• Bilim Kurgu & Novella: Kemal Çayan & Yaşam, Savaş ve Barış

    Yazan: Süha Demirel
    Desenler: HÇ, Azazel ve CK

    1.Bölüm

    BEBEKLER

    Atlantis kenti İnsan Yaratma Merkezi’nde başhekim olan Dr. Atanor[1], beş yeni doğmuş bebeğe bakıyordu. Bebekler doğalı henüz sekiz saat olmuştu. Bebekhanenin başhemşiresi hızlı adımlarla doktora yaklaştı ve ona doğru şöyle seslendi:

    -Sayın Atanor, bir karara varabildiniz mi? Hangi bebeği ayırıyoruz? Ve bebeklerin her birine ne ad verdiniz?

    -Şu iki erkek bebeğe Kali ve Sirunu adını verdim. Kız olan diğer ikisine de Kundalini ve Cibran.

    -Peki, diğer beşinci erkek bebeğimiz için ne düşündünüz?

    -Ona da Thoth[2] diyeceğiz. Lütfen onu, yolculuk için hazırlayın.

    -Üstüme vazife değil biliyorum ama bu bebeği hangi sistem ve gezegene göndereceksiniz Sayın Atanor?

    -Bizim de içinde olduğumuz Samanyolu galaksisinde bulunan tek yıldızlı Güneş Sistemine göndereceğiz. Sistemin içinde, yaptığım hesaplara göre bize uzaklığı 25 parsek[3] olan ve bu küçük bebeğin yaşayabileceği yegâne yer Earth[4] adlı bir gezegen var, oraya gidecek.

    -Peki, bebek için gezegen üzerindeki ayarlamalar yapıldı mı?

    -Elbette hemşire. Adını bileğindeki künyeye yazdık: Kemal Çayan. Dünya üzerinde, Türkiye adlı bir ülke var. Orada, İstanbul şehrinde, kendisini evlatlık vereceğimiz anne ve babası şimdiden ayarlandı. Ailesi Thoth’un gerçek kökenlerini asla bilemeyecek. Thoth, otuzlu yaşlara gelinceye, kehanete göre de kendisine görevi bildirilinceye kadar orada yaşayacak ve her daim gözetimimizde olacak.

    -Tamam doktor. Bebek Thoth’u hemen yolculuk için hazırlamaya başlıyoruz. Dilerim siz ve yüze Anarchos meclisinin öngörüleri doğru çıkar ve tüm galaksimiz için seçilmiş kişi Thoth bebek olur.

    -Teşekkür ederim hemşire. Her şey hazır olduğunda portal ve köprü sorumluları ile irtibata geçiniz ve bir an önce bebeğin yolculuğunu başlatınız…

    ***

    2.Bölüm

    B1-66ER

    B1-66ER gezegeni, batısından doğusuna neredeyse yüz bin ışık yılı uzunluğunda ve bin ışık yılı genişliğindeki Samanyolu Galaksisinin en batı ucunda yer alıyordu. B1-66ER, çevresi iki yüz elli sekiz bin km. uzunluğunda olan, oldukça büyük ve geoit şeklinde bir gezegendi. Galakside, Trimegistes adında Üçlü Süper Nova[5] sisteminde bulunuyordu ve çevresinde dönen dört adet de uydusu vardı. Gezegenin yüzeyi, adeta tüm yerküreyi ahtapot gibi saran bir nehirden ibaretti. Bu kudretli nehrin adı Kabala’ydı[6]. Gezegen üzerinde okyanus ya da deniz yoktu. Üstlerinde insanların yaşadığı kara parçalarını saymazsak hemen her yer, tüm yerküre Kabala nehriydi. Buna rağmen, uçsuz bucaksız ormanları, yer altı ve üstü zengin kaynakları, bitki-meyve ve hayvan çeşitliliğiyle, nüfusu yüz yirmi beş milyar olan, yetmiş bin farklı milletin yaşadığı B1-66ER -bir parsek uzaklıktaki konfederasyon gezegeni Anarchos’u saymazsak- bu Üçlü Süper Nova sistemindeki en yaşanılası gezegendi.

    Tüm B1-66ER anarşizm ile yönetiliyordu. Devlet yoktu. Mülkiyetçilik yoktu. Suç yoktu. Aile kavramı yoktu. Çocuklar, erkek ve kadın bireylerin tohumlarıyla laboratuvarlarda üretilirdi. Üretilen bu çocuklar daha sonra kent yönetimine, beslenip eğitilmeleri için teslim edilirdi. Her çocuğa, yetenekleri doğrultusunda gerekli mesleki eğitimler verilirdi. Gezegen üzerinde bulunan bin kentin de kendi yönetim senatoları vardı. Başkent olan Cyberia’da, tüm gezegeni idare eden merkezi bir yönetim vardı (altmış yaşından büyük, otuz yaşından küçük olmayan bin üyeden oluşan bir meclis). Üçlü Süper Nova sisteminde gezegeni, bu bilge insanlar heyeti temsil ederdi. Gezegen üzerinde, arkaik dönemlerde kullanılan, tek bir konvansiyonel silah dahi yoktu, hepsi yasaklanmıştı. B1-66ER halkları için en büyük silah “Düşünce Gücü” ve “Bilgi” idi.

    Atlantis kentinde bulunan Halk Akademisinde, felsefe eğitimi alan dört çok yakın arkadaş vardı. Erkek olanların adları Kali ve Sirunu, kadın olanlarınsa; Kundalini ve Cibran idi. Bu dördü, hemen her şeyi beraber yapardı. Tüm gün, akademideki derslere beraber girerlerdi. Beraber ders çalışıp imtihanlara beraber hazırlanırlardı. Yemeklerini, kent kantinlerinde beraber yiyip akşamları oyun salonlarında beraber zaman geçirirlerdi. Mevsime göre, kapalı veya açık yüzme havuzlarında beraber yüzerlerdi. İlkyazın, ilk ayının, ilk haftasının, ilk günü yapılan[7] ve gezegenin tek kutlama günü olan “Bilgi Günü” ne beraber katılırlardı. Dördü de, akademiden bir an önce mezun olup Galaktik Düşünce Savaşlarına katılma arzusuyla yanıp tutuşuyordu.

    İçlerinde Kundalini, diğer üçüne göre en yeteneklileriydi. Geçtiğimiz yıl, Üçlü Süper Nova sistemi akademileri arasında yapılan ‘Düşünce Savaşları” oyunlarında, Anarchos’un yüz bin bin kişilik düşünce ordusunu tek bir arketiple[8] bloke etmiş ve Büyük Akademi Savaşları Kupasını kendi akademisine kazandırmıştı. Sirunu, akademi yöneticisi bir hocasından aldığı ricayla Kundalini’yi onurlandırmak adına, tüm gezegeni alt üst edip Kundalini’ye bu başarısı için özel bir ödül aramıştı. Konuşabilen bir Golem satın alıp ona tüm sınıfça hediye ettiler. Henüz ar-ge aşamasında olan Golem’ler, insanı andıran android[9] makinelerdi.

    Akademinin ilk yılında, Kali ile Kundalini’nin aralarından su bile sızmazdı. Ama Kali, sanırız biraz da sanatçı kimliği yüzünden, vücudunun anatomisini çok beğendiği Kundalini’nin üzerinde tinsel bir baskı kurmuştu. Buna karşın Kundalini, özgür bir ruhtu ve bu çok yakın ilgiden bunalmaya başlamıştı. Kundalini, her ne kadar ilişkilerinin dostluk boyutunda devam etmesini istese de Kali için durum farklıydı. O, sanatçı ruhunda, Kundalini’nin inanılmaz düzgün ve orantılı yüz hatlarını, ufak heykelimsi ve mermerimsi vücut çizgilerini kendi zihninde bir saplantıya dönüştürdükçe, Kundalini bu durumdan huzursuz olmaya başlamıştı. Sıkıntılar sadece Kali ve Kundalini’nin arasında değildi. Sirunu ile Cibran arasında da benzer sorunlar patlak vermişti. Sirunu, Cibran’dan belki akılca çok üstündü ama bunu asla lehine kullanmazdı. Cibran ile benzer seviyede bir dost gibi konuşur, onu içten içe sever ama Kali’nin Kundalini‘ye yaptığı gibi onu sevgisiyle boğmazdı. Cibran flörtçü bir kadındı ve gençliklerinin de verdiği toylukla, Sirunu’dan uzaklaşmaya başladı. Muhteşem dörtlünün kıskanılası dostluklarının temelleri çatırdamaya başlamıştı.

    Tüm bu sıkıntılar içinde dördü de akademiden başarıyla mezun oldu. Kali, Cibran ve Kundalini, hemen orduya yazıldılar ve ilk Galaktik Düşünce Savaşlarına katıldılar. Kundalini yine tüm rekorları alt üst etmişti. Hermetik gezegeninin elinde bulundurduğu, aynı anda beş yüz bin kişinin zihnini tek arketiple bloke etme rekorunu yeniden kırdığı gibi bu sayıyı bir milyona taşımıştı. Bu rekorun hemen sonrasında, tüm sıkıntılara tuz biber eken çok kötü bir olay yaşandı. Kali, biraz da Kundalini’ye aşırı düşkünlüğü sebebiyle, düşünce antrenmanları yapılırken dikkati dağıldı ve Gnos gezegeninden Bramantili[10] bir yeni yetmenin düşünce blokesine maruz kaldı. Kali ufak çapta bir beyin kanaması geçirdi ve vücudu felç geçirip tüm bedeni katatonik bir hale dönüştü. Doktorlar tedavisinin çok uzun sürebileceğini, hatta bu katatonik[11] uykudan hiç uyanamayabileceğini söylediler. Cibran, Kundalini ve Sirunu bu duruma çok üzülseler de gelecek yaşamları için bir yol ayrımına geldiklerinin farkına vardılar. Cibran ve Kundalini, Simsum kentine taşındılar ve orada, ordunun strateji geliştirme biriminde, analist olarak göreve başladılar. Kali, Atlantis Kent Hastanesi’nde yapayalnız ve makinelere takılı olarak yaşamaya devam edecekti. Sirunu ise; bir uzay keşif gezisine gönüllü katılmaya karar verdi. Altmış bin ışık yılı uzaktaki Earth isimli gezegene altı yıl sürecek bir uzay yolculuğu yapacaktı. Sirunu, üç dostundan çok uzakta, bir düş okyanusunda, Theta Ünitesi[12] içinde derin bir uykuda, tüm sıkıntılarından kurtulmayı umut ediyordu. Ama gelişmeler hiç de onun planladığı gibi olmayacaktı…

    ***

    3.Bölüm

    VESPER & DÜŞÜŞ

    Konum ve Yükseklik: Hong Kong (HK) semaları, 30.000 Fit ( yaklaşık on bin metre).
    Tarih ve Saat: 8 Mayıs 2007, HK saatiyle 18.35.
    Yer: Airbus A340 yolcu uçağı.
    Uçuş Bilgisi: QR 812, Katar Havayolları uçuşu, ekonomi sınıfı, koltuk No 37A.
    Kalkış Yeri: Doha, Katar.
    Varış Yeri: Hong Kong, Çin.

    Uçak, Doha’dan kalkalı yedi saatten fazla olmuştu. Doha’dan Hong Kong’a normal hava koşullarında uçuş süresi, tahminen sekiz saattir. Fakat solunuzdaki veya sağınızdaki pencerelerden dışarı baktığınızda, dışarıda gördüğünüz şey, Uzak Doğu’ya özgü feci bir tufandı. Bu da, en iyi ihtimalle Hong Kong’a bir, hatta iki saat rötarlı varış demekti. Hostesler, son içecek ve yiyecek servisini yarım saat önce yapmışlardı. Akabinde, eski bir hava albayı olan İrlandalı pilotumuz uçak hoparlörlerinden, o güzel aksanıyla, kemerlerimizi bağlayarak yerlerimize oturmamızı anons etti. Uçağın tavanına sanki koca koca elmalar çarpıp duruyordu; binlercesi hem de. Alüminyum ve çelikten yapılmış otuz tonluk koca Airbus, bir barmenin kokteyl kabını sallaması gibi sallanıyordu. Uçağımız sanki bir balıkçı teknesiydi, fırtınalı ve dalgalı bir denizde sağa sola savruluyordu. Nadiren olan hava burgaçlarının çokluğu yüzünden uçağın zemini, ayaklarımızın altından sık sık kaybolup geri geliyordu. Bu durum da, yolcuların tamamında bir bulantı ve umutsuzluk durumu yaratıyordu. Benimse, ne kötü hava koşullarıyla ilgili bir kaygım, ne eve ya da işe geç kalma endişem, ne de uçağın düşme ihtimali korkum vardı. Uçuş boyunca elimde, hayatımın en önemli iki kadınından, annemden ve sevgilimden aldığım son mektuplar vardı. İlk mektubun gönderen kısmında, adres hanesinde şu yazıyordu:

    “Dr. Ding Huang Fang, 26 rue Philippe de Girard, 75010 Paris.”

    Bu, Paris’te yalnız yaşayan ve çocuk doktoru olan altmış dört yaşındaki annemden, bir ay önce aldığım mektuptu. İçinde, bana hitaben yazılmış, birçok serzeniş vardı. Onlarca defa okuduğumdan olacak ki, üç sayfa mektup lime lime olmuştu. İkinci mektupsa; yaşadığımız sorunlar ve bunlara çözüm bulamamış olmamız nedeniyle beni terk ettiğini söyleyen kız arkadaşım Vesper Morus’tan on gün önce gelen mektuptu. Zarfın üzerinde, gönderen adresi dahi yoktu.

    Uçak, Hong Kong Uluslararası Havalimanına, ikinci iniş denemesinde de başarılı olamadı ve son anda pisti pas geçerek tekrar gökyüzüne yükseldi. Pilot, pistin üstündeki çok güçlü ters bir rüzgârın uçağı savurduğunu, riski de göze alamayıp uçağı tekrar kaldırdığını anons etti. Yaklaşık yirmi beş dakika sonra yapacağı son iniş denemesinde de başarılı olamazsa; bizi Macau Adasındaki havaalanına götüreceğini söyledi. Artık, üçüncü ve son denememizi yapıyorduk.

    Uçak sanki tüm vidalarından ayrılacak da aynen bir lego oyuncağı gibi dağılacak sandık. Uçakta bulunan hemen her şey titriyor ve zangırdıyordu. Arka tekerlekler yere önce sert vurdu, ama ön tekerlekler piste değmeden, pilot, usta bir hareketle burnu çok kibarca ve yavaşça öne yatırdı. Uçak çok debelenmeden ve zarar görmeden piste kazasız belasız indi. Tabii içerde bir alkış tufanı kopmuştu, adeta dışarıdaki, Tanrı’nın doğasının tufanını bastırırcasına…

    Kendimi tanıtayım size. Benim adım James Fang. Bir melezim. Babamın değil aksine annemin soyadını kullanıyorum. Nedeniyse; annem, şimdilerde yetmiş dört yaşında olan babamı, ben on bir yaşındayken, Paris’te yaşadığımız sıralarda, sonradan metresi olduğunu öğrendiğimiz, avukat olan bir Fransız koketiyle, hem de kendi evimizdeki annemin yatak odasında, aynı yatakta aşk yaparlarken yakalamıştı. Annem, tek celsede babamdan boşanıp yanına beni de alarak Philippe de Girard caddesindeki yeni evimize taşınmıştı. Öyle soğumuştum ki babamdan, onun soyadını, yirmi yaşına geldiğimde mahkeme kararıyla bir çırpıda ismimden sildirerek annemin soyadını taşımaya başlamıştım. Şu an kırk beş yaşındayım. Babamı neredeyse otuz iki yıldır görmüyorum. Aslında onu hiç mi hiç merak da etmiyorum. Annemleyse; hemen her yaz Paris’te görüşüyoruz. Yaşadığım yere gelince, yirmi üç yıldır, tek başıma Hong Kong’da ikamet ediyorum. Üniversiteyi dahi burada okudum. Yazılım mühendisliği eğitimimi bitirdikten sonra -on beş yıl oluyor- 18 Harbour Road Whan Chai Hong Kong’daki Central Plaza’nın yirmi sekizinci katındaki 2802 numaralı süitte bulunan ‘Central Plaza Bina Yönetim Şirketi’nde ağ yöneticisi sıfatıyla çalışmaya başladım. Annem, Hong Kong vatandaşı bir Çinlidir. Bir Amerikalı olan Babamsa; emekli oluncaya dek askeri bir ateşeydi. Paris’te aldığım ilk eğitimim Fransızcaydı. Elbette bu üç dilli ortamda İngilizce, Fransızca ve Çince anadillerim oldu. Sonradan Rusçayı da öğrendim. Central Plaza’daki işimin yanı sıra bu dört dilde, şirketler için kontrat çevirileri de yapıyorum. Hala bekârım ve tek başıma Kowloon’da, mütevazı bir stüdyo dairede yaşıyorum.

    Uçağımız taksi yaptıktan sonra kendi körüğüne yanaştı. Yolcular çok korktuklarından olsa gerek, uçağı kısa sürede boşalttılar. Pasaport kontrolden hızla geçtim. Her zamanki gibi hafif yolculuk yapmayı sevdiğimden, bagaj kuyruğunu beklemeden, elimdeki spor çantamla havaalanı ana salonuna doğru yürüdüm. Artık son ve büyük planımı uygulamaya başlayabilirdim…

    Bilet otomatından, Airport Express hızlı treni için doksan Hong Kong Dolarına tek yön bir bilet aldım. Hong Kong şehri dört adadan oluşur. İlki, havalimanının olduğu Lantau Island’dır. Çalıştığım şirketin olduğu ada Hong Kong Island’dır. Evimin olduğu ada Kowloon diye anılır. En son ve kuzeybatıda olan ise New Territories’dir.

    Bindiğim hızlı tren, Kowloon’dan geçerek son durağı olan Central’a sadece on sekiz dakikada ulaştı. Buradan, Chai Wan’a giden Mavi Metro Hattına, Island Line’a bindim. Çalıştığım plaza, Wan Chai istasyonuna yakın olduğundan bu durakta indim. Yürüyen merdivenlerle caddeye çıktım. Etrafta boş boş gezinen kırmızı Honda taksilerden birine işaret ettim. Şoföre: “Central Plaza lütfen!” dedim. Taksici, sekiz dakika sonra beni plazanın önünde bıraktı. Saatime baktım 22.15’i gösteriyordu. Hala 8 Mayıs günündeydik. Aynen planladığım gibi olacaktı her şey…

    Central Plaza binası, Hong Kong’un sembol binalarından biridir. Üç yüz yetmiş dört metre yüksekliğindedir. Bina yetmiş sekiz kattır, bunların elli sekizi ofisler içindir. Geri kalanında ise; ultra lüks apartman daireleri ve butik oteller vardır. Binanın kapalı alanlarının büyüklüğü yüz yedi bin metre karedir. Bina yüzeyinde toplam sekiz yüz ton granit kullanılmıştır. Ayrıca, elli bin metre kare olan bina yüzeyi camla kaplıdır. Tam on bir adet futbol sahası kaplanabilir bu camlarla. Binada tam otuz dokuz adet asansör vardır. Bu plazada hafta içi, tüm ofislerde, tam altı bin kişi çalışmaktadır. Çalıştığım şirkete gelince, tam adı Central Plaza Management Limited Şirketidir ve yirmi sekizinci kattadır. Binayı inşa eden bu şirket aynı zamanda bakımını da üstlenmiştir. Görevim nedeniyle tüm katlara ve ofislere, güvenlik kartımı kullanarak hem de istediğim saatlerde girebiliyor, bilgisayar ve internet ağ problemleri gibi sorunlarını çözüyordum. İşim buydu benim…

    Taksiciyi gönderdikten sonra, plazanın döner kapılarından içeri girdim. Güvenlik koridorundan kartımla geçip, binanın en tepesinde, yetmiş sekizinci kattaki New Asia isimli teras restorana çıkan asansöre bindim. Bu gece şirkete uğramayacaktım. Bu akşam ki niyetim çok daha başka bir şeydi. Asansöre girip üzerinde yetmiş sekiz yazan düğmeye bastım. Saniyeler içinde binanın tepesindeydim. Buradaki restoran, haftanın yedi günü, yirmi dört saat açıktır. Binada, ultra zenginler için birkaç butik otel ve apartman daireleri vardır. Yemek yapmayı sevmeyenler için, ya da ayaküstü biraz muhabbet etmek adına burada kimse yalnız ya da aç kalmazdı. Resepsiyondaki kız beni tanıdı ve her zamanki masama götürdü. Garsona öncelikle şekersiz bir Türk kahvesi içmek istediğimi söyledim. Bu, jetlag sonrası beni kendime getirecekti. Garsona, kahveden sonra, bir kahvaltı tabağı ile -limonu da beraberinde- bir demlik Earl Grey çayı istediğimi söyledim. Çinli garson, nezaketle siparişimi alıp mutfağa doğru ilerledi. Önce kahvem geldi. Terasta açık alanda oturduğumdan, Djarum Black sigaramdan bir tane yakıp dudaklarıma götürdüm. Kahvemi bitirdikten sonra bir sigara daha yaktım.

    Sevdiğim kadın Vesper’dan bahsetmek istiyorum size. Mülteciler için mahkemelerde ya da göçmen bürolarında avukatlık ve çevirmenlik yapan çok özel bir kadındır.

    Yirmi sekiz yaşındadır. Yani benden tam on yedi yaş küçük. Uzun boylu ve atletik bir kadındır. Harvard’da avukatlık eğitimi aldı. Sanırım biraz fazla akıllı olduğundan, sadece on yedi yaşında olmasına rağmen akademiye kabul edildi ve yirmi bir yaşında da mezun oldu. Yaklaşık üç sene de felsefe ve sosyoloji yüksek lisans programlarına katıldı. Son dört yıldır, Kanada, Amerika, Almanya ülkelerinde ve Arap yarımadasında göçmen mahkemelerinde, mülteciler için çevirmenlik ve avukatlık yapıyor. Aktivist bir kişiliğe sahiptir. Greenpeace ve Uluslararası Af Örgütü başta olmak üzere, üyesi olmadığı yardım kuruluşu yoktur. Kar ve rüzgâr sörfü, paraşütle atlama, dağ tırmanışı, serbest atlama gibi uç sporları çok seviyor. Dindar sayılmaz ama maneviyatı çok güçlü bir kadın olmasına rağmen anarşisttir de. Mülkiyetin hırsızlık olduğuna inanır. Paylaşmayı çok ama çok sever. İngilizce, Fransızca, Almanca, Arapça ve Afrikanca dillerini çok iyi konuşur. Babası Cezayir asıllı bir Fransız, annesi ise Güney Afrikalı siyahi bir kadındı. Şu an hayatta olmayan bu iki ebeveyninin harika bir karışımı olan eşsiz bir melezdir Vesper’ım. Son iki yıldır bana tahammül ediyordu. Ta ki on gün önce, bana bu son mektubunu yazdığı ana dek…

    Kahvaltı tabağımda ne varsa silip süpürdüm. Demlikteki tüm çayı da içtim. Çayı, kendimi bildim bileli çok sevmişimdir. Kutuda kalan son Djarum sigaramı da içip, hesabı istedim. Ödemeyi yaptıktan sonra terasa çıktım. Uzunca bir süre, karşımdaki görkemli manzarayı izledim. Yerden üç yüz yetmiş dört metre yüksekteydik. Manzarayla vedalaşarak asansöre bindim. Elimdeki özel anahtarı gerekli yuvaya yerleştirdim. Sadece asansör teknisyenlerinde olan bir anahtardı bu. En üste, antenlerin yanına çıktım. Ceketimi ve ayakkabılarımı çıkarıp usulca yere koydum. Geride bir not falan bırakmayacaktım. Saçma bir dünyayı, neden bir saçma not daha yazarak bulandıracaktım ki! Saatime son defa baktım, 23.45’ti ve hala doğduğum gün olan 8 Mayıs günündeydik. Demir parmaklıkları nazikçe aşıp iki elimle sırtıma denk gelen demirleri kavradım. Aşağıya, üç yüz yetmiş dört metrelik görkemli uçuruma baktım. Aşağıya vardığımda sadece bir su lekesi olacaktım, kırmızı bir su lekesi, doğmama, bu dünyaya gelmeme neden olan şu küçük su lekesine dönüşecektim adeta. Vesper, son mektubunda: “Sen Aristo’nun felsefesinde yaşıyor gibisin. Sen başkalarını sevmiyorsun. Sadece kendini daha iyi sevebilmek için başkalarını seviyormuş gibi rol yapıyorsun. Sen kendini bırakmıyorsun, sen kimseye güvenmiyorsun; peki başkaları sana neden güvensin?” diye yazmıştı. Son cümlesi ise: “Artık BİZ yokuz, sadece SEN varsın!” olmuştu.

    Psikologlara taşındığım günlerde, doktorlar hep aynı şeyden dem vurmuşlardı: “Aile içi şiddetli geçimsizlik ve baba figürü eksikliğinden kaynaklanan, anksiyete ve birliktelik korkusu, sorumluk alamama, aile kuramama vb.” Annem çok üzülüyordu. Kırklı yaşlarda hala bekâr ve çocuksuzdum. Bir gün ben öleceğim ve sen yapayalnız kalacaksın diyordu bu dünyada. Vesper da benzer şeyler söylüyordu. Ah bu kadınlar! Hep çok konuşurlar ama hep de doğruyu söylerler değil mi?

