eğilir ve bunun, bir ermişin ileriyi görüşü olarak yorumlanmasını önlemek için (ki bazı eleştirmenler böyle yorumlamıştır), nihilist gazeteci Rakitin'in de aynı önceden görüşte bulunduğunu hatırlatmak gerek. Dostoyevski'nin böyle önceden görüşlere inanıp inanmadığını araştırmak, Shakespeare'in hayaletlere, cadılara inanıp inanmadığını sormak kadar yersizdir. Kendi görüşleri ne olursa olsun, yaşadığı çağın havası, çağdaşlarının, görünmeyen dünyayla ilgili bu gelip geçici görünüşleri sadece bir deyiş hilesi ya da eskimiş batıl inançların yapma geleneği olarak görmesine yetecek kadar ussallaşmıştı.

    Bu bilinmeyenin ormanına, düşlerimiz bir parça ışık tutmaktadır. Düşlerin önemi, ilk kez onsekizinci asırda Mesmer adında, yarı şarlatan, yarı bilim adamı olan tuhaf bir kişi tarafından incelenmiş gibi görünmektedir. 1816'da Schubert adındaki Prusyalı bir profesör, 'Düşlerin Simgeselliği' adlı bir kitap yayınladı; bu kitap 'yarım asır' kadar ününü korudu ve okundu. Schubert, düşlerin aslını bilançaltı yoluyla ararken, Freud'un sonraki buluşlarının bir kısmını önceden gördü, fakat onun için temeldeki gerçek "cinsellik" değil, "din" ya da "ilahiyat"tı. Bu öğreti Schubert'ten Hoffmann'a, ondan da Dostoyevski'ye geçti. 'Suç ve Ceza'da Svidrigailov'un sözünü ettiği görüş (bedeninin zayıflığının ruhsal faaliyeti artırdığı için, hasta insanların hayal gördüğü görüşü) bütünüyle Schubert'ten ya da Hoffmann'dan alınmıştır. "Düş" ya da "sayıklama" -uyumakla uyanık olmak arasında bir durumda olmak- Netoçka Neznova'dan İvan Karamazov'a kadar Dostoyevski'nin önemli karakterlerinin birçoğunda görünen bir şeydir ve çoğu kez, tuhaf sezişlerin, önceden bilişlerin kaynağıdır. Dostoyevski'ye göre düş dünyamız, günlük hayatın dış görünüşünün arkasında yatan, akıldışı, anlaşılmaz dünyanın bir parçasıdır.

    Karanlık ve bilinmeyen güçlerin bu derin ve sürekli düşünülüşü, Dostoyevski'yi, içinde hareket ettiğimiz küçük, görülebilir dünyadaki yaşantıyla ilgili ayrıntılara bütünüyle kayıtsız hale getirmektedir. Onun, maddi çevrenin gözlemlenmesine ve nesnel olarak kâğıda geçirilmesine en ufak bir ilgisi yoktur. Gözlemle değil, imgelemle ve içgözlemle çalışır. Doğanın onun sayfalarında hiç yeri olmadığını daha önce söylemiştik. Bazen, kişilerin fıziki görünüşlerini ve hatta giysilerini anlatmaya kalkar ne de olsa roman geleneğidir bu. Fakat anlattığı şeyler kısa sürede unutulur, çünkü bunlar yazarı da, okuyucuyu da ilgilendirmemektedir. Bu açıdan Dostoyevski, ilk ve en önemli olarak, görünen dünyanın sanatçısı olan Tolstoy'un karşıtıdır. 'Savaş ve Barış' ve 'Anna Karenina'yı okuyan hiç kimse, Prens Marya'nın ince tüylü dudağını ya da Karenin'in kulaklarını unutamaz; oysa yaşlı Karamazov'un şehvetinin simgesi olan gırtlak çıkıntısı dışında, Dostoyevski'nin kişilerinin hiçbirinin fiziki bir özelliği okuyucunun kafasında yer etmez. Edebiyatta, onunkiler kadar göz önüne getirilmesi, canlı yaratıklar olarak düşünülmesi güç olan karakterler yoktur. Bu karakterlerin yaratıcısının ilgilendiği şey, vücutları değildir, ruhları ve insanla arkadaki bilinmeyen karanlık gerçek arasındaki ilişkidir.

