• kırgınım, saçılmış
    bir nar gibiyim

    sessiz akan bir ırmağım
    geceden
    git dersen giderim
    kal dersen kalırım

    git
    dersen
    kuşlar da dönmez, güz kuşları
    yanıma kiraz hevenkleri alırım

    ve seninle yaşadığım
    o iyi günleri,
    kötü
    günleri bırakırım.

    aynı gökyüzü aynı keder
    değişen bir şey yok ki
    gidip
    yağmurlara durayım.

    söylenmemiş sahipsiz
    bir şarkıyım

    belki
    sararmış
    eski resimlerde kalırım

    belki esmer bir çocuğun dilinde.

    bütün derinlikler sığ
    sözcüklerin hepsi iğreti

    değişen bir şey yok hiç
    ölüm hariç.

    aynı gökyüzü aynı keder.
  • 204 syf.
    ·5 günde·9/10
    Kitap hakkında detaylar mevcut,dikkat! (Henüz okumamış olanlar es geçin lütfen )

    Ölümün masalı diyebilirim, evet. Hikâye önce insanların ölümsüzlükle tanışmasıyla başlıyor. İnsanoğlu haliyle bocalıyor. Ölmek üzere programlamış bir hayat düzeni var nihayetinde... Ama insanoğlu buna da çözüm buluyor, ölmek isteyenler bir yolunu bulup bunun gerçekleşmesini sağlıyorlar. Derken olay devlet eline dek uzanıyor. Halkın çözümü devletin çözümü oluyor. Derken bir gün ölüm yine varlığını gösteriyor hem de bir anda... Ve ölmesi gerekenler bir anda ölüyorlar. Kısa zaman sonra mektuplar ortaya çıkıyor ve ölümün bir bildirisi oluyor eflatun renginde bir mektupla.. peki bu ölümlerin arkasında kim var? Bir kadın olabilir mi ? Bilmiyoruz... Mektuplar insanlara ölümlerini bildirecek şekilde belli bir süre önce ulaştırılıyor. Belki ansızın olmayan ölüm insanlara son bir şans vermek istiyordu. Yalnız bir sorun vardı, bir kişi. .. Mektupların geri döndüğü ve bir türlü ölmeyen bu kişi ölümün bile canını sıkmaya başlamıştı. Ölüm müzisyen kimliğin ardındaki bu kişi uğruna insan kılığına büründü ne tesadüf değil mi hem de kadın olarak. Hikâyenin sonuna doğru ölüm aşka yenik düştü ve ertesi gün hiç kimse ölmedi. Masalsı demem bu yüzdendir.Yazar bize ölümün varlığını en çok da yokluğunu çok güzel tavsir etmiş. Bilinçte nefis bir tat bırakıyor bu kitap. Bir ölüm düşünüyorsunuz ölümsüz bir ölüm sonu aşkla biten. ....
  • 204 syf.
    Size önce biraz Saramago’dan bahsetmek istiyorum. Korkmayın, internette yer alan şeyleri tekrar etmeyeceğim. Ben, benim gördüğüm Saramago’dan bahsedeceğim.

    Mevcut düzene hiç uy(a)mayan, iktidarla asla barışmayan bir insan o. Sancılarını susturmak için hiçbir zaman dine sarılmamış. Kendinden yola çıkarak; insan ruhunu eşelemiş hep, insanın zihin dünyasına otopsi yapmış. Onu okurken kendinizi bir aynanın önünde çırılçıplak görebilirsiniz. Zihninizin içini, dürtülerinizi, arzularınızı, davranışlarınızın temel dayanaklarını, korkularınızı, korkularınızın size neler yaptırdığını………
    Farkına varamadığımız, hiç düşünmediğimiz, hep kabul ettiğimiz “şeyleri” bir bir yatırır otopsi masasına. Birçok psikologtan daha çok psikologtur kendisi.

