• İnsanın beyni bir dakika düşünmeden duramıyor, o garip başı öyle yaratılmış ki istese de istemese de düşünceler ard arda geliyor, bir düşünceden öbürü doğuyor, herhalde ölünceye kadar böyle devam ediyor bu.
  • Kartlar ve Günler diye bir film çekmeyi düşledim dün gece yarısı. Ne kadar fazla kart olursa günler o kadar azalacaktı. Günler çoğaldıkça ama kartlar hükmünü kaybedecekti garip kalabalıkta. Dışarı çıktım gece gece, kartlara bakmam lazımdı hayalimdeki. Her gün olur muydu bilmiyorum ama. Trajik bir araba sesi duydum tam da olmasını istediğim yerde. Trajik doğru kelime değildi biliyorum ama doğru güne gelmiştim nihayet. Adım adım cehenneme sürüklenmediğimizi kimse iddia edemezdi, iddialı bir film yapacaktım ben de. Kartları aramaya başladım büyük bir heyecanla. Babasını arayan küçük kız çocukları gibiydim adeta. Bir sigara bile yakardım o karanlıkta bırakmamış olsaydım. En güzel sigara karanlıkta içilen sigaradır bence. Bırakanlar için de benzer etkinlikler yapılmalı bence. Kilimanjaro'nun tepesinde sigara içenler için hazırlanmış kartı bulmaya yaklaştığım farkındaydım. Ben bazen bazı şeyleri önceden hissederim. Hayır demir yolunun üzerinde yaklaşmakta olan treni hissetmek gibi değil, yarının geleceğini hissetmek gibi hiç değil. Daha çok hangi kartın hangi sahneye daha çok uyacağı ile ilgili bir şey bu. Ölümlü dünyada ne isteyebilir ki insan başka, ölmemek belki bir de. Günler hızla akarken düşünmüyor insanlar öleceğini- daha çok kartların karılması ile ilgili bu da herhalde. Her şey birbiriyle bağlantılı tabii. Bir mazgal kapağından aşağıya baktım, uygun kartın orada olduğunu biliyordum elbette, daha doğrusu hissediyordum, şu biraz önce bahsettiğim hisle. Başlangıçtan sonraki sahne için o kart gerekliydi ve elimdeki günler bitmek üzereydi daha yeni başlamasına rağmen her şey. Her şey daha yeni başlarken, her şeyin çok yakında biteceğini hissettiğiniz oldu mu hiç. Ben hep yaşarım aynı anı. Her filmden önce böyle dolaşmaya çıkarım ve toparlarım elimden geldiğince gerekli olan her şeyi. Benden başka kimse ne gerektiğini bilemez film için. Mesela şu mazgaldan hissettiğim kart tam da gerekli olan şeydi şimdi. İşim gereği pis ortamlara girmeye çekinmem, karakterimden ödün vermem. Benim karakterim zaten işim, bunun için doğmuşum- kedi ve gökdelen ama agorafobi kartı da tam bu an için var. Ama gerek de yok aynı zamanda, bu karanlıkta o karanlığa dahil olup siyah ve kömür gibi olan bir koyuluğa girmek en son istediğim şey. Zaten bütün kartlar henüz dağıtılmadı, hala filmime gerekli bir iki gün bulabilirim sokakta. 10 yıl sonra şu geceye bakıp, kariyer rekoru kırmaya en çok yaklaştığım bu dönemi gururla hatırlayacağıma eminim. On yıl sonra nerede olurum acaba. O mazgaldaki hissi yaşar mıyım tekrar. Ama artık geçmişi düşünmemeliyim, o kartlar geride kaldı epey, şimdi yeni günlere yelken açmam gerekiyor. Yeni yelkenlere göz kırpmak, yeni gözlere şarkı söylemek, yeni şarkılara isyan etmek, yeni isyanlara ön ayak olmak gerek. Yeni olan her şeyin biraz küf kokması normal mi,bir sigara daha içsem mi- Ural dağları yeterince soğuk mu bunun için. En güzel sigara soğukta içilen sigara bence. İlk yardım daha kolay oluyor hem soğukta. Birisine ilk defa yardım ederken çok dikkat etmeli insan. Hayatın karşısına ne çıkaracağını düşünemiyor o zaman. İşte şurada vitrinde