• ABD eski Başkanı Clinton "Yüzyılı anlamak için Türkiye tarihi bir anahtardır" diyordu. Bunu göremeyenler vardı. Ancak doğru, doğru olandı.
    Doğruları görenler ve dünyaya, başkanlara reçeteler yazanlar vardı.
    Onlar dünya düzeninin gerçek ve gizli kurucularıydı. Mesela bir adam vardı.
    Amerika'nın çöküşe gittiğini söylüyordu.
    Peki bunun nedeni neydi? Tabii ki "KERİZ gibi" kullanılmasıydı. Başkanlık koltuğuna kim oturursa otursun devletteki Paralel Yapılar, İsrail lobileri ve petrol şirketleri, silah tüccarları, Haçlı-Siyonist ittifaklarla, onların medyası akbaba gibi tepesine biniyordu. Her başkanın kucağına bir SAVAŞ koyuyorlardı. Her savaş İsrail'e, onu koruyan lobilere yarıyordu. ABD trilyonlarca dolar harcıyor, bu lobilerin ardındaki güçlere, bankalara borçlanıyor, sömürülerek PARANIN GÜCÜYLE yönetiliyordu. Başkanlar hikayeydi. ABD derin devleti bunu gördü. Trump'ı başa getirerek paralel yapılara savaş açtı. İşte o Trump şimdi "Saçma sapan savaşlar artık yok" diyerek meydan okuyor. Amerika Amerika ile savaş halinde. İsrail lobileri ve medyası o yüzden çılgınlar gibi Trump'ın Suriye'den çekilme kararına saldırıyor.
    Size yukarıda "Amerika çöküşün eşiğinde" diyen adamdan bahsettim.
    O adam "Türkiye uluslararası sahnede önemli role sahip. NATO üyesi olarak uluslararası bağlantıları olan bir ülke" diyor. "ABD'nin Türkiye ile ilişkilerini geliştirmesi için HAYATİ NEDENLERİ var" diye bağırıyor. Bizdeki muhalefet adamın bu feryadını duymuyor. Onlar "Hayati"yi Manav Hayati zannediyor.
    Bu adam Zbigniew Kazimierz Brezinski...
    Amerika'nın en tepedeki iki stratejistinden biri... Ve DERİN DEVLETİN bir numaralı DÜŞÜNÜRÜ... REÇETE yazıcısı...
    Körlere, sağırlara duyurulur!..
  • Tarihin milletlerin hayatında Son derece büyük yeri vardır. Bizi yetiştiren rahmetli hocamız Prof. Dr. Mehmet Fuad Köprülü, derslerinde biz öğrencilerine "Tarih geçmişten zamanımıza tutulan bir projektördür. Onun yardımı olmadan zamanımızı ve gelecek zamanı anlamak mümkün değildir" derdi. Ben de derslerimde "Tarih bir milletin köküdür. Köksüz ağaç yaşayamayacağı gibi tarihsiz millet de yaşayamaz" derdim. Galiba büyük Türk Milliyetçisi ve düşünürü Prof. Dr. Remzi Oğuz Arık da "Tarih bir milletin hafızasıdır" demişti.
    Mehmet Altay Köymen
    TOPLU MAKALELER I.CİLT TÜRK TARİH KURUMU YAYINLARI Sayfa 69
  • 87 syf.
    ·3 günde·Beğendi·10/10
    İsmet Özel’in ‘neyi kaybettiğini hatırla’ kitabında bahsettiği ‘kitaplar sizi kitaplara götürür’ dediği yerdeyim. Cemil Meriç’in ‘Bu Ülke’sinde bahsettiği ve Marcel Proust’un Fransızca’ya çevirdiği, yayımlandığı günden bu yana çok ses getiren,bir çok şairi, filozofu ve düşünürü etkileyen John Ruskin’in ‘Susam Ve Zambaklar’ı...
    1864 yılında iki farklı başlık altında Ruskin’in yapmış olduğu konferanslardan oluşan kitabın ilk bölümü Susamlar’da; kitap okumak ve nasıl okumalı, hangi kitapları nitelikleri ve niceliklerine göre ayırt edebilmeyi, okuduğumuz kitabı anlamak için ne yapmamız gerektiği çok güzel anlatılmış. Beni cezbeden yeri ise ikinci bölüm olan ‘Zambaklar’ yani ‘Kraliçenin Bahçeleri’ kısmıydı. Bu bölümde ise yazar, erkeğin ve kadının ortak güçlerinden doğacak bir kuvvete ışık tutup, kadının aslında görevinin ve yaratılışının gerekliliğini, erkeğe bağlı olmadan kendi çabasıyla ruhunda var olan çiçeklendirme ve güzelleştirme yoluyla bunu iç dünyasından dış dünyasına aksettirebildiğinde ne gibi güzelliklerin olabileceğini muhteşem bir dil ile açıklamış. Okuyanlara belki ilk etapta biraz garip gelse de Ruskin’in fikirleri, üzerine düşünüldüğünde, kadın ve kitap ilişkisini eğitim üzerinden vermeye çalışması ve değer mefhumunu kadına farklı bir dil ile anlatması harika gelecektir. Hayatta ilerleme dediğimiz şey başkalarının bizi gördüğü ayna mıdır yoksa kendimizi tanımladığımız sıfatımız mıdır?Öğrendiğimiz bilgilerin bizi eğittiğini düşünmeksizin onları duvara çerçeveletmek midir dileğimiz....
    Kitapla kalın .
    .
    .
  • 136 syf.
    ·7 günde·8/10
    Bergson, fikirleri ve dinamik felsefesiyle, yaşadığı 19. Yüzyıldan itibaren birçok sanatçı ve düşünürü etkilemiş, beğenilmiş, tartışılmış ve hala konuşulmakta olan bir filozof. (Daha fazla detayı burada anlatmıştım: #40629364 )

