• “Kıta, bu çabanın samimiyetine inandığı oranda serecektir gizli iklimlerini kaşifinin önüne...
    O zamana dek bir erkeğin feminizme yapabileceği en büyük katkı, ondan uzak durmaktır.”
    Can Dündar
    Sayfa 77 - İmge Kitabevi
  • Bu ani feminizasyonun amacı, kuzu postunda bir kurdun sürüye yanaşma çabası değilse eğer, herhalde “her ist’e maydanoz oldum, neden feminist’e olmayayım” sırnaşıklığıdır. Bu sırnaşıklık, bir hayli büyük dozda, “ Bizden( daha doğrusu benden) bağımsız bir hareket nasıl gelişebilir” telaşını da içinde barındırır. O yüzden de özünde maço bir tavırdır.
    Can Dündar
    Sayfa 76 - İmge Kitabevi
  • Son zamanlarda erkekler arasındaki bazı “iyi niyetli” unsurların “Ben de feministim” diye ortaya çıktıklarını görüyoruz. Meseleyi kapıda kadınlara yol vermek ve sofraya otururken kadınların sandalyesini tutmaya indirgeyen bu “ tatlı su feminizmi”, en maço erkekler arasında bile giderek taraflar topluyor.
    Can Dündar
    Sayfa 76 - İmge Kitabevi
  • Bayan değil, kadın. Ama neden?
    Herkesin korkmadan kadın diyebildiği, kadınların bayan değil, 'bağyan' hiç değil, kadın olduğunu yüksek sesle haykırabildiği günlere...
    Geçen gün sosyal medya üzerinden Türkiye’deki adaletsizliği konuşurken arkadaşlarımızdan birisi “Adalet artık sadece bir bayan ismi” dedi. Ben ve kadın arkadaşlarım durur muyuz, hemen “Bayan değil, kadın” dedik. Bunu dediğimiz zaman ortalığı aldı bir kıyamet. Bayan kelimesinin kullanılmasına karşı çıkanlar ve kullanılmasını destekleyenler arasında kıyasıya bir tartışma yaşandı. Yazımızda öncelikle neden ‘bayan değil, kadın’ dediğimizi açıklamaya, ikincil olarak da gelen eleştirileri dile getirmeye çalıştık.
    İlk önce cinsiyet ve hitap biçimleri arasındaki farkı ortaya koymakta fayda var. Bir bireyin cinsiyeti tanımlanırken kadın ve erkek kelimeleri kullanılır. Öte yandan bir hitap biçimi olan ‘bay’ ve ‘bayan’ kelimeleri ise cinsiyet kullanımının uygun olmadığı yerlerde bir hitap biçimi olarak bu gereksinime cevap verir. Burada vurgulamak istediğimiz, karşı çıkılan noktanın örneğin bir tiyatronun ya da bir programın açılışındaki “Baylar bayanlar hoş geldiniz” ifadesi olmadığıdır. Sorun, cinsiyetten bahsedilirken kullanılması gereken ‘kadın’ kelimesi yerine ‘bayan’ kelimesinin kullanılmasıdır. Peki bir kişi kibar olma niyetiyle bayan demiş olamaz mı? 
    Kibarlık ve niyet meselesi 
    Sosyal medyadaki tartışmada ilk göze çarpan kibarlıktan doğan niyet meselesiydi. Bayan demek hem kibarlık, hem de iyi niyet göstergesi olabilirdi. Kibar olma niyetiyle bayan diyen birine biz nasıl “Bayan değil, kadın” diyebilirdik ki? Hele de bize “Bunu söyleyen kişinin niyetine bakmak lazım. İnsanların dillerine yerleşmiş kelimeler ile gerçek niyetlerini ayrıştırmak lazım” diyen erkekler karşımızda bekliyorken. Bunu duyunca insanın, “Hakikaten ya, ne doğru dedin arkadaş” diyesi geliyor. Evet, bayan diyen kişiler kibarlık için böyle diyor olabilir. Peki bu durum gerçekten de iyi niyet meselesiyle açıklanabilir mi? 
    Kibarlık olsun diye söylenen bayan kelimesi aslında kadını cinsel kimliğinden uzak tutan erkek egemen zihniyetin dile yansımasının bir sonucudur ve her seferinde tercih edilen bu sözcük, utandığımız, kabullenmediğimiz bir durumdan kaçmak için kullandığımız toplumsal bir zihniyetin ürünüdür. Kısaca bu durum kadın cinselliğinin yok sayılması, kadının cinsel kimliğinden uzaklaştırılması ve kadın kelimesinin utanılacak bir kelime olarak görülmesi olarak yorumlanabilir.
    Öte yandan bir birey kadın yerine bayan demeyi neden kibarlık olarak görmektedir? Bunun en büyük sebebi, bayan kelimesinin kibarlığı temsil eden, kadının ise kaçınılması gereken ve kabalık içeren bir kelime olarak görülmesidir. Peki cinsiyeti tanımlayan kadın kelimesi nasıl kaba olabilir? Kız-kadın ayrımı yapmadığından daha nötr olduğu ve kadın cinselliğine dair atıf içermediği iddia edilen bayan kelimesi, bu ‘kabalığın’ üstünü örterek kadın kelimesinin kullanılmasının toplumda yaratacağı gerginliğin önünü almış olur. Peki aynı şekilde erkek kelimesi kaba mıdır? Bir erkeğin cinsiyetini ya da cinselliğini tanımla(ma)mak için erkek yerine ‘bay’ kullanılır mı? Erkek olarak hitap edilmek hiç utanılacak bir durum olur mu?
