• 600 syf.
    ·264 günde·7/10
    'Herkesin senin hakkında bir fikri var. Tanımları, sıfatları, sözcükleri. Nasıl birisin, ne istiyorsun, neleri seversin, hayallerin nerde başlıyor nerde bitiyor?

    Sen birinin aşkısın, annenin kızı, babanın oğlu, başarılı, ezik, yetenekli, sünepe, güzel, çalışkan, merhametli, acımasız, kıskanç ya da sinsi..başkalarının senin hakkında söylediklerini kendi gerçeğin sana bilirsin. Başkalarının hayallerini kendi hayallerin sandığın gibi.

    Gerçekte ne olduğunu sadece bir şekilde anlarsın; seçim yapmak zorunda kaldığında. Ancak seçimlerin sana ne olduğunu gösterir...'

    Merhabalar, alıntıyla böyle bir giriş yapmak istedim. Fi Çi Pi üçlemesini dizi muhabbetinden önce merak edenlerdendim ancak başka kitaplardan sıra gelememişti, birde o zamanlar ögrenciydim sadece birini alıp okumak değil üçünü birden alayım diye biraz geçiştirmiştim. :) Velhasılkelam diziyi izlemek önce nasip oldu ve içeriğe yerleştirilen vurgular göndermeler bence asıl verilmek istenen aslında ses getiren (!) bir hikaye ile verilmişti ama yine de (cinsel sahnelerden ibaret olmadıgından-onun gölgesinde kalmamalı diye düşünüyorum) diziye kötü denilmezdi kendi fikrimce sonra kitabı okumak kısmet oldu. Azra Kohen'le Aeden adlı kitabıyla tanışanlardan, çok yönlü konuları ele alışına ve içeriği doldurarak okuyucusuna sunuşuna hayran kalanlardanım. Fi de ögrenmek isteyen, bilgiye açık olana mutlaka birşeyler ögretecek sorgulatacak araştırtacaktır diye düşünüyorum.. Bendeniz kitap okumayı sevenlerden, kitap içeriği bana çok hitap etmiyor, akıcı değil gibi olsa dahi kitaptan bir cümle ögrensem kardır zihniyeti ile kitabı bitirenlerdenim. Bunu genel söylüyorum Fi için algılanmasın..Hiç bir zaman hangi kitabın bize nasıl bir bakış açısı kazandıracagını bilemeyiz diye düşünenlerdenim. Gerçek kitap severlerinde her okumada yeni birşey fark edenler kavrayanlar algılayanlar olduguna inanıyorum. İçinde şu şu kahramanlar var konu şu diyerekten spoilerımsı yazmayı sevmediğimden, okunası bir kitap oldugunu Azra Kohenin ciddi anlamda kendini donatmış ve insanlık için, farkındalık için güzel işler yaptıgına inanıyorum. Ancak böyle donanımlı kişilerin toplumumuz adına anlatmak istediklerini daha farklı karakterlerle ortaya sunabileceğinede inanıyorum. Artık Türk toplumunda kadın erkek üzerinden değilde bilim ilim üretimin veya bunlara teşviğin vs ön planda tutulduğu filmler diziler çekilmesini, bunlar böyle kitaplardan esinlenerek yazılıyorsa bunun da göz ardı edilmemesini ümit ediyorum... Neden çünkü ne yiyorsak oysak, gül düşünüp gülistan oluruz deniliyorsa senelerdir bizlere ki öyle, sabah akşam izlenmesi için alıcısı öncelikle Türk toplumu ya da 'insan' olan herhangi bir içeriğinde (kitap film dizi vs -konu kitap dışına çıktı farkındayım ama yalnız olmadıgımı düşündüğüm düşüncelerimi yazmak istedim) ona uygun olması gerekmez mi??? ve yazımı sonlandırıyorum, iyi okumalar ve sevgiler.

    ''Allah meleklerini tenselliği olmayan bir idrakten, hayvanlarını idrakı olmayan bir tensellikten, insanlarınıysa idrak ve tenselliğin birleşiminden yarattı. İnsanın idrakı tenselliğini aşarsa, insan meleklerden bile daha iyi olabilirken, tenselliği idrakini aşmış bir insan hayvandan bile kötüdür.- Hz. Muhammed ''
  • "Zenciler prensesi olacağım,
    Hayat işte asıl o zaman başlayacaK'
    Pippi Uzunçorap


    Çiçekli şiirler yazmama kızıyorsunuz bayım
    Bilmiyorsunuz darmadağın gövdemi
    Çiçekli perdelerin arkasında saklıyorum.
    Karanlıkta oturuyorum, ışıkları yakmıyorum
    Çalar saat zembereği boşalana kadar çalıyor
    Acı veren bir sevişmeyi hatırlıyorum.
    Bir bıçağın gereksiz yere parlaması bu.
    Yıllardır kendini bulutlarda saklayan
    İllegal bir yağmurum.
    Bir yağsam pahalıya mal olacağım.
    Ben bir bodrum kat kızıyım bayım
    Yalnızlıktan başka imparator tanımaz bodrumum
    Bir süredir plastik vazolar gibi hiç kırılmıyorum
    Fakat korkuyorum. Birazdan da
    Kırk üç numara ayakkabılarınızla
    Bahçede oynayan çocukların üstüne basacaksınız
    Bu iyi olmaz bayım!
    "gün akşam oldu" diyorum.
    Ekmek kırıntıları atıyorum kuşlara,
    Cam kırıkları yiyorlar.
    Rüyamda bir kase dolusu suyun içinde
    Rengarenk yap-boz parçacıkları
    Anlatmak istiyorum, dinlemiyorsunuz.
    Hayır, sanırım sabahı bekleyemem.
    Bilmiyorum.
    İnsanlar rüyalarını acilen anlatmalı.
    On dört yaşındaydı ruhum bayım
    Bir mermer masanın soğukluğunda yaşlandı.
    Protez bacaklar taktılar ruhuma ince ve beyaz
    Gıcırdaya gıcırdaya dolaştım şehri.
    Protez bacaklarıma bile ıslık çaldılar
    O ara içimde çiçeklerden oluşmuş
    bir silahsız kuwet ablukaya alındı
    Sinemalarda da "orgazm gıcırtıları" oynuyordu.
    Kaçmaya çalıştım. Olmadı.
    Bu nedenle çiçekli şiirler yazmayı
    ruhum açısından faydalı buluyorum.
    Neyse işte
    Ben her filmi hatırlarım
    Sinemaların hiç bitmeyen gecesine
    sığındığım çok oldu.
    "Sofi'nin Tercihini" seyrederken çok ağlamıştım
    Öpüşen guramilerle ilgili bir film yapsalar
    onu da mutlaka hatırlardım.
    İnsan içinde çevrilen bir çıkrığın sesini unutur mu?
    Hem sonra ben hatırlamaya alışkınım.
    Bir "eşya toplayıcısıyım" bayım
    Büyük gemiler de yok artık
    Büyük yelkenler de
    Büyük kağıtlar yakmak istiyor şimdi canım
    İşte az önce karabatak daldı suya
    Bir süredir de kayıp
    Dünyayı yutmuş olarak çıksa da ortaya
    Ölüm çok iri bir sözcük değil bayım
    Kasımpatları kadar acı kokuyorum biliyorum
    Ama siz sobada sucuklu yumurta pişirip yiyen
    Yoksul bir aşkın güzelliğini bilir misiniz?
    Bir gül bir güle derdi ki görse ...
    Yalan söylüyorum
    Güller bu sıra hiç konuşmuyor bayım.
  • 400 syf.
    ·11 günde·8/10
    Bir kitap düşünün ki, orijinal adı kitaba “Medyum” filme “Cinnet” olarak çevrilsin, bir kitap düşünün ki iki dehayı yani Stanley Kubrick ve Stephen King’i birbirine düşman etsin. Bir roman uyarlaması düşünün ki, kitap ile filmin arasında Hobbit Köy ile Mordor kadar fark olsun.