    Nurettin Topçu (1909-1975) ise, Avrupa’da eğitim görmek için girdiği sınavı kazanarak Fransa’ya giden ve liseden itibaren Fransa’da eğitim gören, nihayetinde de Sorbonne’ da felsefe doktorasını veren ilk Türk’tür. Fransa’da kaldığı dönemde kendisini yetiştirmiş ve o dönemin önemli düşünürleriyle temasta bulunmuştur. Daha sonra Türkiye’ye dönmüş ve Türkiye’de Bergson üzerine teziyle felsefe doçenti ünvanını almıştır. Yani aslında bu kitapta; bir filozof ve felsefesini, başka bir filozof tarafından dinliyoruz hem de felsefe tarihinden çeşitli yaklaşım ve kıyaslar geliştirilerek. Bu nedenle yola çıkarken heybenizin biraz dolu olması gerekiyor. Yazıldığı dönem göz önüne alındığında bazı eski kelimelere aşinalığınızın olması da gerekiyor. Yoksa ara ara dinlenmeniz, kelime ve terim araştırmanız muhtemel.

    Gelelim esere, ancak öncesinde de bir niyet beyan edelim: Bu yazı, esere dair tanıtıcı ve detaylarıyla ilgili bilgilendirici mahiyette bir inceleme olması gayesiyle kaleme alınmıştır.

    Şimdi kitaba geçebiliriz...
    Kitap, Bergson’ın hayatı, eserleri ve felsefesine mercek tutarken, Platon’dan Darwin’e kadarki geniş felsefi perspektiften bakarak Bergson’un felsefesinin alaka gösterdiği noktalara yaklaşım gösteriyor. Böylelikle okura, kapsamlı bir bakış açısıyla değerlendirme imkânı verilmiş oluyor. Felsefe tarihine dair bütüncül bir yaklaşım gerçekleştirildiğinden, farklı terimlerin de olduğu yoğun bir anlatım söz konusu. Felsefe altyapısı olanların muhtemelen yadırgamayacağı bu içerik diğer okurlar için zorlayıcı nitelikte olabilir. Bunun için Bergson ve Felsefesi konusunda ilgi duyan okurlara giriş düzeyi için Bergson kitabını önerebilirim. Sonrasında bu kitap ya da Bergson okunabilir.

    Kitapta kullanılan kaynakların büyük bir çoğunluğu dönemin Fransız düşünürlerinin orijinal eserlerinden alınma, yine alıntılar yapılan Bergson’un eserlerinin çeviriden değil de orijinalinden direkt olarak alınıp kullanılmış olması Topçu’nun yetkinliğine işaret ederken, kitabı da özgün kılmakta.