    Bir an, sadece çok küçük bir an kanatlarımın olduğunu düşledim. Geçmişte seyrettiğim bir filmde, küçük bir kız çocuğu kendi canını almaya gelen meleke şöyle bir serzenişte bulunmuştu: “Rüzgârı yüzünde hissetmeyeceksen kanatların olsa ne fark eder!” Ama benim kanatlarım yoktu. Yüz doksan santim boy ve doksan kilo ağırlıktaki ben, basit bir hesapla –bir fizik kuralı olarak saniyede on metre düşersem- yaklaşık otuz yedi saniye sonra zeminle öpüşecektim. Aklıma bir makalede okuduklarım geldi: “Yüksek yerlerden atlayarak intihar edenler, normalden dört kat daha uzun geçtiğini söylemişler zamanın.” Sanırım bu bilgiyi atlayıp kurtulanlardan öğrenmiş olmalılardı. Birazdan, bu yüksekten atlama deneyini ben de tecrübe edeceğim. Şu anki ıstırabımı açıklamak adına şunu söyleyebilirim: “Cehennem, sevememekten ötürü acı çekmektir!” çektiğim bu acı, sanki dünyanın Tanrı tarafından terkedilişi gibi bir histi. O halde son noktayı koyalım, Erasmus’un dediği gibi: “Delilik, yemeğin, dolayısıyla yaşamın tatlı kısmıdır”. Küfredin bana tüm dünyanın akıllı delileri. Kendi hiçliğime atlıyorum. Üçten geriye doğru: “Üç, iki, bir ve sıçraaaaaa!”

    Her şeyden önce, kendim yerine nesnelere ve insanlara bağırıp çağırmakla, hep hedefin çok uzağına düştüğümü duyumsadım, ömrümün bu son anlarında. Ne, iyi bir evlat olabildiğimi duyumsadım, ne de iyi bir sevgili. Bir kadının, sevdiğim kadın Vesper’ın ellerinin içine bırakamadım yüreğimi, güvenemedim kimselere, kendime bile! Doğarken ölmek denen şey bu sanırım. Duruma uygun düşen şekilde, yazar Camus aynen şöyle demiş: “Yaşamındaki her şeyden ama her şeyden, tek tek vazgeçmelisin ki büyük hedefe ulaşıp insan olmayı başarabilesin, bu saçma hayatta kazanmak için önce her şeyden vazgeçmek lazım.”

    Yetmiş sekizden geriye doğru, katları tek tek aşıyordum. Gerçekten dendiği kadar varmış. Havada süzülürken zaman yavaş akıyor. İnsan, etrafın ayırdına varıyor, yaşam koşusunun ince ayrımlarına. Kendimi hiç bu kadar özgür hissetmemiştim. Aynen atalarımın, Çinlilerin dediği gibi: “En kötü karar, kararsızlıktan iyidir.” Sanırım binanın ilk yarısını geçmiştim. Otuz beşinci ya da otuz dördüncü katlar civarındaydım. Son günah çıkarmalar için saniyelerim vardı. Haykırdım: “Hiçbir şeyden pişman değilim! Yine olsa yine yaparım!”

    Tüm hislerimin keskinleştiği, ruhumun adeta bedenimden çekildiği o çok küçük anda, sağ tarafımdan yaklaşan çok ama çok büyük bir kartal gördüğümü duyumsadım. Kafamı rüzgâra rağmen sağa doğru çevirip ona baktığımda bana kurşun hızıyla gelen kartalı gördüm, üzerine gecenin de elbisesini giymiş simsiyah bir kartal üzerime vahşice çullandı. Bir ağacın gövdesinin yere düştüğünde çıkardığı gürültülü bir sesle bana çarptı ve beni adeta kucaklayıp sıktı. Aşağı doğru olan düşüş yönüm bir anda hızla soluma doğru kaydı. Bu sert darbeyle neredeyse bayılıyordum ama ayık kaldım, ne olup bittiğini kavramak istercesine. Bu kartal, sadece bir-iki saniye sonra pençesiyle bir hareket yaptı ve üstümüzde kocaman, dev gibi, beyaz renkte bir bulut beliriverdi. İçim geçti, bayılmışım…

    Kendime geldiğimde yanımda sağlık görevlileri ve bir ambülans vardı. Ayrıca, yukarıdan düşüşüm anında gördüğüm büyük ve yırtıcı bir kuşu andıran, üzerlerine Wingsuit giymiş –kanat elbise uçuşunda kullanılan türde- on kartal adam da etrafımı sarmıştı. Vesper da yanlarındaydı, aynı kıyafeti giymişti ve elinde sanırım biraz önce topladığı paraşütü vardı. Bana gülümserken sağ elinin işaret parmağını dudaklarının üzerine götürüp sus işareti yaptı. Diğer tüm kartal adamlardan oluşan arkadaşları da bana tebessüm ediyorlardı. Vesper’ın gözlerinden yaşlar süzülüyordu…

    Hep beraber plazanın teras katındaki restorana çıktık. Vesper ve arkadaşları, olup biteni bana en ince detayına kadar anlattılar. Özellikle Vesper’ın söyledikleri beni derinden etkilemişti. Tüm bu planı kuran o idi. Benim, kendimle hesaplaşmamı istemişti. Kendime meydan okumam gerektiği düşünmüştü. İçimdeki sıkışan şeyi atıp kurtulabilmem için, gerekirse beni kışkırtarak sert bir şeyler yapmam gerektiğini düşünmüştü. Base jumping, serbest düşüş olayı daima bana çok heyecan veren bir olaydı. Vesper da bunu çok iyi biliyordu. Ağlama ediminden bile yoksun olduğumdan, duygularımı patlatabileceğim yegâne yer gökyüzüydü. Beni benden çok daha iyi tanıyordu Vesper. Riskli bir plandı. Ama risk almadan bir şey elde etmek olası değildi bu hayatta. Herkes kendi hamlesini doğru ve zamanında oynamıştı. Plazanın çevresindeki her binaya bir kartal konmuş ve benimle beraber hepsi de aynı anda boşluğa atlamışlardı. Plazanın neresinden atlayacağımı hiçbiri bilmediğinden en mantıklısı da buydu. Ve en doğru yeri elbette Vesper seçmişti, beni cehennemden, düşüşten o çekip almıştı. Bana yeni bir şans vermişti. Hikâyemin henüz bitmemiş olduğunu, yaşam kitabıma yazacak daha nice şeylerim olduğunu bana anlatmak istercesine hem de.

    Vesper sol eliyle nazikçe yanağıma dokunup bana bir ömür sürmesini dilediğim o ılık ve güzel öpücüğünü verdikten sonra kulağıma doğru eğilip şunları söyledi: “Saat şu an 02.30. Kırk beş dakika sonra Paris’e bir uçak var. Annene, beraber bir ziyaret yapmamıza ne dersin?” Ona cevaben: “Harika bir fikir bu Vesper. Varlığın beni hep daha iyi biri olmaya itiyor. Fakat bu kısa sürede nasıl yetişeceğiz uçağa?” dedim. Vesper hınzır bir şekilde gülümsedi: “İstediğin bu olsun James, yedek Wingsuit’im yanımda, giy şunu, uçarak ve süzülerek gideriz havaalanına.” Diğer kartallar da başlarıyla onayladılar. Terasın kenarına gelip hep beraber, on iki kartal, aşağıya doğru çığlıklar eşliğinde atlarken Vesper’a doğru şöyle bağırdım:

    “Âşıkların deliliği, mutlulukların en yücesidir!”

    ***

    4.Bölüm

    HAŞHAŞİLER

    Zaman mefhumunu iyice yitirmiştim. Zihnim o derece bulanık ki, son bir hafta içinde yaşadıklarım neredeyse bugünün tarihini unutturuyor bana. Sanırım 2008 yılı, Haziranın on ikisi ve perşembe günüydü. Başıma geçirdikleri kukuleta benzeri şey keçi postundan yapılmaydı. Torbanın içi leş gibi çürük et kokuyordu. Etrafımı çok az duyabiliyordum. Yüksek ihtimal bir kamyonun kasasında, oldukça rahatsız şekilde, terleri çürümüş peynir gibi kokan ve aralarında Urduca konuşan, silahlı olduğunu varsaydığım, iki Pakistanlı korumanın eşliğinde yolculuk ediyordum. İçinde bulunduğum araç, Haşhaşiyyelerin eğitim üssüne doğru ilerliyordu. Neredeyse beş yıllık ajanlık içgüdülerimle -bir şekilde- bu insanların aralarına girmenin yolunu bulmuştum ve bundan dolayı da oldukça gönençliydim…

    Size kendimi tanıtayım. Benim adım Kemal Çayan. Çocukluk çağımdaki hemen tüm okul eğitimimi, babamın konsolos olması münasebetiyle birçok farklı ülkede aldım. Babamın Londra, Fransa, Lübnan ve Moskof’ta konsolosluk yapması sayesinde, çok küçük yaşlarda tam dört dile vakıf olmuştum: İngilizce, Fransızca, Rusça ve Arapça dilleri, neredeyse anadilim olan Türkçem kadar iyilerdi. Bundan tam on altı yıl önce, 1992 Martının yedinci günü, tüm ailemi bir uçak kazasında yitirdim. Bu dünyada yapayalnız kalmıştım. Üniversite eğitimimi yapacağım ülkeyi ve okulu seçmem konusunda onayını alacak kimsem de yoktu. Doğduğum topraklarda yaşamak ve sanırım anadilimi de kullanmak istediğimden, sınava girerek İstanbul’da bulunan Galatasaray Üniversitesi Hukuk Fakültesini kazandım. Beş yıllık Fransızca hukuk eğitimim bittikten hemen sonra, 1999 yılı Ekim ayında, Fransa’nın Paris kentinde bulunan Sorbonne Üniversitesinin Uluslararası Hukuk Master ve Doktora programlarına kabul edildim. Fransa’daki eğitimim toplam dört yıl gibi kısa bir süre içinde bitmişti. 2003 yılı Ekim ayında, Paris’ten İstanbul’a döndüm. Amacım iyi bir hâkim olabilmekti. Hâkim ve savcılık sınavına hazırlanmaya başladım. Galatasaray Akademiden bir kız arkadaşımla Aya İrini kilisesinde bir klasik müzik konserine katılmıştım. Verilen arada, arkadaşımla Kavaklıdere kırmızılarımızı ayaküstü içerken, Lübnan’da yaşadığım yıllarda tanıştığım, babası benimki gibi konsolos olan Ürdünlü Ayetullah ile karşılaştım. Sarılıp öpüştük. Kız arkadaşım, O ve ben konser sonrası Taksim Tünel Kahvede demlenmeye devam ettik. Türkçesini daha da geliştirmişti. Bana MİT’e[13] girdiğini, iki yıldır orada çalıştığını ve benim gibi çok dilli ve hukuk eğitimi almış birine çok ihtiyaçları olduğunu belirtti. Neyse uzatmayayım. Beni üç gün sonra alıp Ankara’ya, MİT Müsteşarı ile bir tanışma yemeğine götürdü. Müsteşar işinin ehli, iyi görünümlü ve genç biriydi. Amerika’da MIT ve Yale Üniversitelerinde mühendislik ve hukuk eğitimi almış, çift diplomalı, dahi zekâda bir vatanseverdi. Önüme koyduğu iş teklifi, şartlar, olanaklar inanılmazdı. Çok fazla ayak sürümedim. Teklifini kabul ettim. 2003 yılı Kasım ayı ortası MİT’teki memuriyet hayatım başlamıştı. Artık bir Türk ajan adayıydım…

    İki koruma beni kamyondan indirdiler. İkisi de kollarıma girmiş olduklarından, önümü görmeden rahatlıkla yürüyebiliyordum. Beni içine aldıkları odada çok kesif bir haşhaş –afyon- kokusu vardı. Bilgilerim beni yanıltmıyorsa, Haşhaşiyyelerin yüce lideri sayılan Hasan Sabbah, 1090 yılında sözcük anlamı Kartal Yuvası olan Alamut Kalesini ele geçirmesiyle, bu kült topluluğu kurmuştu. Hasan Sabbah ve müritleri, İran menşeli İsmailliye tarikatına bağlıydılar. İngilizcedeki Assassin sözcüğünün Arapça Haşhaşin –afyonkeş- sözcüğünden türediği varsayılmaktadır. Sabbah, örgüt üyelerine Assassin adını vermişti. Bu söcük, Arapçada Bekçiler ya da Sır Bekçileri anlamına gelmektedir. Aslında hepsi de birer fedai ve suikastçıydı. Sabbah’ın, o zamanlar, tek ve büyük bir düşmanı vardı: Büyük Selçuklu Devleti. Selçukluların Büyük Hakanı Melikşah’ı ve onun dünyaca meşhur Büyük Veziri Nizamülmülk’ü öldüren de haşhaşiyyelerdi[14]. Bu tarikat, 1256 yılında Moğollar tarafından Alamut Kalesi zapt edilinceye dek çok günah işlemişti. Bilinen en son eylemleri 1389 yılında görülmüştü. Sabbah’ın felsefesi basitti: “Biz sadece bir kişiyi öldürmekle kalmayıp, bin kişinin kalbine de korku tohumları ekeceğiz.” Günümüzde, sözcük anlamı: “İnsanların yüreklerine korku salmak” olan Terör kelimesinin, neredeyse bin yıl evvelki karşılığı: “Haşhaşiyyeler” idi. Bazılarına göre, Sabbah, müritlerine devamlı afyon içirerek onları yapacakları suikastlara hazırlardı. Kafaları iyi olan müritler, basit bir çiçek bahçesini gördüklerinde bunu cennet sanırlardı. Başka bir inanışa göre de; haşhaş maddesinin erginleme-eriştirme[15] törenlerinde yeni üyeye ölümden sonra kendisini bekleyen ödülleri göstermek için kullanıldığı da söylenmektedir. Beni en üzen, hatta cevap bulamadığım şey ise; Sabbah, Nizamülmülk ve büyük şair, matematikçi, astronom ve bir feylesof olan Ömer Hayyam’ın, üçünün bir arada aynı medresede eğitim görmüş olmalarıdır. Ne ilginçtir ki, çok büyük iki âlimin yanında, bir de çok büyük bir zalim yetişmişti bu medreseden…

    Teşkilata girdiğimden bu yana yirmi altı ay geçmişti. Ufak tefek yurt dışı görevler dışında, henüz, dişe dokunur bir operasyona katılmamıştım. Bir sabah Ankara’da merkez bürodayken, Müsteşar beni odasına çağırdı. Yanındaki üç Lübnanlı askeri ajan ve Rus gizli servisinden bir FSB ajanıyla Arapça konuşmamı istedi. Dört ajan ile bir saate yakın Arapça görüşmemizden sonra Müsteşara dönüp: “Tamamdır Müsteşar, adamımız bu!” şeklinde İngilizce beyanda bulundular. Müsteşar, yeni görev kâğıtlarımın bulunduğu evrak çantasını bana verdi ve vatanın yüzünü kara çıkarma diyerek benimle tokalaştı. Sonraki bir hafta boyunca operasyon için hazırlık yaptım. Hala hatırımdadır; 2006 yılı Ocak ayının yirmi biri akşamı saat 19.30’da, Cessna 172 uçağımın koltuğuna atlayıp Yeşilköy Uçuş Kontrol Kulesinden de onay alıp Beyrut’a doğru yedi saat sürecek yolculuğuma başlamıştım. Çantamdaki evraklara göre yeni görevimin adı: “Haşhaşiyye Tarikatına Sızma Operasyonu” idi. Bu tarikata sızıp, planlarını, amaçlarını, müritlerini öğrenmek ve hem kendi ajansımı hem de bizimle işbirliği yapan dünyadaki tüm gizli servisleri bundan haberdar etmekti. Fiziğim, vücut yapım, göz ve saç rengim; en önemlisi de anadil düzeyinde Arapçam beni en kalifiye elaman yapmıştı bu iş için. Tam iki buçuk yıl ülke ülke dolaşıp amacıma ulaştım. Yemen’de kaldığım süreçte, İsmi İsrafil olan yetmiş beş yaşında, İranlı ve eski bir haşhaşiyye müridiyle arkadaşlık kurdum. Ona kendimi, tüm ailesini ilk Irak savaşında kaybetmiş bir Iraklı Şii olarak tanıttım. Aslında bir açıdan doğru söylemiştim. Ne annem ne babam ne de kardeşlerim vardı bu dünyada. İdeal ajan tipiydim işin doğrusu. Neyse, onunla baba-oğul gibi olduk. Bana tüm sırlarını, nargilede tömbeki tüttürdüğümüz gecelerde yavaş yavaş anlatmıştı. Nihayetinde beni klana aldırmak için yöneticilerden biriyle bir görüşme de ayarladı ve tam bir ay bekledim. Bir gün, sabah namazı için abdest alırken -görevim icabı namaz kılıyordum- yüzlerini bile göremediğim dört kişi tarafından derdest edilerek başıma taktıkları ve etrafı göremediğim bir kukuletayla bir araca bindirildim. Yeni eğitim ve öğretim kurumuma doğru yolculuk ederken zihnimde cevaplanması gereken binlerce soru vardı.

    Epey saat sonra, başımdaki örtüyü çıkardılar. Gözlerim bir-iki dakika içinde odanın loş karanlığına alıştı ve etrafımdaki yüzleri seçebildim. İlk dikkatimi çeken etrafta Arap kıyafetleri içinde hem erkek hem de kadınların olmasıydı. Kadınların başları örtük bile değildi, ama olabildiğince kapalı, milis gibi giyinmişlerdi. Normalde, Şeriata göre, haremlik-selamlık vardır ve kadınlar erkeklerle aynı oda içinde -birinci derece akraba değillerse- bu şekilde yan yana sohbeti bırakın aynı odada oturamazlardı bile. Burada şeriat işlemiyordu anlaşılan. Haşhaşiyye Tarikatı, hem erkek hem de kadın müritlerden oluşuyordu. Adının Faruk ve bu klanın lideri olduğunu söyleyen, tahminimce Suriyeli bir fellah, epey samimi bir dille ve çok temiz bir Arapçayla benimle konuşmaya başladı. Suriyeliler, Suudiler gibi bu derece iyi Arapça konuşamazlar. Ama karşımdaki kişi oldukça iyi eğitimli biriydi ve bana, özellikle yüz ifadesi, Latin Amerikalıları anımsatıyordu. Faruk, ben ve diğerleri enikonu birbirimize ısınmıştık. Bana nargile ikram ettiler, hem de tömbekili. Enfiye tuttular. Harika bir Yemen kahvesi ikram ettiler. Son olarak da bana kod adımı söylediler: ‘Mahir’.

    Ertesi gün oldukça keyifli bir merasimle klana kabul edildim. Keyifli diyorum, çünkü İslam dininin yasakladığı her şey burada serbestti adeta. Afyon, esrar, enfiye, hurmadan yapılma içkiler, dışarıdan gelen hizmetli kadınlarla cinsel ilişki -mürit kadınlarla ilişkiye girmek kesinlikle yasaktı- hemen her şey vardı bu mezbahada. Zaten soluduğumuz hava yüzünden genelde kafalarımız hep güzeldi. Çok ciddi bir eğitim sürecinden geçeceğimi daha ilk günden anlamıştım. İlk günün sabahı, fellahlardan bir tanesi ders anlatıyordu. Sınıfta kadınlı-erkekli karışık halde oturuyorduk. Ders konusu bomba kimyasallarıydı. Yüksek tavanlı ve medrese tarzı büyükçe bir odadaydık. Şöminede bir balya esrar hafif hafif yanıyordu. Herkes duman altıydı. Masalarda şerbetler, içkiler ve meyveler vardı. Ama herkes pür dikkat anlatıcıyı dinliyordu. Aslında herkes, bir nevi anlatılanlar ile adeta esrimişti. Coşku okyanusunda yüzüyorduk. O kadar dikkatliydik ki havadaki arının kanat seslerini borazan sesi gibi algılıyorduk. Elime silah verip o kanatları kopar deseler tek kurşunla bir arının tüm kanatlarını yolardım. Bir anda onu gördüm! Bir çıngıraklı yılan; dehşet sesler çıkarıp kucaktan kucağa, masadan masaya, bacaktan bacağa, aramızda dolanıyordu. Sonra fark ettim, tek başına değildi. Onlarcası vardı odada. Hiç kimse bu durumu yadsımıyordu. Adeta daha da esrimişlerdi. Bir tanesi, bacağıma ilk dokunduğunda çok ürkmüştüm. Ama sakıncalı davranarak bunu bertaraf ettim. Bir saat sonra yılanlar adeta ellerimizde otuzüçlük birer tespihti. Sanırım yılanlar ve biz, havadaki afyon dumanının etkisinden yekvücut olmuştuk ve birbirimizi tamamlıyorduk. Yılan gibi soğuk, kalleş, acımasız, sinsi suikastçılardık bizler…

    Silah, bomba, dövüş sanatları, lisan -Farsçayı da burada öğrendim- eğitimlerimiz altı ay kadar sürdü. Tarih 2008 yılı Aralık ayını gösteriyordu. Eğitimimizin son ve en önemli aşamasına gelmiştik. Bu aşamada, bizler hem sabır, hem saklanma ve gizlenme rutinleri hem de psikolojik açıdan nasıl kudretli olunacağına dair bir dört ay daha eğitim alacaktık. Sıradan insanların üç-beş yılda öğrenebileceğini, bizler gibi gerçek dünyada üst düzey eğitim almış haşhaşiyye müritleri sadece bir yıldan az bir sürede öğrenmiştik. Herkes alacağı suikast görevi için beklemeye başlamıştı…

    Haşhaşiyyeler, Çinlilerin yetiştirdiği bambu ağaçlarına benzerler. Şöyle ki: Çinliler önce bambu tohumunu toprağa eker, onu sular ve gübreler. Birinci yıl tohumda herhangi bir değişiklik olmaz. Tohum yeniden sulanıp gübrelenir. Bambu ağacı ikinci yılda da toprağın dışına filiz vermez. Üçüncü ve dördüncü yıllarda her yıl yapılan işlem tekrar edilerek bambu tohumu sulanır ve gübrelenir. Fakat inatçı tohum bu yılda da filiz vermez. Çinliler, büyük bir sabırla beşinci yılda da bambuya su ve gübre vermeye devam ederler. Ve nihayet beşinci yılın sonlarına doğru bambu yeşermeye başlar. Altı hafta gibi kısa bir sürede yaklaşık yirmi yedi metre boya ulaşır. Özetle haşhaşin felsefesi demek: “Çalışın, sabredin, daima inançlı olun ve asla vazgeçmeyip doğru ana kadar bekleyin” demektir. Bir haşhaşin, kaya gibi sert bir mizaca ve çok sağlam bir sabra sahiptir. Aldığı görevi yerine getirebilmek için yıllarca sabırla bekleyebilir ve kendi canı pahasına kendisine verilen görevi muhakkak yerine getirir…

    İçli dışlı olduğum dört mürit vardı. Bunlardan biri kadındı. Hepsinin de çok ilginç görevleri vardı. Mesela kardeş olan Gürcistanlı iki erkek müride; ABD’nin Boston kentinde her yıl düzenlenen bir Boston Maratonu koşusunun bitim noktasında, Nisan 2013 tarihinde bombalı saldırı yapmaları için gerekli eğitim ve görev bilgisi kendilerine verilmişti. Kadın olan müride; Eylül 2012 tarihinde, Libya’nın Bingazi şehrindeki ABD Konsolosluğuna düzenlenecek saldırıyla, ABD Büyükelçisini ve üç elçilik çalışanını öldürmesi için gerekli eğitim ve görev talimatları verilmişti. En son mürideyse; Ekim 2011’de Libya diktatörü Muammer Kaddafi’yi öldürmesi için gerekli eğitim ve görev talimatları verilmişti. Haşhaşiyyeler, Think-Tank yani çok uluslu bir düşünce kuruluşu gibi ar-ge yaparak ileriye dönük çok net planlar yapıyorlardı. Dünya üzerinde hiçbir imparatorluğun yaşayamadığı süre boyunca, bin yıla yakındır ayakta kalmalarına şaşılmamalıydı…

    Afyonu çok kullanmasam da soluduğumuz atmosfer daima kafa yapıcıydı. Dışarı çıkmamıza izin verilmese de, edindiğim bilgi ile Kudüs’te bir yeraltı karargâhında olduğumuzu öğrendim. Klanın iki lideri vardı ve bu ikisini, bir gün hamam da saç-sakal tıraşı olurlarken çok dikkatli inceleme olanağı buldum. Ankara merkez büroda evrak çalışmalarımda fotoğraflarını görmüştüm. Bu kişiler; Amerika Teksas eyaletinde konuşlanmış olan paralı askerlik kuruluşu Blackworld[16]da üst düzey yönetici olan William Walter ve Gustavo Alvarez Marquez’diler. Annemin yüzü nasıl bana tanıdıksa, bu ikisininkiler de o derece tanıdıktı.