    Çeviri farklılığından dolayı ben kitabın adını telaffuz ederken orijinal adını yani “Shinning”i kullanacağım bilginiz olsun.

    UYARI, Spoiler’ın kökünü kazıyacağız bu incelemede. O yüzden bunu hesap ederek okumaya devam etmelisin. Bakıyorum ki, okumaya devam ediyorsun, o zaman başlayalım…
    UYARI 2 (İKİ), bu kitaba ve filme eleştirisel yorum çok az bulursunuz. Google’a yazın mükemmele ermiş bir kitap ve film bulacaksınız. Bu incelemede bol keseden BAŞYAPIT ve KÜLT kelimelerini bulamayacaksınız…

    Öncelikle başlangıç olarak film ile kitap arasında fazlasıyla fark olduğunu, sonunun dahi farklı olduğunu bildireyim. Filmde olup, kitapta olmayan bolca sahne var ama film kitabın yanında sönük kalıyor bunu bilmenizde fayda var. Ben “Shinning”i izleyeli rahat 10 yıl olmuştur. Stanley Kubrick sever bir insan olarak filmi o zaman yeterli bulmuştum. Özellikle çekildiği yılı düşünürsek başarılı dememek için bir seçeneğiniz kalmıyor(du) açıkçası. İlk izlediğimde “Danny Torrance”i oynayan Danny Lloyd’un ve “Wendy Torrance”i oynayan Shelley Duvall’in çok yanlış bir seçim olduğunu düşünmüştüm. Çocuklar genellikle iyi roller yaparlar ama “Shinning”’in Dany’sini pek yeterli bulmamıştım lakin en büyük hayal kırıklığı “Wendy Torrance” rolüydü. Çok kötü bir oyunculuk, aşırı abartı, mantıksız sallanmalar ve psikolojik gerilim yerine, eğreti bir rol yapma oyunu. Çok başarısız bulmuştum… Kitabı okurken, Netflix üzerinden “Shinning”i de bölüm bölüm izlemeye başladım. Ve ilk film hakkında ne düşündüysem, on kat daha kötü yorumlar yapmaya başladığımı gördüm.

    “Jack Torrance”e hayat veren Jack Nicholson tam anlamıyla rolünün adamı olmaya çalışmış, geri kalan oyuncular çokta hakkını verememiş bu net olarak gözüküyor. (Bu arada King, Nicholson’ın oyunculuğunu da beğenmemişti.) Özellikle eski Amerikan yapımı filmleri izleyen izleyicilere şunu da söylemekte fayda var ki, Stanley Kubrick’te olsanız, Alfred Hitchcock’ta olsanız, özellikle 90lar öncesi Amerikan hükümetinin ve halkının bağnazlığı yüzünden sinemada özgür değildiniz. Özellikle kanlı sahneler, cinsellik içeren sahneler, siyahi oyuncular vs filmin protesto edilip, gişede çakılması için yeterli nedenlerdi. Sonlarda iş değişti tabi, birden Amerika özgür bir ülke imiş havasına bürünüldü. Algıda öyle bir oynadılar ki, insanlar Amerikan halkının bağnazlığından bihaber oldular. Biraz hatırlamak isterseniz, Howard Zinn ‘in Hareket Halindeki Bir Trende Tarafsız Olamazsınız kitabına yapmış olduğum incelemeyi okuyabilirsiniz. ->> #38969673

    Konuyu dağıtmadan hemen geri döneyim… “Shinning” yazıldığı yıl ve film olarak uyarlandığı yıllara bakıldığında iyi örnekler olabilirler lakin, bu eserler günümüzde hala en iyi kitap ve filmler arasına giriyor ve hala okunuyorsa, 2019 üzerinden bir bakışı da hak ediyor demektir. Sonuçta yorumlayabileceğimiz şey bir tarih değil, gerilim romanı. Ondan önce yazılmış nice bilimkurgular, distopyalar var ki, kendisinden daha ürkütücü. O yüzden 1977 yılını teknik ve düşünsel imkansızlıkların olduğu bir yıl olarak görmemekte fayda var.

    “Shinning” konusu itibariyle başarılı bir gerilim romanı mı? Evet.

    “Shinning” içerdiği öğeler itibariyle, yazıldığı yılda göz önüne alınarak yorumlandığında, fikir üretme bakımından ve okura yeni bir şeyler verebilen bir roman mı? Evet.

    “Shinning” 400 sayfalık bir kitap olmayı sonuna kadar hak ediyor mu? (Bence) Hayır.

    “Shinning” kitabı ile filmi aynı paralelde mi ilerliyor? Hayır, sonları bile farklı.

    “Shinning” okuru sıkmadan, onu boğmadan, sürekli bir sonraki sayfayı merak ettiriyor mu? (Bence) Hayır.

    “Shinning” filmini izleyen, romanı okumasa olur mu? Hayır, olmaz. Kitap filmden çok daha güzel olmakla birlikte, film Kubrick kitap King eseridir. Kubrick kendi “Shinning”ini yaratmıştır. King ile de düşman olmuşlardır.