    İçerikten bahsedecek olursak; Topçu, Bergson’un yaşadığı dönemki felsefe çevresini, kimlerden etkilendiğini ve döneminin felsefi arka planını ele alarak Bergson felsefesini anlatıyor. Kitabın yarısından fazlasında ise Bergson’un Sezgicilik felsefesi üzerinde durmuş. Bergson felsefesinin öne çıktığı noktalar; Sezgicilik ve Zaman. Sezgi üzerinden, içgüdü, akıl ve saf hafıza hakkında özgün görüşler ortaya sunulmakta. Zaman üzerinden de, süre, oluş, yaratıcı evrim ve hürriyet konularında yine özgün görüşler dile getirilmekte. Ancak Bergson, kitaplarından yapılan alıntılardan anladığım kadarıyla böyle bir ayrım yapmıyor. Yani O’nun felsefesi birbirine geçişli bir bütün gibi. Yaratıcı evrimi anlatırken, hayat hamlesi ve süre yani oluş’tan da bahsediyor, sonra onu hürriyete bağdaştırıyor. Aynı şekilde oluş’tan içgüdüye, oradan saf hafızaya, şuura, zekâya ve sezgiye geçiyor. Bu nedenle Bergson felsefesini aslında bir bütün olarak değerlendirmenin daha anlamlı olacağı anlaşılıyor. Topçu’da Bergson felsefesini sezgi üzerinden okumayı tercih etmiş. Sanat, ahlak, estetik ve dinden, Bergson’un değindiği konulara hep Sezgicilik perspektifinden bakarak değerlendiriyor. Bu yukarıda adı geçen diğer Bergson kitaplarından farklı bir bakış açısı, bir zenginlik. Bu bakış açısından baktığımda Topçu’nun Bergson’a olan eleştirilerini de anlayabiliyorum. Çünkü o Bergson felsefe zincirinin ana omurgası olarak sezgiyi görüyor ve bununla tezat olan Bergson söylemlerini eleştiriyor.

    Topçu’nun bu yorumu dolayısıyla, kitapta çoğunlukla Bergson’un Sezgicilik anlayışı üzerinde durularak detaylı bir değerlendirme yapılmış. Sezginin, Bergson’a kadarki türlü anlamları başlıklar halinde irdelenmiş. Bu sezgi türleri olan; akli sezgi, yeni matematikte sezgicilik, Kant’ın sezgi anlamı, psikolojik sezgi, estetik sezgi, keşfedici sezgi ve mistik sezgi tek tek başlıklar halinde anlatılmış. Sonrasında ise Bergson’un sezgi anlayışı anlatılmış. Bu kitabın iyi yanlarından biri. Çalışmanın bu şekilde yapılmış olması hem genel bilgilendirme açısından verimliyken hem de Bergson’u sezgi konusundaki ortaya koyduğu felsefeyle daha iyi ayrıştırıyor. Böylece Bergson’un bu konuda neden öne çıktığı daha iyi anlaşılıyor. Ancak burada bir eleştiri de yapılabilir. Adı Bergson olan bir kitabın sadece Sezgicilik konusunda böyle detaylı ve ayrıştırıcı bir çalışma yapmış olması ve zaman-süre hususunda aynı detaycılıktan uzak olması bir noksanlık olarak değerlendirilebilir.

    Kitabın bir diğer iyi yanı ise; Bergson’u, eleştirel bakış açısı ve beğenisiyle birlikte sunabilmiş olması. Eserde, Bergson felsefesi ve ona destek sunan görüşlerin yanında ayrıca Bergson felsefesine karşı olan itirazlara ve eleştirilere de yer verilmiş. Yukarıda adı geçen iki Bergson kitabında da bu filozofa itirazlardan çok Bergson felsefesinin tanıtılmasına odaklanılmıştı. Bu kitapta Bergson felsefesinin yanında bu felsefenin farklı noktalarına karşı yükselen sesler de var. Hatta Topçu dahi Bergson’un ahlak ve din üzerine ortaya koyduğu fikirlere Bergson’un genel sezgi felsefesine dayanmadığı ve genel felsefesiyle çelişen noktalar olduğunu ileri sürerek eleştiri getiriyor. Yine filozofun eserlerinde sezginin; içgüdü, zekâ ve düşünce ile ilişkilendirmesinde birbiriyle çelişen ifadeler olduğunu örneklendirerek eleştirel bir yaklaşım gösteriyor. Eleştiri, eğer gelişim maksadı taşıyorsa, söz konusu konunun daha iyi kavranmasına neden olabiliyor. Burada da ona şahit oluyoruz. Çünkü beyan edilen fikir, eğer mantıklı bir biçimde sorgulanmaz, eleştirel bir biçimde ona yaklaşılmazsa ucu açık, belirsiz olarak havada kalıyor. Topçu’nun, sadece Bergson felsefesine değinmeyip, bir de Bergson’un sezgisi üzerine yapılan eleştirileri vermesi, üstüne kendi eleştirilerini de getirmesi, konuyu daha müşahhas ve kavranabilir hale getiriyor. Ben bunu eserin en faydalı yanlarından biri olarak gördüm. Yine Bergson Sezgiciliği’ni anlamak açısından da detay içeren faydalı bir çalışma olduğunu söyleyebilirim.