    İlerleyen günlerde çok kritik bir hata yaptım. Bir gece mürit arkadaşlarımla yemek yiyip içki içerken, afyonun da etkisiyle, sohbet esnasında klanın liderleriyle ilgili bildiklerimi ağzımdan kaçırdım. Önce kimse bozuntuya vermedi. Ama ok yaydan fırlamıştı ve bu bilgi gerekli yerlere derhal ulaşmıştı. Bir sabah, palas pandıras yatağımdan alındım. Beni, hepimizin çok yakından tanıdığı, iki metre boyunda, yüz kırk beş kilo ağırlığında, bir pankreas güreşçisi gibi mermer bir vücuda sahip idam mahkûmlarının cezasını kendi elleriyle veren celladımız Dybbuk’a[17] teslim ettiler. Tutuklanmamdan sonra, damarlarımdan verdikleri uyuşturucunun öylesine etkisindeydim ki olanı biteni tam kavrayamıyordum. Bugün, idamı yapılacak dört kişiden biriydim. İdam, bir ayin eşliğinde yapılıyordu: “Herkes, kendi önünde başı kesilenden akan kanı, elindeki havluyla silip temizledikten sonra olduğu yerde diz çökecekti.” Celladın elinde, Hz. Ali’nin Zülfikar[18] kılıcını andıran dev bir pala vardı. Kılıç, ağırlığı en az sekiz kilo olan çelik bir ölüm makinesiydi adeta. Ölüm sarhoşluğu içinde, önümdeki üç kişinin başlarının vücutlarından arındırılmasını izledim. Dybbuk, onları adeta kabak keser gibi doğruyordu. Bana sıra geldiğinde, elime temiz bir havlu alıp yere çömeldim ve yerdeki kilolarca kanı silip temizledim. Uyuşturucunun etkisinde, bir köpek gibi itaatkâr davranıyordum.

    Dybbuk sağ yanıma doğru geldiğinde ben dizlerimin üstünde rükûda oturur gibi oturuyordum. Unutmadan, müritlerin vakit namazı kılmadıklarını söylemiştim sanırım, ancak her Perşembe gecesi, ben ve diğer tüm müritler, sabahlara dek, bir nafile namazı olan Tespih namazını kılar ve zikir yapardık. Bu tip etkinliklerde Dybbuk da her zaman hazır bulunurdu. Celladım, sanırım bu yüzden beni sevmişti. Elime kılıcını tutuşturdu ve bana doğru şöyle seslendi:

    -İki elinin şehadet ve başparmaklarıyla kılıcı her iki yanından kavra ve başının arkasında, ense hizanda tut, hemen geliyorum.

    Hatırladığım kadarıyla, bu şekilde bir ayin yoktu. Sanki eziyetimi arttırmak istemişti. Yanımdan ayrıldı. Aynen dediği gibi yaptım. Aklımda hiçbir şey yoktu, bomboştu zihnim. Ölümden korkmuyordum. Zaten ölümden, Tanrıdan ve cehennemden korkarak bir insan nasıl huzurlu yaşayabilirdi ki dünya hayatında. Vücudumu saran adrenalin öyle yoğunlaşmıştı ki, damardan aldığım afyon etkisini yavaş yavaş yitiriyordu. Zihnim billur gibi berraklaşmış ve aydınlanmıştı. Günahlarım için tövbe edip Tanrıya dua ediyordum. Başıma gelecek olanın bilincindeydim ve huzurluydum. Tek üzüntümse; görevimi layıkıyla yerine getiremeyip öğrendiklerimi MİT’e, teşkilata haber veremeyecek oluşumdu. Kendi kederimle yoğrulurken Dybbuk çıka geldi. Kılıcını elimden aldı ve şöyle dedi: “Tanrının selameti üzerine olsun.” Ve sonrasında kılıcını, hiç bekletmeden olanca kuvvetiyle enseme indirdi. Başım, hemen önüme düştü. Vücudumdaki kanın tamamı bir anda göğsümden aşağıya, yere doğru sel olup aktı. Sanırım ölmüştüm…

    *

    Aynada görünen bir adama bakıyordum. Karşımda, yüzü simsiyah bir adam vardı. Sanırım o bendim. Etraf çok bulanıktı. Her zaman uyuduğum odadaydım. İstirahat eden bir mürit vardı yatağında. Adının Muhammed olduğunu biliyorum. Tüm klanın en ahlaklısıydı. Başına gelen korkunç şeyler sonucu, bu terörist yetiştirme yuvasına düşmüş bir garibandı. Çok fazla konuştuğum biri değildi, kimseyle pek takılmazdı. Birden odanın kapısı açıldı, içeri onlarca mürit girdi. Uyuyan Muhammed’e tekme atıyorlar ve alay ediyorlardı. Hatta içlerindeki kadınlar bile ona küfür ediyorlardı. Enteresan olan, odada onların görüş mesafesinde olmama rağmen hiçbirisinin beni fark etmemiş olmasıydı. Sanki üzerimde bir görünmezlik pelerini vardı. Ayağa kalkıp yanlarına gittim. Birinin ensesine bir Osmanlı tokadı aşk edip yanındakinin de mabadına okkalı bir tekme indirdim. Beni göremediklerinden, birbirlerine küfredip kavgaya tutuştular. Her ikisi de ben yapmadım dediyse de birbirlerini inandıramadılar. Grupta kargaşa çıktı ve hepsi de, benim varlığımın farkına varamadan dışarı çıkıp gözden yittiler. Muhammed bana dönüp: “Tanrı senden razı olsun yoldaş!” dedi. Şaşırdım. “Beni görebiliyor musun?” dedim cevaben. “Hayır” dedi, “Ama varlığını hissedebiliyorum.” Çok ilginç bir durumdu bu. Beni algılayabildiğine göre sanırım bir psişikti. Ona, olan biten her şeyi anlatarak öç almak istediğimi söyledim. Kanımca, hala buralarda olmamın önemli bir nedeni olmalıydı. Bu tarikatı ve tüm liderlerini yok etmeliydim. Muhammed’i kendi tarafıma çekmiştim. O ve ben bir haftalık bir hazırlık ve analiz çalışmasından sonra bu iki Latin Amerika kökenli ABD vatandaşı kalleşin, Müslüman ve Arap kökenli müritleri, afyon-içki ve kadınların da yardımıyla rahatça manipüle ettiklerini ve son on senedir dünya üzerindeki -hem Batıda hem de Doğudaki- birçok terörist faaliyetleri, etki altındaki bu insanlara yaptırttıklarını anlamıştık. Ayrıca bu klanın benzerlerinden, Arap yarımadasında ve farklı birçok coğrafyada daha onlarcası vardı. Birleşmiş Milletler istatistiklerine göre, 2001 Amerika New York’taki Dünya Ticaret Merkezi Binalarının bombalanmasından bu yana, dünyada teröristler tarafından işlenen suçlarda dört bin civarında insan öldürülmüştü. Ama Batılı ülkelerin, özellikle ABD-İngiltere-Fransa ve İsrail’in, terörist faaliyetleri durdurma adına Ortadoğu-Asya-Afrika ve Arap Yarımadası ülkelerinde yarattıkları savaşlarda neredeyse iki buçuk milyon insan yaşamını yitirmişti. Batılı ülkeler; silah sanayi, petrol vb. ile zenginliğine zenginlik, topraklarına toprak katıyorlardı. Muhammed ve ben, bu rezilliğe, bu acılara ve bu keşmekeşe biraz olsun dur diyebilmek, yoksul halklara biraz nefes aldırabilmek istiyorduk.

    Muhammed tam bir görev adamıydı. O bilekti, bense beyin. Tüm yönetim kadrosunu çok kısa bir süre içinde teker teker ortadan kaldırdık. Ama bu arada işin ilginç yanı, tek bir müridi bile öldürmemiştik. Bu denli ölümlerin fazlalığı klanda kargaşa yaratmıştı. Herkes domino taşı gibi düşerken elimizden kurtulan bazı müritler görevlerini yapabilmek ve zamanı geldiğinde harekete geçebilmek için tüm dünyaya dağılmışlardı. Bu arada Muhammed çok önemli bazı evrakları da ele geçirmiş ve bunları, benim yönlendirmemle, MİT’e ulaştırmıştı. Klan yok olduğunda O ve ben, yer altından yer üstüne, kutsal topraklara, Kudüs’e çıktık. Klandan kurtulduğumuzun üçüncü gecesi, onunla vedalaştık. Öncesinde benimle diz çöküp tövbe etti ve artık bir haşhaşiyye olmayacağını, hayatının sonuna dek iyi bir insan olarak yaşayacağına dair ant içti. Onunla bazı kontaklarımı paylaşarak, ona Habeşistan’a –Etiyopya- gitmesini ve oraya yerleşip iyi ve onurlu bir iş tutmasını önerdim. Artık öcümü almış ve görevimi tamamlamıştım. Ruhum huzura kavuşmuştu. Bu dünyadan ayrılmak için hazırdım. Ansızın gözümün önünde, Da Vinci’nin Vitruvius Adamına benzeyen bir siluet beliriverdi: “Lütfen benden korkma!” dedi. “Sana yardım etmek için buradayım. Benim adım Ashriel[19]. Tanrının beş büyük meleğinden biri olan Azrail’in bana ilettiği mesajı sana iletmekten sorumluyum. Sen doğduğunda, Azrail, adını bir deftere yazmıştı. Biraz önce de adını defterden silmek istedi. Ama aldığı yeni emre göre adın bu defterde bir müddet daha duracak. Şimdi faniler arasına dönme vaktin geldi Kemal!” dedi ve birden geldiği gibi de yok oldu. Zihnim bulanıklaştı. Adeta bir burgaca girdim ve kendimden geçtim.

    *

    Sol kolumda şiddetli bir acı hissederek derin uykumdan uyandım. Pembe yanaklı ve güleç yüzlü esmer bir kadın sol elimi kendi elleri arasına almış, kolumdan bir şey çıkarmaya çalışıyordu. Bir serum iğnesiydi bu. İki gözümü de açıp ona: “Hey, ne yapıyorsun?” diye çıkıştım. “Telaşlanma, artık seruma ihtiyacın kalmadı,” deyip beni eliyle teskin etti. GATA’da[20], eski gücümü toplamak için on gün daha kaldım. Vücudum, kanımdaki uyuşturucu zehrinden arınıncaya dek Türk doktor ve hemşirelerin ellerine emanettim. MİT Müsteşarı ve merkez bürodan mesai arkadaşlarım ara sıra gelip durumumu sordular. İyice düzelince olanları hatırlamaya başlamıştım. Muhammed isimli mürit de benim gibi bir ajanmış, hem de Lübnanlı bir askeri ajan. Elbette o da benim gibi bekâr ve ailesiz bir vatanseverdi. Afyonun öyle bir etkisine girmişim ki kendi idamımı zihnimde yaratmam ve bunun sonucu olarak da kendimi provoke ederek zihnimde yarattığım büyük bir istekle, operasyonda başarılı olmamız kaçınılmaz olmuştu. Elbette gördüğüm bazı şeyler ve özellikle o melek, uyuşturucunun sanrı yan etkileriydi. Operasyon bitinceye dek ayakta kalıp son kurşun da sıkıldıktan sonra vücudum pes etmişti. Muhammed olmasaydı şimdi burada olamazdım. Müritlerin çoğu tutuklanmıştı ama bazıları da elimizden kaçmıştı. Ayrıca, hem uyuşturucu yüzünden hem de müritlerin ağızlarını çok sıkı tutmalarından dolayı ikimiz de hemen hiçbir projelerini hatırlayamıyorduk. Yazılı bir evrak da bulamamıştık. Ama aklımızda olan bütün eşkâlleri ajanslarımızla paylaştık. Çok yakın zamanda, tutuklamalar olacağından emindik. Aradan kaçırdıklarımız içinse ‘her şey olacağına varır’ diyebilirim. İşin sevindirici yanı ise; yönetici kadronun tamamı, yerin iki metre altını boylamıştı ve hepsi de ortadan kaldırılmıştı. Ortaçağda br engizisyon işkencesinde cellatların ya da rahip sınıfının dediği gibi: “Toprakları bol olsun!” Aslında operasyon bir anlamda başarıya ulaşmıştı. Hem böyle bir yapının varlığını ispat etmiştik, hem de Blackworld denen kan emicilerin foyasını ortaya çıkarmıştık. Tüm dünya, bu vatan haini ve kışkırtıcı şirket çalışanlarının yaptıklarını öğrenmişti…

    *

    23 Mayıs 2009 Cuma günü, Muhammed’i, İstanbul Atatürk Havalimanı Dış Hatlar Terminalinde, ülkesine Lübnan’a doğru yolcu ediyordum. Ona yeni görev yerini ve operasyonunu sorduğumda hınzırca tebessüm ederek: “Bilmiyorum ama tasalanma Kemal, eninde sonunda yollarımız kesişir. Kötülüğe ve emperyalizme karşı olan savaşımızda muhakkak yine aynı cephelerde çarpışırız seninle,” dedi. Sarıldık ve vedalaştık. Bindiği uçağın güven içinde havaya yükseldiğini görünce rahatlayarak polis kontrol kapılarından geçip Atatürk Havalimanı apronuna çıktım. Cessna 172’min olduğu hangara gidip onu yerinden çıkardım. Koltuğa binip pervaneleri çalıştırdığımda cep telefonumdaki mesajı tekrar okudum. O, beni çağırıyordu ve anlaşılan çok özlenmiştim. Kuledeki kontrol memuru, telsizden: “Varış yeriniz neresi?” diye sorduğunda, görevliye, aklımdaki yer ve ismi söyleyiverdim:

    “Venedik, Vesper!”

    ***

    5.Bölüm

    SHARON

    Guangzhou’da yazlar, özellikle de Haziran ayları hava sıcaklığı otuz beş ile kırk derece aralığında seyretmesine rağmen, Asya Kıtasının Tufanları ile Muson yağmurları yüzünden bu coğrafyada iklim şartları çok çetindir. Bu sabah, gökyüzü sanki bir çağlayan gibi yeryüzüne inmişti de şehrin caddeleri ile sokaklarından gürül gürül akıyor, dehşet bir rüzgâr da döne döne yağan sağanak yağmur ile beraber tüm hayatı olumsuz etkiliyordu. Gel de şimdi bu havada boş bir taksi bul! Guangzhou’nun araç trafiği, İstanbul’u hiç aratmaz. Çin’in en kalabalık ve en önemli eyaletlerinden biridir Guangzhou. Taşralarıyla beraber toplamda altmış milyon insan yaşıyor bu eyalette. İstanbul’la kıyaslarsak, benim yaşadığım şehir merkezi –bir dörtgen olarak düşünürsek- Maslak ile Aksaray arası bir yüz ölçümüne sahiptir ve yaklaşık on altı milyon insan doluşmuştur bu küçük alana. Nereye baksanız, her yerde kum gibi insan vardır. Of! Yağmur da bugün öyle insafsız yağıyor ki, insanı iyice canından bezdiriyor. Güç bela da olsa bir taksi bulmuştum. Hemen içine attım kendimi. Çinli kadın şoföre kendi dilinde, beni, beş kilometre uzaklıkta bulunan NanFang Building’e götürmesini rica ettim.

    Dediğim gibi, Guangzhou şehri İstanbul’a çok benzer. Biliyorsunuz, Boğaz İstanbul’u iki kıyıya, hatta iki kıtaya ayırır. Guangzhou’da da, şehri tam orta yerinden ikiye bölen Pearl River adında bir nehir vardır. Uzunluğu ve genişliği hani neredeyse İstanbul Boğazı kadardır. Üzerinde bizdeki Turyol teknelerine benzeyen küçük vapurlarla, insanlar bir kıyıdan diğerine taşınır. Guangzhou başkent olmamasına rağmen –başkent Pekin’dir- aynen İstanbul’un, Türkiye’nin tam kalbi ve beyni olması gibi, Çin’in sanayi-ticaret ve turistik açıdan en büyük, en kalabalık ve en işlek eyaletidir. Guangzhou’da yaşadığım otel, Pearl Nehrine yürüyerek beş dakika mesafede olan New Asia Hotel. 1927’de İmparatorluk zamanında inşa edilmiş bu otel Türk müşterileriyle ünlüdür. Oda fiyatları da çok ama çok ucuzdur. Hizmet ise harikuladedir. Temizlikse; on üzerinden sekiz alır kanımca. Düşünün, üç yataklı ve kahvaltı içinde odalarının günlüğü yirmi beş Amerikan Doları. Ben tek yataklı bir odaya aylık dört yüz Amerikan Doları veriyorum. Kat görevlisi kadınlar çok becerikli ve hoşsohbettirler. Otuz Yuan[21] karşılığında odanızda size masaj bile yaparlar. Bu arada, onlar Renminbi deseler de, altı Yuan bir Amerikan Doları ediyor burada. Resepsiyondaki kızlar ise dost canlısıdır. Bu oteldeyken, kendimi ülkemde, evimde gibi hissediyorum. Unutmadan, hukuk danışmanlığı büromun olduğu binanın adı NanFang Building. Bu bina 1922 yılında inşa edilmiş. O günlerin en yüksek binasıymış. Bu tarihi binada ofis tutmamın en büyük nedeni, otelime sadece bir-iki kilometre mesafede olmasıdır. Ayrıca tüm Guangzhou’da en tanınan beş binadan biri olması da işlerimin iyi gitmesini sağlıyor.

    Gerçek adım Kemal Çayan olamasına rağmen burada herkes bana Avukat Türk Kemal der. İstanbul ve Fransa’da hukuk eğitimi aldıktan sonra, 2003 yılı Kasım ayında, yine akademiden arkadaşım olan Ürdünlü Ayetullah’ın aracı olmasıyla, Türkiye Cumhuriyeti MİT’inde yönetici asistanı olarak çalışmaya başlamıştım. Sadece bir yıl sonra ajanlık statüsüne yükseldim. Kudüs’te, 2006-2009 yılları arasında Haşhaşiyyeler Tarikatının ifşası ve Batılı destekçileri dâhil bu tarikatın ortadan kaldırılması operasyonunda başarıyla görev almıştım. 2011 yılı Mart başında Suriye’ye gizli bir görev için gönderildim. 15 Martta muhaliflerin devlet yönetimindeki Suriye Baas Partisine karşı gösterileri başlamıştı. Nisan ayı sonunda, bu dalga tüm ülkeyi sardı. 2012 Aralık ayına dek Suriye’de kaldım. Ajansıma buradaki gelişmeleri, yazılı raporlar ve fotoğraflar eşliğinde gönderiyordum. Muhalif ÖSO -Özgür Suriye Ordusu- ile diğer İslami terörist gruplara -özellikle El Kaide gibi- dolaylı yollardan Batılı ülkelerin yaptığı maddi ve manevi destekleri izledikçe, bunları engellemek adına da ajansımın doğru bir pozisyon almadığını görünce temsil ettiğim kurumdan soğumaya başladım. Her alanda asıl yenilginin görmemek ya da unutmak olduğuna inanan biriyimdir. Halkın desteğini despotizmlerine, kibirlerine, totaliter uygulamalarına gerekçe yaratanların kurdukları sistem Plebisiter Faşizmdir. Suriye’deki savaşın her iki tarafında olanların yaptıkları da faşizmin daniskasıydı. Tüm bu rahatsız edici gelişmeler prensiplerime tamamen aykırı olduğundan, MİT’teki görevimden azlimi isteyip 10 Ocak 2013 tarihinde kuruma istifamı verir vermez, zihnen ve bedenen dinlenmek adına kız arkadaşım Vesper’ın yanına Hong Kong’a gitmek için ona bir e-posta göndermiştim…

    Size kız arkadaşım Vesper’la tanışmamızdan bahsedeyim. O ve bilişim sistemleri uzmanı olan benden önceki erkek arkadaşı James Fang, 9 Mayıs 2007 günü beraber Paris’ten Fang’ın annesinin yaşadığı Rouen iline yolculuk ediyorlar. Aynısından bende de olan Cessna 172 uçakları, Rouen havalimanına tekerlek koyduktan hemen sonra, pist üstündeki bir kargo aracını süren şoförün dikkatsizliği yüzünden, pistten çıkarak bir yakıt tankerine arkadan çarpıyor ve uçağı kullanan James Fang oracıkta hayatını kaybediyor. Sonradan öğrendim ki, Fang kazadan sadece bir gün önce, intihar girişiminde bulunmuş ve Vesper ile arkadaşlarınca kurtarıldıktan sadece on dört saat sonra da Rouen havalimanındaki kazada hayatını kaybetmiş. Ölümü beklemeyenlere ya da o ana dek hiç planlamayanlara ölüm, sezdirmeden ve birdenbire gelir derler. Neyse, çok üzücü bu olaydan sonra Vesper’ım uzun süre hastanede kalmış. İyileşip taburcu olması tam üç ay sürmüş. Vesper, bu büyük sarsıntıyı atlatma sürecinde, 2012 yılının 31 Aralık gecesi, Paris’teki Çin Büyükelçilik binasındaki yılbaşı partisine katılmıştı. Şansa bakın ki ben de bu eğlenceye iştirak ediyordum, ülkemi temsilen ve ajanstan istifama da sadece on gün varken. Yanıma gelip bana: “Nihao, nihama?” dediğini dün gibi hatırlıyorum. Tek kelime Çince bilmediğimden olacak ki ona İngilizce karşılık verdim ve bu dediğinin ne anlama geldiğini sordum: “Merhaba, nasılsınız?” demekmiş. Etrafımızdaki kalabalığı unutup saatlerce sohbet ettik. Onunla en büyük ortak yanımız; ikimizin de genç yaşlarda ailelerimizi kaybetmemizdi. Sohbet esnasında, elim eline ya da dizine kazara değerken bile göğsümden başıma, beynime doğru sıcak dalgalar yayılıyordu. Birbirimize epeyce ısınmıştık; bedenlerimiz ve ruhlarımız kenetlenmişti adeta. Sanırım ona oracıkta âşık olmuştum. Bana Fang’dan bahsetmeye başladığında ikimizin de içi kederle doldu. Birden kendimizi Büyükelçilik binasının dışında bulduk. 2013 yılının ilk saatleri, gece yarısı 03.30 sularıydı. Eiffel Kulesinin hemen arkasında nefis bir bistro biliyordum. Oraya gitmeyi teklif ettim. Kızarmış tavuk, salata, tatlı yiyip bolca kırmızı şarap ve üstüne birer tane de nefis Türk kahvesi içtik. O, sigara kullanmıyordu. Bense, üst kat terasta olmamızdan da faydalanarak Cafe Cream purolarımdan iki-üç tane içerken ona, kendisinden bahsetmesini rica ettim. Mülteciler için mahkemelerde ya da göçmen bürolarında avukatlık ve çevirmenlik yapan biriydi. Otuz dört yaşındaydı. Hong Kong’un Kowloon bölgesinde, eski erkek arkadaşı Fang’tan ona miras kalan mütevazı bir dairede yaşıyordu.

    Ajanstan ayrılmamın üzerinden sadece on gün geçmişti. 20 Ocak 2013 Pazar günü yerel saatle 19.15’de, Cessna 172 uçağımla Hong Kong Uluslararası Havalimanına iniş yaptım. Taksi, park ve pasaport kontrol işlemlerinden sonra, havalimanının içinde bulunan yüksek hızlı MTR tren için otomattan bir bilet satın aldım ve üç dakika sonra gelen ilk trene bindim. Son durak olan Kowloon’da inip MTR’ın ücretsiz servis otobüsüne bindim. Vesper’ın oturduğu binaya yakın otobüsten inip çantalarımı binanın resepsiyon görevlisine teslim ederek Vesper ve arkadaşlarıyla Causeway Bay’daki Times Square alışveriş merkezinin en üst katındaki yemek bölümünde, bir Noodle Soup restoranında buluşmaya gittim. Onu ilk gördüğüm anda yerinden fırladı ve tutkuyla öpüşüp birbirimize sarıldık. Beni dostlarıyla tanıştırdı. Hepsi de çok iyi insanlardı. Akşam yemeğini beraber yiyip biraz da Çin rakısı içtikten sonra Vesper ile ben Kowloon’daki dairesine gitmek için taksiye bindik. Vesper’ımla çok keyifli bir on gün geçirdim. Dubai’de katılması gereken bir mahkeme olduğundan onu 30 Ocak akşamı havaalanından Dubai’ye uğurladım.