    Bu sorunun ‘altı üstü kadın yerine bayan denmesi’ gibi önemsiz, anlamsız ya da sadece söylemsel bir sorun olmadığını söylemek de mümkündür. Bayan söyleminin yaygınlaşması ile hem kamusal hem de özel alandaki adlandırma biçimleri de etkilenmektedir. Bunun sonucu olarak, kadın ve erkek için ayrı bölümleri olan birçok mağazanın ya da umumi tuvaletin ‘Bayan-Erkek’ olarak yapılandırıldığı ve kadın yerine bayan kelimesinin yaygınlaştığı gözümüze çarpmaktadır. Tam da bu noktada dil ve düşünce ilişkisinden bahsetmekte fayda var.
    Dil-düşünce ilişkisi
    Dil ile bütün dünyayı anladığımız gibi, toplumsal gerçeği de yeniden inşa ederiz. Düşüncelerimiz de yine dil ile şekillenir. Dil, bir yandan kelimelerle fikirlerimizi paylaşmamızı ve iletişim kurmamızı sağlarken diğer yandan düşünceyi kendi içinde sınırlandırarak ve kendi gerçekliğini dayatarak düşüncenin kalıplarını hazırlayıp eyleme döktürür. Böylece dil ile toplumsal bilinci, önyargıları, önceden tanımlanmış toplumsal cinsiyet rollerini de bilinçli bir şekilde açığa çıkarırız. Kısacası kullandığımız dil düşündüklerimizi, yaşayış biçimimizi, toplumu algılayışımızı yansıtır. 
    Dil, cinsiyetçilik ve iktidar arasındaki ilişkiye baktığımızda, dilin toplumsal güç dağılımının üretilmesinde, sürdürülmesinde ve yeniden şekillenmesinde en etkili araçlardan biri olduğunu görmekteyiz. Bu nedenle kadın yerine bayan kelimesini her kullandığımızda toplum tarafından kadına atfedilen bütün rolleri, ayrımcılığı ve kadının toplumdaki yerini kabul edip, bu eşitsizliği pekiştirerek dil ile yeniden dolaşıma sokmuş oluruz. 
    Peki ne yapılabilir?
    Bir kadının cinsiyetinden bahsederken bayan kullanıldığı her durumda karşımızdakine aslında cinsiyetten bahsettiği ve ‘bayan’ın cinsiyeti tanımlamadığı, aksine bir hitabet şekli olduğu hatırlatılabilir. Karşımızdaki kişiyle bu meseleyi tartışarak, ‘bayan’ meselesiyle kadın cinselliğinin kabul görmemesinin, cinselliğin kadın için utanılacak bir durum olmasının, bekâret baskısının, kadın sömürüsünün iç içe geçmiş meseleler olduğu anlatılabilir. ‘Bayan’ meselesini tartıştıkça, mesele daha fazla görünür ve üzerine konuşulur hale gelecektir. Böylece yeni bir fikir dil ile dolaşıma girerken bugünden yarına bir değişiklik yaratmasa da uzun vadede toplumsal gerçekliğin değişmesine katkıda bulunacaktır.
    Ne zaman bu meseleyi dile getirsek neyi, nasıl ve ne şekilde tartışmamız gerektiğine karar veren, tartışma alanımızı kendi ayrıcalıklı konumlarından belirleyen ve bu meseleyi “Uğraşacak başka konu mu kalmadı?” diyerek değersizleştiren erkeklere de toplumdaki ayrıcalıklı konumları hatırlatılabilir. Hangi sınıftan gelirse gelsin kadınların her şekilde sömürüldüğü ve var olan cinsiyetçilikten de canının yandığı ortaya koyulabilir. Bize bayan yerine kadın denmesini sağlayacak kadar gücümüzün olduğunu söyleyerek de son söz koyulabilir. 
    Herkesin korkmadan kadın diyebildiği, kadınların bayan değil, ‘bağyan’ hiç değil, kadın olduğunu yüksek sesle haykırabildiği günlere...
    *Feminist aktivist
  • Solaris, kadının ancak eril bir fantaziyi maddileştirdiğine ilişkin düşünceyi, gerçekliğin kendisi içinde oynamak, onu maddi bir olgu gibi sunmak için bilimkurgu kurallarına dayanır: Harey’in trajik konumu, elle tutulabilir bir kimliğin tamamından yoksun kaldığının farkına varmasından ileri gelir. Yalnızca Öteki’nin rüyası olarak var olduğundan ve Öteki’nin fantazileri onun etrafında döndüğünden kendi içinde Hiçbir Şey’dir o — işte bu içinden çıkılmaz durumda onun için geriye, en nihai etik eylem olarak intihar kalır. Harey, yok olmaz varlığı dolayısıyla Kelvin’in acı çektiğinin farkına varıp, yeniden dünyaya gelmesini önleyecek bir kimyasal madde yutarak kendi kendini imha eder. (Filmdeki en uç korku sahnesi haya-letvari Harey’in Solaris’teki ilk intihar denemesinin başarısızlığının ardından yeniden uyanmasını gösteren sahnedir: Harey, sıvı oksijeni içtikten sonra donmuş bir halde yerde yatar; sonra birdenbire hareket etmeye başlar, dayanılmaz bir acıya katlanan bedeni, erotik bir güzellik ve acınası bir korkunçluk içinde seğirir — istemediğimiz halde var olmakta hâlâ ısrar eden iğrenç bir balçığa indirgendiğimizde böyle başarısız bir kendini-yok etme sahnesinden daha trajik bir şey olabilir mi?) Romanın sonunda Kelvin’i uzay gemisinde tek başına Solaris okyanusunun gizemli yüzeyine bakarken görürüz...