    “Kurallar yıkılmak içindir.” Diye düşünmüştür hep. Bu yüzden her kitabında farklı bir düzeni alt üst etmiş, her seferinde başka bir ütopya/distopya kurmuştur. Kiminde ölümü öldürmüş, kiminde gözlerimizi kör etmiş, kiminde kişiliğimizi bölmüş ve her bir parçaya yaşama hakkı vermiştir. İsimsiz kahramanlar yaratmıştır, çok daha iyi empati yapabiliriz böylece. Adı bilinmeyen ülkelerden, adalardan söz eder, oralara gitmemiz, oralarda yaşamamız kolaylaşır böylece. Zamandan uzak durur olabildiğince, böylece okuduğumuz an içinde buluruz kendimizi o zamanın.

    Yazım kurallarına kafa tutmuştur en çok. “Demek anlaşılmak/anlatmak için noktalama işaretlerine ihtiyaç duyuyoruz öyle mi?” demiş, “O zaman alın size noktalama işaretsiz kitaplar! Korkmayın, onları da anlayacaksınız, yeterki okuyun.” Demiştir.

    Kitaplar kör karanlık arazilerdir, içlerine daldıktan sonra bazı şeyler yolunuzu aydınlatır, noktalama işaretleri de bunlardan biridir. Saramago, yolumuzu aydınlatan o küçük ışık parçalarını kaldırır ve “Yürüyün, korkmayın, okuma bittiğinde yolun sonunu kendi imkanlarınızla bulmuş olacaksınız! Bunu yapabilirsiniz, hadi!” der bize.

    Kimi okurlar için bu durum can sıkıcı bir hal alır, fakat ben bundan çok hoşlanıyorum. Saramago’nun bu tavrı; yani yalnızca nokta ve virgül kullanarak bir yazması, bana kendimi özgür hissettiriyor. Nerede ne yapmam, “nasıl anlamam” gerektiğini bana dikte eden o kurallar yok ve ben kendi anlam dünyamı kendim inşa ediyorum! Teşekkürler Saramago!

    Daha fazla uzatmadan kitaba geçeyim; kitap adı bilinmeyen bir ülkede geçer, zaman da belirsizdir.
    Kahramanlar isimsizdir, yalnızca ana kahraman olan ölümün adı “Ölüm”dür; dikkat, büyük harfle! “Normalde” ölüm, olguyu ifade eden bir kelimedir herhangi bir özel duruma tekabül etmez, bu sebeple büyük harfle yazılmaz. Fakat Saramago tek bir harf ile karşı gelir bu “normalde uygulanan kurala.”
    Her ne kadar Saramago ayırmamış olsa da kitap iki farklı bölüm gibi “düşünülebilir”.

    “Ertesi gün hiç kimse ölmedi.” Diye başlar yazmaya.
    Bu ilk bölümde ölümün aniden ortadan kalktığı bir kaos ortamını, yaşayan insanların gözünden anlatır Saramago. Toplum, din, siyaset, ekonomi temaları etrafında bol bol analiz ve eleştiri içerir bu bölüm. Birçok klinik psikologtan ve sosyologtan çok daha iyi yapar bu işi, onlardan da daha cesurdur üstelik!
    Ölümün ortadan kalkışı ile birlikte kendisini “ölüm olgusu” üzerinden var eden “din kurumu”nun varlığı tehlikeye girer doğal olarak.
    Şöyle birkaç alıntı yapayım;

    “Ölüm ortadan kalktığında, diriliş de olmayacaktır, diriliş umudu ortadan kalktığında da kilise yok olur” (s.18)

    “İnsanların bütün hayatlarını boyunlarında ölüm korkusuyla yaşamaları için varız biz, bunun ötesinde, ölüm anı geldiğinde, o anı bir kurtuluş anı olarak algılamalarına da çalışırız dedi. cennet, cehennem ya da benzer kavramlara gelince, doğrusu ölümden sonra ne olduğu konusuyla sanıldığı kadar ilgili değilizdir, din, sayın düşünür, dünyevi bir konudur aslında, öbür tarafla ya da göğün yedi katıyla hiçbir ilgisi yoktur. duymaya alışık olduğunuz sözler bunlar değil tabii ama biz de sattığımız malın daha çekici olması için bir şeyler yapmak zorundayız." (s.35)