    “Shinning” filmi, kitabın hayal gücüne yaklaşabilir mi? Hayır ama; Kubrick’te kendi yeteneğinin ötesine geçerek muazzam sahnelere imza atmıştır. Filmi izlerken sadece film olarak değil, teknik detaylarına da bakmayı denerseniz, bu söylediğimi anlayacaksınız. (King bu çekimleri de beğenmemeiştir.)

    “Shinning” insanın uykusunu kaçıracak cinsten bir roman mı, yoksa abartılıyor mu? (Bence) uyku kaçıracak cinsten bir kitap ya da film olmamakla birlikte, çok daha iyi kitap ve uyarlamalar bulunmaktadır. (İzlemediyseniz Netflix yapımı psikolojik gerilim olan “The Haunting of Hill House”a bir bakın derim. Kitabı hakkında olumlu yorum az ama dizi beğenildi.)

    Stephen King’in bütün uyarlama filmlerini izledim. İzlemediğim yok. Birçoğu zaten başarılı uyarlamalar değil biliyorsunuz. Özellikle yeniden çevrilen “O” iyi bir izlenim bırakabildi ve devamı geliyor. “Hayvan Mezarlığı” yeniden çevrildi ve bir şeyler eksik gibi geldi bana. Film aceleyle çekilmiş, birileri bir yere yetişiyormuş gibi gelmişti bana. Supernatural’ın sıradan bir bölümü gibiydi.

    King’in esin kaynağı yazarları oldukça kuvvetli isimlerdir. Yani hayal gücüne destek olarak çok sağlam bir alt yapıyı kullanmaktadır. Nathaniel Hawthorne, Edgar Allen Poe, HP Lovecraft gibi. Bu yüzden midir bilinmez ama neredeyse her yıl bir kitap çıkarabiliyor. Hatta J.R.R. Martin bu konuyla ilgili nasıl yapıyor bilmiyorum ama her yıl bir kitabı var diye hakkını teslim ediyordu. Kendisi de “Buz ve Ateşin Şarkısı” serisinin devam kitabını hala çıkaramayarak bir rekora koşmaktadır. Kaç yıl oldu yahu? Neyse…

    King’i sevenler var sevmeyenler var. Bu zaten normal bir şey, her şeyin bir seveni ya da sevmeyeni var. Art niyetli sevmeyeni de var, olduğundan daha fazlasını vermek için ciğerini paralayanda var. Bir yazar sürekli çok satanlarda olup, sağlam bir kitle oluşturduğunda, onun kitabını okuyup, beğenmeyen insanların olumsuz yorum yapmaktan çekindikleri oluyor. Bunun nedeni, ya kendilerinde bir sorun olduğunu düşünmeleri ya da kara koyun olmak istemedikleri içindir. Öyle okurlar vardır ki, yazardan daha çok kitabı savunur mesela, bu durumu anlamak mümkün olmamakla birlikte, çok film izleyenler yani sinefiller de bir filmi yüceltmekte çok başarılı olurlar. Aynı fikirde değilseniz, topla tüfekle sizin karşınıza çıkarlar. İnsanlar bu tepkiler yüzünden sevmedikleri şeyleri dile getirmekten çekinirler…

    Ben “Shinning” okurken bir ara kitabı duvara atmak istedim, TV’nin ekranının tam ortasına kafa atıp, kafamı diğer tarafa çıkarmak istedim, belki de kitabı yemek bile istemiş olabilirim, o kısmı tam hatırlamıyorum. Öyle gereksiz bir anlatımla karşılaştığım yerler vardı ki, kitabın devamında gram bir işe yaramadı, faydası olmadı. İşte bazı okurlar, bu kısımları ya hatırlamıyor ya hatırlamak istemiyor, ya da gerçekten işkence çekerek okuduklarını iyi yazılmış satırlar olarak algılıyorlar ya da sorun ben de. : ) Ben de değil biliyorum. Olsaydı haberim olurdu ama değil. Kitap okumayı ve kitaptan zevk almayı, film izlemeyi ve filmden zevk almayı bilen bir insanım. O yüzden şahsen ben de bir sorun yok. Sadece kitabın uzatılmış sayfalarında boğulurken, bunun hiçbir mantığı olmadığını savunan bir okurum. Banane King’in keyfe keder yazdığı ve uzattığı satırlardan. Yazarlar bunu seviyor diye, kitabın alıcısı ben sevmek zorunda mıyım? Hayır. Sevmedim ve dile getiriyorum. Kitap kötü bir kitap mı? Hayır, hayır konu o değil. Konu benim zamanımı çalan sayfalar ve gereksiz detaylar. Bilmem anlatabildim mi…

    Film, kitabın yanına yaklaşamaz bunu bir kez daha belirteyim. Kubrick, King uyarlaması bir film yapmamış, Kubrick kendi “Shinning”ini yaratmış. O yüzden de King, sevgili Kubrick’ten nefret etmiştir. Halbuki, konu projedeyken ikisi de ponçik bir ikili imiş. Kubrick bir King romanı uyarlaması çektiği için, King ise kitabının uyarlamasını Kubrick çektiği için mutluymuş. Ama mutluluk bazen ters tepebiliyor. Tıpkı bu örnekte olduğu gibi…

    Kitabın konusu ve karakterleri kesinlikle muazzamdır. Bu konuda eleştiri yapmak fazla ciddiyetsiz ve samimiyetsiz olur. Agatha Christie kitaplarının sayfa sayıları genel olarak 150-300 sayfa arasındadır. Bu sayfalar dahilinde çoğunlukla okur diri kalır. Okuru sıkmadan, işi dolandırmadan, gereksizce uzatmadan çoğunlukla iyi eserler ortaya çıkarır. King kısa yazmayı sevmiyor, ilk önce bunu anlayın sevgili okurlar. Adam yazmak istiyor, yazıyor, yazıyor ve doymuyor, daktilo ile uyuyor olabilir. Benim eleştirim tam olarak bunadır. Tadında bırakmak yerine, çok uzatmış. Kitap uzun değil diyen okurları anlamakta zorlanırım, kusura bakmasınlar.

    Bu satırları King okusa, bana canın cehenneme diyebilir, hakkıdır. Ama ben de ona senin canın cehenneme; sen yazarsın ben okurum, senin yazdığın benim beğendiğim ya da beğenmediğim kadardır, sen yazmakla özgürsün ben de beğenip beğenmemekle ilgili bu satırları yazmakta özgürüm diyebilirim. (Yüzünüzde tebessüm oluşturma amaçlı bir parodidir, ciddiye almayın.)

