• "Yanacak ve yanarak tükeneceksin; iyileşecek ve yeniden geleceksin."
    [Karamazov Kardeşler]

    Ah, güzel Dostoyevski! Ey yüce acıların bahşettiği olağanüstü güçleri bünyesinde barındıran Dostoyevski! Sun bize karanlığın göğsünü delip geçen ışıklarını! İnsanoğlunun saplandığı bataklığa gökyüzünü indir ve bizleri ay'a tutunarak çıkar göğe! Sevginin yıldızlarıyla sar benliğimizin en tutulmaz yerlerinden! Ah, güzel Dostoyevski! Yaşamın ve insanın her şeyini görünür kıldın, ama sen de sadece yaşadın. Bir insandın. Yalnızca bir insan...


    Suyun, dünyayı sarması ve her boşluğu doldurması. Ne anladınız? Düşünün. Muhtemelen çok büyük saçmaladığımı ve boşa attığımı düşünüyorsunuz. Size bir hikâye anlatayım. Gezegenimizin içi, dışı ve üzerindeki her şey milyarlarca yıldır değişiyor. Kim bilir neler neler oluyordur. Fakat bir tane maddenin yaptıkları hep aynı olmuştur. Sonuçları da zamanla anlaşılabilmiştir. Su, bu dünyada ne yapmıştır peki? Önce gezegendeki her boşluğu doldurmuştur. Bunu hem saf varoluşu ile yapar, hem de içinde barındırdıklarıyla yapar. Havayı içinde barındırdıkları oluşturur ve döngülerini sağlamaya sürekli devam eder. Karaları içinden doğurmuştur ve kendi üzerinde tutmaya devam eder. Bir de kendi olduğu gibi neredeyse her yerde varolmaya devam eder. Ve en önemlisi hayatın oluşmasını sağlamıştır. Tüm bunların Dostoyevski ile alâkası ne peki? O da bizim saf suyumuz olmuştur. İnsanın bünyesinde barınan her hücreye girmiştir ve boşlukları doldurmuştur. Derinliklerde ne varsa içlerine girmiş ve onları yüzeye çıkarmıştır. Hatta onları anlamlandırmış ve aynı zamanda ait olduğu yeri de çözümlemiştir. Hayatı üflememiş olabilir, ama onun sunabileceklerine götürmüştür. Hem her şey olabilmiştir, hem de basit ve şeffaf kalabilmiştir. Saf gücü ile herkesi kendi çevresinde birleştirebilmiştir. Velhasıl kelam, su gibi aziz olmuştur.


    Okurken Yazdığım Not 1:
    "Mahpusların karmaşık karakterleri ve tekdüzelikten uzak eylemleri. Daha doğrusu farklılıkları ile sıyrılabilmişlerdir. Toplumun dayattığı çizgilerden yürümeyi reddetmişlerdir ve bunları çoğunlukla sadece kendileri yürümek istemedikleri için yapmışlardır. Peki ya bizler? Hâlâ suç işlememiş ve dışarıda gezebilenler ne yapıyoruz? Kafamızın üstünden ipe bağlanmış et parçasının peşinden koşturuyoruz. Bizi koşturan da eti arzulatan da ve ikisinin sonunu getirecek olan da ipin ucunu tutanlardır."


