• 534 syf.
    ·Beğendi·10/10
    Ejder Kelebek Günbatımı / TÜLİN BATURU OCAK
    KİTAP SAYISI:534
    Evrim geçirmiş insan mıyım, bilmiyorum. Bu gezegende ateşin içinde yaşamak; ölüm sonrası cehennem ucubesini severek, küllerinden yeniden doğmak gibidir. Ejder Kelebek’in neden seçildiğini hiç düşünmemiştim. Yaşanılan karmaşıklığın içinde, bazen neyi neden yaptığımı anlayamadığım gibi geçmişi de geri getirmem imkânsızdı. Cehennem olan etrafın içinde ne bir bitki, ne bir hayvan vardı. Hiçbir canlının yaşamaya cesaret edemediği bu yerlerin büyük sırrı kendi içinde sunulan “cennet’’ yaşamdı. Çevrilen olaylar tüm çabalarıma rağmen boşa çıkıyordu. Kalbimdeki aşk acıları ile mücadele etmem zor, ithtimaller ise korkunçtu. Sevdiklerimi tekrar yok edecek anı kollayanlar vardı. O an geldiğinde, ölümün cehennem nefesinin kalbime üfleneceğini hissediyordum.

    Mükemmel bir yaşamda, acının bedelinin ödenemeyeceği masum olmayan ölümlere katlanma durumu bir zorunluluktu. Rahatsız eden bir kıymık parçası gibi yönetimin seçilmişliği, Ateş Çukuru’nun dibindeki gerçeklerle sabitti. Beyazın, siyah içerisinde nefes almaya programlanmış sırlarının kaybolması imkânsızdı. Ejder Kelebek’in kanatlarının içinde bilinmeyenlerle savaşmayı istesem de istemesem de zifiri karanlığın keskinliğinde kaybolup gidiyordum. Unutmak istediğim her şey, kızgın ateşin mavi derinlikleri, savaşın yansımasını hatırlatırcasına yeni yaşamlar sunuyordu. Büyük farklılıkların büyük sorumluluklar getirmesini, ruhumun ölümle dans ederken eğlenmesini kimse engelleyemezdi. Nasıl seçildiğimi ve neden savaştığımı hiç düşünmemiştim. İblis ateşinin küllerle olan oyun fırtınası içerisinde kayboluyordum.

    “Hiçbir şey cehennemin sunduğu cennete göre düzenlenmemişti.”
    Tülin Baturu Ocak’ın efsane fantastik serisinden beklenmedik dehşet serisi okurlarına 13 vakti serisine benzer hisleri yaşatacak, devamını bekler olacaksınız.

    (Tanıtım Bülteninden)

    KİTAP YORUMUM: Yazarımızın önceki serisini de çok severek okuyan birisi olarak Serinin ilk kitabı olan Ejder Kelebek Günbatımı serinin 1. kitabını da çok beğenerek okudum.
    Fantastik kitapların bana göre en önemli özelliği belki de yazarımızın kaleminde böyle hissettiğim için umudun ön plana çıkması. İnsanın hayal gücünü uçsuz güzel bir yere getirmesi.
    Akita Min yıllar önce ailesi öldürülmüştür. Onu büyüten kişi Kör Getor onu sevmeden büyütmüştür. Akita Min sevmeye korkuyordur artık. Çünkü kimi sevse bir türlü bulunamayan seri katil tarafından öldürülmektedir. Kimseye zarar gelmemesi adına sevmeme kararı almıştır.
    Akita Min Ejder kelebeğin kendisini seçmesini niçin istemez?
    Katil bulanacak mı?
    Akita Min tekrardan sevmek isteyecek mi?
    Akita Min anne ve babasına ne oldu?
    Pelerinlerin eğitimini kim kazanacak?
    Kitap okuru bir çok soru ile başbaşa bırakarak en güzel yerinde bitiyor. Seri kitapların tek kötü yanı var sadece beklemek.
    Yazarımızın hayal gücü müthiş. Bu kitapta diğer seri kitapta olduğu gibi film olabilir diye düşünüyorum. Çünkü bu tür filmler çok sayılı hatta yok denecek kadar az.
    Umut, sevgi, hayal gücü . Mutlaka okuyun yenilenecek ve inanacaksınız.
    ALINTI: Yaşam sürpriz mucizelerini lütufçasına, plansız olarak yeniden sunar. (Sayfa 103)

    DUYGU SONGÜL KAHRAMAN
  • “Etrafıma baktığım zaman bir sürü yeni yüz görüyorum. susun. Bu ilk iki kuralı çiğnediğiniz anlamına geliyor. Burada yaşayan ve en zeki erkekleri görüyorum. bu potansiyeli görüyorum ve hepsi heba oluyor. Lanet olsun. Bütün bir nesil benzin pompalıyor, garsonluk yapıyor yada beyaz yakalı köle olmuş. Reklamlar yüzünden araba ve kıyafet peşindeler. nefret ettiğimiz işlerde çalışıyor ve gereksiz şeyler alıyoruz.