    Dostoyevski'nin, gerek görünüşteki dünyanın, gerek insan doğasının dünyasının akıldışı olduğu yolundaki inancı, evreni bir yerden kontrol eden makûl ya da hiç değilse ahlâki bir güce olan inancıyla dengelenmiştir. Bu son inanç, gerek gerçekte, gerek mantıki olarak ilkinin devamıdır. Tanrı'nın gerekli olduğu yolundaki inancı, insanlığın akıldışı olduğu inancından çıkarmıştır. O, dini inancıyla eski dünyaya, psikolojik görüşüyle yeni dünyaya aittir. Ve ölümünden sonra geçen elli yıla bakıp, onun etkisinin niteliğini ve derecesini saptamaya kalkıştığımızda, bildirisinin sonraki kuşaklar tarafından tepesi kesilmiş bir şekilde benimsenişinin sorumluluğunu Dostoyevski'de bulmamak doğru olur. İnsan konusundaki görüşünün, Tanrı hakkındaki görüşünden ayrılmış şekliyle, insanlığı şimdi saplandığı gibi, ahlâki anarşi, verimsizlik ve kötümserlik cehennemine sürükleyeceğini ilk önce kendisi kabul ederdi. Fakat bir dereceye kadar tarihi sorumluluk kalacaktır yine. Dostoyevski, insanları uçurumun kenarına sürükleyen ve başaşağı düşmelerini önlemek için de, yarı çürümüş eski tahtadan yapılma, sallanıp duran bir parmaklığa güvenen biri durumundadır.

    Dostoyevski'nin etkisi ölümünden sonra yirmi, otuz yıl Batı Avrupa'da duyulmadı. Bu arada çok şeyler olmuştu. Estetik okulu en yüksek noktasına varmış ve sanat için sanat Avrupa'nın her yerinde edebi kurtuluş için gerekli bir şey olarak gösterilmişti. Rusya'da, Dostoyevski'nin güçsüz Victorian Ortodoksluğu, hünerli izleyicileri tarafından, ahlâki anarşinin ve kutsal güzelliğin keşfine dönüştürülmüştü. Dostoyevski, Batı Avrupa'ya bir sonraki yorumcuların sayesinde ulaştı, bu okulun en parlak, belki de en derin eseri olan Merzhkovski'nin 'Tolstoy ve Dostoyevski' adlı kitabı, hiç değilse İngilizceye, Dostoyevski'nin birçok romanından önce çevrildi. O sırada Batı Avrupa'da, estetik, günün en ileri düşüncesine göre ahlâkın anahtarı olarak görünüyordu. Dostoyevski'nin daha yazdığı sıralarda modası geçmiş olan dini düşünceleri artık yalnızca bir müzeye yakışırdı; fakat akıldışı psikolojisi heyecanla benimsendi ve geçen yirmi yılda, İngiltere'de, Fransa'da ve Almanya'da ortaya çıkan hemen hemen bütün önemli yazarları etkiledi. Dostoyevski'nin (sadece en önemli isimlerin sözünü edersek) Proust ve Joyce gibi yazarlarla olan ilişkisine değinirken, bu yazarların genellikle sanat için sanat görüşüne bağlı olduğunu ve Dostoyevski'nin bu görüşten her şeyden fazla nefret ettiğini ve kaçındığını hatırlamak gerekir. Hatta Gide ve Middleton Mury gibi, kendilerini Dostoyevski'yi incelemeye verenler, etkisini açıkça kabul edenler bile, ustalarının eğilimlerine pek yaklaşamazlar ve onu ahlâki anarşizmin Rusya'daki temsilcilerinin gözüyle görürler. 'Les Faux Monnayeurs' gibi 'Delikanlı'dan esinlenilmiş ve onun yüzeysel öykünmeleriyle dolu bir roman, Dostoyevski'ye, bayağı ve yanlış fikir veren bir taklit olarak görülürdü. Gide tarafından ortaya atılan ve insan kişiliğinin iyi ve kötü yanlarıyla birarada geliştirilmesi gerektiği görüşü, 'Delikanlı'da ortaya konan "öteki" düşüncesiyle bariz benzerlikler taşımaktadır; fakat bu görüş, ona eklediği dini öğretiden yoksun olarak konduğunda, Dostoyevski'ye anlamsız ve küfür gibi gelecektir.