    İnsan karşısındakine kendisinden fazla saygı gösterme eğilimine girerse kendisine olan saygısını kaybeder, kendisini kaybedip karşısındakine hakaret ederse de kendisinin saygısız bir insan olduğunu gözler önüne serer. Ben yazamayacağım kitapları yazmış olan bir yazara saygılarımı sunuyor, mutfağından çıkan yemeğin herkes tarafından beğenilme imkanının olmadığını belirtmek istiyorum. Kimine göre tuzu fazladır, kimine göre yağı azdır, kimine göre de her şeyiyle enfes, kimine göre de hayatlarında ki en kötü yemek deneyimidir.

    “Shinning” ile abartma seansları yapan okur ve izleyicileri bir kenara bırakırsak, kitabın karanlık havasının filmde olmadığını, sayfa uzunluğu ile anlatılanlara bakıldığında “kırpılması” gereken bir kitap olduğunu düşünüyorum.

    İşin ilginç yanı ne biliyor musunuz? Stephen King, kendi kitabının uyarlamasını kesinlikle beğenmemişken, sırf bu filmden daha iyi eser yapmak için kendince bir mini dizi ortaya çıkarmışken, insanların bu filmi bir baş yapıt olarak görmesi… Yani muazzam bir tezatlık değil midir? Kitabın yazarı diyorum; yönetmeninden tutun, senaryosundan, başrol oyuncusuna kadar beğenmezken, kitabı okumuş ve filmi izlemiş olan Kingciler filmi KÜLT diye tanımlıyor. Gerçekten şaşılacak iş. (Kült’ün anlamına da bakın bu arada. Sinema dünyasına nasıl girmiş bu kelime o da ayrı bir konu.) İşte biz bunlara KiNGten çok KiNGciler diyoruz. =)))

    Benden bu kadar sevgili okurlar. Kitap ve film hakkında söyleyeceklerim kısaca bu kadar. Ben buraya ne yazmış olursam olayım, ne düşünürsem düşüneyim, yorum yaptığım kitap veya film herkeste farklı hisler yaratacaktır. O yüzden incelemenin alt metni BENCE üzerine kuruludur. Kitabı eleştirdiğim konu bellidir, yoksa ana temasına ve kurgusuna tek kelamım yoktur, keyif almamak imkansıza yakındır. Stephen King’e teşekkürlerimle. (Ama detayları daha dolu ve kısa metinlerle bize sunsan, ana konu hep yüksek gerilim hattı gibi bizi çarpsa daha iyi olmaz mı?)

    Kitabın devamı olan “Doctor Sleep”i de okuyacağım tabi ki. Ayrıca, “Shinning” in devamı olarak, “Doctor Sleep” 2019 yılında, Warner Bross etiketiyle beyazperde de olacak, bilginize…

    İnsan şu soruyu sormuyor değil, hem film hem de kitap gerçekten bir efsane mi, yoksa abartının bir örneği mi? İnsanlar abartıyı sever, kestaneleri efsane yapmayı, efsanaleri de kestane yapar. Örneğin Star Wars'ı izleyip sevenleri var, izlemeden nefret edeni de var, izleyip çok büyüten sevenleri olmasına karşın izlemeden bile o yeee Star Wars "Güç Seninle Olsun" mottosunu ezberleyen de var. Kimine göre abartılmış bir seri olmakla birlikte kimine göre de LEGEND kategorisinin en tepesindedir. Kimileri Işın Kılıcı seviyor, kimileri sevmiyor demek ki. Birisine saçma gelen, bir diğerine efsane gelebiliyor demek ki...

    “Shinning”i okuduysanız ya da izlediyseniz, sizin görüşünüz nedir?

    *

    Stephen King etkinliği düzenleyen #46898092 Hakan Arık kardeşime teşekkürlerimle.

    Sağlıcakla kalınız…
  • Uzun uzun yazmak geliyor içimden..Ama neyi?Ruhum yorulmuş gecenin bu son saatlerinde...Düşüncelerim uçuşuyor,zihnimi boşaltmaya ihtiyacım var.Ne yapsam elime bir iğne alıp düşünce baloncuklarımı mı patlatsam?
    Yada bir dakika...Önce içimdeki çocuk bir kenarda,dizlerinin karnına çekmiş,uykusu gelmiş. En iyisi ilk onu uyutmalıyım ,alnına bir buse kondurup ,güzel bir masal anlatmalıyım. Bir varmış,bir yokmuş diye başlıyorum,gökten düşen üç elmadan birini tutuyorum o en güzel rüyalarını görürken yanına bırakıyorum. Rüyasında kimbilir neler görüyordur?Kaf dağında Simurgu mu aramaya çıkmıştır, yel değirmenlerine karşı savaş mı açmıştır, belki de eline iğne,iplik almış bulutları dikiyordur gitmesinler diye penceresinin önünden...O bu düşlerinde seyahat ederken ,kapıyı aralayıp sessizce çıkıyorum.

    Köşesine çekilmiş,sallanan sandalyesinde bir ileri bir geri.Elinde kitabı,pencere önünde kahvesi ve çiçeği...Selamlıyorum. Yüzünde hafif bir tebessüm.. Sonra yine kendine dönüyor,derdi kendiyle.Belki kitabındaki karakteri düşünüyor belki de yaşam filminin herhangi bir bölümünde. Sevinçleri mi geçiyor film şeridinde yoksa acıları mı?
    Yaşamın tadını bulmuş bir kere.Biraz tuzlu ,biraz acılı,biraz tatlı. Yaşanmış bir hayat her şeyiyle,şimdi geriye dönüp demlenmek vaktinde.Usulca çıkıyorum.
    Biraz yürüyorum...Gözü uzaklara dalmış birinin yanında kendimi buluyorum. Saçının rengini güneşin kızıllığından almış,gecenin serinliğinde,dalgaların sesinde tadıyor huzuru .Gözü kendine göz kırpan yıldızlarda. Her bir yıldıza umutlarını koymuş. Öyle hissediyorum ki bir şiirin içinde olmayı düşlüyor...
    Kaç oda var,başka kimler var ilerde ...
    Peki ben nerde,kimde bulurum bu hikayenin parçalarını?Nasıl tamamlarım?
    Gözlerimi
    Kapatıyorum
    Uzun
    Bir
    Yolculuğa
    Çıkıyorum
    ...
    🍀
  • 480 syf.
    ·10/10
    Kendimden bir tane daha olsun dediğim tek zaman cok beğendiğim bir kitabi okuduktan sonra , kitap üzerine konuşacak biri olmamasından kaynaklı sanirim. Bazı kitapların üzerine konuşmalıyım, hissettiklerimi, duygularımı üç beş satırla yazmak yerine sohbet havasında saatlerce anlatmak istiyorum.