    Bizler tarihin ortanca çocuklarıyız, bir amacımız veya yerimiz yok. Ne büyük savaşı yaşadık ne de büyük buhranı. Bizim savaşımız tarihi bir savaş. En büyük buhranımız, hayatlarımız. Televizyonla büyürken, milyoner film yıldızı yada rock yıldızı olacağımıza inandık ama olmayacağız. Bunu yavaş yavaş öğreniyoruz ve bu yüzden çok kızgınız.”

    Alıntı...
  • 484 syf.
    ·5 günde
    Selamün Aleyküm

    Merakla okumayı beklediğim bir eserin daha sonuna geldim. Benim için önemli olan hayallerimin sahibi ile aynı anda okumak, yüreğim için büyük bir mutluluk oldu.
    Ömer Zülfü Livaneli 20 Haziran 1946 yılında Konya'nın Ilgın ilçesinde dünyaya geldi. Birçok dalda başarı elde eden Zülfü Livaneli film yapımcısı, yönetmen, milletvekili, müzisyen, siyasetçi ve yazar kimliğiyle hepimizin tanıdığı ve sevdiği bir kişi oldu. Gelelim okuduğumuz esere, ünlü yazarımızın okuduğum 4. eseri olan Serenad kitabından tam 108 alıntı paylaştım. Ana karakterin bir kadın olduğu muhteşem bir roman. Bir kez daha anladım ki, kadınlar kaç yaşına gelirse gelsin yüreğinde küçücük bir kız çocuğu taşır. Günümüzde kadınların, çocukların ve hayvanların değer görmediği bir zamandayız. Umarım İlerleyen zamanlarda bu düşünceler değişir. Gerek ülkemiz, gerekse başka ülkeler hakkında tarihsel bilgiler içeriyor. Bu kadar akıcı bir roman, muhteşem bir aşk hikayesi. Otuzlu yaşlarındaki bir kadın ile seksenli yaşlara merdiven dayayan yaşlı bir adamın hayatından bize örnek olacak bir eser. Gerçek ile kurgunun birleştiği bir hikaye. 769 kişinin hayatını kaybettiği Struma gemisini, binlerce kişinin öldüğü hatta kendilerini nehirleri atarak intihar ettiği Mavi Alay'a ilk defa bu kitabın satırlarında rastladım. Dinleri, dilleri, ten renkleri farklı olan kadınların yüreğimizde bıraktığı acı hep aynı. Ben de birçok okuyucu gibi Max ile Nadia'nın öyküsü ile sarsıldım. Kitabın birçok yerinde gözyaşlarıma engel olamadım. Livaneli hayranı olarak bu romanı keşke daha önce okusaydım dediğim bir kitap. Biraz zaman geçtikten sonra tekrar okumayı düşündüğüm kitaplardan bir tanesi de Serenad. Kitabı bitirir bitirmez hemen bir inceleme yazmak istedim. Kısacası Serenad herkesi etkileyen, şaşırtan, meraklandıran, gözlerini dolduran yani bütün duyguları bir arada yaşayan kitapseverlerin okuması gereken bir eser.

    "İnsan, sadece insan. Seven, acı çeken, acıkan, üşüyen, korkan bir insan."

    Yüreğindeki salıncakta sallanmama izin veren değerlim, sana da çok teşekkür ederim.

    Herkese keyifli okumalar.

    https://m.youtube.com/watch?v=6Y4ZfDnpBjo
  • 160 syf.
    KARAKTER TABLOSU:
    https://i.imgyukle.com/2020/01/21/V3M0NR.jpg

    Kitabı kütüphaneden aldığım için elimde daha fazla hatırası olmasını istedim. Zira unuttuğumda yahut özlem duyduğumda, istediğim zaman, açıp da sayfalarını, karıştırıp, göz atamayacaktım.
    Oysa bu kitabı unutmayı hiç istemedim, bu nedenle benim için ne kadar zor da olsa, uzunca alıntıları not ettim arşivime (yani buraya). Toplamda elli sekiz alıntı paylaşmışım, öldüm! Kitabın yarısına gelmeden evvel pes etmiştim bile artık not almamak konusunda, fakat sonrasında, biriktirdikten ve bitirdikten sonra kaydetme kararı aldım.