    Dostoyevski'nin psikolojisinin şimdiki benimsenişi, onun eserlerinin sanat açısından değerlendirilişine yardımcı olmamakta, tersine engel olmaktadır. Bizi, sanatla ilgisi olmayan şeyler üzerinde yoğun olarak düşünmeye itmekte ve sık sık, sanatsal algılayışımızı çarpıtmaktadır. Eğer psikolog olarak Dostoyevski'yi, yaratıcı sanatçı olarak Dostoyevski'den daha önemli görürsek, 'Delikanlı'ya, 'Budala'dan ya da 'Karamazov Kardeşler'den daha fazla değer vermek gibi saçma bir durumla karşı karşıya kalırız. Bir yazarın ölümünün ellinci yıldönümü çoğunlukla o yazarı şöhretinin en düşük noktasında bulur. Dostoyevski'nin durumu da buna uymaktadır; çünkü son birkaç yılda, gerek Rusya'da, gerek Batı Avrupa'da, etkisinin artık tükendiğini söylemek moda oldu. Etkisinin en güçlü olduğu sırada bile, eseri bir yanıyla takdir edilmişti; tartıyı doğrultmak ve görüşün bozulmuş yanını düzeltmek zaman ister. Bundan yüzyıl sonra, Dostoyevski'nin psikolojisinin, bize dini görüşlerinin şimdi göründüğü gibi, tarihi bir merak konusu olarak göründüğü zaman, eserlerinin gerçek boyutları ortaya çıkacaktır ve yirminci yüzyılın başlarındaki anlaşmazlıklardan kurtulmuş olan gelecek kuşaklar, bir kez daha Dostoyevski'nin eserlerini sanatsal bir bütün olarak görebileceklerdir.
    Edward Hallett Carr
    Sayfa 303 - Yirmiikinci Bölüm, SONSÖZ
  • OMELAS’I BIRAKIP GİDENLER

    Yaz şenliği, deniz kıyısındaki parlak kuleli Omelas kentine kırlangıçları havalandıran çan sesleriyle geldi. Limanda salınan teknelerde bayraklar dalgalanıyordu. Kırmızı damlı evler ve resimlerle süslü duvarlar arasındaki sokaklarda, mazıların büyüdüğü eski bahçeler arasında ve ağaçlı bulvarların altında, büyük parkların ve kamu binalarının yanlarında geçit alayları yürüyordu. Bazıları gösterişliydi: Mor ve boz renkli, uzun, süslü giysilere sürünmüş yaşlı insanlar, mağrur zanaatkârlar, kucaklarında bebekleri, gevezelik ederek ‘yürüyen şen kadınlar’. Kimi sokaklardaysa müzik daha bir hızlı çalıyor, gonglar ve davullar gümbürderken insanlar dans ediyordu. Yürüyüş değil danstı sanki bu. Bütün geçit alayları kentin kuzey yakasına, parlak güneş altında çıplak, ayakları ve dizleri çamura bulanmış, uzun, kıvrak kollu genç erkek ve kızların toplanıp yerlerinde duramayan atlarını yarışa hazırladığı Yeşil çayırlar denilen sulak otlaklara yönelmişti. Atların koşumları yoktu, yalnızca gemsiz yularlar takılmıştı. Yeleleri altın, gümüş ve yeşil şeritlerle süslenmişti. Burun deliklerini hızlı hızlı açıp kapayarak birbirlerine soluyor, böbürleniyorlardı, at bizim törenlerimizi kendisininmişçesine benimseyen tek hayvan olduğundan hepsi çok heyecanlıydı. İleride, Omelas’ı körfez boyunca yarı yarıya çevreleyen kuzey ve batı dağları uzanıyordu. Sabah havası öylesine berraktı ki, masmavi göğün altında, Onsekiz Tepelerini taçlandıran karlar güneş ışığının aydınlığıyla millerce uzunlukta beyaz-altın rengi parıltılar saçıyordu. Yarış yolunu belirleyen bayrakları ara ara dalgalandırmaya yetecek kadar rüzgâr vardı. Geniş, yeşil çayırların sessizliğinde, kentin sokaklarından süzülen, bir yaklaşıp bir uzaklaşan ve gitgide daha yaklaşan müzik duyuluyor, zaman zaman titreşen, birleşen ve çanların büyük coşkulu çınlamasıyla patlayan havanın neşeli ve belli belirsiz tatlılığı hissediliyordu.