    Bir dönemin cok fazla okunan ve sevilen kitabını-hatta uyarlama filmi bile var- ancak simdi okumak istedim. Bazen bazı kitaplara geç kalmış olmayı seviyorum. Okunmuş bitmis, benden once bir cok insan cok cok beğenmiş olsa da herkesle aynı anda okumadigim bu kitap gibi fazlaca kitap var. Senden Once Ben de onlardan biriydi.

    Cok beğendim, cok naif, içimin ezildiği, boğazımda yumru ile okudugum fazlaca bölüm vardı. Ikıncı kitabi beğenir miyim bilmiyorum ama bu kitabi sevdim. Hatırlanacak kitaplar arasına girdi.

    Benden once yazılan onca inceleme var ki bu kitap hakkında söylenecek ne kaldı bilmiyorum. Derin,yaralayıcı,...

    Şimdi filmi de acayim, gözlerim yaşlı iken birde sonunu bilerek filmi izleyeyim.

    Güncelleme:Filmi izledim, o kadar hızlı geçişler, eksik detaylar vardı ki... Kitabı okuyup ardına hemen filmi izlediğim için dünya dolusu eksiklik ve senaristlerin yorumlamalarına takıldım biraz. Kitaplardan uyarlama filmleri izleyince yine anladım ki gerçekten kitap okumak film, dizi izlemekten daha güzel. Birisine kitabı anlatmaya çalıştığınızda tamda çekilen filmlerdeki gibi, duyguların eksikliği, küçük de olsa atlanan detaylar, konulardan hızlı geçişler muhakkak oluyor.
    Kitabı okurken bir olay üzerine dört beş sayfa duygu düşünce ve his betimlemesi varken filmlerde birkaç mimik ile bu durum halledilmeye çalışılıyor.
    Görmek anlamak için yeterli değil.
  • 76 syf.
    ·1 günde·Beğendi·9/10
    "... Sadece onu soğuk sağanaktan, intihar demek olan ümitsizlik içindeki bu anlamsız oturma halinden uzaklaştırmaktı niyetim."


    Güzel bir günde doğmuş birisi Stefan Zweig... Yani, yıl bakımından Türk Yakın Tarihi açısından önemli bir şahsın, Mustafa Kemal Atatürk'ün doğduğu yılda (ki bu konu, okuduğum bazı kitaplarda hala tartışılır.) doğarak, belki de hiçbir zaman istemeyeceği bir dünyaya gözlerini açtı. Mustafa Kemal paşa, savaşı askeri zekası ile durdurdu, ama Zweig bunu eserleriyle yapamadı, savaş onun sonunu getirdi. Zweig yaşamı boyunca 2 büyük savaşı da görmüş birisi. Varlıklı bir ailede doğmanız, ailenizin zengin olması maalesef dünya savaşın eşiğine gelmişken, hem de bunu 2 defa görmüşseniz, çıplak gözle ölümleri, işkenceleri görüyor ve buna maruz kalıyorsanız üstün bir ruhaniyete sahip olmanız bile sizi bu acıdan kurtaramaz. Bu acıdan sizi kurtarabilecek tek şey sanırım "intihar". Ve Zweig da bunu yapıyor, 1942 yılında eşiyle birlikte intihar ederek kurtuluyor bu acıdan. Savaş bir şahsı yükseltirken, diğerini ise yaşamın ucundan alıyor. Bu da insanlığın ayıbı olsun, Zweig gibi bir şahsı kaybetmek bizim ayıbımız olarak kalacak.

    Bundan bahsetmemin sebebi ise Zweig'i özel bir konumda görüyor olmam. Küçükken kitaplar okurdum, ama aralıklarla. Bu aralıklar maalesef lise çağında yok oldu ve ben 10. sınıfta Hayvan Çiftliği kitabı ile tanıştım. Hayvan Çiftliği ile tekrardan okumaya geri döndüm ve bu dönüşü Stefan Zweig diye, tanımadığım, ismini komik bulduğum biri ile devam ettirdim. Kitaplarındaki konular çok ilgimi çekiyordu, okudum. Olağanüstü bir gece vakti korkuyu tattım, sabah tattığım korkunun etkisinden azıcık kurtulayım diye satranç oynadım, ama kurtulmak ne kelime, daha çok vuruldum. Zweig, dönemi sırasında çekmiş olduğu tüm acıları geleceğe aktarmayı başardı, ne kadar Naziler bu kitapları yakmak, yok etmeye kalksa bile. Zweig belki bedenen ve ruhen ölü ama, yazıları hala bizimle birlikte kalmaya devam edecek. Ben de bu yazılardan birisi olan, "Bir Kadının Yaşamından 24 Saat" kitabını aldım, okudum. Çok da kısa sürdü okuması, ama sanırım etkisi çok uzun sürecek. Birazcık genel anlamda yorum yapayım, sonra da heyecan, tat kaçıran incelememe geçeceğim, fakat bunu yaparken uyaracağım, merak etmeyin.

