• "Doğrudur, mesleğine âşık bir baytar ve armatür bir büyülog olan Seyfettin Bey buraya ilk geldiğinde, maksadı büyük bir labirentuvar kurup hayvanlar üzerinde ilmî tetkikler yapmaktı. Hatta bu yolda epey para ve emek de sarfetti. Fakat bir müddet sonra çalışmaları yavaş yavaş hayvanlar âleminden nebatlar âlemine kaydı. Bunun sebebi, zannımca, bir gün kendi ağzından dinlemek bahtiyarlığına erdiğim ve bizzat onun icadı olan TÜRTEMEL (Türlerin Temeli) nazariyesinde gizlidir. Dar-ı Vin nam meşhur İngiliz âliminin isbat ettiği üzre, insanoğlu maymundan, yani hayvandan südur etmiştir, ki Seyfettin Bey’in hayvanata olan müstesna ilgisinin esas sebebi de zaten budur: O hakikî bir hümâ-yı nisid idi ve insanı anlamak için evvela hayvanı anlamak gerektiğini gayet iyi biliyordu. Dolayısıyla, heyecanlı bir hayranı ve takipçisi olduğu Dar-ı Vin’in nazariyesi üzerinde uzun ve teferruatlı tetkiklerde bulundu. Fakat, kaderin garip bir cilvesidir, bu tetkikler neticesinde vardığı nokta, çok sevdiği, âdeta taptığı Dar-ı Vin’i reddetmeye götürdü onu. Dar-ı Vin çok mühim bir noktada yanılıyordu: Dünya üzerindeki hayat evvela denizlerde başlayıp oradan karaya ve havaya yayılmamıştır. Hayatın esas kaynağı, elbette ki hak olan arz, yani toprak, ve hatta toprağın en derinleri, yerin yedi kat altıdır. Nitekim hak kitabı olan Kuran-ı Kerim’de de topraktan geldiğimiz ve nihayetinde toprağa döneceğimiz yazmaz mı? Hak Teala ‘Kün!’ dediğinde, ilk önce kara mahlukları husule gelmiş, daha sonra bu mahlukların kimisi suya, kimisi havaya sıçramışlardır. İmdi, Seyfettin Bey’in fikrine göre, birşeyi layıkıyla anlayabilmek için, onun esasına inmek lazımdır. Dolayısıyla, insanı anlamak için maymuna, maymunu anlamak için kurbağaya, kurbağayı anlamak için böceğe, böceği anlamak için de elbette nebata bakmak icabeder. Herşeyin başı nebattır. Toprağın kara bağrında tuttuğu, müşfik bir ana gibi besleyip esirgediği tohum, hayatın en özlü hülasasıdır. Zaten bu yüzden nebatlar köklerini toprağın derinlerine salarlar. Söyle, sen hiç kökleri topraktan dışarı, havaya doğru inkişaf etmiş bir nebat gördün mü, Beyim? Hayvan ve insan, köklerinden kopmuş, öz benliğini unutmuş, esas tabiatlarının aksine hareket eden, dolayısıyla da er geç yokolmaya mahkûm, zavallı mahluklardır. Hele hele uçan kuşu taklide uğraşan insan, çorağa düşmüş yoz bir tohumdur ve dünya üzerindeki günleri sayılıdır. İstikbaldeki efendilerimizin önünde eğilelim, çünkü dünya günün birinde nebatlara kalacak. Bizim marazlı bedenlerimiz toza toprağa karışıp yokolmuşken, onlar bizim etimiz ve kemiğimizle beslenerek dünya üzerinde devlet ve afiyetle hüküm sürüyor olacaklar.”

    Bahçıvan bu noktada konuşmasına ara verip, o anda yanından geçmekte oldukları ufak saksıya dikilmiş, cılız bir bitkinin önünde saygılı bir tavırla yerlere kadar eğildi. İbrahim Nemrûd kısa bir duraksama geçirdi ona katılıp katılmamakta, sonra omuzlarını silkerek hafif bir baş selamı vermekle yetindi. Saksının üzerine iliştirilmiş karton etikette Osurukotu yazdığını gördü biraz daha dikkatli bakınca ve aynı anda havadaki iç bulandırıcı kokuyu hissederek yüzünü buruşturdu. Bahçıvan sürdürdü konuşmasını.