    Hong Kong’da hemen herkes –eski bir İngiliz sömürgesi olmasının da avantajıyla- İngilizce konuşabiliyordu. Ama bu yüzölçümü küçük, nüfusu çok kalabalık Çin Devletine ait otonom bölgesinde, benim gibi bir yabancının kent sakinleriyle Çince konuşabilmesi, onlar üstünde büyük saygı uyandırmamı sağlayabilirdi. Vesper’ın gitmeden önce bana verdiği bazı kontaklarla, Kowloon’da yabancılara Çince öğreten bir devlet kursuna kayıt yaptırdım. Bu kursa sekiz ay boyunca devam ettim. Önce Çinceyi Pinlin yani Latince harf okunuşlarıyla öğrendim. Sonra da Çin yazı karakterleri olan Hànzì’yı öğrendim. Bir lengüistik yani çok dil konuşan biri olduğumdan dolayı, çok zor bir dil olan Çinceyi sökmem için sekiz ay gibi kısa bir süre yetmişti. Çinceye hâkim olduktan sonra, önümde yepyeni ufuklar açıldı. Vesper’ın da yardımlarıyla, Hong Kong’a ilk gelişimin üzerinden henüz dokuz ay geçmişti ki, 25 Eylül 2013 Çarşamba günü, Guangzhou Eyaletinde, Pearl River’a çok yakın Haizhu Square civarında Nanfang Building’te kendime küçük bir hukuk bürosu açtım. Ama bir ev tutmadım. Temizlik, güvenlik vb. birçok sorunla karşılaşmak istemediğimden, işyerime çok yakın bir mesafede olan New Asia Hotelinde kalmaya başladım. Dost canlısı insanların işlettiği bu otelde keyfim yerindeydi. Çin’de elliye yakın farklı ulus bir arada yaşar. Birbirlerinden tamamen farklı lehçeyle konuşurlar. Kendi yöresel lehçelerini konuşurken birbirlerini nerdeyse hiç anlamazlar ama yazıları ortaktır. Guangzhou aslında bir Kanton’dur ve Kantonca konuşulur burada. Devlet okullarında öğretilen ortak lehçe Mandarin Çincesinin konuşmasından epeyce farklıdır Kantonca lehçesi. Gerçi Kantoncamı da epey ilerlettim. Burada çok fazla Türk işadamı var. Türkler, Çinli tüccarlar ve devlet kurumları ile aralarındaki hemen tüm hukuki ve ticari işlerde büromun kapısını çalar. On dokuz yaşlarında ve benimle İngilizce de anlaşabilen Çinli bir kızı sekreter olarak işe almıştım. Adı Xie Tomie Fang. Tasalanmayın, Vesper’ımın ölen eski erkek arkadaşı Fang’ın akrabası değil. Çin’de yaşayan elli farklı ulusa ait yaklaşık iki milyar insanın, sadece on farklı soyadını kullandığını biliyor muydunuz? Burada sanki herkes –bilinenin aksine birbirlerine hiç benzemeseler de- akraba gibidirler…

    Devamı: https://onsraman.wordpress.com/...asam-savas-ve-baris/
  • 422 syf.
    ·5/10
    Kişisel gelişim kitaplarının hayatınızda bir mucize yaratamayacağından inanlardanım lâkin kişisel gelişim kitaplarını hayatımdaki insanlardan, işimden , hayatın adaletsiz düzeninden sıkıldığımda beni gazlaması için tercih ediyorum.
    Şöyle bir bakındım herkes çok beğenmiş aman efendim böylesi yok ! , harika ! bestsellere girmiş! falan filan. Hemen okumaya başladım. Benden kaynaklı bir şey sanırım ben de herkeste bıraktığı intibayı bırakmadı.
    Ders kitabı niteliğindeki bölümleri beni çok sıktı, o yüzden baya ağır ilerledi.Akıcılık anlamında zayıf yani.Fazla realist olması da ekstrası sanki küçükken andımız okunmadan önce okul müdürü konuşma yapardı ya ' şöyle yapın böyle olursun ' adamı sıkardı tam bu yazara uyan örnek benim için.Aynı o tarzda bir dili vardı.
    Kusura bakmasın okuyan okur arkadaşlar ben bundan daha iyisini okudum, daha iyilerini izledim! İş dünyasında verdiği örnekleri dünyanın , ülkemizin en iyi ceolarının konuşmalarını dinlediğinizde hak verirsiniz ve hayatını sil baştan yazan ilkokul mezunu bile olmayan bir kadının sosyal hayatının tecrübeleri sizin gelişiminize daha fazla destek olur bu kitaptan.
    İngilizceniz varsa "goalcast" adlı siteyi incelemenizi, ordaki kişisel gelişim koçlarının videolarını tavsiye ederim.
  • Daha sonra kendimi başka bir yerde buldum. îki adam vardı. Durmadan canımı yakan iki adam. Hep sorular soruyorlardı. Filiz diyorlardı, örgüt diyorlardı, dergi diyorlardı, Kürt diyorlardı, isimler sayıyorlardı ve bu arada bana çok acı veren şeyler yapıyorlardı. Ben yine bağırıyordum: "Filiiiiiiiz, FUiiiii- iz!"
  • "Recep Peker Hapı Yuttu", "Kazıklı Resmi Tazim" başlıklı yazılardan başka "Hakkınızı Helal Edin Dostlar" başlığıyla Markopaşa'nın birinci sayısında "Şakalar" köşesinde yazılanlar yeniden verilmiş. Bir başka yazı da "Nasıl Girer" başlığını taşıyor. Okuyalım. 1947 yılında yazıldığını düşünerek son cümlesini bir daha okuyalım :


    Nadir Nadi Cumhuriyet'te "Yabancı sermaye nasıl girer?" başlıklı bir başmakale yazmış. Yabancı sermayenin nasıl girdiğini, Nadir Nadi anlamamışsa anlatalım. "Evvela, Hellow Johny, My darling. Yes, Okey girer, arkadan Amerikan zırhlıları girer, bahriyelileri girer. Daha arkadan müşavir heyet, kontrol heyeti, murakabe heyeti girer. Ondan sonra, lüzum hasıl olursa, borç verileceği ne dair haberler vaitler girer. Bu, arada, bazı muharrirler deliğe girer, bazı muharrirler de Türkiye'yi Amerika'nın sınırı olarak gösterirler. Ve nihayet ucu merkezi arzda bulunan asıl kazık girer ki, her kıvranışta biraz daha girer.



    Dördüncü sayfasındaki " Küçük İlanlar"dan ikisine bir göz atalım: SATILIK- İcabı zaman dolaysıyle, üst çenemdeki azı dişimin ve sol alt çenemdeki köpek dişimin altın kaplamaları satılıktır.



    HAZlR VE ISMARLAMA - Müsbet rakkamlara ve istatistiklere dayanan hazır ve ölçü üzerine nutuklar satılır. "Basmakalıp" rumuzuna müracaat.



    Şimdi de büyük ilanlardan ikisine bakalım:

    Odun alınacak 1 - İdaremizin 1947 • 1948 yılı ihtiyacı için 1.800 ton kızılcık sopası cinsinden odun alınacaktır.

    2 - Pazarlık gözünün önünde yapılacaktır.

    3 - Taliplerin, muhtelif boy ve numarada kızılcık sopasına dair hususi ve gizli talimatı görmek

    üzere...

    Emniyet umum müdürü

    Ahmet Demir





    Ankara Üniversitesi Rektörlüğünden; Üniversitemizin muhtelif fakültelerine siyasi yazı yazmama, siyasi laf etmemek, siyasi bakmamak, siyasi işitmemek ve hiç kitap okumamak şartı ile bir ünlü profesör", doçent ve asistan alınacaktır., Taliplerden kanlarının katıksız olduğuna dair Reşat

    Şemsettin muayene kağıdı aranır

    Not : Hükumet ve hükumetin iç ve dış icraatı lehinde yazının her cins ve nevi yazı gayri siyasi

    sayılır.





    Gazetenin üçüncü sayfasındaki " Mahkeme koridorlarında" köşesinde ve " Gün Uğursuzun" başlığıyla Sabahattin Ali'nin yazdığı yazı yine yakın ilgi (!) uyandıracaktır.

    "Sakin duruyor, suçlu o değilmiş sanki:

    - Suçun ne? diye sordular.

    Göğsünü kabartıp, bir matah yapmış gibi:

    - Siyasi! dedi.

    Bu kendi halinde siyasi suçludan laf almak da zordu. Sonra nasılsa çenesi açıldı, bülbül gibi anlatıverdi:

    O "gece işi" yaparmış, yani gece hırsızı. Ara sıra üzüntülü bir hal aldığı oluyordu. Sorulardan bir hisse çıkarmış olacak ki, birden:

    - Benim teselliye ihtiyacım yok, dedi. Siyasi suçu olan, öyle bir adamdır ki, bugün kıçına tekme vurup rezil edilen, yarın salla sırt edilip, omuzlarda, sırtlarda taşınır. Bugün misallerini görüyorsunuz. Dün dut yemiş bülbül gibi susanlar, bugün luca bülbülü gibi ötmüyorlar mı? Hayat bu, efendim. Benim kadrimi

    bilmediler, siyasi suçtan dolayı beni huzura çıkarmadılar. Amma, yarın görürsünüz. Halkın sırtına binip, alkışlar arasında nutuk vereceğim. Kendinden o kadar emin konuşuyordu ki, benim de, herkes

    gibi onun sahiden siyasi suçlu olacağına inanacağım geldi. Acaba hırsızlığı, sırtta nutuk vermeyi ve siyaseti birbirine mi karışmıyordu? Biraz daha zorlanınca, alçak sesle ve bir sır söyler gibi başladı:

    - Efendim, Tophane güllerini -cebime doldurdum darıdır diye. Sultanahmet minarelerini belime soktum borudur diye, tutmasınlar mı beni delidir diye! Bereket versin Hacı Canbaza; bana bir beygir verdi dorudur diye, beygiri ahıra bağladım karıdır diye, beygir bana çifte atmasın mı geri dur diye! Zavallı adam. Hepimiz acıdık. Aklını oynatmış bu zavallı bana sonsuz bir üzüntü verdi. Bununla beraber kendisine hak verdim. Halkın sırtına binmek için bütün şartları tekmillemiş. Bununla beraber siyasi hayat bu, belli olmaz. Yarınından ümitli olduğum için, bu adamı alkışlamak, sırtımda taşımak arzusu

    içimden geldi: Sırtıma binsin, nutuklar versin, stajını yapsın. Bir balta ya sap olacağımız yok! Bari, bu gece kuşu, zırdeli siyasi suçluya bel bağlayayım. Malum ya, gün uğursuzun!





    Sabahattin Ali içeriden henüz o günlerde çıkmıştı. (Aziz Nesin ise halen içeridedir.) Bu yazı üzerine "adaleti tahkir" davası açılmış, 14 Kasım'da "tutuklanma" kararı verilmiştir. Sabahattin Ali l9 Aralık'ta tutuklanarak Sultanahmet Cezaevine konmuştur. On iki gün yattıktan sonra ilk duruşmada serbest bırakılmıştır.



    Malumpaşa · 22 Eylül 1947 · Sayı: 3

    Sabahattin Ali, bu sayıdaki başyazısında şunlara değiniyor:

    "Bu memlekette Lozan'da tam istiklal sağlayan, yabancı orduların ve yabancı sermaye köleliğinin Türkiye'den kovulma ilamını imzalayan İnönü'dür. . . . Ama şimdi, bir yardımın yanına katılan istiklal kırıcı şartları sevinçle karşılamak isteyen kimseler, borularını öttürebiliyorlar. Tekrar yabancı sermaye köleliğine girmeyi özleyenler en iyi vatansever rolündeler. Onsekiz milyona irfan nurunu götürebilmek yolunu tutan, içeride ve dışarıda, dostun düşmanın hayran olduğu hür düşünce ve çalışma yuvaları, Köy Enstitüleri, atılan tırpanlarla, ortaçağ müesseseleri haline getirilmek üzere...

    ... Halbuki İnönü bugün de devlet başkanı... Lozan kahramanının bu korkunç gidişata müdahale edeceği

    anı beklemek hakkımızdır.



    Birinci sayfada "Polis Vazife ve Salahiyetleri- Hakiki Şekli Veriyoruz" başlığıyla değiştirilmesi için uğraşılan yasa maddeleri yergi konusu yapılmış. Sekiz maddelik yazının ilk üç maddesi şöyle:

    Madde (x) - Polis aklına estiği, canının istediği zaman, istediği vatandaşı, istediği yerden kaldırıp çalyaka eder ve yaka paça zifiri, karanlık hücrede keyfi istediği kadar tutabilir. Bu müddet zarfında vatandaş, arayıp soranlara kat'iyen gösterilmez; hayatı ve mematı hakkında bir kelime söylenmez.

    Madde (x) - Bu tedbire rağmen "Benim suçum ne?" diye soranlar olursa, fotoğrafhaneye götürülür. Orada merkep sudan gelinceye kadar falaka çekilir. Şikayet edemeyecek hale getirilinceye

    kadar dövmek şarttır. Merkebin gittiği çeşmede su bulması belediyenin insafına kalmıştır.

    Madde (x) - Bürün bunlara rağmen, vatandaş hala gık diyebiliyorsa, açlıktan iflahı kesilir, tabutlarda ölmeden mezara sokulur. Daha olmazsa, 1000 mumluk ışık altında veya müteferrikada imanı gevretilir.



    Gazetenin birinci sayfasında bir de soru işaretli duyuru var: Kapanmak ve kapatılmaktan artık bıkıp usandığımızdan ötürü, bu hallerin tekerrür ve devamını önleyebilmek için, hangi soydan yazılarımızın zülfü yara dokunmadığının insaniyet namına önceden bildirilmesini rica ederiz. Malum Paşa.



    Son sayfada "Yeni Bakanlıklar" başlığıyla yazılanlar da şunlar: İşlerin daha sür'atle gerilemesi için bazı yeni bakanlıkların daha kurulmasına karar verilmiştir. Kurulması düşünülen yeni bakanlıklar şunlardır:

    Avunma, avutma ve oyalama bakanlığı - Münasip bir bakan aranmaktadır. Şimdilik, bu bakanlık yeni başbakanın uhdesinden gelecektir. Bu bakanlığa bağlı bir "gününü gün etme umum müdürlüğü" kurulacaktır. Adatma ve vaat etme bakanlığı - Bu bakanlık için doktor Sadi Irmak düşünülmektedir. "Balık kavağa çıkınca umum müdürlüğü" bu bakanlığa bağlanacaktır.

    ...Fasit daire ve tertip bakanlığı - Bu bakanlığa sakıt bakan Şükrü Sökmensüer'in tekrar getirilmesi mevzubahistir. Bakanlığa bağlı bir "muhalif başı ezme umum müdürlüğü" kurulacak, bu

    makama Ahmet Demir tayin edilecektir.



    MALUM PAŞA 22 Eylül 1947



    Köşedeki açıklamadan sonra ilk yazıyı okuyalım: Cennetten çıkma: Dayağın cennetten çıkma olduğuna inanmış olan sabık İstanbul Emniyet Müdürü, Emniyet Umum Müdürü, yürü ya kulum şimdi Amasya Valisi Ahmet Demir'in her vurduğu yerde gül bittiği söylenmektedir. Eğer bu rivayet doğru ise, Ahmet Demir bir müddet daha İstanbul'da kalmış olsaydı, İstanbul'da insan kalmayıp, kamilen insanların birer

    yabani gül ağacına döneceği ve bu şehri dilaranın [gönül alan şehrin] balta görmemiş, bakir bir gül ormanı, gülistan haline geleceğine muhakkak nazarı ile bakılmaktadır.



    Malumpaşa 29 Eylül 1947 · Sayı: 4

    Bu sayıdaki başyazısında Sabahattin Ali oldukça öfkeli görünüyor:



    BİR ALÇAK: Bir alçak, on parmağında on kara, kendisi gibi olmayanlara, yani namuslu insanlara saldırıyor. Her şeyi kendi çirkef vicdanı gibi satılık sanan hayasız, bu vatanın şu veya bu gavura peşkeş çekilebileceğini iddia ediyor. Dün bu memleketi iki şişe biraya Almanlara devretmeye hazır olan basılı kağıt bezirganı, şimdi, istiklalinin üzerine titrediğimiz aziz yurdumuza üç bardak viskiye müşteri arıyor.

    Amma, bu topraklar olsun, bu topraklarda alınlarının teriyle yaşayan asil insanlar olsun, hiçbir zaman o çirkefleri kusa, ciğeri beş para etmez kalem orospusu gibi orta malı değildir; ne Moskof'a satılır, ne Amerikalı'ya. Bu alçak, "Amerikanın Türkiye'yi "himaye"sinden bahsediyor. Müstakil bir devlet için "himaye"nin ne demek olduğunu bu millet bilir: Bir zamanlar böyle bir himayeden canını zor kurtarmıştı. Daha geçenlerde Almanlar da Çekoslovakya'yı "himaye"leri altına almışlar ve orada bir "Himaye idaresi" kurmuşlardı. Bugün de bütün müstemlekeler birer sömürücü devletin "himaye" si altındadır. Atatürk' ün idaresinde koca bir milletin oluk gibi kan dökerek istiklalini kazandırdığı bu toprakları Amerikan bankerlerinin himayesine vermekte bu ne acele böyle? Bu alçak, istediği gavurun himayesine sığınsın; varlığını, sinsi veya açık her tecavüze karşı dişiyle, tırnağı ile korumasını bilen

    bu millet, elbet dostunu düşmanından ayıracak ve bu satılık işporta malını layık olduğu çöplüğe dökecektir. Bakalım, himayelerine güvendiği misterler onu bu korkunç akıbetten kurtarabilecekler mi?



    Birinci sayfada haber olarak verilen bir başka olay "Umacı Demir Vali Oldu" başlığını taşıyor. Amasya'ya vali olarak aranan Emniyet Genel Müdürü Ahmer Demir hakkında yazılanlar özetle şöyle:

    "Vah, Amasyalılara vah!: O değerli idarecimiz Haluk Nihat Pepeyi vali iken, Emniyet Umum Müdürü, Demir Ahmet ise, Haluk Nihat'ın tersi oldu. Emniyet Umum Müdürü iken Vali yaptılar. Bir kerre adamın tersi dönmesin; herkes gider Mersin'e, Demir Ahmet gider tersine. Bana kalsa, Demir Ahmet'i Semirkent karakoluna jandarma onbaşısı yapmalı, tam ona biçilmiş kaftandır. Eski onbaşıyı

    mumla aratırdı. Elimde olsa ona başka şeyler de yapardım, ona daha ne işler yapardım ya ... Amasyalılara ne kasıtları vardı? Bilmem; kim ne etti ise, etti. Demir Ahmet'i vali etti. Maamafih Amasyalılar üzülmesin, Amasya'nın bardağı, biri olmazsa biri daha ... Görüyorsunuz ya. Saraçoğlu olmazsa Peker, Peker olmazsa Saka, Saka olmazsa bir daha İstanbul Emniyet müdürü, olmazsa Emniyet Umum Müdürü. olmazsa vali, olmazsa bir daha. Bu iş olana, oldurana kadar. Üzülmeyin Amasyalılar.



    Sıkı bir yerden aldığımız malumata nazaran;

    Demir Ahmet'i, Çelik Ahmet yapmak için su verilmiştir. " ... İstanbul'daki binlerce zavallı "Demirzede" arasında dolaşan rivayetlere göre, Demir Ahmet'in yapılan muayenesi sonunda, demir olmayıp teneke olduğu anlaşılmıştır."



    İkinci sayfada " Partiye Paralı, Yatılı, Giyimli, Kuşamlı Aza Alınacak" başlıklı yazı da düşündürücü olsa gerek:

    1 - Partimiz azalarının günden güne muhalefete geçtiği görüldüğünden, Partimize yeniden sadık azalar kaydına başlanmıştır .

    . .. Kabul şartları:

    a) Ağzı olup dili olmamak.

    b) Kırmızı oy pusulası vermemek.

    c) Bakıp görmemek, işitip duymamak.

    d) Muhalif uyruğu olmayıp. Saka buyruğu ve parti kuyruğu olmak.

    3 - Müsabaka sınavları Parti tüzüğünden yapılacaktır. (. .. )

    5 - İsteklilerin sadakat belgeleri, Parti olgunluk diplomaları, Başbakanın eteğini öperken, yahut secdeye kapanmış halde çekilmiş 6 adet vesikalık fotoğraf, muhalif olmadıklarına ve olmayacaklarına

    dair Noter'den tasdikli yüklenme (!) kağıdı, askerlikten emekliye ayrıldıklarına dair tahdidi sin ve işe yaramaz kağıdı, kafa kağıdı, Partimize aşılandığına ve aşının tuttuğuna dair aşı kağıdı, boş kağıdı ve dilekçeleri ile müracaatları ilan olunur. C.H.P."

    Son sayfadaki Mustafa Uykusuz'un karikatürü de gayet anlamlı







    Malumpaşa · 6 Ekim 1947 · Sayı: 5

    Gazetenin bu sayısında Sabahattin Ali'nin alışılmış köşesi ve yazısı görülmemektedir. Birinci sayfadaki yazılar arasında ikisi ilginçtir. " Dolandırılmışlar" başlıklı ilk yazı şöyledir: Amerika'dan şehrimizi görmek üzere gelen iki seyyah, Kapalı Çarşının alt başından girip üst başından çıkana kadar, paraların

    altından girip üstünden çıktıklarını, meteliksiz kaldıklarını, yani dolandırıldıklarını sanarak şikayette bulunmuşlar, dolandırıcıları tanıdıklarını söylemişlerdir. Yapılan tetkik sonunda, Çarşı esnaflarından normal fiyatlarla mal aldıkları kendilerine anlatılınca:

    - Demek, siz her gün dolandırılıyorsunuz! cevabını vermişlerdir.





    İkinci yazı da "Polis Resmini Görüp Ölmüş" başlığını taşıyor:

    "..Henüz hüviyeti tespit edilemeyen bir vatandaş, dün yolda giderken ansızın ödü kopmak sureti ile düşüp ölmüştür. Yapılan tahkikat sonunda, vatandaşın seyretmekte olduğu fotoğrafçı vitrininde bir polis resmi gördüğü anlaşılmıştır.



    İkinci sayfada yayımlanan "Yeni Davetler" başlıklı yazı, çeşitli davetleri anımsatıyor:

    Biri size: "Davet ediyorum" dese, hemen yüzünüz güler. Ramazansa, iftara davet aklınıza gelir. Eğer hatırlı bir adamsanız, törene davet edebilirler. Vali isenjz, kurdela kesmeye, bakan iseniz açılış merasiminde nutuk vermeye, hatırlı zenginseniz, hayır cemiyetleri balosuna davet ederler. Eğer, bizim gibi iseniz, hafta yedi, siz sekiz defa mahkemeye davet edilirsiniz. İşte davetin bu türlüsü fenadır. Mamafih, daha fenaları da vardır. Mesela Saraçoğlu kabinesinde olduğu gibi, bazen adamı askerlik şubesine yoklameya davet ederler. Şimdi de valileri istifaya davet ediyorlarmış. Hele bu valilerden Balıkesir valisi Güleç: "Recep Peker istifa ederse, göbeğim ona bağlıdır. Ben de istifa ederim" demiş. Şimdi ona: "Et de, görelim" diyorlar. Eder mi, eder. Fakat, bize kalırsa bu vali paşalar ziyafete, baloya, düğüne, merasime, davete o kadar alışmışlardır ki, istifaya kırmızı dipli bal mumu ile davet edilseler de, icabet edeceklerini sanmıyoruz. İyisi mi, onları davetten vazgeçmeli de, sevk etmeli. Davet yerine

    sevkiyat.



    Son sayfada "Küçük İlanlar"a yer verilmiş. Bu ilanlar içinde ilginç olanlar da var:

    İSTİYOR - İşlek bir mahalde evi olan bir bayan mobilyası ile birlikte devren evlenmek istiyor. Katakulli Emlak Bürosuna müracaat.

    BOŞ TESLİM - Asri mezarlıkta yaptırmış olduğum, büyük adamların mezarlarına karşı, meşhurların mezarlarına bitişik fevkalade manzaralı bir mezar taliplere ehven fiyatla verilecektir.





    Markopaşa · 10 Ekim 1947 · Sayı: 23

    Birinci sayfada ilk olarak " Markopaşa Beraat Etti" başlığı verilmiş. Bu başlıkla ilgili haberlerin yazıldığı üçüncü sayfada şunlara değinilmiş. Markopaşa'nın dört aydır konuşamamasma sebep, gazetemizin 19. sayısında çıkan "Dediğin" adlı şiirde İstanbul Cumhuriyet Savcılığı'nın hükümetin manevi şahsiyetini tahkir suçu görmesi ve bizi mahkemeye vermesiydi. Üç buçuk ay süren sorgu ve

    tahkikat sonunda yazı işleri müdürümüz tevkif edilmiş ve dava İstanbul Birinci Ağır Ceza Mahkemesine verilmişti. 6 Ekim 1947 pazartesi günü bakılan bu davanın daha ilk celsesinde Birinci Ağır Ceza Mahkemesi hükümetin manevi şahsiyetini tahkir ettiği iddia edilen bu şiirde hiçbir suç unsuru görmemiş, müdafimizin haklı ve yerinde müdafaasını dinledikten sonra beraatımıza karar vermiştir.

    Beraat etmesi üzerine yeniden çıkan Markopaşa' nın sahibi ve sorumlu yazı işleri müdürü Mustafa Uykusuz, " Müessese sahibi" Haluk Yetiş'tir. Adresi, Malumpaşa'nın "Asmalımescit Çinili Han"

    adresidir. Basıldığı yer yine Büyük Doğu Basımevidir. Markopaşa yeniden çıkarılırken Orhan Erkip dışarıda bırakılmıştır. Malumpaşa da Orhan Erkip'e kalmıştır. Markopaşa'nın ilk sayfasının alt sütununda yer alan bir duyuru, şimdilik Malumpaşa'nın (hemen sonra da Marko paşa' nın) başına geleceklerin ön habercisi gibidir:



    .------Okuyucularımıza -----•

    Orhan Erkip'in neşriyat müdürlüğü altında çıkan 1-5 sayılı Malumpaşa'nın Markopaşa'nın devamı

    olduğunu 6. sayısından itibaren Markopaşa'nın Malumpaşa ile hiçbir alakasının bulunmadığını ve yazılarından da anlaşılacağı vechi ile 6. sayısından sonra Malumpaşanın Markopaşanın tersine çe

    vrilmiş bir taklidi olduğunu gördüğümüz lüzum üzerine okuyucularımıza bildiririz.

    Markopaşa ----•



    Birinci sayfada Sabahattin Ali'nin " Milleti Aldatmasınlar" başlıklı başyazısı bulunmaktadır. Yazıda şunlara değinilmektedir:

    "Hasan Saka hükümeti, güya, hayatı ucuzlatacak tedbirler alıyormuş. İlk tedbir Amerika'dan ucuzlatma mütehassısı getirtmek olacakmış. O tedbiri alacaklarını biliyoruz. En alamot tedbir odur zaten. Bize kalırsa, hükümet bu işi yapamaz. Çünkü, bugün Türk piyasasına Amerikan malları hakimdir. Dışarıdan gelen malların yüzde yetmişi bu mallardır. Bunlar için gümrük tarifesi yüzde elli nisbetinde ucuzlatılmıştır. Aynı zamanda, Türk parası, alış kabiliyeti bakımından, bugün doların elinde oyuncak.