    Bir pansiyonda burjuva sınıfı içinde bulunan kişiler güllük gülistanlık oturmakta, seviyeli sohbetler yapmaktadırlar. Sonra birden bire, diğer otelden (Aynı alanı kullandıklarından dolayı, öğle vakitlerinde diğer otelin insanları ile karşılaşıyorlar.) Fransız, yakışıklı, etkileyici, bizim şuan görsek "yalaka" diyeceğimiz, benim liseden bir arkadaşımı aklıma getiren, ama ondan daha yakışıklı, tahminen daha uzun bir arkadaşımız, bir genç çıkıp geliyor ve bizim şişko bir politikacımızın değerli eşini etkiliyor. Bunun üzerine kardeşlerim, okurken de tahmin edebileceğiniz üzere bu arkadaşlar birlikte kaçıyorlar. Burada ne düşünür normal bir insan (normal bir insandan kastım, sabit düşünce), tabii ki yapılan şeyin haksızlık olduğunu, bizim politikacı şişko dayımızı iki çocukla bırakmaması gerektiğini, sorumluluk sahibi olarak -ne olursa olsun- çocuklara, evine bakması gerektiğini savunur. Evet, normal olan budur. Ama delinin teki - sözde delinin teki- bu görüşleri savunan kişilere karşılık, Bayan Henriette'ye demediğini bırakmayan, her türlü hakaretin -kitapta beklediğiniz kadar hakaret olmayacak büyük ihtimal, ben birazcık günümüze uyarladım- yanlış olduğunu, yapılmaması gerektiğini, Henriette'nin yaptığının doğru olmadığını ama yaptığı şeyden dolayı da, ona yapılan ithamların, ona küpe gibi takılan kelimelerin hiçbirini hak etmediğini söylüyor. Bunun üzerine orada bulunan aristokrat Mrs.C (Bayan C) - isminin olmaması bence manalı, buna tat kaçıran kısımda değineceğim- oradaki tartışmaya son veriyor ve gencimizle bir diyalog haline giriyor. Bundan sonrasını açıklamaya gerek yok, çünkü Mrs.C'nin size söylemek istediği bazı şeyler var: Bu bazı şeyler 71 sayfaya sığdırılmış 24 saatlik bir kadının yaşamı. Stefan Zweig'ın hiçbir zaman bir kadının yaşamını nasıl 71 sayfa içinde bu kadar dengeli anlatabildiğini tam olarak kavramam mümkün olmayacak, ya da Korku kitabındaki karakterimizin, kadın karakterin çektiği vicdan azabını erkek bir okuyucuya nasıl bu kadar net geçirdiğini asla çözemeyeceğim. Rahel'in tanrıyla hesaplaştığı gibi, bende kendimle hesaplaşmam gerekiyor sanırım, bunları anlayabilmem için.

    Ey bu kitabı okumayan mahluk, sana sesleniyorum değerli kardeşim, bundan sonra TAT KAÇIRAN İNCELEME VAR, başka bir deyişle SPOILER. Hala yazdıklarımdan tatmin olmadıysan eğer, sana şu alıntıyı takdim edeyim:

    "... ben şahsen bir kadının özgürce ve tutkuyla içgüdülerinin peşine takılmasını, genellikle alışılageldiği üzere, kocasının kollarında onu kapalı gözlerle aldatmasından daha dürüst bulurum..." AŞAĞIYA İNME GÜZEL KARDEŞİM, BAŞLIYORUM.

    ------------------------------------------------------------------

    Geldim sonunda beni asıl heyecanlandıran kısma. Çok fazla inceleme yazmam, çünkü okuduğum kitap sayısı bellidir. Burada çok üstün tavırlarla, haddimi aşan şeyler yazmak benim hoşuma gitmiyor, ama bu kitap hakkında içimde biriken şeyleri yazmak da istiyorum.

    "Savaştan on yıl kadar önce Riviera kıyısında..." şimdi fark ettiniz mi bilmiyorum ama, gene bir "savaş" kelimesi söz konusu. Kitabın geçtiği yılların bu durumda 1920 öncesi olduğunu varsayabiliriz. Burjuva tanımının ön plana çıkmış olduğu, milliyetçilik akımının üst düzeye ulaştığı, dünyanın birbirine girmesine 10 yıl kalmış bir günde, pansiyonumuzun derdi ise öğle sohbetleri olmuş. Riviera kıyısı Fransa da olabilir, ama bizim dünyamızda Riviera pembe bir dizi oldu, zeytinyağı oldu, duymadığım bir eser kalmıştı onda da hiç beklemediğim bir yazardan geldi.

    Şimdi zaten pansiyonda dönen olaydan yukarıda bahsettik, burada üzerinde durmak istediğim ilk şey Stefan Zweig'ın kullanmış olduğu dil. Stefan Zweig sade ama bir o kadar da edebi anlamı olan cümleler kurmuş çokça. Yani, siz sanıyor musunuz ki aslında psikolojik tahliller 24 saatlik dilime girince başlıyor, hayır. Aslında direkt karakterimizin gece kitap yazdığı vakitte, gece on bir sularında başlıyoruz. Direkt olayın patladığı anda. İlk önce eşinin kaçtığını bir mektupla öğrenen şişko politikacı dayımızın düşüncelerini sağlam bir şekilde alıyoruz, daha burada başlıyor Zweig, tahlil bombalarına:

    "Genellikle rahatına düşkün ağırkanlı adam, tıpkı bir boğa gibi tekrar tekrar sahile koştu, sinirden gerilen sesiyle "Henriette! Henriette!" diye gecenin karanlığını delercesine avaz avaz bağırırken, sesi ölümcül yara almış dev bir hayvanın korku uyandıran ve dünyanın kurulduğu zamanları anımsatan sesine benziyordu."

    Burada yoğun bir gelişmişlik söz konusu. Kalem açısından, bu değerlendirme sanki kitaptan çok Zweig'ı değerlendiriyormuşuz gibi gelebilir şuanda sana bunu okurken, ama bu benim ne haddime! Aksine, siz her Zweig okuyuşunuzda, farklı bir kalem okuyor gibi olup aynı zamanda aynı kalemi okuduğunuzu idrak edebiliyorsunuz, çünkü sürekli tekrarlanan psikolojik tahlilleri -yukarıdaki gibi- farklı koşullarda, farklı ortamlarda, farklı şehirlerde, farklı karakterler ile, kısacı "farklı, farklı, farklı, farklı..." sonsuza kadar devam edebilecek farklı bir "küme" topluluğu ile eserine döküyor Zweig. Anlatmak istediğim bu, Zweig kimine göre edebiyatın bel kemiği olmaya bilir, ama bence dikkatli bakmadığınızdan kaynaklı bu. Evet, Tolstoy, Dostoyevski gibi bir edebi kalemi de olmayabilir, ama bu Zweig'ın onların izinden gelmediği anlamına gelmez. Suç ve Ceza'da da Dostoyevski'inin neredeyse Raskolnikov'un yaptığı işten, kitabın sonuna kadar bir "tahlil" içinde yok olursunuz. Parçalarınıza ayırır bu sizi, sonunda Raskolnikov kadar mutlu olursunuz belki ama suçunuzun cezasını da çekersiniz. Bunu söylememin sebebi iki ismi kıyasa sokmak değil, bu da benim gibi 61 kitap okuyan birinin haddine değil!. Ama Zweig'ın örnek aldığı ustaların yolundan gittiğini çok net bir şekilde görmeniz gerekiyor.