    İlgilenenlere şimdiden verimli okumalar diliyorum.
  • 366 syf.
    ·30 günde·10/10
    Risale-i Nur eserlerin’den olan Asa-yı Musa eserini de okudum bitti.


    “Önce size biraz Bediuzzaman Said Nursi’den bahsetmek istiyorum. Bediüzzaman Said Nursi 1877 yılın da doğdu. Bediüzzaman Said Nursî, İslam alimi, düşünürü, Risale-i Nur adlı tefsir külliyatının yazarı ve Nur cemaatinin kurucu lideridir. 1892'de Bitlis'te Şeyh Emin Efendi ve diğer İslam alimlerinin de bulunduğu ilim meclisinde yapılan imtihan ve münazara sonunda Molla Fethullah tarafından Bediüzzaman unvanı verilmiş; diğer alimler tarafından da kabul görmüş ve bu isimle anılmaya başlanmıştır.
    Kendisinde görülen hafıza sebebiyle, önceleri "Molla Said-i Meşhur" diye tanındı. Daha sonra "Zamanın eşsizi" anlamında "Bediüzzaman" unvanıyla şöhret buldu. Talebelik yıllarında temel İslamî ilimlerle ilgili doksan kitabı ezberledi. Said Nursi, 23 Mart 1960 tarihinde 82 yaşında Şanlıurfa'da öldü..”


    Kısaca yazardan size bilgiler vermeye çalıştım. Ama gerçekten de burada yazılanlar, yazarın genel hayatını anlatmaya yetmez. Yazarı araştırırken, hayatı ile bir çok şey öğrendim. O kadar çok şey yaşamış ki yazar, kitabı yazılsa roman olur gerçekten. Ve ben bu romanı çok severek okurdum.


    Osmanlıca, türkçesi olarak yazılan Risale-i Nur, türkçe olarak Nurlu Kitaplar demek oluyor. Bu eserler yazar tarafından 1925 yılında yazılmaya başlamış. Ve 24 yılda tamamlamış yazar kitapları.


    “Risâle-i Nur, yalnız bu vatan ve millet için değil, âlem-i İslâm ve bütün beşeriyetin ihtiyacına cevap verecek bir külliyat olarak telif edilmiştir.”


    Ve gelelim “Risale-i Nur” eserlerinden olan “Asa-yı Musa” adlı kitap hakkında ki görüşlarime. Bu benim Bediuzzaman Said Nursi’nin, “Risale-i Nur” eserlerinden okuduğum ikinci eseri. Kitap hakkında yazılacak o kadar şey varki... herkezin pek tercih ettiği kitaplar olmadığının farkındayım. Şimdi ben size demicem bu tarz kitapları seviyorsanız alın okuyun diye. Çünkü bilindiği gibi böyle kitaplar belirli bir tabakadan oluşuyor. Ben size dicem ki, sevmeyen de, okumam, bu tarz kitaplar, benlik değil bu tip kitaplar diyenler de alsın okusun. Çünkü ben bu kitabı ve “Risale-i Nur” eserlerini en çok onlara öneriyorum. Neden mi? Herkezin bir inancı vardır hayat da. Dine hizmet edenler, ve dünyaya hizmet edenler diye iki insan tipi vardır hayat da. Kimileri allahın ve peygamberlerin varlığını inanır, ki bunlar da islama hizmet eden müslümanlar oluyor. Peygamberlerin varlığına inanmayanlar ise incile hizmet eder. Ve hiç bir inancı olmayan felsefeci ve ateistler de var tabi. Herkezin inancı kendinedir elbette. Ama ben bu eserlerin en çok hiç bir inancı olmayan insanlar için yazıldığını düşünüyorum. Neden derseniz? Çünkü yazar neden bir ALLAH inancımız olmalı? Bu ve bir çok konuyu, basitleştirilmiş ve kolay anlamamızı sağlicak bir dille anlatıyor. Bir çok kısa hikayeler anlatarak, örnek vererek düşüncelerimizin oturmasına yardımcı oluyor. “Risale-i Nur” eserleri inanç başta olmak üzere ahlaki ve felsefi sorunları irdeleyen eserlerdir.


