İnci Küpeli Kız, Kabuk'u inceledi.
14 saat önce · Kitabı okudu · 8 günde · Beğendi · 8/10 puan

Delirmek…
Yaşanılan tüm olaylara gösterilen bir tepki belki de .. Yaşanılan acıların, kederlerin, hüzünlerin insanda bıraktığı etkiye tepki olarak doğan bir seçenek belki.

Bu kitap delirmenin kitabı.. Bu kitap insanın kabuğundan sıyrılıp karşısına asıp izlemenin yazıya, acıya dökülmüş hali… Öyle garip bir etki bıraktı ki bende, tarifi yok..

Kitabı bitirdikten sonra pencereyi açtım.. Sabahın yedi buçuğu ve gece dökülmüş yağmurun bıraktığı ürpertici bir soğuk hava… Bir süre karşısında durdum ki kendime geleyim. Kendime gelemezsem ben de delirmeyi seçebilirim, biliyorum…
Kitap okumaya başladığım günden beri, her ne okuduysam, o kitabı okuduğum dönemde, kitapta yaşanan ve ya benzer bir şey geçer hayatımdan… Her seferinde yaşadığım bu ilginç şeyi de paylaşırım dostlarımla. Bu kitapta da yaşadım aynı şeyi ama ilk önce kitabın konusundan bahsetmeliyim.

*Romanda üç nesil var… Anne, kızı ve onun kızı. İlk başta anlamakta oldukça sıkıntı çektim çünkü anlatılan kişilerin daha doğrusu anlatan kişilerin (üç kadın da kendi dilinden anlatıyor yaşadıklarını) aynı aileden olduğunu anlamadım. Yani bu kişilerin birbirleriyle bağlantısı olduğunu fark ettim tabii ama bu sefer de kim kimin nesi onu çözemedim.
Başlıklar halinde her kadın kendi yaşamını anlatıyor ama anlayamıyorsunuz bu kadın kim, bir sonraki hayatını anlatan kadının nesi oluyor… Bu yüzden bir kağıt alıp yazdım tek tek ve ilk elli sayfadan sonra çözdüm aile ağacını:) Anlayamıyorum diye aman deyim kitabı yarım bırakmayın, çözülecektir zihninizde meraklanmayın…

*Bu üç kadın kendi dillerinde, samimi, iç konuşmaları gerçeğin en güzel yansımasıyla kitaba yerleştirilmiş. Duygularını hiçbir hediye paketine sarmadan olduğu gibi öyle güzel yansıtmış ki Zeynep Kaçar, kitabı okurken dedim ki bu kadın ne yazsa okurum… Aldatılmışlık, hor görülmüşlük, dışlanmışlık, toplumun bir kadını görüş şekli, bir ailenin yok oluşu, küllerinden doğuşu, delirişi...öyle gerçek, öyle “biz” ki bu kitap okurken kapkaranlık gri hayatların içine soktu beni.. Gerçeği yansıtan her romanın yaptığı gibi.. en azından benim için…

Çok kasvetli bir roman onu söylemeliyim. Okurken gerçekten içiniz kararıyor ama ilginç ki okumaktan da geri duramıyorsunuz..İnsanların yaşadıkları zamanla delirmeyi seçmeleri size normal geliyor… O normalliğe çekiyor sizi…

*Kitaptaki kadınların ilki kocasının onu aldatışıyla deliriyor… İkincisi çocuğunun ölümüyle… Üçüncüsü ilk ikisini de etkileyen etmenlerle… İşte tüm bu acıları okurken uzun süredir görmediğimiz yakınımız geliyor. Anneme yıllardır evli olduğu kocasının altı yıldır başka bir kadınla imam nikahlı olduğunu ve onu aldattığını söylüyor. Öylesine sakin öylesine normalcesine… Delirmek diyorum, bile isteye.. Bu olsa gerek acımasızca her yerde üçer beşer örneğiyle.