    Düşünebiliyor musunuz mahpuslar da insanmış. Dostoyevski, onları tıpkı insanlar gibi çeşit çeşit ve birbirinden farklı olduğunu söylüyor. Ve bunları da anlatıyor. İşin garip yanı, kitaba yakından baktığımız zaman dışarıdaki topluluk ile içerideki topluluk arasında çok fazla ilginçlik farkı var. Bu farkın oluşturduğu terazide de ağır olan taraf içeridekilerdir. Dışarıya çıktığınızda görecekleriniz hep tekdüzedir. Her şey insanı bütünüyle -somut ve soyut- saran bir görünmez perdenin arkasında gerçekleşir. Hep bir şeylerin peşinde koşturan insanlardır. Ya para için işe yetişirler, ya para kazanmak için okula giderler, ya para için karınca sürüsü gibi kalabalık ortamlarda dururlar, ya para için paralı olanların karşısında acınacak hâlde dururlar, ya para için rastgele birilerini kendi ağlarına çekmeye çalışırlar vs. binlerce farklı eylemlerde tek amaç uğruna hareket ederler. Ama görünmez perde yüzünden bu sebep saklanmış olur. Bu sayede de arkada yatan sebebi saklayabilir ve sanki kendisi de diğerleri gibi sadece varolma çabasındaymış izlenimi verir. Diğerlerinin bakış açısından ayrılmadığı sürece her zaman onlar gibidir. Ne çizginin dışına çıkmaya çalışır, ne de herhangi bir şekilde çizginin dışında görünmek ister. Her şeyi ve herkesi birbirine benzetir. Sonunda kendisi de onlara tıpatıp benzer. Dışarıdan bakan biri, hepsini tek sıra halinde giden karıncaları algıladığı gibi algılar. Ne fiziksel farklılıklarının farkına varabilir, ne de öznelliklerinin. Sadece karıncalardaki kusursuz düzenin yerini alan kaosu fark edebilir. Çünkü neredeyse her şey rastgele oluyor havası verir. Fakat bir şekilde her şey yine de birbirine benzemektedir. İçerideki hayatta ise bambaşka Dünya vardır. Orada nesnel bir sınır vardır, fakat fizikselliğin ve metafiziksel durumun sınırları ortadan kalkar. Eylemler azalır. Sonuçlar neredeyse ortadan kaybolur. Tüm bunlara rağmen nedenler her zaman artar. Her birinin farklı arzuları olur. Bunu takiben izledikleri yol da farklılaşır. Aynı olsa bile ilerleme şekli farklılaşır. Dışarıdan her şey bellidir ve sınırlıdır, ama içeriden her şeyi siler geçerler. Sadece kendilerine odaklanırlar. Böylece sıyrılırlar dışarıdaki herkesten. Önce kendileri olurlar. Sonra birlik olurlar. Ne kadar düzgün, yamuk, anahtar, kilit vs. farklılıklara takılmadan bir uyum yakalarlar. Hepsini içine alabilen ve aynı zamanda hiçbirinin yanlış ya da bozuk olduğunu hissettirmeyen bir çoklu yaşam formu oluştururlar. Ancak öznelliğinin getirdiği arzular ve özellikler kaybedilmez. Dışarıda ise kendine dair neredeyse her şeyi silmeden bütüne karışamazsın. Şimdi, içeridekilere dışarıdan bakıldığında bu öznellikler anında görünürler. Orada kimse herhangi bir 'insan' değildir. Bir ismi vardır. Kimse söylemeden aklımızda doğar bu isim. Onu ismiyle anlamaya başlarız. Ne yaptığı eylemle ne de arzularıyla. Uzun lafın kısası, vay arkadaş! Mahpuslarda da gerçekten insanlar varmış. Hem de bizlerden daha ilginç insanlar. Şaşılacak şey doğrusu!


    Okurken Yazdığım Not 2:
    “Ah, ikiyüzlü insanoğlu!
    Ezilir ve yadırgarsın.
    Yükselir ve ezip gülmeye başlarsın.
    İhtiyaç duyarsın ve hor görülürsün.
    Öfkelenir ve nefret kusarsın.
    Sahip olursun ve paylaşmazsın.
    Umursamaz ve tiksinirsin.
    Sen sadece gücü istersin ve gücün kucağında kendini gösterirsin.”

    Yukarıdaki sıralama alttan başlayarak yukarı doğru giden ve bürokrasi içeren yükselişte insanın izlediği yol. Tevazu, anlayış ve sevginin izlerini silen her yola mirketler pislesin!


    Bir taşın tepesine çıkın ve başınızı göklere çevirin. Bedeninize sürtünerek kendi yolunda ilerleyen hava ve bulutları tasavvur edin. O akışa karşı duyumsadığınız aidiyet ve rahatlama hissini anlamaya çalışın. İşte, Dostoyevski de böyle etkiler yaratan bir üsluba sahiptir. Sanki sizin fazla varlığınıza rağmen her şey yerli yerindedir ve yollarında doğal bir sükunet içinde kayıp gitmektedir.