bir Ölümden önceki son çıkış kartı, sanki camı kır beni al diye bağırıyor bana. Camı kırıyorum, alarm çalıyor, kart bana geliyor, henüz günlerimizi tüketmedik ama. Koşuyorum haliyle, insan koşarken ve hatta kaçarken oldukça fazla şey düşünebiliyor. Akışkanlık mesela,akışkan olsaydık daha mı kolay olurdu hayatımız. Önemli olan dış güzelliği olmazdı o zaman, çünkü değişirdi her şey her zaman. Hem akışkan olsaydık o mazgalın altındaki gerçeği de daha kolay kabullenebilirdim belki. Koşarken elimdeki kartla başka bir şeyi daha düşündüm. Filmimin çıkacağı günün özel bir anlamı olmalıydı. Neden yedi güne sığmak zorundaydık ki. İstediğimiz kadar güne sahip olabilmeliydik aslında. Kötü olan günleri attığımızda hala elimizde yeterince kart kalabilir böylece. Hangi gün çıkaracaktım filmi , önemliydi evet. Anneler günü çıkarsan babaların hatırı kalırdı, dünya fotoğrafçılık günü çıkarsam ressamların. Yaklaşan bir gece bekçisi görünce ben de yavaşladım elbette. Tepki çekmemem lazımdı. Gece bekçileri uzun zamandır yuvalarından çıkmıyorlardı. Bu gece kesinlikle özel bir geceydi ve bu gece bekçisinin beni bir sonraki kartıma ulaştıracağını hissettim yine. Durdum , ateş istedim bekçiden sokak lambasının altında. Çıkardı ama benim sigaram yoktu, sigara da istedim haliyle, verdi ama bırakmıştım ben sigarayı. İçmesini de istedim haliyle, birlikte de içebilirdik bekçiyle. En güzel sigara ortaklaşa içilen sigaradır. Bekçi de bırakmaya çalışıyormuş sigarayı, sadece geceleri içmeye başlamış son zamanlarda. Ben de sadece gündüzleri hayata küstüğümü söyledim bekçiye. Ortak yanları olan insanlar daha kolay anlaşabiliyor diye duymuştum, yalanmış. Bekçi düdüğünü çaldı ben yine koşmaya başladım. Androjen hormonlarım bir sonraki kartın çok yakınlarda olduğunu haber verircesine savruluyorlardı bir o yana, bir bu yana. Bir sonraki gün asla gelmez dedim kendi kendime ve yerde gece bekçisinin şapkasını gördüm. Yine doğru yerde doğru zamanda hissetmenin faydasını görmüştüm. Yalnız uyku tutmayanlar için kartı parlıyordu şapkanın içinde. Gece daha bitmemişti ama ben nedense uykumun geldiğini fark ettim. Uykunun gelmesi sorun değil de, böyle şeylerde toplum normlarının dışına çıkmayı fazla sevmiyorum. Uykusu gelen birisi uyumalı diye bir şeyler okumuştum bir zamanlar. Okuduğum her şeye inanan birisi değilim tabi ki, hem sadece üç gün vardı elimin altında. Kartlar ve Günler isimli bir filmde de daha fazla gün ve daha fazla kart olmalıydı ters orantılı. O zaman, başka bir günde başka bir bekçiyle, diyerek eve dönüşümü hatırlarım da çok eğlenmiştik. Kiminle bilmiyorum , sonuçta arkama takılan pis bir köpekten başka refakatçim yoktu eve giderken. O da pisti zaten, Başka bir tanrı ile hasbıhal kartını nereden bulacağımı hissettiysem de uyku dağları tutmuştu. Kilimanjaro ve Urallara da gidemeyeceğim için eve dönmek zorunda kaldım. Her çektiğim filmden önce eve dönmeyi düşünürüm zaten. Hepimiz düşünmez miyiz ki bazen eve dönmeyi? Üstelik elimizde çekilmesi gereken bir film varken. Günler torbaya dolmuyor ki, çekeriz zamanı geline elbet, ilk önce şunu bir yazalım da.
  • birden hatırlarsın,
    o da seni - - birden bazan:
    nerde, ne yapar şimdi
    parlar bir özlem anılar arasından.

    bu akşam ne garip sözcük
    sanki ilk duydum, yadırgıyorum:
    akşam. bilmem bulur muyum
    yollara baksam?