Bir erkek neden delirsin ki duyguları, suyun üzerinde kalmış bir zeytinyağı gibiyken? Tüm gerçeğine sıkı sıkıya sarılmış bir ruha sahipken.. Oysa kadın ruhu duyguyla baştan başa doluyken bu dünyada hassas yapılarıyla nasıl akıllı kalmayı başarabilecek? Nasıl cazip gelmeyecek delilik?

Ömrümün çeyreğini tamamladım, belki yarısını bilemem… İçim bir gün olsun ayrılmadı umuttan. Bir gün olsun her şey güzel olacak demekten vazgeçmedim, yarım saatlik gelen git gellerim hariç… İki kez büyük yara aldım hayatımda güveneceğim ilk erkek olan adamdan. Küçük küçük de olsa hala yontuyor kalbimi. Ömür boyu da devam edecek biliyorum, şüphem dahi yok. Ama kimse görmüyor bu yontulmuş, oyulmuş yüreği. Her sabah gece canım yana yana çıkardığım sabah yeniden giydiğim bu kabuk sayesinde* … Sabaha kadar kanadığım, acıdığım tüm acılarımı tek tek izlediğim gece, hıçkırıklarımı karanlığına hapsediyor ve duyulmuyor tek bir iç çekiş…


Ve ben daha ömrümün yirminci yıllarının başlangıcında böyleysem… başka nasıl hayatlar var kapıların ardında? Kaç kadın deliriyor saçlarını yola yola? Kaç yastık emiyor göz yaşlarını ve çığlıkları...Kaç mendil nelere şahit? Bu halılar, perdeler, koltuklar… mutlulukla alınmış düzülmüş bu evler, kaç delirişi ve cinnet anını doğuruyor ?


On yıl sonra… bu yazımı okuduğumda ne diyeceğim kendime acaba, çok merak ediyorum…
“Daha hiçbir şey yaşamamışken yazdığın şeylere bak!” mı diyeceğim
yoksa
“Tüm o günler geride kaldı küçüğüm, güzel bir hayatın, eğitiminle büyüttüğün yüzlerce öğrencin, sana aşkla bakan bir kocan bir de sevimli bir kızın oldu…” mu diyeceğim?

Aslında tek istediğim bu dünyadan delirmeden ayrılmak…

Uzun zamandır beni bu denli etkileyen bir kitap olmamıştı. Sarsıldım, yıprandım, eskidim…

https://youtu.be/2mlTrtLkEEI

Dilek Şahinbaş, bir alıntı ekledi.
18 saat önce · Kitabı okuyor

Evrenin Sonundaki Restoran
Eğer bir gün biri çıkıp da Evrenin hangi nedenle ve niçin burada var olduğunu keşfederse, Evrenin birdenbire yok olacağını ve yerini çok daha garip ve anlaşılmaz bir şeyin alacağını öne süren bir kuram vardır. Başka bir kuramsa bunun zaten gerçekleştiğini ileri sürer.

Otostopçunun Galaksi Rehberi, Douglas Adams (Sayfa 179)Otostopçunun Galaksi Rehberi, Douglas Adams (Sayfa 179)
Hüseyin Toker, Baba Evi - Avare Yıllar'ı inceledi.
 Dün 12:36 · Kitabı okudu · 6 günde · Beğendi · 7/10 puan

Stefan Zweig birçok kitabında görkemli, büyük insanları anlatır: Dostoyevski, Dickens, Balzac, Tolstoy, Niçe... Oysa Orhan Kemal daha ziyade gün yüzü görmemiş, küçük insanları anlatmayı sever. Bu roman yine o küçük insanların hayatının yazıldığı bir roman, bu roman "Küçük Adamın Romanı"

Ön sözünde belirttiği üzere Mersin'de bir kahvede otururken düşünceli ve garip görüşlü bir adam varır masasına. Muhabbet açma niyetiyle onu birine benzettiğini söyler ve sonra başlar hikayesini anlatmaya. İşte bu roman bir tesadüf eseri o kahvede tohumlanır.