    Özgürlük nedir? Neredeyse her bireyin farklı cevaplar verebileceği bir soru değil mi? Kelime tek başına orada dururken, taşıdığı anlamların uçsuz bucaksız bir sonsuzluğa gitmesi ne kadar garip değil mi? İşin aslı, bugün yaşayan insanlar için özgürlük kavramının hiçbir yere vardığı yoktur. Ne hapishanelerde, ne dışarıda, ne de doğanın kucağında yoktur. Onu sadece ararız. Ama Kafka'nın dediği gibi yanımızda taşıdığımız kafeslerimiz vardır. Bunlardan kurtuluş var mıdır, yok mudur burada tartışmam yersiz olur. Kafeslerimizin giderek büyümesi ve diğerlerini de hapsetmesini kısaca ele alacağım. Aklınızda herhangi bir hayvanı canlandırın. Sonra onun nerede olduğunu düşünün. Daha sonra ne yaptığını düşünün. Şimdi de onun yerine kendinizi koyun. Sonra da onun gibi yaşadığınızı tasavvur edin. Sonucunu da aklınıza, yorumlara ya da boş bir kağıda yazabilirsiniz. Kendiminkini buraya yazıyorum. Çita. Afrika'nın neredeyse insan boyuna ulaşan otları arasında taşın üzerinde yatan bir çita. Karnım tok ve susuzluğum yok. Öylece etrafa bakıyorum. Tehlike yaratma ihtimali olmayan canlıların geçişlerini izliyorum. Sonra da bir aslan sesi duyuyorum. Ürperti geliyor. Kendime daha güvenli bir yer bulmak için kalkıyorum ve yürümeye başlıyorum. Otların arasında kayboluyorum. Güvenli bir yer bulduğumu hissedene kadar da gideceğim. Çünkü gidebiliyorum. Tüm bunları yapabilecek kadar çitayım ve özgürüm. Pat diye bir kafesin içine hapsediliyorum. Korkuyorum. Ama hareket edemiyorum. Gitmek istiyorum, ama kapana kısılmış durumdayım. Yaşıyorum, hâlâ bir çita olmalıyım. Fakat özgür değilim. Özgürlüğü elinden alınan çita ne olur? Artık bir isim ve canlı olmaz. O sadece kavramdır. Hepsi bu. Tıpkı ilkokul fişlerinde geçen "Ali, ata bak." gibidir. Ne Ali diye biri, ne at, ne de Ali'nin bakma yetisi vardır. Hepsi boş bir kelimeler ve kavramlardan başka bir şey değildir. İnsan da böyledir. Özgürlüğünü aldıktan sonra sadece bir kavram olarak varolmayı sürdürür. Öteye gidemez diye düşünürüz. Fakat insan bir şekilde kavramın kendisini doğuran kozalığını yırtar ve ondan çıkabilir. Çünkü her durumda umut besleyebilir. Kendine ve hayata bağlayacak bir şeyi bulabilir. İçeride de bulabilir, dışarıda da. Özgürlüğünden, yani kendi özünden yoksunluğuna direnebilir ve hatta onun üzerinden geçebilir. Bunu kendi kendini özgürlükten mahrum bıraktığında bile yapabilir. İnsanın özündeki güç öyle ya da böyle bir şekilde özgürlüğün ve/veya hayatın meyvelerine ulaşabiliyor. Kendini değiştirerek de olsa ulaşıyor. Nereye gideceği de bizlere bağlı. Demir bir kafeste de yaşayabiliriz, kafatasımız içindeki bir kafeste de. Ya da varoluşun ait olduğu her yerde...


    "Genel olarak mahpuslarımız hayvanları severdi; izin verilse, hapishanede seve seve birçok ev hayvanı ve kuş beslerlerdi. Hem bence mahpusların sert, vahşi yaradılışlarını bu kadar yumuşatıp inceltecek başka bir meşgale yoktur. Ama buna izin vermezlerdi. Buna yönetmelik de, yerimiz de elverişli değildi."