    "Kim hakîkat peşinde koşuyorsa, Risâle-i Nur’dan ders alması lazımdır; ve Nur yolunda giden her münevver, hakîkï saadete kavuşacak ve yeryüzünün mâhiyetini derk edecektir"


    Öyle bi kitap ki, bu kitap, kafandaki islamiyete ve dine karşı olan bütün sorulara değiniyor. Aklındaki o karanlık yerleri aydınlatıyor. Yazarın okuduğum ilk eseri olan “İman ve Küfür Muvazeneleri” kitabına yaptığım incelemede size belirtmiştim. #38126151 öyle okuyupta kolay sindire biliceğiniz kitaplar değil bunlar. Anlamak için çaba göstermeniz gerek. Kur’an’ın tefsiri olan“Risale-i Nur” eserleri bize yol gösterici oluyor. Dini inancın azaldığı bu dönem de herkezin okuması taraftarıyım ben. Bir inancı olmayan birisi bile okusun bu eserlerden birini. En kötüsü kendini ve inancını sınamış ve yoklamış olur. Ne kaybedersiniz ki? Bu eserler size asla bir zaman kaybı yaratmaz İnanın ki. Sadece bu eserleri okumaya başlamadan önce kafanızda ki tüm ön yargıları kaldırıp öyle başlayın okumaya. Ve elbette anlamaya çalışarak. Kitabın tek bir sayfası bile, bize bir çok şeyi anlatmaya çalışıyor. Siz yeter ki anlamamak için direnmeyin. İyi bir okuyucuysanız eğer, kitaplarla ilgili belirli bir tabunuz olmaz. Ve olmasın da zaten.


    “Risâle-i Nur’u okuyan her idrâk sahibi anlıyor ki, Risâle-i Nur, gerek bu asrın, gerekse önümüzdeki asrın beşeriyetini fikir karanlıklarından kurtarıp, tenvir ve irşad edecektir.”


    Kitabın kapağı ve yazar size biraz ürkütücü gele bilir, ama kesinikle gözünüzü korkutmasın bunlar sizin. Eski osmanlıca türkçesi olarak yazılmıştır bütün “Risale-i Nur” eserleri. Bu alışkın olduğunuz bir dil olmaya bilir sizin için, Kitabı anlamanızıda zorlaştıra bilir, ama bi yerden sonra yazarın dilinede alışıcaksınız. Başlar da pes edip bırakmayın kesinikle.


    Allah’tır onun yarı, mürebbîsi, velisi; 
Andıkça, bütün nur oluyor duygusu, hissi. 
Yükselmededir marifet iklimine her an, 
Bambaşka ufuklar açıyor rûhuna Kur’an. 
Kur’an ona yad ettiriyor, "Bezm-i Elest"i, 
Aşık, o tecellînin ezelden beri mesti.