    Hegelci Efendi ve Köle diyalektiğinin yorumunda Judith Butler bu ikisi arasındaki gizli sözleşmeye odaklanır: “Köleye yönelik emirler şu formülasyona dayanır: Sen benim bedenim olacaksın, ama bedeninin benim bedenim olduğunu bana fark ettirme.”8 Buradaki Efendi açısından ikili bir inkâr söz konusudur: İlk önce Efendi kendi bedenini inkâr eder, bedensiz bir arzu konumunu alır ve köleyi kendi bedeni olarak davranmaya zorlar; ikincisi, köle, Efendi’nin bedeni olarak var olduğunu inkâr etmek zorundadır, otonom bir aracı gibi, sanki bedensel iş gücünü sahibi için kullanması zorunlu tutulmamış ve bu, kendi otonom etkinliğiymiş gibi davranmalıdır.

    Reddetmenin bu çifte (ve böylelikle kendini silen) yapısı kadın ve erkek arasındaki ilişkinin patriarkal matrisini de açığa çıkarır: İlk hamlede kadın erkeğin saf izdüşümü ya da yansıması olarak, isterikçe taklit eden fakat asla tam bir kendine-özdeş öznelliğin ahlaki itibarını gerçekten kazanamayan varlık olarak konumlanır; bununla birlikte, saf yansımanın bu statüsü de inkâr edilmeli ve adeta patriarkinin mantığı ışığında kendi otonom mantığı adına davranırmışcasına (kadınlar “doğaları gereği” itaatkâr, şefkâtli, fedakârdır.) kadına sahte bir otonomluk sağlanmalıdır. Buradaki paradoks gözden kaçırılmamalıdır, köle (uşak) daha da köleleştikçe kendi konumunu otonom bir aracı gibi (yanlış) algılar; aynı şey kadın için de geçerlidir — en mükemmel hizmet biçimi, o “dişil” itaatkâr hali. Kadın da şefkâtli görünürken kendini otonom bir aracı olarak (yanlış) algılar. Bu sebepten dolayı, kadının sadece erkeğin bir “semptomu” olduğuna ilişkin Weiningerci ontolojik aşağılama (hakiki erkek öznelliğinin isterikçe taklidi olarak, eril fantazinin cisimleşmesi olarak kadın), açıkça itiraf edildiği ve tamamen kabullenildiğinde direkt olarak sahte bir dişil otonominin ileri sürülmesinden çok daha yıkıcı olur - nihai feminist beyanat, belki de, “Ben kendim olarak yokum, sadece Öteki’nin somutlaşmış fantazisiyim” demektir
    Slavoj Zizek
    Sayfa 37 - Encore
  • "Yaratılışın aksine giderek mutlu olmak diye bir şey yoktur.Bu yüzden kadın haklarını değil, kadın olmalıyı, konuşmalıyız" diyen Sema Maraşlı'ya göre, feminist kadın kaybedilmiş kadındır!