    Coşkulu! Coşku nasıl anlatılır? Omelas’ın yurttaşları nasıl betimlenebilir?

    Mutlu olsalar da basit insanlar değillerdi, anlıyor musunuz? Oysa bizler, neşe sözcüklerini pek söylemiyoruz artık. Tüm tebessümler miladını doldurdu. Böyle bir betimlemeyle karşılaşınca insan belli varsayımlar yapmaya meylediyor. Böyle bir betimleme ile karşılaşınca gözler, soylu şövalyelerin etrafını çevrelediği muhteşem bir aygıra ya da belki de kaslı kölelerce taşınan altın kakmalın bir tahtırevana kurulmuş bir kral arıyor hemen. Ama kral yoktu burada. Kılıç da, kullanmıyorlardı, köleleri de yoktu. Barbar değillerdi. Toplumlarının kurallarını ve yasalarını bilmiyorum, ama pek az sayıda kural ve yasaları olduğunu sanıyorum. Monarşi ve kölelik olmadan yaşadıkları gibi, işlerini borsa, reklâmlar, gizli polis ve bombalar olmadan da görüyorlardı. Yine de tekrarlıyorum, basit insanlar değillerdi; kendi halinde çobanlar, soylu vahşiler, safiyane ütopyacılar değildiler. Bizden daha az karmaşık değillerdi. Sorun şu; ukalalarla züppelerin kışkırttığı kötü bir alışkanlığımız var bizim, mutluluğu aptalca bir şey gibi görüyoruz. Sadece acı entelektüel, sadece kötülük ilginç geliyor bize. Sanatçının ihaneti bu: Kötülüğün sıradan ve acının müthiş sıkıcı olabileceğini bir türlü kabul edememek. Onlarla baş edemiyorsan onlara katıl. Canını yakıyorsa yinele. Oysa acıyı yüceltmek sevinci lanetlemektir, şiddeti kucaklamak bütün diğer şeyleri elden kaçırmaktır. Handiyse, hiçbir dayanağımız kalmadı; mutlu bir insanı betimleyemiyoruz artık, neşenin değerini bilmiyoruz. Omelas’ın insanlarını nasıl anlatabilirim ben sizlere? Saf ve mutlu çocuklar değil onlar; onların çocukları mutlu ama. Onlar, yaşamları mahvolmamış, olgun, zeki, tutkulu yetişkinler. Ey mucize! Ah keşke daha iyi betimleyebilsem. Keşke sizleri inandırabilsem. Omelas, benim sözcüklerimle, evvel zaman içinde, çok eski zamanlarda ve uzaklarda kalmış bir masal kentini andırıyor. Belki de en iyisi onu kendi düş gücünüzle kurmanız, düşlerinizin gerçek olduğunu varsaymanız; zira hepinizi memnun edemem tabii ki ben. Mesela teknoloji ne durumda? Caddelerde dolaşan arabalar, havada uçuşan helikopterler yoktur herhalde. Omelas’ın insanlarının mutlu olmasından belli bu. Mutluluk, gerekli olan ile gereksiz ama zararlı olmayan ve zararlı olan arasında doğru bir ayırım yapılmasına dayanır. Orta kategoridekilere gelince -gereksiz ama zararsız şeyler, konfor, lüks, gösteriş, vesaire- merkezi ısıtma sistemleri, metroları, çamaşır makineleri ve burada henüz icat edilmemiş her