    Keyifli Okumalar...
  • “Her dinin özünde, hiçbir zaman tamamıyła anlaşılması mümkün olmayan, bizim yeteneklerimizin ancak onu en basit şekilde kavrayabildiği fakat kendini en yüksek hikmet ve parlak güzellikle gösterdiği bir varlığın mevhumu ve duygusu vardır. Bu manada ben çok dindar bir insanım.
    Ebedî hayatın gizemini kabul etmekle, var olan dünyanın mucizevi mimari yapısını anlamak ve hissetmekle, doğada kendini gösteren aklın en ufak bir parçasını huşu içinde anlamaya çalışmakla yetiniyorum?”
  • Acaba biz böyle bir müslümanlığın tebcilkarı olabilir miyiz?
    Şöyle ya da böyle, en nihayet bir kitabı Türkçe'ye çevirdiği için, herhangibir kimsenin tepelenmesinden yana olabilir miyiz?
    Müslüman bir şairin bu tür bir tepkide bulunmasını hoş görebilir miyiz?
    Bu minval üzere daha birçok sual sorulabilir. Ancak bu suallerin cevabı verilmeden önce, şu suallerin cevabının verilmesi gerekir diye düşünüyorum:
    Biz, düşmanlarımızla (!) bir arada yaşayabilir (yaşamayı isteyebilir) miyiz?
    Biz, bir sanatkarın şiirini en son sesiyle okuyacağı kadar ıssız sokaklarda şiir dinlemeye müheyya mıyız?
    Bu arada sizi bir ipucu: iki hayır'dan bir evet çıkmaz!
    asım'ın nesliymiş!
    Bir düşünürün veya sanatçının önce eser(ler)iyle karşılaşırız.
    Önce eseri görürüz, evvela telifi okuruz, yani eserden müessire, müelleften müellife doğru gideriz. Dolayısıyla bir düşünürü veya sanatçıyı anlamak için de hiç kuşkusuz önce o düşünür veya sanatçının eserlerine (asar-ı güzidesine) nüfuz etmeyi, hatta -mümkünse- vakıf olmayı isteriz.
  • 168 syf.
    ·8 günde·Beğendi·8/10
    Walter Benjamin üzerine

    20.yüzyılın en ender iki düşünürü: Walter Benjamin ve Theodor Adorno. Tıpkı iki nehirin farklı kaynakta doğup aynı deltada birleşip, birbirini yok etmeden daha da
    çoğalıp; insanlığın düşünce ve kültür havzaya akması gibidir.
    Walter Benjamin, müstesna dehası ile düşünce, kültür ve felsefe alanda özgün yeri olan bir düşünürdür. Modernizm, tarih ve kültür alanında orataya atığı özgün tezlerle bilinir. Ancak yaşamın trajedisi bu olsa gerek; en verimli döneminde kendini faşizmin pençesinde kurtarma çabasıyla geçirdi. Ve asla ilk pes edenlerden değildi. “Bu cephe de da yapılacak çalışmalara ihtiyaç var” diyordu. Ancak sınırların daraldığı, ölüm ile yaşamın arasındaki o ince ipin kopma üzere olduğu bir zamanda yaşamına son verdi. Walter, Avusturya ve Almanya sınırında Hitler faşizmine esir düşmemek için 1940 da yaşamın son verdi. Öldüğünde 46 yaşındaydı, ve geride daha bitmemiş bir çok eser bıraktı. Belki 20.Yüzyılın en önemli temel eseri sayılacak “ pasajlar” kitabıda eksik kaldı. İnsanlık böyle bir dehaya sahip çıkamadı.

    Theodor Adorno ise, bildiği üzere eleştirel kuramın teorisyeni, sosyal bilimlerde çığır açan Frankfurt Ekolün öncüsüdür. Modernizmin ve modernizm metalaştırdığı her şeye karşı orijinal ve sert eleştirileriyle bilinir. Kültürün endüstrileşmesi, popüler kültür, anlam Yittimi ve daha bir çok kavramın kuramcısıdır. Adorno daha 20’li yaşlarındayken Benjamin ile tanışır. Aralarındaki 10 yılık yaş aralığına rağmen zamanla iyi dost olurlar. İlkin İtalya’da 1925’te görüşürler teki ölümüne dek dostlukları devam eder. Adorno’ya göre Benjamin, çağın en önemli dehası, mütevazi ve özgün kişlikli düşünürlerdendi. Bu olumlu özellikleri bir anlamda onun talihsizliği olduğunu ima ediyor