    Gelelim Mrs.C'ye. Neden C. Neden Bayan Alunakova değil. Çünkü Fransa'dalar. Diyebilirsiniz, tamam ama hani başka bir ülkenin vatandaşı Fransa'ya gelemiyor mu? O an, etkilendiği birine inancı gereği itirafını anlatabileceği bir Fransa yok mu? Neden C? Neden C diyince aklınıza Franz Kafka'nın "Dava" kitabında ki "K" gelebilir. Siz diyorsunuz ki şuan, neden başka bir harf değil, onu sorguluyor herhalde. Hayır ya, dümdüz neden bizim gibi bir ismi yok? Bunu arıyorum ve düşündükçe bana en mantıklı geleni buraya yazıyorum: C'yi matematik dersindeki, sürekli kullandığımız "x" gibi düşünebiliriz, bir değişken, sabit olmayan bir değişken gibi. Yazılım ile az çok iç içe iseniz, döngülerdeki "i" ile, toplama işleminde, toplama işlemini yapacak olan değişkene "t" vermek gibi düşünebiliriz. Aslında "C" dediğimiz "A" da olabilirdi, ama burada "değişken" dediğimiz kişi Mrs."C" Bu, kendisine verilmiş olan, insanın barındırmış olduğu arzu, şehvet, tutku gibi bazı duyguların arkasında kalan ve anlamını yaşamadan kimsenin çözemeyeceği duygular karmaşasını barındırıyor. "C"'nin barındırdığı bu duyguların hepsini sen de -sana diyorum, iki matematikten bahsettik diye uçmadın demi bir yere- , ben de, onlar da sahip. Dolayısıyla bu değişkenimize "C" ismini vermiş Zweig. "Z" de olabilirdi, sorun değil. Burada bir farklı bakış açısı da yöneltebiliriz, eserin üzerinde durduğu konu ile bağlantılı bir şekilde: O da C'nin hikayesini bir insanın, ahlaki değerleri yüksek, dine körü körüne bağlı, ideolojik değerlerden başka bir şey düşünmeyen, ya da az önce bahsettiğim duygulara hayatında çok az erişebilen insanların, yazmış olduğu bu kadın karakteri linç etmemelerini istemesinden dolayı bir harf ile nitelediği denebilir. Ama, bunu biraz düşününce mantıksız geliyor çünkü aynı kaderi -kısmen- yaşamak isteyen Henriette karakterinin -gördüğünüz gibi- bir ismi söz konusu, yani ismi var. Ee hikayeleri aynı değil ki la, bunu nereden çıkardın? Bunu neredeyse son 5 sayfaya kadar bende düşünüyordum, nasıl bağlandı diye, ama sonra oturdu iyice, ayrıca daha çok oturması ya da bunu tam olarak düşünmeyecekler için Zweig zaten 70. sayfada okuyucusuna açıklıyor. TEŞEKKÜRLER ZWEIG.

    Biz bu iki ortak hikayenin acı noktasına geçelim artık, Mrs.C bir İngiliz, aristokrat, varlıklı bir aileden yetişiyor, aynı şekilde kendisi gibi soylu biri ile evleniyor ve iki çocuğu oluyor. Ama hayat bu, soylu fakir demiyor, hayatını neredeyse tamamen etkileyecek 24 saatlik olayın belkide başlamasına sebebiyet veren, kimsenin istemediği ancak hepimizi, yakınımızı, ailemizi acıyla kavuran ölümü ayağına getiriyor. Kocası, 40 yaşında iken ölüyor. Artık evlilik hayatına alışan Mrs.C -artık sadece C diyeceğim-, çocukları büyüdükten sonra bu acıyı yok etmek için dünyayı dolaşmaya karar veriyor. En sonunda kumar şehri Monte Carlo'ya geliyor.

    Monte Carlo, Monaco'da bulunan, kumarhaneleri ile bilinen ve Riviera kıyılarınca uzanan zengin bir semt. Şuanda Monto Carlo Kumarhanesi'nin hisselerinin bir kısmı Monaco Prensliği hükümetine ait. Biraz tarihine bakmak gerekirse;
    1854 yılında Monaco Prensi 1. Florestano tarafından kumar oyununun meşru kabul edilmesinden sonra, 1856 yılında limana yakın bir köyde kurulan ilk kumarhane kapılarını açtı. Prens III. Carlo’nun emri doğrultusunda Monte Carlo adı verilen yeni bir semt inşa edilir ve daha sonra 1858 yılında şu anda mevcut bulunan kumarhanenin inşasına başlanır ve 1863’te kapılarını açar. Bu kumarhane üzerinden filmler çekilmiştir. Ayrıca gece smokinsiz içeri girilmiyor. Tabii bu kural günümüzde geçerli, ama eserin döndüğü zamanda dönersek, paraları kaldırdığını görebiliriz. Ayrıca kitabın bu kısmında bir "el, yüz" betimlemeleri var ki beni benden aldı, bu kadar net yapılabilirdi "elin" bir insanı ele verdiği. Parmak izi diye bir şey var yani değil mi :d.