    KADIN HAKKINI DEĞİL, AKLINI KULLANMALI

    Kocasıyla sorunlarını anlatan bir hanıma “Eşinizle çok inatlaşmışsınız, biraz alttan alsaydınız, tamam deyiverseydiniz duruma göre” demiştim de o da “Aaa biz cumhuriyetten beri bu kadar kadın hakkını erkeklerin karşısında susalım diye almadık.” demişti. Şimdi boşandı, tek yaşıyor, kedi sesinden bile korkuyor. Pek kıymetli kadın hakları onu korumuyor!

    Sahi, cumhuriyetten beri bu kadar “kadın haklarını” bize niye verdiler ki? Erkeklerle mücadele edelim diye mi? Ortalık haklarını bilen yalnız ve mutsuz kadınlarla dolu. Tabii bir de eşiyle hak mücadelesi yapmaktan yorulmuş bezgin kadınlarla.

    Haklar konusu konuşuldukça kışkırtıcı bir etki yapıyor. Hakkım var o zaman almalıyım. Kimden ne alıyoruz? Sevgi ilişkisi olan yerde hak çetelesi tutulur mu? Hak davasının sonu ya mezarda biter ya da mahkemede.

    Oğlum bir gün okuldan geldi “Anne bugün okulda çocuk haklarını anlattılar, çok hakkım varmış ona göre” dedi.

    Tam da hak konusunun konuşulduğu bu günlerde kadınların uğradığı şiddette kışkırtıcı medyanın ne kadar etkisi var sosyologlar incelemeliler bence.

    Cezaevlerinde yapılan bir araştırmaya göre mahkumlara suç işleme sebepleri sorulmuş. Pek çoğunun cevabı “Haksızlığa uğramıştım” olmuş.

    Hak davası güdülünce kadınlarda bir ezilme korkusu yaşanıyor. Bu yüzdendir ki “Muhabbet Olsun” kitabımda, ailede muhabbet için kadınların atması gereken ilk adım “Kadın Haklarını Unut” tur.