    Varoluş bir felakettir, dostlarım! Hem de sadece insanlar için değil, tüm canlıları içine alır. Felaketimizin getirdiği ortaklığı ve oluşturduğu birlik ile samimiyeti koruyalım, dostlarım! Çünkü her an bedenimizden geçip gidebilecek hayatı bile güvenilir ve seçilebilir kılar. Sevginin yolunuzu ve Dostoyevski'nin aklınızı aydınlatması dileğiyle hoşçakalın.
  • -SPOİLER!!!

    Adeta Black Mirror bölümünden fırlamış bir kitap. Aklıma White Bear bölümünü getirdi. Acaba suçluları cezalandırırken veya onları ıslah ettiğimizi düşünürken suçlulardan daha büyük bir suç mu işliyoruz? Yani amacımız suçun önlenmesi uğruna kişisel egolarımızı tatmin etmek mi?

    Alex karakteri baş karakter. Lex, Latine'de kanun demek. A ise olumsuzluk eki. Yani kanunsuzluğu güzel bir kelime oyunuyla seçmiş yazar Anthony Burgess.

    Kitap 4 gencin hikayesini anlatıyor. Sınıf farkının belirgin olduğu bir yerde lümpenlik yaparak, çalarak, uyuşarak, cinayet işleyerek hayata tutunmalarını konu ediyor. Alex, Georgie, Pete ve Dim sürekli, içinde uyuşturucu madde bulunan sütlerden içerek sokaklarda dehşet saçıyorlar. Yaşlıları dövmek, araba çalmak, evlere zorla girerek tecavüz etmek, mücevher çalmak...Rakip çetelerle kavga da ediyorlar, kan ve vahşet ile tatmin de oluyorlar.


    Aralarında zamanla bir iktidar kavgası başlıyor. Bu mücadelenin olduğu her yerde olduğu gibi bu çetenin arası da açılmaya başlıyor. Alex'e, diğer 3 kişi cephe alıyor.

    Yine böyle bir günde kedileri çok seven bir kadının evine girmeye karar veriyorlar. Liderlik hırsıyla eve girip güç gösterisi yapmak isteyen Alex'e oyun oynayan diğer elemanlar onu polise yakalatıyorlar. Alex girdiği evdeki kadını öldürdüğü için 14 yıl hapis cezası alıyor.

    Aslında hikaye de burada başlıyor desek yeridir. Alex burada iyi biri imajını çizerek, hapishane papazı ile iyi geçinerek günlerini geçirmeye başlar ama en ufak olaylarda şiddet göstermekten de kaçınmaz. Yeni denenen bir tedavi için denek olmaya karar verir. Tedavi Ludovico tedavisidir. 2 yıl hapis yatan Alex'e 14 gün sonra özgürlüğü getirecek bir deneydir. Alex, sandalyeye bağlanır, onun göz kapaklarını tutacak ve gözlerini kırpmasına engel olacak metaller yerleştirilir. Kendisine filmler izletilir. İçinde dehşet sahneleri olan ve istese de izlemekten kaçamayacağı filmlerdir bunlar. Öncesinde kendisine iğne de vurulan Alex, izlediği filmlerden etkilenir, vücudunda olumsuz tepkiler hisseder. Artık birisine vurmak şöyle dursun birisi kendisine vurduğunda dahi diğer yanağını döner. Çünkü savunmak amaçlı saldırsa dahi vücudu tepki verir, izlediği filmler aklına gelir. Kısacası iyiliği seçme hakkı olmadan iyiliğin empoze edildiği karakter olmuştur Alex. Bunu kendisine yapan hükümettir. Suç oranını azaltıp gençleri baskı altına almak isteyen bir nevi 1984 romanındaki Big Brother gibidir devlet. İyilik uğruna kötülük yapan meşru hükümet kendisine olan desteği artırmayı amaçlar.

    Hapishaneden çıkan Alex evde de sürprizlerle karşılanır. Odası bir kiracıya verilmiştir. Burada Kafka'nın Dönüşüm kitabındaki Gregor Samsa geldi aklıma. Tümüyle toplum normlarına uymadığı için dışlanan, kendi ailesi tarafından dahi destek görmeyen bir karakter.