    “Dinlerin varoluş nedeninin temelinde, ölüm olgusu yatmaktadır, din ile ölümün ilişkisi ateş ile barut gibidir, ateş olmadığı sürece barutun işlevi olmayacaktır.” (s.38)

    Ölümün ortadan kalkışı ile birlikte; bir düşünün, neler olur?
    Kaos. Tek kelime, kaos!
    Her şeyi devletten bekleyen “halk” karmaşa içine düşer. Fakat söz konusu karmaşayı çözmek devletin yetki ve yeteneği kapsamında olmadığı için, otorite zayıflar.
    Sigorta şirketleri batar, cenaze levazımatçıları iflas eder. Hastaneler ilelebet dolu kalır; hasta, yaşlı ve asla ölmeyen insanlar için huzur evleri türemeye başlar.
    İnsanlar bu durumun yalnızca kendi ülkelerinde olduğunu, sınırın ötesindeki ülkelerde insanların öldüğünü keşfeder ve böylece ölmek isteyen; yaşlı, acılar ve ağrılar içindeki yakınlarını o ülkeye taşımaya başlarlar, kaçak yollarla. Devlet bu durum karşısında çaresizdir, hiçbir şey yapamaz. Böylece maphia denen bir örgüt türer, bu örgüt yüksek meblağlar karşılığında kişilerin sınırı geçmesinde onlara yardımcı olur. Daha sonra bu örgüt ile devlet gizli bir anlaşma yaparak yeni bir düzen kurarlar.

    Ne kadar tanıdık değil mi?
    Siyasetçiler koltuklarının, din kurumu itibarının, illegal örgütler de rantın peşinde. Kim diyor Saramago ütopya/distopya yazıyor diye, çıksın ortaya! Gördüğünüz gibi kendisi gayet gündelik yaşantımızı, toplumsal gerçekliklerimizi kaleme alıyor. İç dünyalarımıza değinmesi de cabası. Lütfen.

    Kitabın ikinci bölümünde bu eleştiri ve analiz temposu düşürülüyor ve objektif “ekonomi, din, devlet, siyaset” odağından uzaklaşarak, daha çok ana kahramanımız olan “Ölüm”e odaklanıyor.
    Ölüm geri dönüyor!
    Fakat bu sefer yöntemini değiştiriyor ve ölecek olan herkese, bir hafta öncesinden mektup gönderiyor. Buyurun, kaosa bir de buradan yakın. :)
    Yine bir kaos ortamı, bir hafta sonra öleceğini bilen insanlar kendilerini uyuşturucuya, sekse, alkole veriyor. Yine.

    Bu bölüm Ölüm’ün gözünden kaleme alınıyor. Saramago, o aykırı kişiliğini bir kez daha konuşturarak, ölümü bir kadın olarak tasvirliyor. Çirkin, korkunç, kaba ölüm imgesi yerine; zarif, çekici ve güzel bir ölüm çiziyor bizlere. İlk bölümün sonlarına doğru “arzulanan, aranan, istenen” ölüm; bu tasvirle tamanlanıyor adeta.

    Şöyle diyor olabilir mi Saramago acaba; “Siz hep ölümden korktunuz, onu korkunç, tiksinti verici, istenmeyen olarak bellediniz. Ama asıl korkmanız, sakınmanız gereken o değil. Korkmanız gereken; ölümün varken de yokken de hileye başvuran, kargaşa çıkaran, çığırından çıkan insandır!”
    Olabilir mi, ben soruyorum sadece…
    Çünkü bir şey hiç değişmiyor; ölüm yokken de varken de iktidar acımasız, din sömürü ile ayakta kalıyor ve insan hep ikiyüzlü!