türden harika araçları, uçuşan ışık kaynakları, yakıtsız güç kaynakları, nezleye karşı çareleri olabilir pekâlâ. Ya da hiçbiri olmayabilir: Fark etmez. O size kalmış. Ben, şenliğe birkaç gün kala tepedeki ve kıyıdaki kasabalardan kalkıp Omelas’a gelenlerin çok hızlı küçük trenlere ve iki katlı tramvaylara bindiğini ve Omelas tren istasyonunun, muhteşem Çiftçiler Pazarı kadar cafcaflı olmasa da aslında kentin en güzel binası olduğunu düşünme eğilimindeyim. Ama trenleri de olsa Omelas, şu ana kadar bazılarımıza “eh idare eder” dedirtiyor korkarım. Tebessümler, çanlar, geçit alayları, atlar, eh. Öyleyse bir de orji ekleyin bari. Orji işinize yararsa hiç çekinmeyin. Ama güzel çıplak rahip ve rahibelerin, yarı esrik bir halde, önlerine ilk çıkan erkek veya kadınla, sevgiliyle veya yabancıyla çiftleşmeye hazır, kanın derin tanrısallığı ile birleşmeye duydukları arzuyla içinden çıkıverdikleri tapınaklar olmasın. İlk düşündüğüm buydu, ama Omelas’ta tapınaklar olmasın daha iyi. Hiç olmazsa insanlı tapınaklar. Dine evet, din adamlarına hayır. Elbette, çıplak güzeller, kendilerini arzulayanların açlığına ve tenin hazzına kutsal bir tatlı gibi sunarak dolaşabilirler ortalıkta. Onlar da katılsın geçit alayına. Çiftleşenlerin üzerinde davullar gümbürdesin ve gonglarla arzunun zaferi ilan edilsin (ve yabana atılamayacak bir nokta), bu haz dolu ayinlerden doğan çocuklar herkes tarafından sevilsin ve büyütülsün. Bildiğim bir şey varsa o da Omelas’ta suçluluk duygusu olmadığı. Ama başka ne olmalı? Başlangıçta uyarıcılar olmamalı diye düşünmüştüm, ama pek sofuca bu. Sevenleri varsa, drooz’un hafif, kalıcı ve kararlı tatlılığı doldurabilir kentin sokaklarım. Drooz zihni ve kasları büyük bir ışık ve parıltıyla kaplar önce, birkaç saat sonra bir düş rehavetiyle ve nihayet, evrenin en gizli sırlarıyla ilgili harika görüntülerle birlikte inanılmaz bir cinsel haz uyandırır; üstelik alışkanlık da yapmaz. Daha mütevazı beğeniler için de bira olabilir sanıyorum. Başka ne, başka ne olabilir coşku kentinde? Zafer duygusu elbette, cesaretin kutlanışı. Ama din adamları olmadan yapabiliyoruz madem, askerler de olmasın. Başarılı katliamlara dayalı coşku haklı bir coşku değil; işimize yaramaz, korkunç, basit. Bir dış düşmana karşı olmaktan değil, tüm insanların ruhundaki en güzel ve en haklı şeylerle, dünyadaki yazın ihtişamıyla birleşmekten doğan sınırsız ve cömert mutluluk: Omelas’ın insanlarının göğüslerini kabartan budur ve kutladıkları zafer de dirimin zaferi. Çoğunun drooz’a gerek duyduğunu da sanmıyorum aslında.