    Adorno, bu dostluğun güzelliğini ve hak ettiği değerini anlaşılması için bu kitabı yazmıştır. Kitap boyunca temel eserlerini irdelemektedir. Son bölüme doğru ise Benjamin ile olan mektupları yer vermektedir. Bu yöntemle hem yaşamları ve düşünsel alandaki ortak dayanışmalarını açıklık getirmekte hem de kendisine karşı yapılan haksız suçlamalara cevap vermektedir. Bence mektupları çok değerlidir; İki düşünür dostun bir birine karşı ne kadar tutarlı ve gerçekçi olduğunu göstermektedir. Birbirini çalışmaları hakkındaki eleştiri ve önerileri saygı çerçevesinde birbirini güçlendirecek şekilde yapmaktadır. Eleştirinin nasıl olumlu bir araça dönüştüğüne tanık olmaktayız.
    Sonuçta Walter’i biraz anlamak için bu kitap iyi bir başlangıç olabilir. İnsanlığın birbirini boğazladığı bir dönemde; insanlık için bu kadar iyi düşünen iki güzellik abidesi. Bu dünya bazen bu tür insanları hak etmediğine inanıyorum; yaşama tanık oldukça. Adorno’nun dediği gibi “ yanlış hayat doğru yaşanmaz”...
  • 339 syf.
    ·5 günde
    Kimim ben? Hayatını, Türk irfanına adayan, münzevi ve mütecessis bir fikir işçisi diyen Cemil Meriç'le tanışmaya nail olduğum, okuduğum ilk Cemil Meriç kitabı Bu Ülke. Bu kitap O'nu anlamak için çok güzel bir fırsat. Türk edebiyat tarihinin yazılmış en güzel deneme kitaplarından biri olarak gösterilen bu kitap, okunduğunda insanın ufkunu açan, düşünmeye, tefekküre iten bir kitap. Kitapta öyle sözler, öyle cümleler var ki üzerine yeni bir kitap yazılır ki bu kitap benim en fazla alıntı yaptığım kitaplardan biri oldu. Öyle cümleler var, çok derin bir bilgi ve kültür birikiminden sızan cümleler her birini yazıp duvarlara asılacak, göz önünde durmasında fayda olan cümleler. Denemelere bakarsak, az söyleyip kitlenin çok anlamasını bekliyor yazar. İbni haldun’u, Balzac’ı ve ismini ilk defa duyacağınız birçok şairi yazarı düşünürü tanıtıyor, öğretiyor bu kitapta bize. Kitaptan not aldığım ve tekrar okuyacağım birçok yer var, sizinde okumanızı tavsiye ederim.
  • 96 syf.
    Geldik en zor kısma; strese sokan bir gerginlik, yazdıklarımı Faruk Duman okursa ne düşünürü, düşündüğüme göre ne yazacağımı ben bile bilmiyorum. Kitabı bitirip kapattığımda - okurken de sık sık hissetmiştim - keyifli bir hale büründüm. Hoşuma gitti, bazı bölümleri tekrar tekrar okudum. Kimisini anlamadığım için tekrar ettim kimisini çok beğendiğim için. Daha önce yayınlanmış olan "Av Dönüşleri", Nar Kitabı", "Keder Atlısı" öykü kitaplarından seçme yaparak bu kitabı yayınlamışlar. İlk okuduğum kitabıydı Keder Atlısı, hiç bir şey anlamamıştım. Keyif bile almamıştım. Lakin anladım ki, işleyen bir süreç var. Öyle okuma yazma bilmekle bu yazarı anlamak olmuyor. Kitaplarını okudukça -yalnız zinde olduğunuzda okumalısınız- aldığınız keyif artıyor, anlayabildiğiniz kısımlar artıyor. Dikkat edersiniz kısımlar diyorum... Başlarım böyle işe diyebilirsiniz, sonra ne oluyor biliyor musunuz, anlamadığınız bu yazardan anlamadığınız öyküleri okunduktan sonra diğer yazarlar yavan geliyor. Eeee bir de tam işi çözdüğünüzdeki durumu siz düşünün. Bu kitapta bazı anlarda Bilge Karasu'nun tarzını gördüm sanki, ya da bana Bilge Karasu'yu anımsatan bölümler vardı. Bir soyutluk var, yarım bırakılmış sizin tamamlamanız gereken cümleler var, bir de bazı cümle yapıları var ki, cümlenin sonu yüklemle bitmeyenler özellikle "noktama işaretlerinden" noktayı gördüğünüzde birazcık duraksarsınız sonra gelen cümle ile bağlantı kuramıyorsunuz. Tuhaf bir durum, ben öyle bölümleri hızlı bir şekilde okuyunca daha iyi anlamaya başladım. Ben kahveyi, çayı şekersiz içerim; öyle bir şey işte bu adamı okumak...