    “Muhabbet Olsun” kitabımdan küçük bir bölüm “Bunca zaman sonra gelinin sonuca bakalım. Kadınlar haklarını kullanınca mutlu oldular mı? Hayır. Kadın hakkını değil, aklını kullandığı zaman ancak mutlu olabilir. Kadınlar “aman kocamız bizi ezmesin” diye korkularından eşleriyle sürekli mücadele ediyorlar. Bunun sonucunda da kadınları, kocalarının ezmesine gerek kalmıyor, kadınlar kendi kendilerini gayet güzel eziyorlar.”

    Allah kadına iletişimle donanımlı müthiş bir zeka vermiş. Kadının hakkını değil, aklını kullanarak gayet güzel mutlu olabilir.

    Konuşulması gereken haklar değil, sorumluluklar ve vazifeler olmalı. Kadınların eşlerine karşı vazifeleri nedir? Erkeklerin eşlerine karşı vazifeleri nedir? Herkes kendi üzerine düşeni yapmak için gayret göstermeli.

    Ve bir de sorunlar teşhis edilmeli. Hastalık belli olmadan tedavi yapılmaz. Kadın erkek ilişkilerinde en büyük sorun bence kadınlar üzerinde oynanan oyunlar. Kadınlar hem saftır hem kurnazdır. Hem kolay kanarlar hem de kolay kandırırlar. Medyanın büyük bir bölümü kadınları kandırmaya uğraşmakta. Diziler, filmler, programlar…

    Dizi ve filmlerin çoğu, gerçek hayatta aradıkları erkekleri bulamamış, yalnız kadınların bilgisayarında şekillenmiş, kamerayla canlanmış hayâli erkekler ve süper aşklarla gidiyor. Son dönemde ihanetler de ağırlıkta. Fakat her dizide genellikle bir mükemmel erkek var.

    Bir mükemmel erkeğe karşı bolca da kötü erkek var. Başrollerdeki mükemmel erkek modeli, zihinde gerçekle karıştırılabiliyor bu da ailelerde ciddi sorunlara sebep oluyor. Artık psikologlara gidip “Kocam bana filanca dizideki adam gibi davranmıyor” diyen kadınlar var.

    Türk dizileri Arap ülkelerinde yayınlanmaya başlayınca, boşanma oranlarının fazlasıyla arttığı görülmüş. Bir hanım anlatmıştı. “Umre yapıyordum, bir Arap hanım kolumdan tuttu, durdum bana

    ‘ Türk erkekleri, dizilerdeki gibi siz kadınları kucaklarında taşıyorlar mı?’ diye sordu” demişti.

    O çok izlenen diziden dolayı mı türedi bilmiyorum ama hayatımıza taşıma kelimesi farklı bir kullanımla girdi. Artık moda sözcük bu. Evlendirme programında ya da herhangi bir yerde her an duyabilirsiniz. “Beni taşıyacak bir erkek istiyorum.”

    Geçenlerde bir genç kız anlattı, eş adayıyla görüşmeye gitmiş. Delikanlıya evlilikle alakalı epeyce bir soru sormuş. Kabirdeki melekler bile topu topu beş soru soruyorlar, bu nedir yahu? En son delikanlı “Kusura bakmayın ben sizi taşıyamam” demiş.

    Velhasıl bir taşama mevzu var. Bu kadar eşitlikten bahsediliyor fakat yine taşıma görevi erkeklerin üzerinde kalıyor. Kadınlar erkekleri taşısın, desen suç oluyor, erkekler kadınları taşımalı, deyince modernlik oluyor. Bir hamal arayışıdır gidiyor.

    Oysa yâr olup, bâr olmamak gerekmez mi? Yâr olmak ama sevdiğine yük olmamak en doğrusu değil mi?

    Kadınların ellerine “kadın hakları” verip “kadın olma hakkı” nı aldılar. Kadın olmayı unutturdular. Hak hukuk davasına düşen kadın, erkekle mücadeleye girdi. Feminizmin eşitlik davası da alttan alta gaz verince işler iyice çığırından çıktı. Eşit olmak için benzemek gerekir. Eşit yapıda olmayanları eşitlemeye çalışmak en büyük eşitsizliktir.