    Kitabın bitmesine son beş sayfa kala ara vermek durumunda kaldığımda, etrafıma boş boş, leyla leyla gülümsediğimi hatırlıyorum. Öylesine, kendi kendime, manasızca, biraz da yorgun.
    Yorgundum çünkü kitabın dili ağır, eski kelimeler pek fazla, bununla beraber cümleler çok uzun. İpin ucunu kaçırmadan, dikkatle okumak gerekiyor. Bazı cümlelerin sonuna geldiğimde başını unuttuğum ve tekrardan okuduğum oldu mesela.

    Kitabın bir başka zorluğu ise, karakterler üzerinden yapılan zaman sıçrayışları.
    Yaşlı bir adamın (Behçet Bey'in), yetmiş beşli yaşamından bir kesitle başlayıp, çocukluğuna kadar giden, hayatına temas etmiş insanlara değinmekle birlikte, bu çocukluğun ötesindeki/geçmişindeki yaşamlara doğru yola çıkan bir hikâye sizi alıp götürüyor. Hikâye hem yukarıya, yani geçmişe doğru çıkıyor, hem de yanlara doğru yatay bir şekilde ilerliyor.
    Ve aslında söz konusu olan, tek bir hikâye değil. Dikey ve yatay düzlemde uzanan bir zaman diliminin insanlarının, kendi hikâyelerini konu ediniyor.
    Sanki yazar, bir hikâye kitabında farklı insanlara yer vermektense, aynı romanın içerisinde, birbiriyle bağlantısı olan insanların, birbirinden bağımsız hikâyelerini ortaya koymak istemiş gibi.

    Kitap hakkında okuduğum yorumlarda, kitabın bir konusunun, belirli bir olayının olmadığı, daha ziyade karakter analizleri üzerine kurulu olduğu düşüncelerine rastladım. Konu ve olay olmadığı görüşüne katılmamakla beraber karakter analizi kısmına katılıyorum. Zira, okuduğumuz hikâye kitaplarında olaylar özet olarak anlatılır, bu kitapta da karakter sayısı fazla olduğu için yaşantıları daha çok bir özet şeklinde ele alınmış. Bununla beraber karakter analizleri ön plana çıkmıştır.

    Okurken, geçmiş zaman ve şimdiki zaman arasındaki ve yatay düzlemdeki gidiş gelişler okuyucunun kafasını karıştırabilir, ve kim kimin çocuğuydu karmaşası ortaya çıkabilir. Zira sonlara doğru bu kafa karışıklığını ben yaşadım. Ve bir kenara bazı kişiler arasındaki bağlantıyı çizmek durumunda kaldım, böylelikle zihnimdeki yerleri daha sağlam oldu. Kitabı bitirdikten ertesi gün de bunları temize geçirdim.

    Karakterlerde genel olarak dikkatimi çeken şey; dış görünüşü pek iyi olmayan, yahut ruhen hassasiyeti fazla olan, kırılgan, yahut da maddi açıdan sıkıntısı olan, yahut da statü bakımından iyi bir konumda olmayan kimselerin; zamanla çok çalışıp, azmedip, kendine yönelik ilgi alanlarını fark etmeleri, kendi potansiyellerini geliştirmeleri; ve bir yöndeki eksikliklerini, başka bir yöndeki başarılarıyla tamamlamaya çalışmaları oldu.

    SPOİLER
    Psikolojik açıdan yorumlamak gerekirse, Adler'in savunduğu; insanın var olan aşağılık duygusuna karşın üstünlük çabasıyla girişmiş olduğu eylemler bütünün, kendine has bir yaşam stili oluşturması üzerindeki etkisi ortaya çıkmaktadır. Tam da Adler'in bahsettiği; fiziken zayıf (insanların cılız diye tabir ettiği), kısa boylu ve antipatik (çirkin) bir adam olarak Behçet Bey çıkıyor karşımıza. Fakat onu insanlar arasında asıl çekilmez kılanı, sahip olduğu yumaşak mizacı. Babası İsmail Molla bile, oğlunun daha sert, atılgan, maceraperest, kadınlarla gönül eğlendirmesini bilen biri olmayışı hasebiyle oğlundan utanç duymaktadır.