    Yürüyüş alaylarının çoğu Yeşil Çayırlara vardı bile. Yeşil ve mavi mutfak çadırlarından nefis bir yemek kokusu geliyor. Küçük çocukların sevimli incecik yüzleri; bir adamın müşfik aksakalına bir pastanın kırıntıları takılmış. Genç erkekler ve kızlar atlarına bindiler ve başlangıç hattında toplanıyorlar. Ufak tefek, şişman ve güleç yüzlü yaşlı bir kadın elindeki sepetten çiçekler dağıtıyor ve uzun boylu genç erkekler ışıl ışıl saçlarına onun çiçeklerini takıyorlar. Dokuz, on yaşlarında bir çocuk kalabalığın dışında oturmuş, kendi başına kaval çalıyor. İnsanlar dinlemek için susuyor ve gülümsüyorlar. Ama onunla konuşmuyorlar. Çünkü çalmayı hiç bırakmaz, onları hiç görmez, koyu renk gözleri şarkının tatlı, incecik büyüsüne dalmıştır.

    Bitiriyor ve kavalı tutan ellerini yavaş yavaş indiriyor.

    Bu küçük özel sessizlik bir işaret vermiş gibi birden başlangıç çizgisinin yakınındaki bir çadırdan bir boru ötüyor; görkemli, hüzünlü, içe işliyor. Atlar arka ayakları üzerinde şahlanıyor, bazıları kişneyerek karşılık veriyor. Ciddi suratlı genç süvariler atlarının boynunu okşayıp yatıştırmak için fısıldıyorlar onlara: “Sakin ol, sakin ol güzelim, sakin ol umudum…” Başlangıç çizgisinde sıra olmaya başladılar. Yarış pisti boyunca uzanan kalabalıklar rüzgârda sallanan bir çimen ve çiçek tarlasına benziyor. Yaz Şenliği başladı.

    İnanıyor musunuz? Şenliği, kenti, coşkuyu kabul ediyor musunuz? Hayır mı? Öyleyse bir şey daha anlatayım sizlere.

    Omelas’ın güzel kamu binalarından birinin bodrumunda, belki de ferah evlerden birinin mahzeninde bir oda var. Kapısı kilitli, penceresi yok. Mahzenin bir yerindeki örümcek ağları bürümüş bir pencereden vuran küçük tozlu bir ışık tahtaların arasındaki bir çatlaktan sızıyor. Küçük odanın bir köşesinde, bir çöp kovasının yanında uzun saplı, kötü kokulu, pisliğe bulanmış bir çift süpürge duruyor. Yerler pislik içinde, dokununca hafif bir ıslaklık geliyor ele; mahzen pislikleri genellikle böyle olur zaten. Oda üç adım boyunda, iki adım eninde: Bir sandık odası ya da kullanılmayan bir araç gereç dolabı. Odada bir çocuk oturuyor. Bir kız da olabilir, bir oğlan da. Altı yaşında gösteriyor, ama aslında on yaşına yaklaştı. Geri zekalı gibi görünüyor. Belki sakat doğmuş, belki korku, kötü beslenme ve ilgisizlik yüzünden aptallaşmış. Kova ve süpürgelerin en uzağındaki köşede iki büklüm oturmuş, burnunu karıştırıyor, ayak parmakları ya da cinsel organlarıyla oynuyor. Süpürgelerden korkuyor. Onları korkunç buluyor. Gözlerini kapatıyor, ama süpürgelerin hala orada durduğunu, kapının kilitli olduğunu, kimsenin gelmeyeceğini biliyor. Kapı hep kilitli; hiç kimse gelmiyor, sadece zaman zaman -çocuğun zaman ve süre kavramı yok- kapı gıcırdayarak açılıyor ve birisi ya da birkaç kişi görünüyor. İçlerinden biri gelip çocuğu tekmeleyerek kaldırıyor. Ötekiler yaklaşmıyorlar hiç, yalnızca korku ve tiksintiyle süzüyorlar onu. Yiyecek kabı ve su çanağı çabucak dolduruluyor, kapı kilitleniyor, gözler kayboluyor. Kapıdaki insanlar hiçbir şey söylemiyor, ama bu odada doğmamış olan, gün ışığını ve annesinin sesini hatırlayabilen bu çocuk arada bir konuşuyor. “İyi olacağım” diyor. “Lütfen bırakın beni. İyi olacağım!” Hiç cevap vermiyorlar. Çocuk, eskiden geceler boyu yardım ister ve bol bol ağlardı, ama artık inliyor yalnızca “ah-haa, ehhaa” ve gitgide daha az konuşuyor. O kadar zayıf ki bacakları çöp gibi, midesi kemiklerine yapışmış, günde yarım tas mısır ve lapa ile yaşıyor. Çıplak. Sürekli dışkısı üzerinde oturduğundan kalçaları ve baldırları pişik ve yanık izleriyle dolu.