    Bitireyim.
    Ölüm insanlara eflatun renkli mektuplarla, bir hafta sonra öleceğini bildiriyor. Fakat içlerinden birine (bir erkeğe) mektup gitmiyor, yani gidiyor da sürekli geri dönüyor. Ölüm mektubu gönderiyor, mektup geri dönüyor, geri dönüyor, geri dönüyor.
    Ölüm, bu kişiyi merak ediyor. Mektubun neden sürekli geri döndüğünü merak ediyor. Böylece kadın kılığına girerek bu adamı yakından tanımaya onun yanına gidiyor ve kitap başladığı cümle ile bitiyor:
    “Ertesi gün hiç kimse ölmedi.”
  • Kısa zamanda eflatun, renkler arasında en nefret edileni haline gelir, siyahı bile geride bırakırdı, doğrusu siyah matemi çağrıştırdığı için pek sevilmeyen bir renktir ama unutmayalım ki matemi diriler tutar, oysa eflatun doğrudan doğruya ölümü simgelemekteydi, ölülerin siyah elbise ile gömülmeleri bile bu durumu değiştirmeyecektir.
  • 106 syf.
    ·2 günde·Puan vermedi
    Kim istemez ki etkileyici bir dili olsun ve karşısındakileri hemen ikna edebilsin kendisine hayran bıraksın?işte bazen iyi niyetli de olsanız başınıza dert açıyor ve ölüm cezasına bile çarptırılıyorsunuz.

    Şimdiye kadar okuduklarım arasında en çok pür dikkat okumaya çalıştığım eserlerden birisi.

    SOKRATES’İN SAVUNMASI

    Bir gün tanrının sözcüsü olarak bilinen bir adam, Sokrates'ten daha bilgili kimse yoktur demiştir. Sokrates, bunu tanrının kendi hakkında ki görüşü olarak kabul eder ve 'hayır ben çok bilgisiz bir insanım illa ki benden daha çok bilgili biri vardır' diyerek yol yol gezer ve kendinden daha bilgili olan kimseleri aramaya başlar kendi deyimiyle her aramanın sonunda da ;

    ‘Bilgisizler, bilgilidir diye tanınmış olanlar! Boştur denenlerde ise daha çok akıl var.Kendi işlerinin eri oldukları için en yüksek şeylerden de anladıklarını sanıyorlar, böyle sandıkları için de asıl bilgileri gölgede kalıyordu.’ diye kanaat getirmeye başlar. Ama her gittiği kişinin bilginliğini değil de bilgisizliğini ortaya dökmeye başlayınca diğerleri durur mu ? Başlarlar Sokrates hakkında asılsız asılsız konuşmaya:
    “Sokrates kötü bir insandır: Yeraltında, gökyüzünde olup bitenlere karışıyor, eğriyi doğru diye gösteriyor, bunları başkalarına da öğretiyor. Hatta para ile ders vermekte’
    Bununla kalmıyorlar sonra Sokrates için ‘Dinimizi de tanrılarımızı da yalanlıyor demeye başlarlar.Ve en sonunda Sokrates'in yolu hakimlerin önünde ölüm cezası suçu ile karşı karşıya kalıyor.

    Sokrates mükemmel bir hatip kendini çok güzel savunuyor hatta iyi dilinden etkilenmemeleri için yargıçlara ikazda da bulunuyor:
    ’Yargıcın vazifesi, doğruluğu bağışlamak değil, herkesin hakkinı ölçerek hüküm vermek; kendi keyfine göre değil, kanunlara göre hüküm vermektir. Yalan yere ant içmeye alışarak sizi tesir altında bırakmamalıyız, siz de buna göz yummamalısınız; bu, dine uymaz bir hareket olur.
    Yunan filozof Platon(Eflatun) tarafından yazılan bu eseri okumaktan kimse geri durmaması gerekiyor bence HARİKA bir kitap.