"Baba Evi" ve "Avare Yıllar" tek bir kitapta birleştirilmiş iki ayrı roman ancak ikincisi birincinin devamı niteliğinde. İsmi olmayan kahramanımızın, küçük adamın doğumuyla başlıyor hikaye. Dedesi, cephedeki babasına şu telgrafla veriyor müjdeyi: "Ben de dehr'in sitemin çekmeğe geldim dehr'e!" yani "Ben de dünyanın sıkıntısını çekmeye geldim dünyaya!" Dedesinin bu telgrafı küçük adam için bir kehanet oluyor hatta küçük adamın alın yazısı oluyor bir yerde. Hayatı önce baba evindeki çocukluk sıkıntılarıyla ama ekonomik rahatlıkla geçiyor; büyümeye başladıkça da çocukluk sıkıntıları yerini gerçek sıkıntılara bırakıyor. Sıkıntılar büyüyor ama küçük adamın küçüklüğünde bir değişim yaşanmıyor.

Küçük adamı biz okurlar büyütüyoruz. Yirmili yaşlarına kadar beraber gelip onu güzel bir noktada bırakıyoruz. O noktadan sonra küçük adam ne kadar büyüdü? Bunu yalnızca Orhan Kemal biliyor.

Bu incelemem Derya (Bahir) DENİZ 'e ithaftır.



Yazmak zor be! Oh, bir öykü daha bitirdim. Sabah sabah( 6:00) ne yapsam ki? Yazılmaz da artık anasını satim. Bari bir öykü kitabı okuyayım. Yerli bir kitap olsun. Tabii ya, yerli olsun. Şu kuşa bak yahu, nasıl da şakıyor sabah sabah. Deniz bey ne dediydi? Solovey? Solovey’in Türkçesi ne acaba? A, bülbülmüş. Bülbül mü? Daha gün ağarmadan bülbül mü ötermiş aga? Nightingale İngilizcesi gerçi. Olur mu olur.
Du bakim, ne okusam. Bunu okudum. Bunu yarım bıraktım. Bu kim ya, hiç duymadım daha evvel. Zafer Berke, kitabının adı,Yeni Zaman. Zaman ha, zaman. Bunu okuyacağım.

107 sayfada tam 15 öykü. Haydi bismillah.

1) Parça. Güzel öykü. Beğendim. Kim ya bu yazar? Ankara’da doğmuş. Ben Kayseri’de doğdum. O 57’li ben 61’liyim. A, İstanbul’da yaşamış. Ben gibi. İTÜ mü? Hem de maden. Yok artık. Ben de İTÜ’lüyüm. Kimya ama. Aynı yerde, Maçka’daymışız. Aynı yollar, zamanlar farklı. Hüzünlendim bak!

2) Satın Almacı. Teknik öyküydü. Çok teknik terim var. Hepsini anladım ama. Anlamayan da internetten baksın. Zaten bir kurmacanın bir vazifesi de bu değil midir? Çaktırmadan öğretmek. Geçmişte kalan kavramları yeniden canlandırmak zihinlerde. Geçmişle şimdi arasında büyülü bir link kurmak değil mi ki? Bazı terimleri neden tırnak içine almış ki? Okurun gözüne sokmuş. Ne gerek vardı ki? Okura güvenmek lazım gelirdi. Belki de üslubu böyledir.

Asıl verdiği ne kadar da güzeldi. Bu sehpa, bu uzaktan kumanda, önüme gelene kadar, hey yavrum hey, kimlerin elinden geçmiş meğer. Emek gelince akla, derya olur her şey. İşte bu deryayı anlatmış Zafer Berke.

“Nasıl bir yer olursa olsun, yeter ki insan eli değmemiş olsun.” Var mı yahu böyle bir yer Metto? Yok tabii, güzel metafor. Çaresizlik böyle dilleniyor işte güzel bir kalemde.

3) Yorgun Buluşma. <<<<<Kapıya doğru yürümeye devam ederken onun sormayı başaramadığı soruyu cevapladım:

"Belli bir yaştan sonra yalnızlık hissedince insan korkuya kapılıp, eski dostluklara sığınmaya çalışıyor." Ben çıkarken Hüseyin içeri girdi.>>>>>

Artık uzakta kalan eski dostlukları tahlil etmiş.