    Daha sonra çok önceden zarar verdiği bir kişi kendisini tanır ve ona dayak atarlar. Polis olay yerine geldiğinde garip bir tesadüf oluşmuştur. Zamanında kavga ettiği karşı çete elemanı ve eski arkadaşı Dim, polis olmuşlardır. Onu bir güzel döverler. Burada da devletin suçu engellemek için suçluyu suçluya kırdırmasını görüyoruz. Yani suçludan tek farkı seçilmiş olmak olan bir hükümet. Kısacası suçu ve kötülüğü belirleyen aslında insanoğlu.

    Polislerden dayak yiyince oradaki evlerden birinden yardım istemek zorunda kalan Alex, buranın önceden tecavüz ettikleri kadının evi olduğunu görür. Adam o zaman Alex'te maske olduğu için onu tanımaz. Alex'in başına gelenleri biliyordur. Aslında amacı onun durumunu kullanıp hükümete zarar vermektir. Onu iyileştirirler. İdeolojilerle, basınla, iktidarı ve muhalefetiyle sadece nesne olduğumuz bir dünya resmedilir. Özne olmaya kalktığınızda mutlaka cezalandırıldığınız bir sistem. Buna dayanamayan Alex intihara kalkışır ama ölmez. Ailesi onu affeder. Zamanla Alex yeni kankalar edinip benzer sarmalar girer. Barış Bıçakçı'nın dediği gibi: ''Hayat tekrarlardan ibaretti çünkü.'' Hatta bir ara eski arkadaşı Pete'ye rastlar. Evlenmiştir.

    Kitap çok güzel. Ludovico tedavisi uygulanan Alex, en sevdiği müzikleri de o filmlerde izler ve bir zaman sonra o filmde gördüğü cinsellikten, insanlardan, duyduğu müziklerden soğur. Güzel şeyler dahi işkence gibi gelir. Aklıma evlendirme programları geldi. Önceden kutsal denen evlilik kurumu bugün gençlerin bir kısmına iğrenç gelebiliyor. Ya da iyi bir spor olabilecek futbol veya marşlar bir kısım medya organı sebebiyle bizde kötü anılar bırakabiliyor. Sadece nesnesi olduğumuz, daha çocukluktan bizi kuşatan toplum normlarına mahkum olduğumuz ve bizi bir nevi Mersault'un yaşadığı bir boş vermişlik hissine götüren dünya. Yerimize seçimler yapan, sadece gücü arzulayan, hislerimize önem vermeyen politikacılar ve onların şiddet aygıtları. Aslında hepimiz suçluyuz ama bazılarımız haklı çıkabilecek aygıtlara sahip. İşkence ettiği için cezalandırılan Alex'e karşılık onu cezalandırdığı halde ödüllendirilen İçişleri Bakanı ve hükümet. Soru şu: Suçluyu ıslah etmek mi yoksa suçluya suçlu gibi karşılık vermek mi? Belki de idamın tartışıldığı şu günlerde tekrar okumamız gereken bir kitap.