    Feminizm duyguda kadın, davranışta erkek yeni bir tip ortaya çıkardı. Bu yüzden feminist kadın farkında olmadan hem kendiyle hem erkekle mücadele halindedir. Bir türlü sukuna kavuşamaz.

    Sevgili peygamberimiz rahmet peygamberidir. Çok az lanet etmiştir. Lanet ettiği şeylerden birisi de bu konu ile alakalıdır.“Kadınlaşan erkeklere ve erkekleşen kadınlara lanet olsun.” buyurmuştur.

    Kadın erkekleştiğinde ya da erkek kadınlaştığında Allah’ın yarattığı sistemdeki düzen bozulur.

    Kadın erkek arasındaki çekiciliği sağlayan şey zıtlıktır. Yaratılan her şey zıddı ile kaimdir. Güçler karşıtı olan güçlerle eşlenip bütünleşirler. Ateş ve su, gök ve yer, güneş ve ay, nefes almak ve nefes vermek, itmek ve çekmek, kadın ve erkek, karşıt güçler bütünlüğü oluşturan parçalardır.

    Kadın yumuşak yaratılmış, erkek sert. Güce karşı teslimiyet, iddiaya karşı şefkat birbirini tamamlar ve bütünler. Yaratılışın aksine giderek mutlu olmak diye bir şey yoktur.

    Bu yüzden kadın haklarını değil, kadın olmalıyı, konuşmalıyız. Feminist kadın kaybedilmiş kadındır. Bu yüzden biz kadınlar birbirimize destek olmalı ve kurulan tuzaklara düşmemek için çalışmalıyız. Bize öğretilen bütün yanlışları unutup, fıtratımızda var olan fakat üzerine toprak atılan kadını ayağa kaldırmalıyız. Modernlik çukurunda boğulmayalım diye.

    (Sema Maraşlı - Haber 7)
  • 216 syf.
    1915 yılında yazılmış ancak 1979 yılında yayımlanmış bir kitap

    Kitabımız Bilim-Kurgu klasikleri içerisinde yer alıyor ancak sadece bilim-kurgu olarak düşünmememiz gereken bir kitap. Yaşadığımız hayatı, düşüncelerimizi, davranışlarımızı değiştirebilecek nitelikte felsefik bir eser.

    Kitabımızın konusuna değinecek olursam 1. Dünya Savaşının ardından 3 erkek arkadaş sadece kadınların yaşadığı bir topluluğa denk gelir. Böyle bir şeyin mümkün olup olmadığını sorgulamaya başlarlar ve çok ilginç, ufkumuzu açan, kendimizi sorgulatan olayların içerisinde kendilerini bulurlar.
    Erkekler olmadan kadınlar doğurabilir mi? Cinsiyet farklılıkları olmadığında neler olur? Kadınlar her işi yapabilecek güçte mi? Yaşadıkları ülkeden başka hiçbir yer bilmeyen insanlar medeniyette ileri seviyelere çıkabilir mi? Hastalık, suç, ceza olmayan bir hayat nasıldır? Nasıl kusursuz bir düzen yapılabilir? Bir toplumda herkes zeki olabilir mi?

    Çok ama çok etkileyici, kadınlar için kendilerini güçlü hissedebilecekleri bir kaynak, erkekler için kendilerini sorgulayacakları bir eser. Kitabın neredeyse tamamını altını çizmek isteyeceğinizi söyleyebilirim. Keşke dünya o ülke kadar mükemmel olsaydı demedim değil. Kitabımız konusu itibariyle feminist bir kitap olsa da toplumu cinsiyetlere bölüp erkekleri hor görmüyor. Önyargılar tamamen yok edilebilmiş ve çok zekice yazılmış, farkındalığımızı artıran evrensel nitelikte bir başyapıt.
    Kitabın devamı gelecek mi bilmiyorum ama sonu itibariyle ikincisi için aşırı merakta bırakan bir eser oldu. Devamı gelebilecek şekilde sonlandığını da belirtmiş olayım.
    Kitaptan daha sayfalarca söz edebilirim ama ben sizin kadınlar ülkesini ziyaret etmenizi tavsiye ediyorum.