4) Dere. Merak duygumu hep canlı tutmayı başardı Allah için. Ah be ihtiyar, helikopter arayacak seni he mi? İlahi moruk, güneşlenmelerine bile ara verdiremedi yokluğun. Sense…Töbe töbe.

5) Kalabalıklar. "Orta yaşın üzerinde kibar bir adam (bazıları kısaca yaşlı diyor olabilir) şu anda yemek yiyor." Ben de öyle hissediyorum bazen. Orhan Pamuk olsa, bazan, derdi burada. Cins herif.

Öykünün hikayesinde geçen aynı duyguları ben de yaşamasam! Benim içine düştüğüm grup Taksim'de, LGTB idi. Bayrakları ne acayipti be. Kırmızı, kavuniçi, sarı, yeşil, mavi, mor. Kırmızıyla sarıyı karıştırınca kavuniçi oluyor. İstanbul’da turuncu diyorlar. Kilisliler mişmişi diyordu. Mor için kırmızıyla yeşili mi karıştırmak gerekiyor ki? Garip! Sanki bana siyah lazım kırmızıya gibi geldi. Neyse. Mor, eflatun değil mi? Eh işte. Öyküdeki kahramanımız sol bir gösteriye denk gelmiş. Gerçekten de insan kendini işe yarar hissediyor. İlla da bir gösteriye rastlamak lazım. Sağ-sol fark etmez.

6) Balıkçının Dönüşü. Galiba en çok insani bulup en çok güldüğüm öykü bu. “Vasati 40 çöp var” gibi bir şey. Ortak olunmaya çalışılan duygular o kadar sahici ki, hem çok güldüm, hem finalinde hüzünlendim çok.

<<<<<Varsayımla da olsa sonunda suçlunun bulunması, en azından kendi söylediklerinin ciddiye alınıp değerlendirilmesi balıkçıyı sevindiriyor. Çaresizlik içinde bocalamaktan sıyrılıp, kaybolan itibarını yeniden kazanmak amacıyla duyduğu son cümleyi tekrarlıyor: "Doğru, hayvan işte ne yapceksin!" Çevredekilerin yüzlerinde bakışlarını tekrar dolaştırdıktan sonra, sepetleri motoruna yerleştirirken kendini tutamayıp gülümsüyor: "Boşuna çekivedim iki sepet balığı; ancak motorun tamir parası çıkacak." >>>>>

7) Yeni Zaman. Kitaba adını veren öykü. Bir şey yazmayacağım. En iyisi okumak. Okuyunuz.

8) Ayak İzleri. Kahramanın arzu ve kaygıları billahi çok sahici. Sizin şimdi anlayamayacağınız kadar hem de. Çamurlu ayaklar vardı metropolde bir zamanlar. Lastik tabandan temizlenmez, temiz halıda iz bırakırdı. Ve sekreterler güzel bulunurdu hep. Tüm öykü boyunca çamurlu ayakkabıların sebep olduğu şeylerle boğuşma var.

<<<<<"Siz de benim gibi kapının önündeki çamura saplanmışsınız galiba" diyor, gülümsüyor. Utanç içinde, gözlerimi kısa bir süre için Ziya Bey'in hakiki kauçuk tabanlı ayakkabılarına değdiriyorum: Kenarlarında çamur var. Ziya Bey'le aramızda aynı çamura basmaktan kaynaklanan bir dostluk başladığını hissediyorum ...>>>>>