    Her neyse, C hanım giriyor kumarhaneye, ama neden giriyor. Acısından kurtulabilmek için giriyor. Her yere bu yüzden giriyor, gittiği her yere bu yüzden giriyor. Ama onun peşindeki acı hala devam ediyor, çünkü kocasının ona söylemiş olduğu "ellere dikkat benim güzel isimli aşkım." sözcüklerini hatırlıyor ve kumarhanedeki erkeklerin ellerini izliyor. Tarantino'nun soyundan olduğunu betimlemeleri ile iyice düşünmeye başladığım "C" hanımı o an ismini hiçbir zaman öğrenemeyeceği bir "el"'e denk geliyor. Ki ne ell var ya. Kanım kurudu okurken, bu nedir arkadaşım. Kumar masasındaki adamları öldürmek istiyorsan öldür kardeşim, kendi kendini zaten yok ederek kaybediyorsun masa başında, ne gerek var Raskolnikov triplerine girmeye, al altını fırlat kafasına bitsin hikaye, hem bizi hem "C" hanımı yakmaya değer mi? Her neyse, "C" hanım resmen taciz etmesine rağmen, boş boş birilerini izlemesine rağmen bu kumarhaneden bir şekilde atılmadan arkadaşımızı izlemeye devam ediyor ama para bitti, para bitince ne olur? Ne olabilir bir düşünün? Son kaynağınızı masada kaybediyorsunuz, öldün kardeşim. Okumayı bırak, resmen öldün. Yarın, başka bir gün, öldün ya, kurtuluşun yok. İşte bizim katolik kumarbaz da böyle düşünüyor ve kendini bir bankın üstüne bırakıyor, orada yağmur eşliğinde (yağmur da denmez ki arkadaş, Zweig orada yağmurdan çok başka bir şey anlatmış ama yağmur olmayı sürdürmüş bir su birikintisi bence o, çığın yağmuru diyelim :d??!) bekliyor, bekliyor, bekliyor ve son. Öldü. Şaka şaka, bizim C kardeşimiz bunu kurtarıyor, yardımcı oluyor, tutku sonucu hiç beklemediği bir şekilde sabah aynı odada kendisini bunla buluyor, taciz bu arada başarılı bir şekilde hedefine yerleşiyor ama neyse. Sonra işte olaylar gelişiyor, dolaşıyorlar ve bum. İşte bombanın patladığı yer burası. Kardeşim, kumarbaza bu kadar yaklaşırsan seni bile parlar, seni bile kandırır kusura bakma. Çünkü sen aristokrat, burjuvasın. Bir amatörsün, masa hakkında bildiğin tek şey el izlemek. Kadınımız C'yi kandırıyor, kandırmak derken, para verme bana da diyor ama C buna tutuluyor. Arzuyu elde etme tutkusu, o dakikadan sonra C'nin hayatını tamamen mahvediyor. Buradan sonrası resmen "Vertigo" (Usta Hitchcock'a da selamımızı çakmış olalım böylece. Çünkü bu kısımları izlerken aklıma direkt o film geldi, izlemeyene de şiddetle -arzulu bir şiddetle- öneririm).

    Zweig, eserinin başından sonuna kadar, okuyucuya tutku, arzu gibi kavramları sorgulayan, iki yüzlü ahlak derecelerini yok eden, Avrupa'nın savaşla kavrulmuş dünyada "kibar"'lığını resmen hiçe sayarak ahlaki değerleri sorgulayan, bunun için de çoğu kez cezalandırılan, kitapları yakılma noktasına gelen birisi. Peki, Zweig acaba intihar etmeden önce tutkusunu gerçekleştirmiş miydi? Arzusuna ulaşmış mıydı? Bence ulaştı, çünkü Zweig acılar eşliğinde yaşadı, bunu eserlerine yansıttı, ilk arzusuna ulaştı, fakat insan doyumsuz bir yaratıktır. Zweig, acılarını eserlerde göstermenin bir işe yaramadığını anlayarak intihara başvurdu, yanında eşini de götürerek. Bence, naziler olmasaydı da eninde sonunda bir savaş çıkacaktı ve Zweig gene intihar edecekti, ya da öldürülecekti. Aydın kişinin sonu, nedense hep aynı oluyor. Rahat bir ölüm yok onlara, onlar öldürülüyor, intiharı, ölümü çözüm görüyor ama şaka gibi, hayatı sorgulamamızı ve içinde tutkularımızla, arzularımızla yaşamamız gerektiğini de farklı tarzlarda ele alıyorlar. Hayatın bir ironi olduğunu herkes söyler. Bir kere de, bu kitabın belli noktalarında intiharı eleştiren Zweig'ın, intihar ile acılarından kurtulduğunu bilerek okuyun, bunun bilincini kavrayarak okumayı deneyin bu kitabı...

    "Nasıl olup da benim birden başımdan geçen bu olayla ilgili bir konuşma yapma cesaretini topladığımı şimdi siz de anlıyorsunuzdur. Siz Madam Henriette'i savunup, yirmi dört saatin bir kadının yaşamını kökten değiştirebileceğini çekinmeden söylediğinizde, bana sanki benden söz ediyormuşsunuz gibi geldi: İlk kez kendimi, deyim yerindeyse onaylanmış hissettiğim için size minnettardım..."

    "... genç bir Polonyalı ile karşılaştım, kendisine o gencin ailesini sorduğumda, o ailenin bir oğlunun, aynı zamanda kuzeni oluyormuş, on yıl önce Monte Carlo'da kendisini vurduğumu anlattı; hiç etkilenmedim. Hiç acı vermedi..."

    Stefan Zweig'ı saygı ile anıyor, aydınlara ve insanlığa ise şunu söylemek istiyorum:
    Lütfen, acılarınızı bahane ederek intihar etmeyin. Çünkü sizler, çektiğiniz şeylerin acı olduğunu düşünüyorsunuz ama onlar acı falan değil. Biber acısı onlar, biber, üstüne iki parça ekmek, yarım bardak su içtikten sonra yok olan acı... Hayatınızın değerini bilin, tutkulu yaşayın, sizi motive edecek bir arzunuz olsun, yaşayın ki öldükten sonra da yaşamaya devam edesiniz...

    İyi günler dilerim, kitaplarla kalın...
  • 260 syf.
    ·3 günde·Puan vermedi
    Şuan kapağı bile bana pek şirin ve büyük bir sanat ürünü gibi gelen kitap ilk elime aldığımda pek o kadar zevk vermedi aslında, devam etmekte güçlük çekmedim değil. Tamam, belki trenlere atlamalı zıplamalı, kıt kanat geçinip yolculuk etmeyi anlatarak başlamıştı, hani ilgimi çekebilecek mevzulardı bunlar fakat çeviri beni sürekli kitabın dışına atıp durdu. Çünkü serserice konuşmaları çevirmek için kullanılan Türkçe argo beni inanılmaz rahatsız etti başlangıçta. Amerikan film endüstrisi sayesinde ‘Amerikalılar’ın her yöre ve dönemde nasıl bir jargonu kullandığına oldukça aşinayız artık fakat ‘ipsizler, -iveren’li kalıplar(yapıveren, ediveren)’ gibi şu an pek de aklıma gelmeyen, ama o zaman kitabı sevmemek için uydurduğum pek çok detay beni boğdu. Ama yazarın tarzına alıştıktan sonra kitabı severek okumaya devam ettim ve şu an iyi ki bırakmamışım diyorum..

    İnceleme değil sadece hissettiklerimi yazmak, okuyup paylaşmadan geçmek istemedim. Farklı tarzlar araken daha çok araştırmam gerektiğini biliyorum. Bu sayede yazar ve beat kuşağı hakkında inceleme yaparak az da olsa bilgi sahibi oldum.Farklı tarzlar okumak isteyen dostlara tavsiye ederim