    Eylemlerin bir makineymişçesine dayatıldığı bu durumu anlatan romanın adının OTOMATİK PORTAKAL olması şaşırtıcı değil. Doğal bir meyvenin yasalarla, zorbalıkla mekanikleştirilmesinden gelir adı.
  • İnsanoğlu öyle garip bir varlıktır ki her şeye alışır.
  • Insanın sevgi araması zor iş...Bazen boşa kürek sallarız farkında değilizdir.Bazen de yanibasimizdadir göremeyiz!Hep bir fazlasını bekleriz.Ne verdik ki ne bekliyoruz. Öyle ya da böyle uçup gidiyor elimizdekiler...Kıymet bilmek!
    Bence en değerlisi de o...Hak edene hak ettiğini vermeyi ,verebilmeyi öğrenseydik öğrenebilseydi insanoğlu" Ayakları baş, başları ayak etmezdi"...Simdi gönül kalemimden dökülenleri yazarken ben bilemedim ben uyguluyor muyum bunu!...
    Batırdım çuvaldızı kendime!Ne garip,durmayı bilip düşünmek biraz düşünce lazım insanlara...Nasıl nefes almak için zaman ayirabiliyorlarsa bunun için de yapabilirler.Dedim ve sonra şunu söyledim kendime; başkalarını değiştirmeye çalışma hicbir zaman başaramazsın.Sen söyle dinleyen olursa kendine dinlemezse de kendine...Sen sen ol yeter!...
  • Her şeyin bir çaresi vardır. Fakat insan bozuldu mu, bunun çaresi yoktur. Sen cilt yapıyorsun; şiraze nedir bilirsin. Bizde insanoğlu şirazesiz kalmış. Hayat onun için ahenksiz, birbirini tutmayan, günün hayatına cevap vermeyen bir yığın çlü kıymetler tarafından idare ediliyor.
  • insanoğlu öyle garip bir varlıktır ki her şeye alışır. Her alışmadığı şeyden de korkar. Büyük bir ihtimalle ölüm korkusunun bütün insanları kaplaması da ölümün, bir şahsa bir kere gelmesi sebebiyle alışmanın mümkün olmamasındandır.
  • Dünyayı güzellik kurtarır mı bilmiyorum ama insanları güzelliklerin kurtardığına eminim misal sen Ana yüreğime aklıma zihnimdeki düşüncelerime güzellikler verdin. Hani nasıl desem iyi gelmek den öte iz bıraktın.
    Düşünüyorum da insan gerçekten inandığı şeyler için mücadele eder. Daha önce bu cümleyi söyleyen gibi savaşır ifadesini kullanırdım her kimse su an hatırlayamamakla beraber buna bu kitabı okuduktan sonra katılamadığımı farkettim . Çünkü zihnim o savaş kelimesini fırlatıp atmak istedi. İnsan güzel ve iyi şeyler için kendini gerçekleştireceğim derken kemiren o kelimeyi seçmemeli. "Mücadele " insan gücünün kudretinin yürekten gelen emin duygu fikir için hareket ettiği asil gerçeklik.
    Kitap bir annenin ve evladının emin adımlarla ilerlediği bir mücadeleyi anlatıyor. Burada içeriğine girip hangi mücadelenin peşinden gittiğini anlatmaya niyetim yok. Çünkü kimisi için bazı şeyler bilinmeyenlerden ötürü uzak kalır ya insana bunu anlamak istemiyorum. Sadece her şey biraz olsun anlaşılsın istiyorum. Anlayış ki anladım diyip kesip atayım demek olamaz. İnsan anladığı şeye düsünmek için yol açmış demektir bulanık sularda bırakmadığımıź dalgalandırmadan berrak suya akıtmak için açılsın bu yol.
    Sanırım tarihi insanlardan ötürü de sevemiyorum çünkü bir bakıyorum tarih zamanın işleyişinden duygu vicdan ve hürriyet kısıtlamalarına uğramıs bir kronolojik sıralama haline geliyor gözümde sevemiyorum. Çünkü insanoğlu bir bakıyorum onu tekerrürden ibaret kalsın edasıyla iniş yapıyor yeryüzüne garip mi geldi bu cümle ya ne olsaydı mı diyorsun peki o zaman ve sonra bildiklerini okuyup göçüyor bu dünyadan ne de olsa kar tanelerine belki küçücük bir kurum karası bırakıyor ama kurum karası olduğu yerde kalmıyor bir bakmışşın anlayıştan daha da hızlı yol almış serin sert sularda... Ya bildiklerini okuyamayanlar ya da gerçekliğe erip orada farkedilip hayatı ellerinden alınanlar ya da sını siz de doldurun gördüğünüz pencerenin camlarından.
    Benim için çok geç kalınmış bir kitaptı ve genelde böyle kitaplar için çok üzülüyorum bitirdiğim anda kapağını kapatıp öylece bakakalıyorum
    Güzeldi elbet mutsuz sonun sonsuzluğa ders verdiği bir noktayla...
    Teşekkürler Maksim Gorki
    Okumanızı gönülden tavsiye ediyorum, daha erken yaşlarda...