    Yunanistan'a, İngiltere'ye, daha başka yerlere gıda maddeleri gönderiyoruz. Bu maddeler istihsal fazlamız değildir. Bizim yiyeceğimizden kesilerek, midemizden çekip çıkarılarak ihraç ediliyor. Az olan şey ise, derhal kıymet kazanır, pahalılaşır. ( ... ) Bir Fransız gazetecisinin sözünü değiştirip diyebiliriz ki, Hasan Saka hükümetinin Amerika karşısında eli kolu bağlıdır ve bu hükümet hayatı ucuzlarmak gibi müstakil ve milli bir iktisadi politika takip etmek imkanına katiyen malik değildir.

    Anlaşılan Hasan Saka hükümeti, yine Halk partisi hükümetlerinin o meşhur yalan vaatleri ile işe başlıyor. Doğru iş, yalnız ve yalnız yapabileceğinden bahsetmektir. Milleti aldatmaktan artık vazgeçsinler!



    İkinci sayfadaki yergiler arasında "Yeni Bütçe" başlıklısı ilginç:

    Markopaşa'ya göre yeni bütçe: Bütçe hakkındaki fikirlerini bildirmek üzere, Ankaraya giden Markopaşa, kendi bütçe projesini Başbakana takdim etmiştir. Projenin gelir gider maddelerini veriyoruz.:

    Gider Bütçemiz







    Üçüncü sayfadaki "Haritada Yer Değiştireceğiz" yazısına da bir bakalım:

    Meraklı bir okuyucumuz soruyor:

    - Allah aşkına, söyleyin! Türkiyeden Arnerikaya heyetler gidiyor, Amerikadan Türkiyeye heyetler geliyor. Bu gidip gelişlerin sonu nereye varacak?

    - Sonu nereye mi varacak dostumuz? Türkiye Amerikaya, Amerika Türkiyeye taşınacak. Yani, haritada yer değiştirecekler, yer!



    MARKOPAŞA UYDURMACILIĞI YAYGINLAŞIYOR

    (Uydurma) Malumpaşa · 11 Ekim 1947 · Sayı: 6

    Malumpaşa'nın sorumlu müdürü Orhan Erkip, yazı stoklarını ve klişelerini Asmalımescit'teki Çinili Han'dan alarak Babıali'ye kaçırmıştır. Bedii Faik ile işbirliği yaparak Malumpaşa'yı sağcılar

    adına çıkarmaya başlamıştır. Olayla ilgili olarak Rıfat Ilgaz'a kulak verelim:



    "... Bir de bizlerin sorumlu müdürlük yapamadığımız zamanlar vardır. Bu zamanlarda sorumlu müdürler buluruz. Buna "kiralık" denir. İşte bunlardan bir tanesi Orhan Erkip'tir...

    "... Kapı bile açık kalmıştı. Birkaç haftalık yazı birikimimiz olduğu gibi götürülmüştü, karikatürlerimiz de öyle ... Sorumlu müdür tüm sorumluluğu ele alarak el koymuştu bütün stoklara...

    ... Artık bu yayın organının gerçek sahipleri eline, yani milliyetçilerin eline geçtiğini de belirterek yeni bir sayı çıkarıyorlar.

    ( ... ) Sanıyorum 15 bin kadar basıyorlar gazeteyi, 2-3 bin satıyorlar ancak. Okuyucu durumu seziyor.

    2. sayıyı bin kadar satıyorlar.

    ( ...) Halka yutturamıyorlar, ister istemez gazeteyi kapatıyorlar...

    ... Yazılar, yazı stokları, ellerindeki bizim yazılar. Yalnız Bab-ı ali'den kiraladığı kalem erbabı buna sağcı bir hava veriyor, başyazı yazıyorlar. ( ... ) Biz ki 40 bin gazeteyi rahat sararken bunlar halka

    yutturamıyorlar, ister istemez gazeteyi kapatıyorlar. Markopaşa bu duruma girince "artık neye çıkmıyor» sorusu kalmıyor. Evvela sorumlu müdür imtiyazı elimizden kaçırmış. İster istemez bir

    aralık, bir bekleme süresi geçti..

    . . . O gün Orhan Er kip'in sağcı yazarlarla işbirliği ederek Markopaşa'yı çıkaracağını öğrenmiş, çok üzülmüştük. Markopaşa bizim her şeyimizdi. Savaşım alanımız, savaşım aracımız, savaşım

    yöntemimizdi. Bir firmaydı Markopaşa. işimiz, görevimiz, ekmek paramızdı ayrıca. Halk bu firmayı kimde, nerede görürse görsün hemen alıştırdığımız gibi benimseyecekti. Ya da biz böyle sanıyorduk! ..



    Bu olaya ilişkin olarak Mustafa Uykusuz ile Haluk Yetiş, 1970'li yıllarda Kemal Bayram Çukurkavaklı'ya şunları söylüyorlar:

    Haluk Yetiş - ... Mustafa'yı ansızın götürüyorlardı bir keresinde. Kendisi yazı işleri müdürü olduğu için, bazı şeylere gerekli olduğundan boş kağıda imzasını alıyorduk. Kim içeri girerse onun namına dışarıdaki işleri yürütebilmek için bu boş kağıda imza atma işini ihmal etmiyordu. Mustafa'ya da aynı şekilde dört adet boş kağıda imza attırdım.

    M. Uykusuz - Dört adet boş kağıda imza attım, iyi anımsıyorum.

    Haluk Yetiş - Yanımızda, geceleri çalışan ve bize yardımcı olan Orhan Erkip adında birisi vardı. Bu adam herhalde Milli Emniyetin adamı idi. Yaşanan birçok olaydan sonra, birçoğumuz bu kuşkuda birleştik. işte bu adam ertesi günü geliyor yönetim yerine, Mustafa Uykusuz'un imzaladığı boş kağıtları alıyor. Üzerini doldurarak gazeteyi kendi adına devir alıyor. Sanki Mustafa gerçekten ona devretmiş gibi resmi işlemi de gidip yaptırıyor.

    M. Uykusuz - Ben gazeteyi ona güya 500 liraya satmışım.

    Haluk Yetiş - Ertesi günü Orhan Erkip gazeteyi bir başka yerde kendi adına çıkarıyor, ama sağ bir görüşle. Milli Emniyet onu da aramıza koymuş. O zaman "Milli Emniyet" denmiyordu, "Mah" deniyordu.



    Uydurma Malumpaşa'nın bu sayısında "İfşa Ediyoruz" başlığıyla Markopaşacılara saldırılmaktadır:



    Vatansızlar, soysuzlar, ne idiğü belirsiz sinsi sinsi; kah bizlerden gözükerek, kah sureti haktan görünerek çeşitli kılıklara bürünerek memleketi içinden yıkmaya, milli birliği sarsmaya

    çalışıyorlar. Namus, iffet, mukeddesat ve haya nedir bilmek istemeyen bu baldırı çıplaklar ellerinden geldiği kadar Bolşevik Rusya'nın propagandasını yapıyorlar. Memleketi satmaya yelteniyorlar. Fikirden, düşünceden, iz'andan zerre kadar nasibi olmayan bu zavallılar için vatan, millet, istiklal her şey, her şey paradır. Dün para için namuslarını satanlar bu gün aynı şey için memleketi

    satmaktan çekinmiyorlar. Muayyen bir fikirleri, ideolojileri, kanaatleri, içtihatları mı var? ASLA Gözleri bu tek cihete çevrilmiştir: PARA. Bunlara sosyalist, Marksist veya herhangi sol fikirlere intisap etmiş kimseler nazarı ile bakmaya bile değmez. Bunlar sadece Kızıl Rusya'nın gayelerini tahakkuk ettirmek için kiralanmış kimselerdir.

    Aziz okuyucular bundan böyle; Moskof ajanları, memleketimizi içinden yıkmak için nasıl çalışırlar, Moskova'nın kızıl emirlerini nasıl ustalıkla yerine getirmeye ceht ederler? Bütün bu suallerin cevaplarını gelecek sayımızda "Malum Paşa'nın fendi Bolşevik taslaklarını yendi" sütunlarında bulacaksınız. Bu sayıda Sabahattin Ali'nin başyazı sütununu Orhan Erkip doldurmuştur. Hedef yine Markopaşa yazarlarıdır. Saldırının içeriği, yukarıdaki yazıda da olduğu gibi bugünden bakınca ne kadar gülünç:

    "Moskova'nın Talimatı: Moskova'nın dünyanın her tarafındaki ajanlarına en son verdiği talimat şudur:

    Balkanlar ve Yakınşarktaki emellerimizi tahakkuk ettirmek için var kuvvetinizle Amerika'ya hücum ediniz. Her vasıta ve çareye başvurarak sokulabildiğiniz gazete ve dergilerde Amerikanın şark milletlerine yardım kararlarını baltalamaya çalışınız! ( ... )

    Moskova her yerdeki ajanlarına:

    - Aman, diyor. Dikkat ediniz. Her yerde, her tarafta, nüfuz edip sokulabildiğiniz gazete ve dergide bir anti-Amerikan hareketi yaratmaya çalışınız.

    Amerikan yardımından mı bahsediliyor;

    - İşte milli istiklali, milli iktisadı bombalayan bir tasavvur.

    Diye haykırınız ...

    Gazetedeki diğer yazılar Markopaşa yazarlarının kaleminden çıkmış olan ve Orhan Er kip tarafından çalınan yazılardır. Ancak, ilan ve küçük haber olarak bazı sağ içerikli yazılar yazılarak aralara

    ustaca konmuştur.



    (Uydurma) Markopaşa · 16 Ekim 1947 • Sayı: 24

    Orhan Erkip ve ekibi bu kez de Markopaşa'yı ele geçirdi. Yeni kadro, 16 Ekim 1947 günü Markopaşa'nın 24. sayısını çıkardı. Bu sayıda okuyuculara da bir duyuru konuldu: Okuyucularımıza: Paşalı, Paşasız bundan sonra çıkması muhtemel gazetelerin " Markopaşa" ile alakası yoktur. Geçen sayı "Markopaşannın sahtesini çıkaranlar hakkında takibata geçildiğini görülen lüzum üzerine bildiririz;

    Markopaşa



    Markopaşa'nın sonra ne olduğunu Rıfat Ilgaz'dan dinleyelim:

    "... Derken Markopaşa da çıkmıştı, hemen o günlerde. Önemli bir bölümü yazılarımızdan oluşan Gazetede ancak birkaç küçük fıkra vardı, bizim olmayan. Bir başyazıyla, gazetenin milliyetçilerin

    eline: geçtiği açıklanıyor, bundan sonra sola karşı cephe alındığı belirtiliyordu. Başka hiçbir değişiklik olmayacaktı, mizah gücü bakımından. İşte sorumlu müdür, gene eski sorumlu müdürdü, başlıksa, aynı başlık! Biçimse, eski biçim ... Köşelerin başlık klişeleri bile aynı klişelerdi. Bütün bu benzetişlere ek olarak Bedii Faik gibi isim yapmış bir iki fıkracıyı da aralarına aldıkları halde, yirmi beş bin baskı

    yaptığını izlediğimiz Markopaşa, ancak beş bin satabilmişti.

    İkinci sayı ise sadece bin! Doğal olarak baskıyla birlikte küt diye Gazetenin basımı da duruyordu. Demek halk öyle kolay kolay kandırılamıyordu.





    Orhan Erkip Markopaşacıların arasına nasıl girmişti? Bu sorunun yanıtını da Haluk Yetiş veriyor:

    "Orhan Erkip daha Tan gazetesi zamanında oraya gelip gidiyordu. Ve ben Nişantaşı Ortaokulunda öğrenci iken onun anası bizim öğretmenimizdi. Ben oradan tanıdığım için aklımıza hiç öyle bir şey gelmedi. Bir yandan da okulda okuyordu. Atak, girişken bir insandı. Yanımıza sık sık gelip gidiyordu. Yavaş yavaş aramıza girmişti. Yoksa Aziz Nesin'in getirmiş olması diye bir şey yok. Daha önceden oralarda idi. Densizlik yapmak istiyor daha doğrusu... Markopaşa'nın başına gelenler, daha gelmeden sezilmiş; 23. sayıda, Malumpaşa'nın 6. sayısı ile ilgili duyuru konmuştu."



    Markopaşa ile ilgili yazı ve klişelerin çalınması üzerine, taklidi Markopaşa (24. sayı) daha çıkmadan önlem alınmış olmalıydı. Çünkü, Markopaşa yazarları Markopaşa'nın 24. sayısı ile aynı tarihte bu kez de Merhumpaşa'nın 2. sayısını çıkarmışlardı. Böylece aynı gün, Markopaşa'nın taklit olduğu, Merhumpaşa ile okuyucuya duyurulmuştu:



    Markopaşa'nın Başına Gelenler: Namertlik mezarına gömdüğümüz Markopaşa yerine, elinize millet menfaatlerinin yeni müdafaacısı MERHUMPAŞA'yı veriyoruz: Markopaşa, Ankara caddesinde, bir avuç insan tarafından yalnız ve yalnız Türk millerinin haklarını müdafaa etmek için çıkarıldı. Çıktığı günden beri her türlü müşküllerle karşılaştı; lakin, hepsi ile erkekçesine dövüştü, müşküllerin hepsini de yendi. Bu müddet içinde Merhumpaşa, uzun bir fasıladan sonra Malumpaşa adı le çıkmak zorunda kaldı. Nihayet, geçen hafta da, aylardır sırrında şangırdatarak gezdiği ağır ve kalın basın hürriyeti zincirlerini koparıp atarak, bütün heybeti ile karşınıza çıktı. Türlü adlara bürünerek, normal istediğimiz şey, sadece ve sadece sevgili Türk milletinin haklarını müdafaa etmekti. Orhan Erkip'in neşriyat müdürlüğü anında Markopaşanın ikinci oğlu Malumpaşada, ancak birinci sayısından beşinci sayısına

    kadar -okuyucularımız da anlamışlardır ki- halk menfaatlerinin müdafaacısı Markopaşa'nın o kuvvetli nefesi vardı. Altıncı sayısından itibaren, yine okuyucularımız anlamışlardır ki, Malumpaşa halk menfaatlerini birkaç pula satan satılıkların eline düşmüş olduğu için, ilk önce babası Markopaşa tarafından bütün millet huzurunda reddedilmiş bir piçtir.



    Bu iş nasıl oldu? Olayı okuyalım:

    Markopaşanın devamı olan Malumpaşayı Orhan Erkip'in neşriyat müdürlüğü altında ve Markopaşa'nın sermayesi ile çıkardık. Orhan Erkip gazetenin beşinci sayısına kadar bizimle beraberdi. Bu genç bir gece, saat onla onbuçuk arasında, Gazetemizin Asmalımescit civarındaki idarehanesine anahtar uydurmak sureti ile girmiş, birkaç arkadaşının yardımı ile orada Markopaşa gazetesine ait klişeleri, karikatürleri, yazıları, mühürleri, datörü, abone bandlarını, bayi etiketlerini, hesap defterlerini, fatura

    defterlerini, zarf ve kağıtları, resmi ve hususi bütün evrakı, makası, kitap açmaya mahsus bıçağı, pul defterini alıp kaçmıştır. Ertesi gün vakayı polise haber vererek, zabıt tutturduk, hadiseyi Müddeiumumiliğe de [Savcılığa] haber verdik. Bu olanların bizce zerre kadar ehemmiyeti yoktur. Çünkü, bunlar elimizden alındığı halde dahi gazetemiz çıkabilir. Yine çünkü, "Markopaşa gazetesinin sa [okunamadı] mi, yoksa Malumpaşa gazetesinin altıncı sayısında hortlayan kötü ruh mu

    kendisi için çarpıyor?" Türk milleti bu ayırmayı yapacak kadar olgundur. Bundan endişemiz yok. Orhan Erkip'in, gece idarehanemizden alıp gittiği evrak arasında, Markopaşa'nın neşriyat müdürü Mustafa Uykusuz tarafından imzalanmış bir kağıt da vardı. Bizim Arsen Lüpen bu kağıdın üstünü "Mustafa Uykusuz'un Markopaşayı kendisine devrettiği" sözleriyle doldurarak, bu ve buna benzer şekilde tanzim

    edilmiş sahte bir beyanname ile İstanbul matbuat müdürlüğüne müracaat etmiş, bu makamdan gördüğü emsalsiz kolaylıklar sayesinde Markopaşa'nın sahte imtiyazını ele geçirmeye muvaffak olmuştur.

    Türk milletine açıkça ilan ediyoruz ki, bu hareket, bu aziz milletin haklarını müdafaa eden Markopaşa'yı, Türk milletinin haklarını çiğneyen bir gazete haline sokmak isteyen çirkin ruhlular

    tarafından yapılmıştır. Ve şu yazımızdan sonra, elinize alacağınız Markopaşa, artık, maalesef, hürriyet, demokrasi ve halk menfaatlerinin o eski müdafaacısı Markopaşa değil, Türk milletini türlü ıstırap içinde davrandırmak isteyen kara vicdanlıların iğrenç fikirlerini neşreden namert Markopaşa'dır. Çünkü, o gazeteyi ilk çıkaranlar, bu aziz milletin menfaatlerini müdafaa yolunda hiçbir zaman mücadeleden geri durmamaya azmetmiş, icap ederse canlarını bu yolda harcamaya hazır alnı açık insanlardır.

    Onun içindir ki, namertlik mezarına gömdüğümüz Markopaşa yerine, elinize hürriyet, demokrasi ve halk menfaatlerinin yeni müdafaacısı Merhumpaşa'yı veriyoruz. Kuvvetimizi halktan, halkın ıstırabından, onun engin kudretinden aldıkça, satılıkların bütün şaşırtmalarına, yolumuzu kesmelerine metelik bile vermeyerek, Merhumpaşa adlı yeni halk kürsümüzde bütün kuvvetimizle haykıracağımızı Türk efkarı umumiyesine [kamuoyuna] bir kerre daha ilan etmeyi lüzumsuz addederiz.



    Markopaşa'nın Orhan Erkip yönetimindeki taklit sayısında da Malumpaşa'nın altıncı sayısında olduğu gibi görüntüde Markopaşacıların yazıları konulmuştur. Sütun aralarına yine ustaca yerleştirilmiş sağ yergiler sokulmuştur.

    Başyazıda Orhan Erkip Markopaşacılara saldırılarını sürdürmektedir:

    "... Bizdeki; Türklüğün kara ruhlu lekeleri; ibret ibret alacak yerde Moskova’daki kızıl dayılarına bir kat daha yaranmak için milletlerini ve milliyetlerini inkar etmekten kızarmıyorlar. ( ... ) Bu milli duygudan mahrum köpekleşmiş riyadan iğrenmek mi, utanmak mı? Lazım geldiği takdire bırakılır.

    Onlar Slav birliğini kökleştirmeye çalışıyorlar. Bunlar, milletlerini ve milliyetlerini inkara gidiyorlar . . .

    İbret! Tam bir karmaşa yaşanmakta, yalnızca okuyucunun değil, o sırada hapiste olan Aziz Nesin'in bile kafası karışmaktadır. Nesin, gelişmeleri bir türlü anlayamamakra, kendi yazılarının da yer aldığı

    gazete kendisine küfretmektedir (Medet, 26.06.1950. Orhan Erkip, 4. Ticaret Mahkemesine başvurarak Markopaşa gazetesinin eski sahibi Mustafa Uykusuz ve Haluk Yetiş tarafından çıkarıldığını ileri sürmüş ve ihtiyati tedbir alınarak yayının engellenmesini istemiştir ( Tanin, 16.10.1947) :

    "... Markopaşa Gazetesi imtiyaz sahibi Orhan Erkip Asliye 4. Ticaret Mahkemesine başvurarak Markopaşa Gazetesi'nin imtiyazının 1 Ekim tarihinde kendisine satılmış bulunduğunu, buna rağmen gazetenin imtiyazını satanlar Mustafa Uykusuz ve Haluk A. Yetiş taraflarından kendisinden habersiz olarak yeniden çıkarıldığını ileri sürüp, ihtiyati tedbir kararı alınması talebinde bulunmuştur. Davacıya göre M. Uykusuz, bir basın suçundan dolayı tevkif edilip cezaevine giderken, Markopaşa'nın imtiyazını

    300 lira mukabilinde kendisine satmış ve bu husustaki muamele de Basın Yayın Mıntıka Müdürlüğü'nce tescil edilmiştir. Davalılar vekili ise, devir muamelesinin, Mustafa Uykusuz'un imzası bulunan

    boş bir kağıdın ele geçirilip doldurulması ile tertiplendiğini iddia etmişrir. (Cumhuriyet, 16.10.1947)



    Merhumpaşa · 16 Ekim 1947 · Sayı: 2

    Sahibi ve sorumlu yazı işleri müdürü Sabahattin Ali, "müessese sahibi" Haluk Yetiş'tir. Adres, Asmalımescit Çinili Han'dır. Birinci sayfada Sabahattin Ali "Aczimiz" başlıklı yazısında Markopaşa'nın başına gelenleri konu etmektedir. Kendilerine ve gazetelerine yapılan saldırı çeşitlerini ve bunlarla uğraşılarını özetledikten sonra sözü "acz" oldukları noktaya getirmektedir:

    "... Biz hiçbir zaman, düşmanlarımızın bize karşı kullandıkları silahları kullanmayacağız. Çünkü bu silahlar, bizim elimizi süremeyeceğimiz kadar kirli ve korkakçadır. Bir gazetenin kanun dairesinde çıkmasına müsaade ettikten sonra, onu kanunsuz yollardan sattırmamak, binlerce lira sarfı ile

    basılan kırk elli bin gazeteyi keyfi bir emirle ve bütün kanunlara rağmen toplatmak, idarehaneleri mühürletip açtırmamak, yahut da gece vakti, satılmış adamlara idarehane soydurup yazı, resim,

    evrak, defter çaldırmak, sonra da, hain dedikleri insanlardan çaldıkları bu yazılarla başka bir gazete çıkarıp beş on kuruş kazanmaya kalkışmak...

    Hayır, bunlar bizim yapabileceğimiz işler değil... İtiraf ediyoruz. Bu hususta hasımlarımızdan çok gerideyiz ...



    Bu sayfada 'Tavzih" başlığı v e "Merhumpaşa" imzasıyla yine aynı olaylar anlatılmaktadır: Türk matbuat tarihinde eşine rastlanmamış ve kaleme gelmez zorluklarla Markopaşa gazetesini, Merhumpaşa gazetesini ve beşinci sayıya kadar Malumpaşa gazetesini çıkarmıştık. Altıncı sayıdan itibaren çıkan Malumpaşa gazetesi ile hiçbir ilişiğimiz yoktur. Yalnız, Malumpaşanın 6. sayısi ile, ondan sonra çıkacak sayılarındaki mizahi yazıların büyük çoğunluğu bize ait olup bu yazılar bir gece Markopaşa idarehanesine giren Orhan Erkip tarafından zabıtaca tespit edilen şekilde ele geçirilmiştir. Galiba, bu türlü bir yazı hırsızlığı matbuat tarihinde ilk defa vaki olmaktadır. Yazılarımızı bu şekilde ele geçirenler hakkında mahkemeye müracaat etmiş bulunuyoruz. Bizim için ne garip bir tecelli, ve kendisine ait olmayan yazıları gazetesinden neşreden için ne büyük bir kabiliyetsizlik ve aciz misalidir ki, 6. sayıdan sonra Markopaşanın bir karikatürü olan Malumpaşa da bize hücumda bulunurken, halkı aldatmak

    için bile yazılarımıza muhtaç bulunuyor ...



    Markopaşa'nın başına gelenler ayrı bir başlık altında birinci

    ve dördüncü sayfalarda uzunca anlatılmıştır (Bir önceki bölümde verildi) .



    Gazetenin başına gelen olaylarla ilgili olarak İstanbul Basın Müdürlüğüne de bir duyuru konmuştur:



    Gazetenin diğer yazıları önceki sayılarda olduğu gibi çeşitli yergilerdir. "Yeni Neşriyat" başlığıyla verileni şöyle: 1Öğretmen ve velilere: İlkokuldaki yavrularınızı hayata hazırlamak için Hayat Bilgisi kitabı çıktı. İçinde şu mevzular vardır: Karaborsacılık - inceleme heyetinin seyahatleri - kurdele kesme

    usulleri - parmak kaldırmak - alkışlamada başarı - harama hile katmak - büyükleriniz nasıl yıldız oldu? - Koltuğa nasıl oturulur ve bir daha kalkılmaz - Amerikanın Naylon demokrasisi, vesaire.

    Bu kitap üç karaborsacı, beş tüccar siyaset adamı tarafından hazırlanmıştır.



    (Uydurma) Markopaşa · 19 Ekim 1947 · Sayı: 25

    Uydurmacılar bu sayıda "Satılmışlara Cevabımız" başlığıyla Merhumpaşa'nın ikinci sayısında yazılanlara, çirkin hitap ve ağır eleştirilerle yanıt vermeye çalışmışlar:

    ( . . . )

    Köpekler ... satılmış namussuzlar olduğunuzu bilmeyen bugün Türkiye'de tek kişi kalmamıştır. Bilmeyenlere de bunu biz ispat edeceğiz ... Kendilerinin de itiraf ettikleri gibi Malumpaşa gazetelerinin

    sahip ve neşriyat müdürü bizdik ve bizim için çok bayağı olan bu işi, bir gaye-i mahsusla [özel bir amaçla!] üzerimize aldık. Maksadımız bu sefihlerin ne olduklarını herkese ilan edip içyüzlerini

    açığa vurmaktır. Tekrar edelim ki bu alçak heriflerle mücadele etmeyi, kendi vasıtaları ile kendilerine darbe vurmayı bu memleket, üzerine titreyenler için bir vazife olduğuna inanarak bu işe teşebbüs ettik ve muvaffak olduk. Malumpaşa'nın altıncı sayısı bunun parlak bir delilidir.