9) Leydi Angela. Bir ganyan kupon sahibinin, koşuyu dinleyip kuponun yattığı(kaybettiği) sürede Galata’da o kısa sürede geçen insancıkların hayatlarından kesitler var. Tanıdık mekanlar, en çok da oralardan uzak olma hali hüzünlendiriyor. Sibel Can feat Halil Sezai – Galata, parçasını dinlemek istiyorum. Aklıma Kemal abi geliyor. Bir öykümde kullanmıştım Halil Sezai’nin bir parçasını. Metinciğim sağ olasın, benim oğlana da gönderme yapmışsın, demişti. Kemal Paracıkoğlu, Halil Sezai’nin babası. Bir öyküsünden dolayı onu intihalle suçlamış, kalbini kırmıştım. Bir mesaj atmıştı bana. Sen en büyüksün. Senin okumadığın kitap yoktur. Sen postmodern kurmaca bilmez misin ey be Metin, demişti. Nasıl da tırmalamıştı yüreğimi o mesaj. Sustum, cevap vermedim bir süre. Sonraki mesajlarıma da o cevap vermedi. Sonra eşine yazdım. Abla, dedim, bu saçma şey için kaybetmek istemem Kemal abiyi. Söyle ona, yazsın bana. Hem yanınıza geldiğimde çimdiklesin beni. Yok be Metin, gücenmedi sana. Böyle basit şey için kızmazdı sana o. Ama Metin be, biz Kemal’i kaybettik. Kemal öldü.

O dakikada terk ettim siteyi. Girmedim, öykü paylaşmadım bir daha. Sen nasıl adamsın yahu, adam gibi becerdiğin bir iş var mı, olacak mı bu dünyada? Üzücüydü çok.

10) Kaplumbağa. Kafka’nın Değişim’inin yeniden yazılımıydı. İlham verici bir postmodern öyküydü.

11) Topal. Benzeri düşünceler aklımdan geçtiği hatta bir iki kez yaptığım bir şeydi. Okumanız gerekir.

12) Pırlanta Yüzüklü Kadın. En zayıf bulduğum öyküydü. Elbette bu sübjektif bir yargıdır.

13) Mesut. Harala gürele geçen hayatımızda hep bizim kaygılarımız baş roldedir. Ne kadar az dinleriz birbirimizi. Ama Allah’tan düşünürüz sonradan. Bir öyküye dönüşür kafamızda Mesutlar.

14) Sihirli Sabah. Orwell-Huxley arası bir distopya denemesiydi. Finali oldukça başarılı buldum. <<<<<"Ne olmuş?" Adam kafasını çevirmeksizin cevapladı: "Birisi taş atıp mağazanın camını kırmış." İçimde korkunç bir şüphe oluştu. Tükürüğümü yutup, tekrar sordum: "Bir şey almış mı?" Adam umursamazca başını iki yana sallayıp: "Neredeyse hiç eksik yokmuş, bir tek pilli radyo çalınmış galiba" dedi.>>>>>

15) Hamdi Bey Uykuya Daldığında. İstanbul’da bir mekanda bir şey cereyan ederken, aynı anda dünyanın değişik yerlerinde nelerin cereyan ettiğini gayet güzel işlemiş. Toplumsal gerçekçi buldum bu öyküyü. Sevdim.

Bitirdim kitabı, aklımda binbir düşünce siteye girdim, aradım yazarı. Yok! Nasıl yani? Yahu adam ta 2004’de bastırmış kitabı. Nice eften püften (bu deyim çok ayıp kaçtı) kitabın isminin ilk kelimesinde yüzlerce sayfa geliyor da, bu güzel eserin suçu ne?

Ne yani, illa Can yayınları, Bilişim, YKY mi olmalıydı? Olmadıysa, yok mu demektir bu güzel eser? Vicdanınızaydı bu sorum. Baş başa bırakıyorum sizi vicdanınızla.

Adil Adem, bir alıntı ekledi.
26 May 14:34

Bazen düşünüyorum, ne garip mahluklarız? Hepimin ömrümüzün kısalığından şikayet ederiz fakat gün denen şeyi bir an evvel ve farkına varmadan harcamak icin neler yapmayız?