    Behçet Bey, annesi ve dadısıyla beraber, harem içerisinde büyümüş, kadınlara has ahlaki düşünceleri ve nezaket biçimini benimsemiştir daha ziyade. Kitap ciltlemek, saat tamir etmek gibi uç/enteresan hobileri vardır. Detaycı bir kişiliğe sahiptir, uzun uzun açıklamalarda bulunan, çalışkan, girişimci özelliklere sahiptir. Bulduğu her fırsatta babasına duyduğu sevgiyi göstermeye ve hissettirmeye çalışır. Bir süre sonra babası da yavaş yavaş oğlunu anlamaya, tanımaya başlar. Vicdanının sesini duysa da artık, yine de oğlunun hassas mizacından utanmaktan vazgeçemez. Fakat Behçet Bey, eğitim hayatını üst üste birinciliklerle tamamlamış, iş hayatında da yaptığı kusursuz görevlerle peş peşe rütbeler atlamasını başarmış bir insandır. Yine de, tüm bunlara rağmen, "beklediği şekilde" bir takdiri göremez.

    Bu minvalde iki örnek daha karşımıza çıkmaktadır. Biri Sabri Hoca, diğeri Agop Efendi.

    Sabri Hoca da, hayatı boyunca unutulan, silik bir karakter olmuştur. Devrinin her türden politik vakasına, en ön saflarda katılan bir ihtilalci olmasına rağmen.
    Babası tarafından terk edilmiştir, ve yanına alınacağına ilişkin söze rağmen; unutulmuştur. Ardından annesi tekrar evlenip birkaç çocuk daha doğurmuş, ve ilk çocuğuyla eskisi kadar ilgilenememiştir. Bunda bir yandan, kendisini terk eden adamın çocuğu olması durumu da etkili olmuştur.
    Adler'in ilk çocuklar için kullandığı "tahtını yitirmiş kral" benzetmesini de yapabiliriz bir yandan. Fakat tacının ve tahtının hiçbir tesirini zaten görememiş bir çocuk olduğunu da unutmamak gerekir.

    Sabri Bey de çocukluğunu daha çok kayıkçıların yanında gönüllü olarak çalışarak geçirmiş, fakat orada da kimse tarafından ne ilgi ne de bir destek görmüştür. Onca yardımına ve çalışmasına karşılık, yemeklerini yerken kayıkçıların aklına onun da karnının aç olabileceği hiç gelmemiştir mesela (zamanında, daha çok yemek bittikten sonra hatırlanır). Bunun dışında mahallenin mektuplarını yazmak gibi bir görev de edinir kendine, fakat elbette ki bu da hiçbir karşılık alınmadan yapılan bir görev olmuştur onun için. İnsanlar bir teşekkürü bile çok görürken, görevindeki birtakım gecikmeler sonucunda da öfkesini esirgememiştir ondan.

    Fakat medreseye girdikten sonra, birtakım "hürriyet" konulu düşünce dünyasının içerisinde ve çeşitli kavga ortamlarının arasında bulmuştur kendisini. Ve bu kavgaların birinde sağ kulağının üzerine almış olduğu bir kesik darbesiyle kendini kanıtlamıştır.
    Zamanla; yenilikçi düşünceleriyle etrafında dinlenen, fikirlerine kulak verilen biri olmuş, bazı paşalarla bile irtibat kurar hale gelmiştir. Bir yandan rüştiyede hocalık yaparken diğer yandan da çeşitli ihtilal olaylarının içerisinde rol almıştır.
    Öyle ki, yarı sayılan, yarı unutulan/görünmeyen bir adam olmuştur.
    Küçüklüğünden itibaren ezilmiş ve unutulmuş olduğu gerçeğinin üzerine; medrese eğitimleriyle, edindiği hür düşünceler ve geliştirdiği felsefelerle gitmiştir.

    O da Behçet Bey gibi, yaşamda tutunmayı başarabilmesine rağmen, kısmen başarılı sayılabilecek mahiyette biri olmuştur.

    Agop Efendi'ye gelirsek; küçüklüğünde saf bir uşak iken zamanla maruz kaldığı sahtekârlıklar ve zulümler sonucunda, zekâsını kullanmayı öğrenebilmiş bir adam olur. Ve uşaklıktan, sarraflığa kadar uzanan uzun bir yolu kat eder. Yine bir başarı öyküsü...