    söner yangın birazdan
    yatışır özlem.
    bir gün karşılaşırız
    bir gün, bir yarım akşam
  • "Doğrudur, mesleğine âşık bir baytar ve armatür bir büyülog olan Seyfettin Bey buraya ilk geldiğinde, maksadı büyük bir labirentuvar kurup hayvanlar üzerinde ilmî tetkikler yapmaktı. Hatta bu yolda epey para ve emek de sarfetti. Fakat bir müddet sonra çalışmaları yavaş yavaş hayvanlar âleminden nebatlar âlemine kaydı. Bunun sebebi, zannımca, bir gün kendi ağzından dinlemek bahtiyarlığına erdiğim ve bizzat onun icadı olan TÜRTEMEL (Türlerin Temeli) nazariyesinde gizlidir. Dar-ı Vin nam meşhur İngiliz âliminin isbat ettiği üzre, insanoğlu maymundan, yani hayvandan südur etmiştir, ki Seyfettin Bey’in hayvanata olan müstesna ilgisinin esas sebebi de zaten budur: O hakikî bir hümâ-yı nisid idi ve insanı anlamak için evvela hayvanı anlamak gerektiğini gayet iyi biliyordu. Dolayısıyla, heyecanlı bir hayranı ve takipçisi olduğu Dar-ı Vin’in nazariyesi üzerinde uzun ve teferruatlı tetkiklerde bulundu. Fakat, kaderin garip bir cilvesidir, bu tetkikler neticesinde vardığı nokta, çok sevdiği, âdeta taptığı Dar-ı Vin’i reddetmeye götürdü onu. Dar-ı Vin çok mühim bir noktada yanılıyordu: Dünya üzerindeki hayat evvela denizlerde başlayıp oradan karaya ve havaya yayılmamıştır. Hayatın esas kaynağı, elbette ki hak olan arz, yani toprak, ve hatta toprağın en derinleri, yerin yedi kat altıdır. Nitekim hak kitabı olan Kuran-ı Kerim’de de topraktan geldiğimiz ve nihayetinde toprağa döneceğimiz yazmaz mı? Hak Teala ‘Kün!’ dediğinde, ilk önce kara mahlukları husule gelmiş, daha sonra bu mahlukların kimisi suya, kimisi havaya sıçramışlardır. İmdi, Seyfettin Bey’in fikrine göre, birşeyi layıkıyla anlayabilmek için, onun esasına inmek lazımdır. Dolayısıyla, insanı anlamak için maymuna, maymunu anlamak için kurbağaya, kurbağayı anlamak için böceğe, böceği anlamak için de elbette nebata bakmak icabeder. Herşeyin başı nebattır. Toprağın kara bağrında tuttuğu, müşfik bir ana gibi besleyip esirgediği tohum, hayatın en özlü hülasasıdır. Zaten bu yüzden nebatlar köklerini toprağın derinlerine salarlar. Söyle, sen hiç kökleri topraktan dışarı, havaya doğru inkişaf etmiş bir nebat gördün mü, Beyim? Hayvan ve insan, köklerinden kopmuş, öz benliğini unutmuş, esas tabiatlarının aksine hareket eden, dolayısıyla da er geç yokolmaya mahkûm, zavallı mahluklardır. Hele hele uçan kuşu taklide uğraşan insan, çorağa düşmüş yoz bir tohumdur ve dünya üzerindeki günleri sayılıdır. İstikbaldeki efendilerimizin önünde eğilelim, çünkü dünya günün birinde nebatlara kalacak. Bizim marazlı bedenlerimiz toza toprağa karışıp yokolmuşken, onlar bizim etimiz ve kemiğimizle beslenerek dünya üzerinde devlet ve afiyetle hüküm sürüyor olacaklar.”

    Bahçıvan bu noktada konuşmasına ara verip, o anda yanından geçmekte oldukları ufak saksıya dikilmiş, cılız bir bitkinin önünde saygılı bir tavırla yerlere kadar eğildi. İbrahim Nemrûd kısa bir duraksama geçirdi ona katılıp katılmamakta, sonra omuzlarını silkerek hafif bir baş selamı vermekle yetindi. Saksının üzerine iliştirilmiş karton etikette Osurukotu yazdığını gördü biraz daha dikkatli bakınca ve aynı anda havadaki iç bulandırıcı kokuyu hissederek yüzünü buruşturdu. Bahçıvan sürdürdü konuşmasını.