    Markopaşa'ya gelince: Markopaşa'nın eski sahibi Mustafa Uykusuz bu gazetenin imtiyazını sattı. O tarihte satmak onlar için mühim bir şey değildi. Çünkü, M. Uykusuz bir gün sonra hapse giriyordu ve Markopaşa gazetesi kapatılmış, işin açıkçası biz gayemize vasıl olmak için bir kumar oynamıştık. Netice kumarda muvaffak olduk. Markopaşa beraat etmişti. İşte o zaman kafalarına dank dedi...



    Yazının ilerisinde aynı ağızla yanıtlar sürmektedir. Gazetenin birinci sayfasında "Adaletin Tecellisi" başlığıyla Ticaret Mahkemesinin "10.10.1947 tarihinde M. Uykusuz tarafından ruhsatsız olarak çıkarılan Markopaşa nüshalarının satışının men'ine ve bir daha neşretmemesi" için savcılık basın bürosuna yazı yazılmasına ilişkin kararı haber olarak verilmiştir.





    Merhumpaş:a · 29 Ekim 1947 · Sayı: 3

    "Zabıta Haberleri" köşesinde, taklitçiterin çıkardığı Markopaşa'nın 24 ve 25. sayılarında yayımlanan ve kendilerine ait olup çalınan yazı ve karikatürlerin listesi verilmiştir. Sabahattin Ali'nin başyazısı "Milletin Postunu Paylaşıyorlar" başlığını taşıyor. Gazetede, Amerikan emperyalizminin girişine nasıl karşı konulduğunu ve uyarılarda bulunulduğunu da görmek olası. Yazı bugün de geçerliliğini koruyor. Son tümce ise iki binli yıllarda gerçek oldu:



    "Bu bir rezalettir: Gazetelerde okuduk ve ürktük. Bizim bakanlardan mürekkep bir komite kuruluyormuş. Komitedeki bakanlar hayat pahalılığı ile uğraşacaklarmış. Uğraşacaklarmış amma,

    memleketimizin o ticari işlerini tetkik etmek üzere Amerikalı mütehassıslar getireceklermiş.

    Bu iş, bir kelime ile ayıptır. Kendi işimizi, hele iktisadi ve ticari işlerimizi yapmaya, demek

    ki, Bakanlarımız kafi değil de Amerika'dan adam getiriyoruz. Peki, bizim Bakanlar ne iş görecekler? Yalnız nutuk, demeç, beyanat verecek kurdele kesecekler, maaş almakla, sürü sürü heyetlere kokteyl parti vermekle mi ömürlerini tüketecekler? Her gün gazetelerde okuyoruz. Sağlık işlerimizi düzenlemek

    için Amerikalı mütehassıs geldi. Bütçeyi hala yola koymak için mister bilmem ne geldi. Madenleri aramak ve işletmek için Amerikalı heyet geldi. Peki amma, sizin vazifeniz nedir baylar? Açık konuşalım. Ayıp değil ya! Gücümüze gidiyor, kanımıza dokunuyor. Oldu olacak çekilin bari, Amerikalılar idare etsin bizi. Naylon diş fırçası gibi, sıkıştık mı Amerikalı Bakan da ithal edelim, olsun bitsin.





    "Şakalar" köşesindeki "Aristokrat Beygirler" başlıklı yazının konusu da İngiliz prensesi Elizabeth olmuş: İngiliz imparatorluk tahtının mirasçısı Prenses Elizabet, yarısı Danimarkalı, üçte biri Yunan, bacakları İngiliz, boynu İtalyan, kulakları Fransız bir prensle evleniyor!" diye bizim gazeteler

    düğün bayram ediyorlar. Bu prens mitolojideki yarısı insan, yarısı hayvan satirler gibi karma katışık bir mahluk. Prenses de Allah için yarısı balık bir deniz kızı kadar güzel. Yalnız nedense ağzı hep bir karış açık duruyor. Laf lafı açtı, nereden nereye geçtik. Prensin ağzına burnuna kadar geldik. Bu düğün dernek ve gerdeği bir Amerikan ajansı şöyle haber veriyor: İngilterenin en Aristokrat beygirleri, prenses Elizabet'in düğünü için hazırlık görüyorlar. Kral sarayının ahırlarına radyo konmuş ve Aristokrat beygirlere çalgılar çalınarak hayvanlar hazırlanmış. Aristokrat beygirler, çocukların gürültüsünden korkmamaları için, okullara götürülerek, bahçede oynayan çocukların çığlıklarına alıştırılmıştır."

    Ne canına yandığım memleketidir şu İngiltere. Beygirleri bile aristokrat. Hindli bir insan olmaktansa, İngilterede aristokrat bir beygir olmak daha yeğdir. Hoş İngilizlerden aristokratlık, kibarlık bize de bulaştı ya. Bazılarının asalet paçalarından akıyor. İngilterede aristokrat beygirler varsa, bizde de aristokrat köpekler var. Hem o kadar çoktur ki, aristokrat köpeklerin çalımından, aristokrat olmayan insanlar yollardan geçemez oldu.

    Not: Aman Yunanımsı ve Danimarkamlımtrak prense tavsiye ederiz, el maliyle gerdeğe girmesin; yoksa, bizim Amerikan kaşığı ile Türk helvası yeyip, demokrasi çıkarmamıza benzer.





    Markopaşa'nın kendine özgü mizahına örnek olarak çok sayıda yazının bulunduğu Merhumpaşa'nın bu sayısından son bir yazı daha seçelim. Bu yazının başlığı "Eski ile Yeninin Farkı". Okuyalım:

    "...Eskiden bir tane padişah vardı. Şimdi bir sürü krallar var... Şeker kralı, zeytinyağı kralı ve krallar kralı. Eskiden şehzadeler vardı. Şimdi şefzadeler var. Eskiden bir tane saray vardı. Şimdi sergi sarayı, Tekel sarayı, mekel sarayları var. Eskiden rüşvet vardı, şimdi hediye var. Eskiden iltimas vardı, şimdi tavsiye var. Eskiden Nemrud Mustafa divan harbi vardı, şimdi Halk partisi var. Eskiden Zaptiye nazırı vardı, şimdi Polis müdürü Demir Ahmet var. Eskiden sansür vardı, şimdi Matbuat kanunu ve müdürlüğü var. Eskiden sefalet vardı, şimdi süper sefalet var. Yani baylar, tellaklar değişmiş, yoksa eski hamam, eski tas.





    (Uydurma) Markopaşa · 26 Ekim 1947 · Sayı: 26 ve 2 Kasım 1947 · Sayı: 27

    Uydurmacıların çıkardığı bu sayıda ilk göze çarpan, "Sabahattin Ali" başlıklı bir yazıdır. Yazıda, Sabahattin Ali açıkça hedef gösterilmektedir:

    ( ... ) Dün ve bugün Amerikan yardımı aleyhinde bulunan, İngiliz aleyhtarlığını fütursuzca haykıran, sırtından İngiliz kumaşı, boynundan Amerikan kravatı eksik olmayan adam gene Sabahattin Ali'dir.

    Yabancı sermayeye dil uzatan, Boğazlar üstündeki Rus isteklerinde dilini yutan, kangren başı olmaya başlayan köy enstitülerinin ıslahını isteyenlere vatan haini, satılmışlar, sahtekarlar demekten korkmayan adam Sabahattin Alidir. . .



    Birinci sayfa sol köşede çerçeve içinde verilen duyuruda, Marko­paşa'nın taklitçi yapısının neler üstlendiği de ortaya çıkıyor:

    MARKO PAŞA POLİS HAFİYESİ: Türkiye'de komünist ajanları ... Sır satın alan mağazalar, bürolar. Emirler nasıl gelir. .. Komünistlerin Allah'ı kimdir ... Hapishaneler arasında komünist posta teşkilatı. Güzel karısı olmak bahtiyarlığı, Sabahattin Ali neden Ankara'da oturur ... Necip Fazılın komünistleri himaye etmesindeki hikmet ... Milleti birbirine nasıl düşürüyorlar, nasıl aldatıyorlar. ".. Gelecek sayımızdan itibaren "Paşanın fendi, Komünistleri yendi" sütunlarında okuyacaksınız.

    Sol alt köşeye "Bayilere" başlıklı bir de duyuru konmuş: Haluk Yetiş'in ve Merhumpaşa komünist dergisinin Markopaşa ve Malumpaşa ile alakası yoktur. Bazı suistimaller yapıldığı öğrenilmiş, haklarında takibata geçilmiştir. Hesapların karıştırılmamasını görülen lüzum üzerine bildiririz. Markopaşa.





    Merhumpaşa · 1 Kasım 1947 · Sayı: 4

    Sabahattin Ali başyazısında saldırılara yanıt verirken gazetenin başına nelerin geldiğini de anlatmış oluyor. Yazısının başlığı "Fikir ve Küfür". Okuyalım:

    "...Bir yıldan beri bu gazetede türlü fikirler ortaya attık. Bu fikirler yüzünden türlü hücumlara uğradık. Biz isterdik ki, bize hücum edenler, karşımıza, yani halkın önüne yine birtakım fikirlerle çıksınlar. Ne gezer! Onlar sadece sövmüşler. Gaziantep'ten İstanbul'a, İzmir'den Samsun'a ve Çarşamba'ya kadar, yurdun dört bucağında çıkan bir sürü gazete ve dergide, aleyhimizde üç yüzden fazla yazı çıkmış. Hepsini gözden geçirdik. Bir tekinde olsun bir tek fikrimiz, bir satırımız ele alınıp, çürütülmemiş.

    Sadece küfür edilmiş. Biz demişiz ki: Bu memleketin istiklali her şeyden üstündür. Milletin oluk gibi kan akıtarak kazandığı bu istiklali, siyasi oyunlara alet edip, elden kaçırmayalım. Sömürücü devletlerin

    elinde oyuncak olmayalım! .. Cevap vermişler: Hain, satılmış, bolşevik ajanı! .. Biz demişiz ki: Yabancı sermayeye imtiyazlar vermeyelim, memleketin mali ve askeri işlerine yabancılar burunlarını sokmasınlar. Hem soyuluruz, hem de bir dünya patırtısı çıkarsa, arada biz eziliriz.

    Cevap vermişler: Demokrasi düşmanı, Moskova ağzı konuşan, kızıl!..

    Biz demişiz ki: Halkın selametini temin ile vazifelendirilmiş olanların siyaset oyunlarına katılmaya, halka zulmetmeye, onu dövmeye ve halkın sırtına binmeye, onu tabutluklara kapamaya hakları yoktur. Bunun önüne geçilsin. Cevap vermişler: Bozguncu, devlet düşmanı, anarşist.

    Biz demişiz ki: Yıllardan beri arkası gelmeyen dalavereler, arsa oyunları, memleket dışına para kaçırma rezaletleri, esrarı çözülmeyen cinayetler (Ne ilginçtir ki kendisi de böyle bir cinayete kurban gidecektir.), millet malı soygunculukları alıp yürümüştür. Öte yanda, millet kara sapanın arkasında donsuz didiniyor. Bu gidişatın sonu hayra çıkmaz. Cevap vermişler: Müfsit, tezvirci, komünist! ... Biz bir fikir ortaya atmışız, onlar bize cevap yerine, küfür savurmuşlar... Bu türlü bir mücadelenin zevkli olmadığı meydanda ... Lakin, yüreğimizi ferahlatan cihet şu ki, halk, o iyiyi kötüden, doğruyu eğriden ayırmakta hiç şaşmayan varlık, hep bizim tarafımızı tutuyor.

    Var olsun ...



    Birinci sayfada "Zabıta Haberleri" köşesinde taklitçilerin son sayılardaki aşırdıkları yazıların listesi verilmiş.



    MERHUMPAŞA'DAN ALİBABA'YA. ..

    26.05.1947 tarihli Merhumpaşa'da yayımlanan "Mahkeme Koridorlarında" başlıklı yazıdan dolayı "adaleti tahkir" suçlamasıyla yeni bir kovuşturma açılmış ve 14 Kasım'da Sabahattin Ali hakkında

    tutuklama kararı verilmişti. Sabahattin Ali bir süre gizlendi, gizli gizli Alibaba için çalıştı. Ankara'daki eşine yazdığı 3 Kasım 1947 tarihli mektubunda Sabahattin Ali şunları yazıyordu:

    "Çok sevgili Aliye, bugün Pazartesi . Henüz mahkemelerden bir haber yok. Gazetenin para işleri ile uğraşıyorum. Vaziyeti düzeltebilirsem on beş güne kadar Ali Baba"yı çıkaracağım. Şimdilik Mehmet Aliler'deyim ..."



    Sabahattin Ali'nin eşine yazdığı 10 Kasım 1947 tarihli mektubunda, Merhumpaşa'nın çıkamama nedeni azıcık sezilir gibi:

    "... bu hafta Merhum Paşa çıkmadı, çıkmayacak. .. iki haftaya kadar Ali Baba'yı çıkaracağım. Çünkü paşalar karışınca satış düştü, ziyan etmeye başladık. Çok sıkıntılı vaziyetteyim . Yarın sana 100 lira göndereceğim. İdare et. Zaten sen, ben söylemeden de idare edersin ya, çünkü benim idareli, sevgili karıcığımsın. Bu fena günlerde yalnız seni ve Filiz'i düşünerek kuvvet buluyorum.

    ... ben bazen Mehmet Ali Aybar'larda, bazen Mehmet Ali Cimcozlar'da kalıyorum .."



    Markopaşa, Malumpaşa, Merhumpaşa, uydurma paşalar olan Lalapaşa, Bizimpaşa, Cerrahpaşa...Çoğunun köşe adları, manşetleri aynıdır. Sahip ve yazı işleri yöneticileri sık sık değiştiği için zaten kim odukları bile belli değildir. Sabahattin Ali'nin anlatımına göre okur, Paşaları karıştırmaktadır artık. Okuyucudaki şaşkınlık Markopaşacılarda paniğe dönüşmektedir. Gerçek Markopaşacıların çıkardıkları gazeteleri en yalın biçimde okuyucuya sunmak artık alabildiğine zorlaşmıştır. "Paşa'ları bırakıp "Baba"lara geçmek daha uygun bulunmuş olmalıdır. Üstelik başına da "Ali" getirilir de "Alibaba" denirse bu adın, Markopaşa'ların babası "Sabahattin Ali" olduğu daha kolay anlaşılacaktır. Alibaba'ya geçişin önemli nedenlerinden biri de budur.



    Sabahattin Ali eşine 10 Kasım 1947 tarihli mektubu yazdığı günlerde bir yandan da Alibaba için kolları sıvamıştı. Rıfat Ilgaz'la çalışıyorlardı. Ilgaz'dan dinleyelim:

    ... "Yeni bir hamle lazım, ALİBABA isimli bir mizah gazetesi çıkaracağız," dedi. Bu isim çok hoşuna gidiyordu. Uzun uzun izah etti. Kırkharamilere karşı Alibaba" Mim Uykusuz'a resimler, yazılar

    ısmarlandı. Masamın üstüne oturarak " Hadi" dedi, "Seninle bir manzume yazalım. Kırk haramilere karşı olsun!" iki kıtasını ben yazdım, bir kıtasını da o çırpıştırdı. 'Tamam" dedi, "Çok güzel. Bu manzumenin adını birinci sahifeye manşet vereceğiz. Bir iki defa okudu çok beğenmişti..."



    Mustafa Uykusuz karikatürleri hazırlıyordu. Ancak bu her zamanki gibi kolay olmuyordu. Nedenini Uykusuz'dan öğrendim:

    (. .. ) M. Uykusuz - Hapishaneye girmem gerekiyordu. Davaya girip çıktım, tüm gazeteler aleyhime yazdılar. Asmalı Mescit'te "Malum Paşa" ve "Ali Baba Kırk haramilere Karşı" dergilerinin çıktığı dönem. Polis geliyor, o zamanın parasıyla bir buçuk, iki buçuk lira veriyorum, elindeki belgeye "bulunamamıştır" yazıyor ve böylece içeriye girmem gecikiyor. Dergide "Ali Baba ve Kırkharamiler" adında bir kompozisyonum vardı. Bir cumartesi günü onu çiziyorum. (. .. ) polis geldi gene. Efendi, gençten bir çocuktu. Kapıyı vurdu, açtım. "Ağabey ben geldim" dedi. "İyi ya, hoş geldin" dedim. Cebime davrandım, para çıkaracaktım, bileğimden yapıştı: "Artık yok ağabey, seni götüreceğim" dedi.

    "Peki gidelim" dedim. Tepebaşı Karakolu da yakındı, Tünel'in hemen yanında. Oraya gittik. Babacan, Zeki adında bir komiser çıktı karşıma. Oturttu beni, uzun uzadıya konuştuk. Çay getirtti, içtim. Bir ara kendisine dedim ki, "Bak Zeki bey, bana iki saat izin vereceksiniz. Bir karikatürüm var, yapıp mutlaka dergiye yetiştirmem gerekiyor. İki saat çalışabilirsem bu işi yapmış olacağım. İsterseniz yanımda polis de yollayabilirsiniz." Komiser Zeki bey ciddi ciddi dinledi: "Sen bugün git arslanım, o karikatürünü mutlaka bitir. İyice bir kafayı da çek. Nasıl olsa günlerden Cumartesi. Ayrıca hapishaneden ne zaman

    çıkacağın da pek belli olmaz. Onun için kafayı iyi doldur ki, içeride bulamazsın uzun süre. Pazartesi günü de bana gel. Yanına polis falan takmaya gerek görmüyorum. Hadi arslanım bir an evvel git" dedi.

    Karakoldan doğru iş yerine gittim. Karikatürü yaptım, verdim. Pazartesi günü de karakola uğradım, Zeki beye teslim oldum. Adliye'ye, oradan da Sultanahmet Cezaevine .. "



    Daha Alibaba çıkmadan bir üzücü olay da Sabahattin Ali için gerçekleşmişti. Hem bu olayı hem de düşünülen önlemleri, Sabahattin Ali'nin eşine yazdığı 14.11.1947 tarihli mektuptan öğreniyoruz:

    Şu malum "Adaleti tahkir" davasında sorgu hakimi nihayet evrakı Ağır Ceza Mahkemesine vermiş ve tevkifime karar çıkmış. Bu davada ilk celsede beraat edeceğime emin olmakla beraber, o zamana kadar haksız yere yatırılmak istemediğim için hemen bugün İzmir civarına seyahate çıkıyorum. Mahkeme gününde ve saatinde İstanbul'da hazır bulunacağım. Çünkü adaletin tecellisinden eminim.

    ( . . .) Nerelerde seyahat ettiğimin anlaşılmaması için size gittiğim yerlerden mektup yazmayacağım, fakat merak etmeyin, acı patlıcanı kırağı çalmaz. ( ... ) Gelecek günler herhalde güzel olacaktır. Üzülmeyin...





    Alibaba · 25 Kasım 1947 · Sayı: 1

    Alibaba'nın ilk sayısı Markopaşa'nın ilk sayısından tam 1 yıl sonra, 25 Kasım 1947'de çıkıyordu. Bir yıl içinde Markopaşa, Malum paşa, Merhumpaşa ve Alibaba ... Alibaba'nın ilk sayısında "sahibi ve yazı işlerini fiilen idare eden" olarak Nedim Ofluoğlu, "müessese sahibi" ise Haluk Yetiş görünüyordu. Adresi yine "Asmalımescit Şeyhbender Sokak No:1/1 Çinili Han No:11" idi.



    Sabahattin Ali hapisten çıktıktan sonra kafasında bir roman tasarlıyordu. Bu yapıt Ankara'nın yaman bir eleştirisi olacaktı. Adı da Ankara ... Gel gelelim ne bu romanı yazabiliyor ne de bir iş tutabiliyordu. Tedirgin ve aylak dolaşıyordu. Öyleyken, polis peşinden ayrılmıyor, sağcı basında karalama ve saldırmalar eksik olmuyordu. Bütün bunlar namuslu kalmanın, yurdunu ve halkını sevmenin, özgürlük ve kardeşliği savunmanın karşılığıydı. Bu sayıdaki "Ne Zor Şeymiş" başlıklı başyazısında Sabahattin Ali bu acı gerçeğe parmak basmıştı:



    Namuslu olmak ne zor şeymiş meğer. Bir gün Almanların pabucunu yalayan, ertesi günü İngilizlere takla atan, daha ertesi günü de Arnerikaya kavuk sallayan soysuzlar gibi olmak istemedik. Yalnız ve yalnız bir tek milletin önünde secdeye vardık. O da kendi cefakar milletimizdir. Meğer ne büyük günah işlemişiz! Kanunlu, kanunsuz baskılar altında ezile ezile pestile döndük. Bu günün itibarlı kişileri gibi, kese doldurmadık, makam peşinde koşmadık. İç ve dış bankalara para yatırmak, han, apartman

    sahibi olmak, sağdan soldan vurmak ve milleti kasıp kavurmak emellerine kapılmadık. Bütün kavgamızda kendimiz için hiçbir şey istemedik. Yalnız ve yalnız, bu yurdun bütün yükünü

    omuzlarında taşıyan milyonlarca insanın derdine derman olacak yolları araştırmak istedik. Bu ne affedilmez bir suçmuş meğer! Neredeyse, yoldan geçerken mide uşakları arkamızdan bağıracaklar:

    "Görüyor musun şu haini! İlle namuslu kalmak istiyor ve ahengimizi bozuyor. .."

    Çalmadan, çırpmadan, bize ekmeğimizi verenleri aç, bizi giydirenleri donsuz bırakmadan yaşamak istemek bu kadar güç, bu kadar mihnetli, hatta bu kadar tehlikeli mi olmalı idi?

    Namuslu olmak ne zor şeymiş meğer! Bereket, zora katlanmasını bilen bu millet de namuslu.





    Gazetenin ilk sayısında, Sabahattin Ali ile Rıfat Ilgaz'ın birlikte yazdıkları yergisel anlatım manşetten verilmişti:



    Yukarıdaki yazının hemen yanında da Markopaşa'nın tipik mizahına örnek bir yazı yayımlanmıştı:





    Gazete çıkmış, Aziz Nesin cezaevinde ilk sayıyı almış eleştiriyordu. Önce işe manzumeden başlamıştı: "Nedir o manzume yahu!. Karagöz'e benzettin gazeteyi" diyordu. Sabahattin Ali aldırmadı, "Aziz ne

    anlarmış şiirden ... " dedi geçti. Gazetenin çıkış sevincini yaşayamayan yalnız Aziz Nesin değildi; Mim Uykusuz da cezaevindeydi. Zorluklara bağlı ilginçlikler de vardı. Örneğin, Alibaba'nın çıkışı ile ilgili olarak okuyucuya ancak ikinci sayıda seslenilebilmişti. "Gazeteler-Gazeteciler" köşesindeki yazıda şöyle denilmişti:

    "Babafingo: El etek öpücülerin kaleminde meddahlaşan Türk mizahını "Markopaşa" kurtardığı zaman, bu işi alkış tutmak, rakı masasında efendilerinin önünde göbek atmak kadar kolay zannedenler, paçayı sıvayıp, sözüm ona Markopaşayı taklide kalkmışlardı. Birçok defa yazdığımız-hani şu Türkiye'de mevcut olmayan baskı ve antidemokratik kanunlar yüzünden, Markopaşanın adını Merhumpaşa, daha sonra Malumpaşa olarak değiştirmek zorunda kalmıştık ( ... )

    Bir sürü "Paşa" adlı gazete piyasayı doldurdu ... İşte şimdi, hakiki Markopaşa, Merhumpaşa, Malumpaşada tanıdığınız aynı kalemler "Alibaba" gazetesini çıkarıyorlar. Bu gazete kırk haramilere karşı çıkıyor. Şüphesiz, paşaları taklit edenler, Alibabayı da taklide yelteneceklerdir. Fakat, yine adını

    çalmaktan başka bir iş yapamayacakları muhakkaktır.

    Yine piyasayı Ballıbaba, Hasanbaba, Cambazbaba, Şambaba gibi sahte mizah gazeteleri dolduracaktır. Hatta mizah diye "babafingo"yu bile çıkarmaları kabildir. Biz müsamahakar insanlarız. Paşayı elimizden alanların, bu sefer Babayı da almalarına göz yumarız.





    Alibaba'nın sayfalarındaki köşeler öncekilerde olduğu gibi korunmuş. İç sayfalara "Alibaba' nın Yarenlikleri" ve "Haydi Hayırlısı" adlı köşeler eklenmiş. Son sayfadaki "Markopaşa Dert Dinliyor" köşesi duruyor. Ancak adı Alibaba'ya uyarlanmış ve çizgiler değişmiş. Sabahattin Ali İstanbul'a dönmüş ama teslim olmamıştı. Nedenini, eşine yazdığı 08.12.1947 tarihli mektubundan öğreniyoruz:



    "Ben tekrar İstanbul'dayım. Hiç olmazsa bir hafta kadar hapis yatmadan bu işi temizleyemeyeceğiz. Çünkü beni tevkif etmeden mahkeme gününü tespit etmiyorlar. Herkes beraat edeceğimi muhakkak sayıyor. Fakat ben dışarıdaki işlerimi halletmeden içeri giremezdim. Eğer ilk tevkif çıktığı günü yakalansa idim, ne Alibaba çıkardı, ne de Sırça Köşk. Eh, şimdi gazete biraz yoluna girdi. Hikaye kitabı da çıktı . .. Bir iki ufak işim daha var, onları da yoluna koyarsam, bir hafta sonra Müddeiummiliğe [savcılığa] müracaat etmek niyetindeyim...