    Yaşamdaki olumsuzlukların, yaşama tutunabilmek için körüklediği insanlar...

    Neresinden bakarsam bakayım, sürekli Adler'i görüyorum.

    Karakter haritasında verdiğim çoğu karakterin analizi detaylı şekilde yapılmıştır kitapta. Kahramanların buruk başarıları benim gördüğüm ortak noktadır.

    Kitapta aşk ise, neredeyse hiç yoktur. Daha doğrusu olduğunun kokusu verilmiş, fakat görüntüsüne yer verilmemiştir.
    Okurken, karakterler arasında bir şeyler olduğunu sezinliyorsunuz, fakat olayların teferruatına değinmek yerine artık, yeni bir karakterin yaşam öyküsüne başlıyor yazar.

    Kitapta aşkın ön planda olmamasını sevdim, daha doğrusu, aşkın olmamasını sevdim. Zira, hayatımızın sanki ne kadar içerisinde görüyoruz ki aşkı? Hani nerede rastlıyoruz ona?
    Bir film repliği vardı, "Kim, sevdiğiyle evlenmiş ki, sen evlenesin?" diyordu.
    Tam olarak böyle; aşk, her yerde, dizilerde, filmlerde, romanlarda, hikâyelerde, masallarda; fakat gerçek hayatta yok. Gerçek hayatın içindeki kurmacaların içinde var yalnızca. Gerçekte bunca olmayıp da, sahtenin içinde en çok ona yer veriyoruz.
    Bu kitap aşka bu kadar yer vermemişti. Hayata benzeyen bu yönüyle daha çok sevdim bu kitabı.

    Son olarak belirtmeliyim ki; kitap Abdülhamit dönemini, tanzimat sonrasının etkilerini yansıtıyor. Dönemin politikalarına çeşitli felsefi bakış açılarıyla yaklaşılmış ve sorgulanmıştır. İstibdat (sıkı yönetim) ve karşısındaki hürriyet yanlısı düşünceler, şark meselesi, Abdülhamit taraftarları ve karşıtları, çeşitli ihtilaller, paşalar, konaklar, saraylar kendini göstermektedir.
  • 96 syf.
    ·8/10
    Jules Verne-Doktor Ox’un Deneyi


    #alıntı
    “Doktor Ox topluca ve orta boylu bir adamdı; yaşına gelince.. yaşını kestirmek oldukça zordu, uyruğunuda. Kendine ve doktrinlerine sarsılmaz bir güveni vardı. “


    “Biraz önce, kulenin dibinde, birbirlerini parçalamaya hazır iki vahşi hayvandılar; oysa şimdi, tepeye ulaşmış iki dost vardı karşımızda.”


    “Erdem, cesaret, yetenek,zeka, hayal gücü gibi bütün nitelik ya da özellikler yalnızca bir oksijen sorununa bağlı olabilir miydi ? “


    Doktor Ox sesiz sakin bir halka sahip olan kentte deney yapmaya karar veriyor. Sözde şehri daha çok aydınlatmak bahanesiyle okshidrik gazı kullanıyor. Sonucu gören halk çok seviniyor çünkü gerçekten aydınlanıyorlar. Ama işler düşündükleri gibi değil. Bundan sonrasında halkın başına gelenleri izlemek ise bir film izlemek gibi geliyor bana.. Hiç ummadıkları ve yaşayışlarına tamamen zıt şeyler başlarına geliyor..

    Zevkli bir eserdi. Ben okumaktan çok film izler gibi hissettim kendimi ve çok sevdim. Yüzümde bir tebessümle beraber kafamda sorgulamalar oluştu. Verdiği mesajı çok sevdim. Tavsiye ederim, keyifli okumalar Doktor Ox'un Deneyi Jules Verne
  • Yaşam size verilmiş boş bir film; her karesini mükemmel biçimde doldurmaya çalışın.

    //alıntı
  • Annie: İnsanların aşkı gerçekten tanıdıkları bir zaman vardı.. Ne zaman girebiliyordu aralarına, ne de mesafeler. Hep âşıktılar! Ah! Ah!
    Becky: Anlattığın filmlere özgü! Problemin de bu zaten. Sen âşık olmak değil, film kahramanı olmak istiyorsun!

    - Alıntı -