Saatleri Ayarlama Enstitüsü, Ahmet Hamdi TanpınarSaatleri Ayarlama Enstitüsü, Ahmet Hamdi Tanpınar
ÖZTÜRK, Yalnız Seni Arıyorum'u inceledi.
 26 May 12:30 · Kitabı okudu · 2 günde · Beğendi · 10/10 puan

En sevdiğim şairlerden biridir Orhan Veli. Nahit Hanım ile güzel bir aşk yaşarken belediye çukuruna düşüp,2 gün sonra beyin kanamasından daha 36 yaşında iken vefat etmesi ne acı. Yazdığı mektubu parası olmadığı için geç gönderen ama yinede sevmekten vazgeçmeyen garip Orhan Veli sen ne yüreği güzel adamsın...

Pınar, bir alıntı ekledi.
25 May 00:57 · Kitabı okudu · İnceledi · 10/10 puan

Ertesi gün Leyla'nın kabri başında tanınmayacak hâle girmiş garip kılıklı bir adam görüldü. Herkes, bu Mecnûn'dur dedi.

Leyla İle Mecnun, Nusret Özcan (Sayfa 250)Leyla İle Mecnun, Nusret Özcan (Sayfa 250)
Esma GEZER, Hakkari'de Bir Mevsim'i inceledi.
24 May 17:44 · Kitabı okudu · 1 günde · Puan vermedi

Ferit Edgü'nün en güzel kitaplarından biri olması dolayısıyla gerçek yaşamını bir düşe dönüştürdüğü ''uzak'' coğrafyanın güzelliğini keşfettiren,önsüzüne aşık eden bana ise güzel bir hediye ile gelen kitap. Kitabın önsüzünde şöyle bir ibare var ki bu kitabı anlatır;

Adın gibi garip bir kentsin Hak.
Sende yaşayanlar
Ne tanrılar,ne insanlar
Hiçbir iz bırakmamış gibidirler.

"Burada yazılanlar , insancıl bir deneyin damatılmış parçaları. Ola ki bir gün, yolunu şaşırmış ya da yolunu yitirmiş bir başka gezginin işine yarar."

Alıntı
Yarım Kalan Öyküler
İKİ GARİP YOLCU..
...
- Ufaklık hadi topla yolcuları da gidelim. Dedi Kasımpaşalı.
O, bizim yazıhanenin baş şoförüdür. Sekiz-on aydır tanırım. Tanıştığımızdan beridir de kavga ederiz. Ben, onun ufaklık demesinden haz etmem. O da, benim beybaba dememden. Altmışı geçen yaşını belli edeceğim ya; ondan çekinir zaar.
-Olur, beybaba, sen direksiyona geç de kalayı yemeyelim yolcudan.
Yumruğu kaldırdı
-Ulan...
Kasımpaşalı Hacı’nın adını bilen yoktur yazıhanede... Ağzında bed söz ve küfür eksik olmayan bu adamın hacı olduğuna ben dâhil hiç kimse ihtimal vermez elbet. Hacı falan değil işte. Öyle olsa elin namusuna göz koyar, fırsatı bulunca kıyıda köşede laf eder miydi kızcağızlara. Hacı falan değildi işte. Üstelik bir o kadar cimri ve üçkâğıtçı. Yoldan aldığı yolcunun üstüne konar, bana da üç beş kuruş sus payı verirdi. Susardım ben de. Çünkü o paranın patron olacak kumarbaz mendebura gitmesindense benim gibi bir yetimin avucuna düşmesi daha hayırdır.
Hacı’nın payını bilmem...
Kasımpaşalı otobüsü hareket ettirdiğinde otobüsün yarıdan fazlası boştu. Bugün de zarardaydık. Gerçi Hacı’nın keyfi gıcır. Kontağa bastı mı yevmiyesi işler. Ulan peki benim ne suçum var.
Bu gün üç kişi bindi üç lira. Olsun. Alın teri ya, yeter...

Tugay Toğrul, bir alıntı ekledi.
23 May 23:26 · Kitabı okuyor

"Dinle ve kabul et itirafımı.
Bir soğuk, bir garip, bir mavi sızı
Alev alev sardı her tarafımı"

Gün Doğmadan, Sezai Karakoç (Sayfa 17 - Diriliş Yayınları)Gün Doğmadan, Sezai Karakoç (Sayfa 17 - Diriliş Yayınları)