    Hepsi, Omelas’ın tüm insanları onun orada olduğunu biliyor. Bazıları görmeye geliyor, diğerleri orada olduğunu bilmekle yetiniyor. Orada olması gerektiğini biliyor hepsi. Bazıları nedenini anlıyor, bazıları anlamıyor; ama hepsi de farkındalar ki mutlulukları, kentlerinin güzelliği, dostluklarının sıcaklığı, çocuklarının sağlığı, alimlerinin bilgeliği, zanaatkarlarının ustalığı, hatta hasatlarının bolluğu ve göklerinin berraklığı tümüyle bu çocuğun dayanılmaz sefaletine bağlı.

    Çocuklara, sekiz ile on iki yaşları arasında anlayabilecek duruma geldiklerinde anlatılır ve bu çocuğu görmeye gelenler çoğunlukla gençlerdir. Ama sık sık yetişkinlerden biri de çocuğu görmeye ya da bir kez daha görmeye gelir. Mesele onlara ne kadar iyi anlatılırsa anlatılsın, bu genç seyirciler gördüklerinden şaşkına döner, sersemleşirler. Aşmış olduklarını sandıkları tiksinti duygusuna kapılırlar. Tüm açıklamalara rağmen öfke, kızgınlık, çaresizlik hissederler. Çocuk için bir şeyler yapmak isterler. Ama ellerinden gelen hiçbir şey yoktur. Eğer çocuk, o iğrenç yerden gün ışığına çıkarılırsa, temizlenir, beslenir ve rahat ettirilirse bu iyi bir şey olacaktır, doğru; fakat bu yapılırsa eğer, o gün ve o saatte ‘Omelas’ın tüm refahı, güzelliği ve hazzı yok olacak, yıkılacaktır. Koşullar bunlardır. Omelas’taki her bir yaşantının iyiliğini ve güzelliğini tek, küçük bir düzelme uğruna feda etmek; tek bir insanın mutluluğu uğruna binlerin mutluluğunu fırlatıp atmak: Suçluluk duygusunu içeri almak olacaktır bu.

    Koşullar sert ve kesin; çocuğa güzel bir söz bile söylenemez.