    “Seyfettin Bey, Dar-ı Vin’in nazariyesini bu şekilde tashih ettikten sonra, bir adım ileriye gitti ve nebatların cemiyet hayatı hakkında kendi nazariyesini geliştirdi. Bu gördüğünüz seranın inşaı da işte bu zamana rastlar. Kendisinin bu konuda yazılmış İÇNEBAT (İçtimaiyat-ı Nebatiye) adında yedi ciltlik bir eseri vardır. Bu dev eser, maalesef henüz neşrolunamadı, elyazması halinde müstakbel naşirini bekliyor. Farkındasınız, dahiyane bir sıçramayla, büyülûjiden sosyulûjiye geçmiş oluyordu böylelikle Seyfettin Bey. Ama zaten deha kendisini biz sıradan insanlar için tahayyülü bile imkânsız olan böyle keyfî sıçramalarda göstermez mi? Seyfettin Bey’in bu nazariyesi, insanlık için çok mühim bir terakkidir, çünkü filhakika nebatlar âlemi bize kendi cemiyet hayatımız hakkında fevkalade kıymetli malumatlar verir. Nebatlar da, tıpkı biz insanlar gibi, fert olarak, ama cemiyetler halinde, birbirleriyle dayanışma ve yardımlaşma içinde yaşayan mahluklardır. Onlar da doğarlar, büyürler, bir iş tutarlar, evlenip çoluk çocuğa karışırlar, hatta zaman zaman boşanırlar ve nihayet vadeleri dolunca da ölürler. Bu düzen her ne kadar ilk bakışta görülemese de böyledir. Şuradaki acura bakın, mesela. Ben bunun çocukluğunu bilirim. Parmak kadardı o zamanlar, şimdi büyüyüp serpildi, yakında damat olacak. Yahut şu hercaî menekşe… Gençliğinde çok canlar yaktı."
  • Anlatıcısından karakterlerine, üslubundan konusuna her şeyiyle inanılmaz farklı bir romandı. Gece yarısından gün ağarana kadar olan kısa bir süreyi kapsıyor kitap, ama o süre içinde birbirinden o kadar farklı hayatlara ve insanlara tanıklık ediyoruz ki. Merakla okudum her satırını, her an tetikte bekleyerek. Ürperten, sayfaları hızlı hızlı çevirten, doğru tanım buysa "huzursuz eden" bir kitaptı. Belki de Murakami'nin tarzı budur, ama garip bir büyüleyiciliği vardı. Her karakterin ve her olayın birbirine bağlanıp kopuşu ile, anlaşılmaz sonuca varmaz sonuyla, geçmişlerini biraz geleceklerini ise hiç bilemediğim karakterleri ile gerçekten büyüleyiciydi. Düşündürülmeye çalışılan felsefeyi de sevdim. Çok beğendim, pek aksiyon dolu bir hikaye olmamasına rağmen elimden bırakamadım.
  • Birbirleriyle sadece göz aşinası olan, her gün, hatta her saat karşılaştıkları, birbirlerini inceledikleri halde, adetlerin hükmüne ya da kendi kuruntularına tabi olarak ne selam ne konuşma, görünüşte kayıtsız bir yabancılığı devam ettirmek zorunda kalan insanlar arasındaki ilişkiden daha garip, daha nazik bir şey olur mu? Aralarında bir huzursuzluk, hastalık derecesinde bir merak, tanışmak ve fikir alışverişi ihtiyacının tatmin edilmemiş, yapay bir şekilde bastırılmış olmasından doğan bir isteri, özellikle bir tür gergin bir dikkat havası eser. Çünkü insan insanı, hakkında bir yargıda bulunamadığı sürece sever, yüceltir; özlem, eksik tanımanın bir sonucudur.
    Thomas Mann
    Sayfa 72 - Can Yayınları
  • Gün ışıkları garip kalır bizim sokakta ;soğuk betonun üzerinde kendilerini karşılayacak ne bir ot, ne bir yaprak vardır. Ola ki, bir tohum düşerse bizim sokağa ;bilsin ki, bizim sokak gökyüzüne dargındır;orada kendini gün ışığıyla, suyla, havayla beleyip yeni bir hayata hazırlayacak toprağın kucağını bulamaz. Tohumlar yetim kalır bizim sokakta.

    -Şöyle Garip Bencileyin, Senai Demirci