    Alibaba • 2 Aralık 1947 · Sayı: 2

    HUKUKU MERKEP BEYANNAMESİ

    Manşetten verilen haberle ilgili olarak yazılanlar şöyle: Aşağıdaki Beyanname Jan Jak Marsuvan tarafından kaleme alınmıştır:

    1 . Bütün eşekler eşek olarak doğar, eşek olarak ölürler; hür olarak doğar, esir olarak ölürler.

    2. Bütün eşekler görünüşte eşit, hakikatte çeşit çeşittirler.

    3. Eşeklerin ahırları her türlü taarruzdan masun ise de, sahipleri semere kızıp eşeği dövebilirler.

    4. Bütün eşekler anırma hürriyetine sahiptirler. Ancak başkalarına çifte atmamak şartı ile.

    5. Ömrü billah eşekler, hoşaftan anlamayacaklardır. Suyunu içip, tanelerini, efendilerine bırakacaklardır.

    6. Sıpa olarak doğan eşekler, tekamül ederek eşek olurlar. Marsuvan eşekleri deve kervanlarına ve uyuz eşeklere kılavuzluk ederler.

    7. Eşeklerden her türlü asalet unvan ve imtiyazları alınmıştır. Sırtına palan vursan eşşek, yine eşşektir.

    8. Şeddesiz eşekler, şeddeli eşeklere itaate mecburdurlar.



    Birinci sayfadaki "Haftalık Türk-Amerikan Gidiş Geliş Programı"nda yazılanları da okuyalım:

    " Pazartesi - Amerikan zırhlıları, bahriyelileri gelecek, Türk inceleme heyetleri gidecek.

    Salı - Dört Amerikan senatörü gelecek, iki milletvekili gidecek.

    Çarşamba - Amerika'dan Naylon kopça gelecek, milyonlarımız gidecek.

    Perşembe - Amerikadan borç vaatleri gelecek, ziyafetler, paralar ve pullar gidecek.

    Cuma - Uçak filoları gelecek, kaçak filoları gidecek....

    Cumartesi - Kontrol heyeti gelecek, kontrolsuz heyetler gidecek.

    Pazar - Müşavir ve müşahit heyetler gelecek. Gidecek bir şey kalmadığından, ne kalmışsa o gidecek.

    Amerika'dan geleceklere ve Türkiye'den gideceklere haftanın yedi günü kafi gelmediğinden, haftanın sekiz güne çıkarılması düşünülmektedir.





    Amerikan heyetleri konusunda bir yazı daha göze çarpıyor. "Amerika'dan Heyetler" başlıklı yazı, mizah açısından olduğu kadar günümüzde gelinen durum açısından da önem taşıyor:

    Dün şehrimize, Hasan Efendi adında bir vatandaşın evini idare etmek üzere bir Amerikan heyeti, Hüseyin efendinin karısını idare etmek üzere üç Amerikan heyeti, Ali efendinin tavuklarını

    idare etmek üzere bir İngiliz heyeti ve Mehmet efendinin kendisini idare etmek üzere de 38 Amerikan heyeti gelmiştir.



    Bu sayıdan seçeceğimiz son yazı da benzeri içerik taşıyor ve "Yurdumuzun Kalkınması" başlıklı:

    Ankara, 30 (Zavallı muhabirimiz göz kırparak bildiriyor) -

    "Türkiye'nin iktisadi kalkınması için, hükümetimiz Milletler arası Kalkınma Bankasından 600 milyon dolar isteyecek. Fakat, banka altıyüz lira dahi vermeyecek, aşağı kapıya havale edecektir. Amerika'daki

    Aşağıkapı Bankasından 600 milyon dolar istenecek, o dahi bize metelik vermeyeceğinden dahili istikrara başvurulacaktır.

    Maliye Bakanına muhabirimz.:

    - Nasıl isteyebilirsiniz ki? diye sormuş. Sayın Kişmir Nazmi de:

    - İsteyenin bir gözü kara, vermeyenin iki yüzü kara! cevabını vermiştir.

    Bunun üzerine muhabirimiz.:

    - Tencere dibin kara, seninki benden kara! diyerek Sayın Bakanın huzurundan dört nala kaçmıştır.



    Alibaba · 9 Aralık 1947 · Sayı: 3

    Gazetenin birinci sayfasında Sabahattin Ali'nin başyazısından başka "Türkiye'de İlk Faşist Nasıl Doğdu?", "Gelecek Zaman Olur ki Hayali Beş Para Ermez" ve "Aforizmalar" başlıklı haber-yorumlar

    yer almış. Birinci sayfa sol altına çerçeve içinde bir açık dilekçe verilmiş. Dilekçe sahibi Aziz Nesin . . .



    "İstanbul Cumh
  • Markopaşa · 12 Mayıs 1947 · Sayı: 21

    " Bir Matbaa Versen, İmdadıma Gelsen'' ana başlıklı yazının konusu bir Türk müziği konseri eleştirisidir. Konserde son şarkıyı Markopaşa söylemiştir: "...En son şarkıyı Markopaşa kart ve çatlak sesiyle Recep Peker'in önünde diz çökerek okudu:

    Titrer yüreğim her ne zaman yadıma gelsen

    Kan ağlar içim hatırı naşadıma gelsen

    Şu hali perişanuma bir bakıp,

    Bir matbaa versen bize imdadıma gelsen...



    Bu yazıdan sonra altına şu not konmuştur:

    NOT: Bu yazının sonundaki "Bir matbaa versen", mürettip hatası yüzünden yanlış dizilmiştir. Aslı " Bir matbaa yıksan" olacak. Tarihe hürmet vazifesiyle düzeltir, okuyucularımızdan özür dileriz. Markopaşa.





    Birinci sayfadan verilen bir başka yazı "Satılmıştır" başlığını taşıyor ve ne yazık ki güncelliğinden bir şey yitirmemiş: "İnsanlar var, mağaza nedir bilmez. İnsanlar var, mağazalar alır. Yine insanlar var. Mağazaların yalnız vitrinlerini seyredebilirler. Yılanın derisini ayağına, kısrağın karnından sökülen tayın derisini sırtına, timsahın derisini eline, tavşanın derisini boynuna, tilkinin derisini başına geçirip, insanların derisini yüzen ve asfaltlarda seken bayancıkları, ben bir türlü içine girmediğimiz lüks mağaza vitrinlerine benzetiyorum. Bu belki de, darvinizmi ispat için insanların hayvan aslına dönüşüdür. Gerdanında, bileklerinde bir kuyumcu vitrini, ayak parmaklarındaki ciladan, saçındaki oksijene kadar bir itriyat mağazasının vitrinini taşıyan bu hanımcıklara "Bayan vitrin" demek nasıl olur? Bu vitrinlerdeki mallar satılmıştır. Üzerlerindeki "satılık" etiketi aylarca durur. Kime satılmışsa, sahibi gelip bir türlü almaz. "Bayan vitrin" de satılıktır, ama etiketi yoktur. Onun görünmez etiketi, pey sürebileceğini tahmin ettiği " Bay vitrinlere"e lütfetttiği tebessümüdür.

    - Şu güzel kundura?

    - Satılmıştır.

    Şu mantonun üzerinde bir etiket: "satılmıştır" Resim sergisindeki şu tablo satılmıştır. Bu güzel şapka satılmıştır. Hepsi satılmış. Yalnız vitrindeki malların üstünde etiketleri vardır. " Bayan vitrin"in ise etiketi yok. Etiketi olmayan satılmış bir mal daha var ki, o da: Kul kalemler ve köle muharrirler.



    Markopaşa· 19 Mayıs 1947 · Sayı: 22

    Markopaşa'nın bu sayısında "Demokrasi Hortladı", "Gurbet Kuşu", "Dolar Marşı", "Bilmeceler" ile Sabahattin Ali'nin "Krediyi Düşüren Kredi" başlıklı yazıları yer almış. Mim Uykusuz'un "İnatçı Keçiler" karikatürü de bu sayıda yayımlanmış. Sabahattin Ali yazısında, Amerikan yardımının gelişini yeniden konu edinme gereği duymuş:

    "Amerikan yardımı hakkında şimdiye kadar duyduklarınızdan ve okuduklarınızdan bir şey anlayabildiniz mi? Ben kendi hesabıma işin içinden hala çıkamadım. Bu yardımın yüz milyon mu, yüz elli milyon mu, askeri mi, iktisadi mi, karşılıklı mı, karşılıksız mı, borç mu, hediye mi, velhasıl memleket için iyi mi, yoksa

    fena mı, olduğunu kime sordumsa kesin bir cevap veremedi. Çünkü yasaktır. Ama, öyle resmi yasaklardan değil. Şu nereden geldiğini bilmediğimiz hürriyet ve Demokrasi maskesi altında elimizi kolumuzu bağlayan, dilimizi kurutan yasaklardandır. Amerikan yardımının asaleti hakkında şüpheye mi düşüyorsunuz? Vatan hain isiniz! Bu yardımın asıl dertlerimize çare bulmadığını, omuzumuzdaki yükü azaltmadığını mı söylüyorsunuz? Bolşeviksiniz! Ve bu damgaları alnınıza vururken ortaya attığınız fikri münakaşaya bile yanaşmıyorlar: Birkaç yüz kişilik bir kafileye bir miktar "milli heyecan" aşılandı mı, siz sokak ortasında yırtılan gazeteleriniz ve memleket kaygusundan başka suçu olmayan fikirlerinizle baş başa kalıyorsunuz. Amerikan mandacılarından başka herkesin aklına takılan:"Bu yardımın sonu nereye varacak?" sorusuna neden açık ve inandırıcı cevap veremediler, hatta işin münakaşasına bile yanaşmadılar? Yardım etrafında bir sürü alkış ve minnettarlık avazeleri, yahut da birbirinden kötü ve manasız birkaç beylik yazı ile Türk millerini kandırdık mı sanıyorlar? Öyle sanıyorlarsa, aldanıyorlar. Çünkü: "Verelim mi, vermeyelim mi?" diye aylarca düşünmek, konuşmak nasıl Amerikan millerinin hakkı ise, "Alalım mı, almayalım mı? diye düşünmek ve konuşmak da Türk millerinin hakkıdır.



    İkinci sayfada yer alan "Yer Değiştirme" başlıklı yazıdaki önsezinin ne kadar güçlü olduğu bugün kanıtlanıyor:

    "Bilindiği gibi, Türkiye'den Amerika'ya tetkik heyetleri ve Amerika'dan Türkiye'ye mütehassıslar [uzmanlar] yollanmaktadır. Eğer bu vaziyet biraz daha devam edecek olursa, bu iki memleketin pek yakında haritada yer değiştirecekleri kuvvetle tahmin edilmektedir.



    Dördüncü sayfada "Ödünç Para Almanın da Şerefi Paylaşılırmış" başlıklı yazı da oldukça ilginç:

    "Amerikan yardımı sahneye yeni yeni kahramanlar çıkardı. Bunlardan biri Ulusun [Ulus gazetesinin] şeyhi Nurettin Artam'dır. Geçenlerde yazdığı bir yazıda "Vatan" satıcısı Ahmet Emin'in [Yalman] "Türkiye'ye Amerikan yardımını ben sağladım" diye övünmesine içerlemiş, "Sen o şerefe layık değilsin, o şeref bize aittir" diyor da bir daha demiyor.

    Hey Allah'ım, ne günlere kaldık. Borç istemenin de şerefi paylaşılamazmış meğer.



    MARKOPAŞA KAPATlLlYOR

    Markopaşa 22. sayısından başlayarak geçici bir süre kapatıldı. Aslında kapatılış tarihi 16 Mayıs idi. Kapatılış nedeni 19. sayıda yayımlanan "Dediğin" başlıklı şiirdi. Bu şiirden dolayı kovuşturma

    açılmıştı. Kapatılış öyküsünü, gazeteyi o sırada tüm sorumluluğuyla çıkaran kahramanlardan ikisi, Mim Uykusuz ile Haluk Yetiş'in 1970'li yıllardaki söyleşilerinden dinleyelim:



    "... Haluk Yetiş - ... Bir kere "şifahi olarak" toplatılma kararı geldi. 1947 senesinin 19 Mayıs'ı idi. "Bu sayı toplatılmıştır" diye bize bildirildi. Bunu bize şifahi olarak bildiren şimdiki Orhan Burhan Apaydın'ın babası idi. O zaman Emniyet Birinci Şubede, Basın bürosunda polisti. Hatta Hilmi Yücebaş, o da polisti. Birinci Şubede, Basında görevli idi. Onlar geldiler bana haber verdiler.



    "Örfi idare (sıkıyönetim) emriyle Gazete kapatılmıştır" diye. Aziz de yoktu, Sabahattin Ali de. Hapiste idiler. Galiba Mim Uykusuz. yazı işleri müdürü görünüyordu. Demek istediğim polisle ilişki,

    kapatma toplatma zamanları olurdu. Nitekim yazılı bir talimat getirmedikleri için biz gazeteyi

    (22. sayıyı) çıkardık Fakat Mustafa Uykusuz. ile beni nezarete aldılar. Bir gece kaldık. Ama bir şey

    yapamadılar. Çünkü herkes 19 Mayıs törenlerinde idi. Normal polisler bile görevde idi. Ertesi gün serbest bıraktılar.



    M. Uykusuz. - ... "Markopaşa memleketi Sovyetler Birliği'ne sattı" diyorlardı. Bu yüzden ikide bir baskın yaparak ararlardı her yeri. Satış belgelerini arıyorlarmış. Bu aramaların ve baskınların sonunda ya bizleri Emniyete götürürler, ya da bırakırlardı. Ama alışmıştık artık. 19 Mayıs'ta girdik nezarete.19 Mayıs'ta nezarete girmek büyük bir şans işiymiş meğer. Değilse o Ahmet Demir adlı hunhar kişiden adamakıllı bir dayak yiyecektik, yemedik. Bir komiser vardı, ne idi onun adı?

    Haluk Yetiş - Sen içerde masanın üzerinde yattığın zaman mı?

    M. Uykusuz - Ben sık sık odasına gidiyordum onun, Süha Hakkı adında bir komiser vardı hani?

    Haluk Yeriş - Ünlü komiser Suavi mi?

    M . Uykusuz - Tamam tamam. "Suavi bey ne olacak böyle, daha kaç saat bekleyeceğiz?" diyordum. Ama ne yapsak adamın aldırdığı yoktu. " Bekleyin ulan, Demir bey gelsin. Demir bey sizinle özel olarak konuşmak istiyor" diyordu. Demir bey Aziz'i bile dövmüş. Neyse ki biz çok kalmadık. 36 saat kadar bekledik. Öyle bir şey ki, insan yaşamı zorlandığında, özlemleri, arzuları daha güçlü oluyor: Emniyet Müdürlüğü'nün en üst katındaydık. Bu en üst katta Birinci Şube vardı ve siyasal tutuklular da orada bulunuyordu. Bizi bir odaya soktular. Sabahleyin ben pencereden bakıyorum, ortalık aydınlanmaya başlamış, herkes işine gidiyor. Tramvaylar geçiyor ama, sessiz film gibi, sesleri duyulmuyor. Görüntü olarak insanlar geçiyor, pır biniyorlar, pır iniyorlar. Şarlo'nun o ilk filmleri gibi izliyorum. Nasıl bir tramvaya binme arzusu sardı içimi... Nezaretten çıktıktan sonra adımımı bile

    atamadım elbette.

    Haluk Yetiş - Oraya girişimizin nedenini biliyor musun?

    Kemal Bayram - Nedendi?

    Haluk Yetiş - Pazartesi günleri Gazete çıkıyordu. Cumartesi günü Emniyetten iki polis memuru geldi. Ortalıkta bizden başka da kimseler yoktu. Aziz Nesin de, Sabahattin Ali de dışarıda [Yönetim yerinde değil, tutuklular]. Mustafa Uykusuz yazı işleri müdürü, ben idare müdürüyüm. İki polis geldi içeriye ...

    "Gazeteniz örfi idare tarafından kapatılmıştır. Haberiniz olsun" dediler ve gittiler. Mustafa ile ikimiz, düşünüp taşındık; "bunlar sadece sözle söyleyip gittiler, herhangi bir tebligat yapmış sayılmazlar. İmza vermediğimize göre, bu tebligat yapılmış değildir. Bu nedenle biz gazeteyi normal olarak çıkaralım. Gelenlerin gerçekten polis olup olmadıkları bile belli değil" dedik. Aradan bir gün geçtikten sonra da hiç bir şey olmamış gibi, pazartesi günü gazeteyi satışa çıkardık. Çıktığı gün 19 Mayıs'a rastladı

    ve biz içeride kaldık. Nezarette. "Bize yazılı tebligat gelmedi. Herhangi bir şey söylenmedi. Gösterin imzamızı böyle bir şey varsa" dedik. Hem polislerin suçu var, hem müdür Demir'in aslında. Tebligat yapmamaktan, imza almamaktan. Bu yüzden bize pek bir şey yapamadılar. Mahkemeye bile veremediler. Belki 19 Mayıs olmasaydı çok dayak yiyecektik.

    M. Uykusuz - Belki seni dövemezlerdi Haluk, çok zayıf bir gençtin o zamanlar. O, komiser Suavi "hadi şansın varmış, esaslı bir dayak yiyecektin ama, dua et ki Ahmet Demir Bey 19 Mayıs stadyumunda meşguldü. Kurtardın paçayı" dedi.

    Haluk Yetiş - İlginç bir şey anlatayım, o gün oradan çıktıktan sonra yaşamımızda ilk kez çok önem verdiğimiz bir yerde "Konyalı Restoran"da oturup karşılıklı yemek yedik. Nedeni şu: İkimizi nezarethaneye aldıklarında benim cebimde Markopaşa'nın satış parasından bir tek mor binlik vardı. Nezarete gidişime değil de, "ya bu parayı benden alırlarsa, nasıl hesap vereceğim" diye ödüm patlıyordu. O zaman bin lira çok büyük para, ya alırlarsa?

    M. Uykusuz - Cebimde tıraş olmak için sakladığım jileti bile aldılar. Ayakkabı bağlarını, bel kemerini çekip aldılar, güya kendimizi asarmışız...



    Basın Savcılığı, 19. sayıda yayımlanan "Dediğin" başlıklı şiirin şairinin bildirilmesini gazeteden istemişti. Gazete, bu tezkereye süresi içinde yanıt vermediği için hakkında dava açıldı ve mahkeme

    kararıyla kapatıldı ( Ulus, 29.5.1947). Bin bir zorlukla çıkabilen Markopaşa'nın gerçekte kapatılma nedeni neydi? Bunu da Haluk Yetiş şöyle anlatıyor:

    "... O zamana göre en büyük baskıyı yapan gazete. ( ... ) Öbür gazeteler bu kadar muhalefet yapamıyorlardı. Etkili de olamıyorlardı. Herkesin ağzında Markopaşa'nın yazdıkları vardı. Ayrıca

    mizahi olduğu için de, dava konusu olmasına karşın gene bir şey yapamıyorlardı. Zaman zaman, daha sonraları da gördüğümüz gibi hükümetlerin en çok korktuğu yayın araçları arasında mizah başta geliyordu. Mizah insanı bir yandan gıdıklayıp güldürürken, diğer yandan ısırıyordu. Meclis'te bile Markopaşa'da yazılan fıkralar konuşuluyordu. Az şey değildi bunlar. Tek parti dönemiydi. Demokrat parri yeni kurulmuştu. Tan gazetesi iyi muhalefet yaptığı için yıkılmıştı. Bir çok yer susturulmuştu. Arkasından "Gerçek" gazetesi çıktı. O da sıkıyönetim tarafından kapatıldı. Esat Adil'in gazetesiydi Gerçek. Arkasından mizah olarak Markopaşa çıkınca büsbütün tedirgin oldular. Ciddi adamlarla alay

    ediyor görünüyordu çünkü. Halk üzerinde, yeni bir muhalefetin oluşumu bakımından önemliydi girişim. Halk, yöneticiler için söyleyemediklerini Markopaşa'da bulabiliyordu...



    Sabahattin Ali'nin tutuklandığı 28.05.1947 günü Mustafa Uykusuz sanık olarak 7. Asliye Ceza Mahkemesindeki duruşmaya getirildi. Uykusuz ile vekili, Markopaşa'nın kapatılma kararına itiraz ettiler. Mahkeme, kapatılma kararının kaldırılmasına lüzum olmadığına karar vererek, müdafaa şahitlerinin dinlenmeleri için duruşmayı 4 Haziran 1947 tarihine bıraktı ( Ulus, 29. 5 . 1 947).



    Böylece Gazetenin iki yazarı ve karikatüristi içeri girmiş oluyorlardı. Merhumpaşa da zorunlu olarak bir süre çıkamayacaktı. 22 sayı çıkabilen Markopaşa' nın bu birinci devresi ile ilgili olarak ilk açıklama ancak 8 Eylül 1947'de çıkan Malumpaşa'nın 1. sayısında Sabahattin Ali'den geliyordu. Sabahattin Ali "Bir Gazete Çıktı" başlığıyla verdiği yazıda bu 22 sayı ile ilgili şunları söylüyordu:



    "Bir Gazete çıktı... 1947 yılında. Türkiye Cumhuriyeti hudutları içinde, dünyanın en medeni şehirlerinden İstanbul'da, haftada bir defa, şu elinizde tuttuğunuz Gazetecik kadar dört küçük sayfalı bir gazete çıktı. Bu Gazete ancak 22 sayı çıkabildi efendim. Muhtelif fasılalarla, bazen neşriyatını durdurarak, bazen ara vermek mecburiyetinde kalarak, gecikerek, okunmayacak kadar fena baskı ile utanarak çıkmak sureti ile ve bütün bu mecburiyetlerden dolayı, çok sabırlı okuyucularının tahammülünü suistimal ettiğinden mahcup olarak ancak 22 sayı çıkabildi. Bu 22 sayı ile Türkiye'de baskı rekoru kırdı. 60 bin basarak bir çok para kazandı. Fakat kendisine, tahmin edilemeyen zorluklar çıkarıldığından, tek yolunda yürüyebilmek için, muhtaç olduğu teknik vasıtalara ve bunların insafsız ve korkak sahiplerine hayret edilecek yüksek fiyatlar ödeyerek, korkak ve aç gözlerini para ile doyurdu. Bu 22 sayıda, hiçbir Gazeteye yapılmadık şekilde ona, gazeteler insafsızca hücum ettiler, iftira ettiler. Matbaacılara basmamaları için, gizli emirler verildi. Bayiler, satmamaları için, el altından tehdit edildi. Bu gazeteyi satıp ekmek parası kazanan çıplak ayacıklı 7-8 yaşındaki çocuklar toplanarak, parmak izleri alınmak sureti ile sabıkalılar sınıfına ithal edildi. Bir çok vilayetlerde resmi makamlar tarafından sattırılmaması için zorluklar çıkarıldı, hanüman edildi. Bu gazeteyi satanlardan -Türkiye'de

    ilk defa olarak- seyyar satıcılık vesikası, muayene kağıdı soruldu. Yine Türkiye'de ilk defa olarak, 15 yaşından küçük diye çocuklara sattırılmadı. 22 sayıda İstanbul, Ankara ve İzmir'de, daha başka vilayetlerde 33 defa nümayişler tertip ettirildi. Gazeteler yırtıldı, ayaklar altında çiğnettirildi. Hatta şöyle bir vak'a [olay] oldu: Bir vilayette, alakalılar [ilgililer] yahut kendilerini alakalı sananlar işçilere para dağıtarak, bu gazeteyi alıp yırtmaları için emir verdiler. Filhakika [Gerçekten de) miting yapıldı amma, işçiler kendilerine verilen para ile, söylenilen gazeteyi değil, Ulus Gazetesini alıp yırttılar.

    Bir vilayette de miting hazırlandı. Gazete istasyona çıkar çıkmaz yırtılacaktı. Fakat gazete, çıkarılan zorluklar yüzünden geç kaldığı için o vilayete beklenilen trenle yetişemedi. Bu suretle yapılamayan miting için, ertesi gün gazetelere şöyle bir havadis iletildi: "Dün ... gazetesi aleyhinde bir miting tertip edilmişse de, idari makamlar mani olmuşlardır." 22 sayıda bu Gazete dört neşriyat [yayın] müdürü, biri şapirograf [teksir] olmak üzere 11 matbaa değiştirmek mecburiyetinde kaldı. Bu 22 sayıda 10 defa mahkemeye verildi, üç muharrir [yazar] muhtelif müddetler ile, üst üste mahkum oldu. Öyle İzmir'deki

    gibi sürülerek değil, takılmak sureti ile bütün İstanbul'da kelepçeli dolaştırılarak teşhir edildi. Neler geldi o gazetenin başına efendim. Bütün bunların daha azı, daha çoğu; putperestler tarafından ilahlara tapanlara, ilahlara tapanlar tarafından tek Allah'a tapanlara, onlar yahudilere, yahudiler hristiyanlara, hiristiyanlar islamlara, katolikler protesranlara, Fransada kralcılar tarafından Cumhuriyetçilere

    yapılmıştı.