    Genç insanlar çocuğu gördükten ve bu korkunç paradoksla yüz yüze geldikten sonra gözyaşları içinde ya da gözyaşsız bir hiddetle eve dönerler çoğu kez. Haftalar veya yıllar boyu düşünebilirler bunun üzerinde. Ama zaman geçtikçe anlamaya başlarlar ki çocuk salıverilse bile özgürlüğünü elde edemez: Sıcaklık ve yiyeceğin vereceği, küçük, belli belirsiz bir zevk, tamam, ama hepsi bu. Gerçek bir coşkuyu tanımayacak kadar aşağılanmış ve aptallaşmıştır. Korkudan kurtulamayacak kadar uzun bir süre korkarak yaşamıştır. Alışkanlıkları insanca muameleye uyum göstermez. Öyle ki onu koruyacak duvarlar, gözleri için karanlık ve üstüne tüneyeceği dışkı olmazsa mahvolacaktır. Gerçekliğin korkunç adaletini anlamaya başlayıp kabullenince bu acı adaletsizlik için akıttıkları gözyaşları kurur. Yine de gözyaşları ve öfkeleri, iyiliklerini sınamaları ve çaresizliklerini kabullenmeleridir belki de yaşamlarındaki ihtişamın gerçek kaynağı. Mutlulukları ruhsuz, sorumsuz bir mutluluk değildir. Çocuk gibi kendilerinin de özgür olmadıklarını bilirler. Duygudaşlığı bilirler. Mimarilerini soylu kılan, müziklerine o görkemi veren, bilimlerini yücelten şey, işte bu çocuğun varoluşu ve onun varlığını bilmeleridir. O çocuk sayesinde çocuklara böylesine iyi davranırlar. Bilirler ki zavallı çocuk karanlıkta acı çekmezse öteki, flüt çalan çocuk, genç süvariler yazın ilk sabahı, tüm güzellikleriyle gün ışığında yarışmaya hazırlanırken o coşkulu müziği yaratamaz.

    Şimdi inanıyor musunuz onlara? Daha inanılır oldular değil mi? Ama anlatacağım bir şey daha var ve buna inanmak pek kolay değil.

    Zaman zaman, çocuğu görmeye giden ergen kızlar ve oğlanlardan biri ağlayarak veya hiddetle dönmez evine. Daha doğrusu, evine dönmez. Kimi zaman daha yaşlı bir adam ya da kadın bir-iki gün susar kalır, sonra evini terk eder. Bu insanlar sokağa çıkar, sokakta bir başlarına yürürler. Yürüdükçe yürürler ve güzel kapılardan Omelas kentinin dışına çıkarlar. Omelas’ın tarlaları boyunca yürür dururlar. Her biri tek başına gider, oğlan veya kız, erkek veya kadın. Gece bastırır; yolcular köy sokaklarından, sarı ışık yanan pencerelerin arasından geçer ve tarlaların karanlığına doğru gider. Her biri, tek başlarına batıya veya kuzeye doğru, dağlara doğru giderler. Yollarına devam ederler. Omelas’ı bırakır, karanlığın içine doğru yürürler ve geri gelmezler. Gittikleri yer çoğunuz için mutluluk kentinden bile daha zor tahayyül edilebilir bir yerdir. Onu hiç betimleyemem. Belki de yoktur. Ama nereye gittiklerini biliyor gibiler Omelas’ı bırakıp gidenler.

    Ursula K. Le Guin

    https://sessiziz.wordpress.com/...si-birakip-gidenler/
  • Bir büyük kır bu dünya:
    Gece vakti ıssız kır cin peri.
    Bir baş uzanır gibi karanlıktan,
    Gün ortası biri selam verip geçer,
    Düşünürüm kimdi.

    Tenha sokaklarda giderken yalnız,
    Durdurur bir başkası beni dalgınlığımda;
    Sallanır iki el, anlatır bir ağız,
    Kırık dökük sözler kalır akılmda:
    - Görüşelim, siz şimdi nerdesiniz?

    Sisler içinde insanlar, çoğu yakınken uzak;
    Bir yerden tanıyorum, ama nerden?
    Ardından bakarım, köşeyi döndü mü yok:
    Bir yarım rüzgar değer gider yüzüme
    Eski bahçelerden.

    Uykuların eşiğinde aynı şey:
    Yılların ötesinden biri
    Sisler içinde seslenir: -Hatırla!
    Gölgeler gibi erir uzatsam ellerimi,
    Buğularda.

    Sisler içinde insanlar, gün ortası, geceleyin;
    Hangisi gerçek, hangisi düş, şaşırdım.
    Daha demin vardı, şimdi birdenbire yok
    Issız bir kır akşamı
    Bu benim yaşadığım.
    #Behçet Necatigil