    Şiddet, cebir ve tazyik edenlerin değil, bunlara çarpılanların muzaffer olduğu meydandadır. Nitekim, budandıkça aynı fikrin filiz verdiği, geliştiği görüldü. O gazetenin yerine; aynı yolda kaç gazete çıktı. O gazete, para kazanmayı birinci plana almayan arkadaşlarının intişarından [çıkmasından] memnunluk duydu, yeri boş kalmadı. Bütün bunlar neden yapıldı? O Gazete komünistmiş dediler. Halbuki değildi. 22 sayısında, komünizme ait bir kelime bulanların alnı karışlanır. Bu iftirayı, komünizmin ne olduğunu bilmeyenlerle, bildikleri halde işlerine gelmeyenler yaptı. O gazete, ferdin ve milletin istismarına mani olmak, insanların hak ettikleri ve layık oldukları, kadar kazanmaları, sefalerten kurtulmaları, bir kelime ile demokrasiye kavuşmaları için kendi vadisinde, mütevazi şekilde vazifesini yapmakta idi.

    Türk mizah edebiyatında, günlük gazetelere kadar takip ve taklit edilen bir yeni devir, çığır açmıştı. Ya ... işte böyle efendim,

    Neler geldi o gazetenin başına."





    MARKOPAŞA TAKLİTÇİLİGİ TIRMANIYOR

    25 Mayıs 1947 tarihinde çıkan taklitçi Lalapaşa gazetesinin sahibi Hamiyet Yılmaz, yazı işleri müdürü Abdülkadir Gürol'dur. Gazete Osmanbey Matbaasında basılmış. Markopaşa'nın biçem ve şeklini taklit etmiş. Markopaşa ile ilgili iki de yazı yayımlanmış. İlki bir şiir ve "Merhum Markopaşa'nın Mezarını Lalapaşa'nın Ziyareti" başlığını taşıyor:


    Dediler ki ıssız kalan idarehanende

    Kırmızı mühürler varmış görrneye geldim

    O kızıl alevin narına sen de

    Ne için kelle-i kübrayı verdin?



    Dediler ki sana emel bağlayan

    Kapına yanılıp bir dem uğrayan

    Pek berbat olurmuş ben de bir zaman

    Gitmeyin diyerek nasihat verdim.



    Şimdi ne gelen var çemenzarına

    Ne de uğrayan var cümlegahına

    Haftanın ilk günü ben mezarına

    Çelenk takdimine bir karar verdim.



    Ey Lala haddini bilerek söyle

    Hevese kapılıp fırlatma öyle

    Benim işim yoktur fesada böyle

    Hakikat bağının gülünü derdim.

    K. Alaloğlu



    İlgili ikinci yazı da üçüncü sayfada çıkmış. Bu yazı Markopaşa'nın son (22.) sayısında çıkan bir yazıya yanıt olarak yazılmış. "Markopaşa'nın Borç Almanın da Şerefi Olur mu imiş Yazısına Karşı Soruyoruz" başlığını taşıyor: Borç almanın da şerefi yok mudur? Borç almak fena ve mayup [ayıplı] değildir. Gerçi makbul ve muteber değilse de ... Fakat ödünç almakla, kendini satmak ayrılırsa. Ahmet Emin Yalman bu yardımı memlekete soktu ise tebrike şayan bir iş yapmıştır. Zira dost bir millerin dostça yardımı

    hiçbir zaman düşüklük sayılmaz. Böyle bir vaziyette meşhur atalar sözünü unutmamak lazım gelir: "Borç yiyen kesesinden yer." Borç alıyorsak, ödemek üzere alıyoruz, iane [yardım parası], lütuf veya ihsan [bağış] babından [olarak] değil. Bu işi başarmak da iyi ve lakin yabancı amaçlara hizmet, bu bakımdan para almak büsbütün başka ve hiç de iyi olmayan bir mahiyet atfediyor ki Paşadan [Markopaşa'dan] soruyoruz: Böyle bir şey biliyorsa neden açıklamıyor; her kelimesinin aradan yok

    olmuş harfleri bunu yazmaya yetmiyor mu yoksa kendilerini oy dilim diye vasıflandırdığı Markopaşa cenapları dilini mi yuttu. İkisinden birini soruyoruz?



    Sorunun yanıtını Sabahattin Ali, Malum Paşa'nın I. sayısında veriyor. Ancak kimlerin "yabancı amaçlara hizmet ettiği" yıllar sonra bugün ayna gibi ortada. Ne var ki (Markopaşa diliyle) o zaman dilimizi döndürürken artık boynumuzu bile döndüremiyoruz. Bir döndürebilsek ve o boynun üstünde taşıdığımız kafalarımız bir "tam bağımsız" düşünebilse . . . Düşünebilse de hele bir döndürebilsek . ..



    Merhumpaşa · 26 Mayıs 1947 · Sayı: 1

    Markopaşa'nın kapanan I. döneminden sonra aynı kalemlerin yönetiminde başka adlarla gazeteler çıkacaktır. Bu gazeteler " Markopaşa soyundan gazeteler" olarak nitelenmektedir. Bu soydan

    ilk gazete Merhumpaşa olmuştur. Markopaşa'nın kapanlma olasılığı göz önüne alınarak yeni bir gazete hazırlığının olduğu, Merhumpaşa'nın hemen bir hafta sonra çıkışından anlaşılıyor. Birinci sayısı 216.05.1947'de çıkan Merhumpaşa'nın sahibi de Sabahattin Ali. Yazı işleri yönetmenliğini de Sabahattin Ali üstlenmiş. Adresi, Markopaşa'nın adresi: Ankara Cd., Çinili Han, No: 13. Dizgi ve

    baskı yerleri de aynı.



    Birinci sayfada "Okuyucularımıza" başlıklı bir açıklama var: Biz bu gazeteyi millet sırtında kene gibi yaşayan aylakçılar için çıkarmıyoruz. Biz bu gazeteyi ömürlerini çenelerinde toplamış zevzekler

    için çıkarmıyoruz. Hayır, biz bu gazeteyi alnının teriyle topraktan, makineden, kağıttan, kalemden ekmek çıkarmaya çabalayan namuslu vatandaşlar için çıkarıyoruz. Bunun için, şu bunak hakkımızda şöyle demiş, bu sersem bize şöyle sövmüş, şu edepsiz bizi şöyle kötülemiş, bunlara kulak astığımız yok.

    Ey, gazetemizi okuyan ve sayısı yüz binleri çoktan aşan temiz, namuslu, mert millet! Hakkımızda verilecek en isabetli hüküm senin kanaatindir. Yalnız sana güveniyor, yalnız sana dayanıyoruz. Yüzümüzü kara çıkarmayacağından eminiz. Sen de şuna emin ol ki, biz de senin yüzünü kara çıkarmayacağız.

    MERHUM PAŞA





    Başyazısında Sabahattin Ali gençlere seslenirken Markopaşa'nın başına gelenlerden yola çıkmış:

    GENÇ ARKADAŞ: Yurdunu, milletini dünyada her şeyin üstünde tut. Bütün varlığını, bu toprakları şenlendirmek, bu topraklar üstünde yaşayan insanların yüzünü güldürmek yolunda harca. ( . .. ) Yurduna açık veya gizli yollardan girmek ve yerleşmek isteyen yabancılara yüz verme. Seni sömürmek ve köle etmek isteyen böyle düşmanlara karşı kafanla, kaleminle, gerekirse kanınla mücadele et. Bu millete dayanmadıkları için, her halde yabancı bir devlete dayanmak lazım olduğuna seni inandırmak isteyenlerin sözüne kanma. Müdafaa edilecek fikirleri olmadığı için her türlü fikre düşmanlık edenleri ve etraflarına sadece kabiliyetsiz, cahil sürüler toplamak isteyenleri arana sokma. Seni maceralara sürüklemek isteyen gafillere yüz verme. Bu milletin bin bir yarasına merhem olmayı bir yana bırakıp dipsiz maceralar peşinde, yabancı ülkeler zapt etmek hülyaları ile halkı kırdırmak, bu arada külahı kapmak isteyen vicdansızların parlak sözlerine kulak asma. Çünkü sen, büyüklük delisi zevzeklerin, Hitler kahküllü kaçıkların oyuncağı olamayacak kadar ağır başlısın! Ve hele her şeyin başında, seni aldatarak alçakça işlere oyuncak etmek isteyen düşmanınla, sana hakikati söyleyen dostunu birbirinden

    ayırmasını bil! Bunu senin zekandan ve namusundan bekleriz.



    Birinci sayfadan verilen bir başka yazı "Tutunuyorlar" başlıklı. Yazıda, dönemin siyasileri yergi masasına yatırılmış: Aşağıdaki gizli toplantı zaptı, Ankara Ekspresi Kızıltopraktan geçerken, yataklı vagonun penceresinden buruşturulup atılmıştır. Sahibinin aslını idarehanemizden alması rica olunur:



    Recep Peker ısrar ediyordu:

    - Batmayız, katiyen batmayız!

    Muhittin Baha Pars:

    - Farzı muhal batacak olursak . . . dedi.

    Başbakan yine ısrarla:

    - Batmayız, diyorum size. Batsak bile, tutunacak bir yer buluruz.

    Hamdullah Suphi:

    - Hacılara, hocalara tutunuruz.

    Başbakan:

    - Olmaz! Dedi.

    - Öyle ise minarelere tutunuruz.

    İsmail Hakkı Baltacıoğlu atıldı:

    - Bana tutunun, dedi. Ne güne duruyorum?

    Hazirun hep bir ağızdan:

    - Sen evvela kendini tut! diye bağırdı.

    Necmettin Sadak:

    - Sosyalistlere tutunalım! dedi.

    Hemen İçişleri Bakanı cevap verdi:

    - Tutmasını bilemeyiz, işi yüzümüze gözümüze bulaştırırız.

    Reşat Şemsettin Sirer:

    - Osmanlı büyüklerine de tutunsak, mesela Deli İbrahim'e, Abdülhamid'e ...

    Bu buluş Hüseyin Cahit'in pek hoşuna gitti:

    - Ben demez miyim size Reşat Sirer istidatlı, kabiliyetli bir politikacıdır diye? Ama İngilizlere, Amerikalılara da tutunalım.

    Başbakan hemen atıldı: ·

    - Onlara sımsıkı tutunuyoruz zaten!

    - Faşistlere tutunmalıyız.

    Fatih Rıfkı cevap verdi:

    - Modası geçti onların. Ama yine el altında bulunsun. Sakla samanı, gelir zamanı. Bu gizli toplantıyı fare deliğinden rakip eden Merhum Paşa

    yerinden bağırdı:

    - Millere tutunmayı unuttunuz, Millete!

    - Milletin eler tutar yeri kaldı mı ki?

    Merhum Paşa cevap verdi:

    - Kuyruğuna tutunalım, kuyruğuna . . .

    Bütün toplantı erkanı kuyruğu tutacak oldular, lakin kuyruk koptu, ellerinde kupkuru kemik parçaları kaldı.



    Bu yazı yüzünden Sabahattin Ali hakkında yeni bir dava açıldı. Üçüncü sayfadaki "Anglo-Arnerikan-Türkiş Limited Ortaklığı Mukavelenamesi" başlıklı yazıya da bakmakta yarar var:



    1 - Ortaklığımızın adı: Anglo-Amerikan-Türkiş Limited ortaklığıdır, merkezi İstanbul'dur.

    2.- Ortaklığı, aşağıda adları yazılı sermayedarlar kurmuştur:

    Rockfeller Jr., Petrol kralı, Amerikalı, Florida.

    Hearst, Gazete kralı, Amerikalı, New York.

    Parkins, Eski Times başyazarı, İngiliz, Londra.

    A. Kapar, Müteahhit, gizli sermayedar, Türlü dalevereler mucidi, Türk, Monako.

    Mr. Ahmet Emin Yalman. "Vatan" satıcısı ve başyazarı, gönüllü Amerikan, İstanbul.

    3.- Ortaklığın faaliyet sahası: Türkiye'nin altını üstüne getirmek; üstüne gökdelen binalar, fabrikalar, altına da kazıklar oturtmak. Türkiye'den elde edilecek petrol, kömür, demir, pamuk, ilh . . . gibi madenleri Amerikaya sevk etmek, Türk köylüsünün ayağındaki tek donu da verinceye kadar yükseltmek ve boğaz açlığına çalıştırmak, bütün bu işlere Türk milletinin tahammülü tükeninceye kadar devam etmek.

    4.- Ortaklık işletme um um müdürünün başında idare kurulunun kılıcı daima asılı durur.

    5.- Türkiye'nin sömürülmesinden elde edilecek servetin hangi eğlence yerlerinde harcanacağını idare kurulu tayin eder. Bu masraftan geri kalan paralar da Amerika'daki bankalardan birine yatırılır.

    6.- İdare kurulu, ortaklık müesseselerinin teftişi işini zengin tahsisatla eski İngiliz Başbakanı Çörçile emanet etmiştir.

    7.- Bu mukavelenin geri kalan maddelerini de okuyucularımız tamamlasınlar.



    Merhumpaşa'nın ikinci sayfasındaki " Mahkeme Koridorlarında" köşe başlığı ile verilen "Hasan Ali-Kenan Döner Komedisi" adını taşıyan yazı, daha birinci sayısında Merhumpaşa'nın başına iş açtıracaktır: Hasan Ali-Kenan Döner komedisinin dünkü temsilinde Hitler'in acemi çırakları gülünçlü nutuklarına devam ermişlerdir. Nihal Atsız gezici kumpanyasını seyre gelenler salonu tıka basa

    doldurmuşlardı. Evvela Kenan Döner kantoya çıktı: "Oğlan döne, kız döne. Geldim ben döne döne" şarkısını döne döne söylerken, evvela gözü döndü, sonra başı döndü, nihayet nevri dönüp, ihtiyar dansör, kumpanya aktörlerinin alkışları arasında yere yuvarlandı. İkinci perdede yine Kenan Döner çıktı. Göbek boşluğuna Nihal Atsız yerleşmiş bulunuyordu. İhtiyar Döner ağzını açar açmaz

    ağzından Atsız Nihal'in kafası fırlamış ve "Hayl Hitler!" diye üç defa horladıktan sonra; Hasan Ali'nin Milli Eğitim Bakanlığında Stalin'e, Molotof'a iş verdiğine dair tiradına başlamıştır. Nutkun sonunda "Hasan Ali bir komünisttir" demiş, sebebi sorulunca:

    - Çünkü faşist değildir, diye cevap vermiştir.

    Bundan sonra Arnavut oğlu Arnavut olup, kendisi Türk oğlu Türk, büyük ırkçı ve Türkçü İsmet Rasin de Hasan Ali'nin komünistliğine şahitlik ermiş ve ispat için de, halis kan soyunun, yarım kan ırkının üstüne yemin billah edince akar sular durmuştur. Tanık, sanık ve diğer faşist artıklarının numaraları başka güne kalmıştır.



    Son sayfada yayımlanan "Tahmil ve Tahliye" başlıklı yazı ise gösterilere neden olacaktır: Recep Peker ve Sadi Irmak'ın seyahatleri esnasında halkın sırtına tahmil ve tahliyeleri, Celal Bayar ve ortaklarının halkın omuzuna yüklenmesi, Falih Rıfkı ve Kumpanyasının halkın başına çıkması ve inmesi işleri eksiltmeye çıkarılmıştır. Şartname parasız olarak Halk Partisi indirme bindirme bürosundan alınabilir.



    Bu yazı yüzünden Adana'da gösteri düzenlenir. Gösteri, CHP'li Çalışma Bakanı Sadi lrmak'ın katılımı ile kurulan Adana İplik ve Dokuma İşçileri Sendikası tarafından yapılır. Bu protesto mitingi, sendikanın ilk genel kurulundan birkaç gün sonra yapılmıştır. Ulus gazetesi "Çukurova İşçileri Merhumpaşa'yı Takbih Ettiler" başlığıyla haberi verir:



    "... "Tahmil ve Tahliye" başlıklı yazı, Çukurova işçisi üzerinde çok fena tesir yapmış, bunun üzerine dün bayiler önünde toplanan yüzlerce işçi Merhumpaşa Gazetelerini satanlardan toplayarak ayaklar altında çiğneyip parçalamışlardır. Bu arada belediye önünde toplanan büyük bir işçi kütlesi «kahrolsun komünistler, kahrolsun komünizm" diye bağırmışlardır. Daha sonra işçiler büyük bir intizam dahilinde Kuruköprü'ye kadar yürümüşler, bir taraftan ellerindeki Merhumpaşa sayılarını parçalamaya devam etmişler, diğer taraftan da zehirli fikirleri takbih eden [kınayan] nümayişlerde [gösterilerde] bulunmuşlardır. Çukurova işçisinin asil heyecanını. millet ve memleket severliğini belirten bu gösteri hadisesiz [olaysız) sona ermiştir. [Ulus, 30.05.1947]





    BASKlLAR... SlKlNTlLAR ...

    Merhumpaşa'nın çıkışının ikinci günü (28 Mayıs 1947) Sabahattin Ali içeri alındı. Sabahattin Ali için Markopaşa'nın 16 Aralık 1946 tarihli sayısında çıkan 'Topunuzun Köküne Kibrit Suyu" başlıklı yazıyla

    Cemil Sait Barlas'a, 10 Mart 1947 tarihli sayısında çıkan "Biliyor musunuz" başlıklı yazıyla Falih Rıfkı Atay'a hakaretten dava açılmıştı. Şimdi de Merhumpaşa'nın birinci sayısında çıkan "Genç Arkadaş" başlıklı yazıyla Nihal Atsız'a, "Hasan Ali-Kenan Döner Komedisi" başlıklı yazıyla da İsmet Rasin Tümtürk'e "neşren hakaret''ten dava açıldı. Gerçi Gazetenin "sahibi ve mesul müdürü" Sabahattin Ali'ydi ama "Genç Arkadaş" başlıklı olanı sayılmazsa söz konusu imzasız yazılar onun değil. Aziz Nesin'in, Şerif Hulusi'nin, Rıfa Ilgaz'ındı. İki kişinin birden başı yanmasın diye sorumluluğu o

    yüklenmiş, arkadaşlarından hiçbirinin adını savcıya vermemişti. Davalardan Cemil Sait Barlas ile ilgili olanı İstanbul 2. Asliye Ceza, Mahkemesinin 10.03.1947 gün, 47/66 esas ve 47/130 karar sayılı kararıyla Sabahattin Ali' nin dört aya hüküm giymesiyle sonuçlanmıştı. Nihal Atsız ve İsmet Rasin Tümtürk'le ilgili olanı ise İstanbul 6. Asliye Ceza Mahkemesinde görüldü. S. Ali, Ceza Kanununun 482. maddesi gereğince hakaret suçundan yargılandı. Davacı İsmet Rasin Tümtürk, gazetede kendisi için "Hitler'in acemi şakirdi (çırağı) ve Arnavutoğlu Arnavut" yazıldığı için tahkir edilmiş (aşağılanmış) olduğunu ileri sürdü ve bin lira tazminat istedi. Sabahattin

    Ali de savunmasında " İsmet Rasin'in, Cenap Şahabettin'in oğlu olduğunu, Cenap Şahabettin'in ise Hayat Ansiklopedisi'nde çıkan tarihçesine göre Arnavut olduğu anlaşılmaktadır" diyerek kendini savundu. Sabahattin Ali ayrıca "İsmet Rasin mültecidir. Hitler, ırkçılığın en büyük ustası olduğu için kendisine bu bakımdan Hitler'in çırağı dedik" ( Tanin, 19.06.1947)



    Mahkemenin 25.06.1947 gün ve 47/265 esas sayılı hükmüyle Sabahattin Ali üç ay hapis cezasına çarptırıldı. Her iki hüküm de Sabahattin Ali'nin avukatları Mehmet Ali Cirncoz ve Mülhime Gökbudak tarafından temyiz edildi. Bunlardan Cemil Sait Barlas ile ilgili olanı kesinleşti. Sabahattin Ali bir süre poliste alıkonuldu. İlkin Sultanahmet, ardından Paşakapısı Cezaevine kondu .Haziran ayının ilk haftasında bir başka duruşmada da Mustaf Uykusuz mahkemeye çıktı. "Dediğin" başlıklı şiirden dolayı 7.Asliye Ceza Mahkemesinde devam eden davanın duruşmasında M. Uykusuz " . . . bu şiiri taşradan okuyucunun gönderdiğini, Aziz Nesin tarafından tadilat yapılarak [düzeltilerek] neşredildiğini" belirtti ve tanıklarının dinlenmesini istedi. Tanık olarak mürettip (dizgici) İlhan Hemşehri, Şerif Hulusi, Kemal Yavaşkan, Aziz Nesin ve Haluk Yetiş çağrıldı. Tanıkların hepsi de şiirin bir okuyucu tarafından gönderildiğini fakat kimin yazdığım bilmediklerini, müsveddenin de kaybolduğunu "belirttiler ( Vatan , 05.06.1947)





    Aziz Nesin, gazetenin koleksiyonu kendisine gösterilecek olursa okuyucuya verilen cevabın izleyen sayılarda bulunabileceğini ekledi ( Tanin, 5.6.1947). 19.06. 1947 tarihindeki duruşmada Aziz Nesin,

    şiiri yazanın Gümülcineli Hüsnü Yusuf adlı okuyucu olduğunu söyledi. Savcılık ise aksi yönde görüş bildirdi. "Bu yazıların tarzı ifadeleri okuyucu mektubu olmayıp bunların Markopaşacıların kaleminden çıknğını ihsas ediyor [anıştırıyor]" (Vatan, 20.6. 1947) iddiasında bulundu. Mahkeme,16.07. 1947 günkü kararın da, şiiri yazanın karardan önce bildirilmesini cezayı azaltıcı neden olarak gördü ve M. Uykusuz'un altı aylık cezasını üç aya indirdi. Markopaşa gazetesinin de karar tarihinden başlayarak üç ay süre ile kapatılmasına karar verildi (17.07.1947 tarihli Tanin, Vatan ve Akşam) . Karar temyiz edildi. Temyiz bozulmuş olacak ki 24 Eylül 1947 tarihinde yapılan duruşmada Uykusuz için yeniden tutuklanma kararı alındı (25.09.1947 tarihli Akşam ve Tanin). 06.10.1947 günü yapılan duruşmada, savcının isteği ve mahkeme heyetinin verdiği kararla salon boşaltılarak gizli oturuma geçildi. "İki saat süren gizli oturumun neticesinde mahkeme heyeti, açık bir duruşmada kararı vermiş ve yazıda suç teşkil edecek bir mahiyet görülmediğinden, sanık Mustafa Uykusuz'un oybirliği ile beraatine karar vermiştir" (07.10.1947 tarihli Cumhuriyet, Tasvir, Akşam) . Bu kararla Markopaşa gazetesi de beraat etmiş oldu. Haber, Markopaşa'nın beraatinden sonra çıkan 10.10.1947 tarihli 23. sayısında ilk duruşmada beraat etmiş gibi verilmektedir:



    "...6 Ekim I 947 pazareesi günü bakılan bu davanın daha ilk celsesinde Birinci Ağır Ceza Mahkemesi hükümerin manevi şahsiyerini tahkir ettiği iddia edilen bu şiirde hiçbir suç unsuru görmemiş, müdafiimizin haklı ve yerinde müdafaasını dinledikren

    sonra beraarımıza karar vermiştir.

    Tüm olanlar ile gazetenin toplatılması, yasaklanması ve baskı

    zorlukları üst üste gelmişti. Olayları, Haluk Yetiş'den dinleyelim :

    114

    Toplama kararları yakamızı bırakmıyordu. O zamana göre

    elimizde biraz para birikmişti. Bu para ile bir makine getirmeye

    karar verdik. "Kendimize ait bir makine olsun. Hiçbir uğraşıya

    engel olunmasın" istiyorduk .

    . .. Savaşran yeni çıkıldığı için kullanılmış makinaları getirme

    olanağı vardı. Selanik Bankası'ndan akreditif açrırdık. Hesap

    bankada benim adıma açıldı. Akreditif de benim adıma oldu.

    Hepsini yaurdık ve makinanın gelmesini bekledik: Makinayı

    beklerken mahkemeler çoğaldı ve Sabahartin Ali bir ara hapse

    girdi. Aziz Nesin tutuklandı. ( . . .) Gerek Paşakapısı Cezaevine,

    gerekse Harbiye'ye gidişierirnde hem ziyaret yapıyor hem de gizli

    olarak bir miktar yazı da alıp getiriyordum . . .

    ( ... ) İşte bu koşullar içinde bazı hafta Markopaşa'yı çıkaramadığımiz

    da oluyordu. Zaman zaman kapatılıyordu . . Onun

    yerine bu kez "Merhum Paşa" diye çıkarıyorduk. Sabahattin Ali

    hapiste olduğu için "sahip" değiştirdik. Bir ara Mustafa Uykusuz

    da içeri girdi ...
  • Ulaş bir buzdolabıysa, kalbi de o elma şekerleriyle dolu olan raftı. kalbi soğuk olsada içinde elma şekeri vardı. Biliyordum kötü bir adam benim gibi başı beladan kurtulmayan bir kız çocuğuna yardım etmezdi, yetim çocukları ziyaret edip onlara abilik yapmazdı, ona aşık kızla KALBİNİ KIRMADAN uğraşmazdı...
  • Içimde daha hiç karşılaşmadım bir kadın için Alev Alev tutuşmaya başlayan bir Aşk Ateşi vardı Sadece aşkın kendisiydi bu maşuk henüz ortalarda değildi. Aşkı yüreğimde hissediyordum.