    “Seyfettin Bey, Dar-ı Vin’in nazariyesini bu şekilde tashih ettikten sonra, bir adım ileriye gitti ve nebatların cemiyet hayatı hakkında kendi nazariyesini geliştirdi. Bu gördüğünüz seranın inşaı da işte bu zamana rastlar. Kendisinin bu konuda yazılmış İÇNEBAT (İçtimaiyat-ı Nebatiye) adında yedi ciltlik bir eseri vardır. Bu dev eser, maalesef henüz neşrolunamadı, elyazması halinde müstakbel naşirini bekliyor. Farkındasınız, dahiyane bir sıçramayla, büyülûjiden sosyulûjiye geçmiş oluyordu böylelikle Seyfettin Bey. Ama zaten deha kendisini biz sıradan insanlar için tahayyülü bile imkânsız olan böyle keyfî sıçramalarda göstermez mi? Seyfettin Bey’in bu nazariyesi, insanlık için çok mühim bir terakkidir, çünkü filhakika nebatlar âlemi bize kendi cemiyet hayatımız hakkında fevkalade kıymetli malumatlar verir. Nebatlar da, tıpkı biz insanlar gibi, fert olarak, ama cemiyetler halinde, birbirleriyle dayanışma ve yardımlaşma içinde yaşayan mahluklardır. Onlar da doğarlar, büyürler, bir iş tutarlar, evlenip çoluk çocuğa karışırlar, hatta zaman zaman boşanırlar ve nihayet vadeleri dolunca da ölürler. Bu düzen her ne kadar ilk bakışta görülemese de böyledir. Şuradaki acura bakın, mesela. Ben bunun çocukluğunu bilirim. Parmak kadardı o zamanlar, şimdi büyüyüp serpildi, yakında damat olacak. Yahut şu hercaî menekşe… Gençliğinde çok canlar yaktı."
  • "İnsanoğlu garip bir yaratıktır. Zamanla her şeye alışır ve alışmadığı her şeyden korkar."
    .
    .
    Öncelikle kitabın konusundan ve benim bu konu hakkındaki düşüncelerimden bahsetmeden önce bir açıklama yapmak istiyorum çünkü yanlış anlaşılmak istemiyorum. Kitabı sevmediğim için çok övgü ile bahsedemeyeceğim ama bunun yazar ile bir ilgisi yok. Senin ne haddine meselesini o yüzden açmayalım, ben de Namık Kemal'in Türk Edebiyatında çok önemli bir isim olduğunu biliyorum. Kitabın konusu ilgimi çekmese de bana kitabı okutan tek şey yazarın kalemiydi. Kullanılan betimlemeler, özellikle insanların hislerini anlatan betimlemeler, harika ötesiydi ve çok ustaca yazıldığı her halinden belliydi. Sözcükler olaylara tam olarak uyuyordu ve bu yüzden de olayları benimsemeniz çok kolaydı. Yakın zamanda Namık Kemal'in yazdığı diğer kitapları ve şiirleri okumak istiyorum, cidden çok güzel bir anlatıma sahip kitap. Ben şu ana kadar çok fazla klasik kitap okumamış birisi olarak kitabın anlatımının hoşuma gittiğini söylüyorum, duygularımı ifade ediyorum; kesinlikle eleştiri yapmıyorum ya da yazarı kötülemiyorum, buna açıklık getireyim.
    .
    Kitabı okumadan önce itiraf edeyim konusuna bakmamıştım canım bir Türk Klasiği okumak istemişti ben de şu ana kadar Namık Kemal'in yazdığı bir kitabı hiç okumadığımı hatırlayıp İntibah'a bir şans vermek istemiştim. Okurken anladım ki kitabın konusu çok benim kişiliğime hitap eden ve okumaktan keyif aldığım bir konu değil. Ama yukarıda dediğim üzere yazarın betimlemeleri ve anlatımı sayesinde kitabı yarım bırakmadım, okumaya devam ettim. Kitabın konusundan bahsetmek gerekirse arka kapaktan alıntı yapacağım: "Çok iyi bir eğitim almış olan Ali Bey zengin bir ailenin tek çocuğudur. Fakat ne kadar kültürlü ve bilgili olursa olsun tutkularının esiri olduğu için kişiliği tam gelişmemiştir. Bu nedenle sorumsuz ve tamamen boş bir şekilde uygunsuz bir kadına aşık olur, bu aşk dolayısıyla maddi ve manevi birçok yönden yıkıma uğrar. Sonunda Ali Bey'in aklı başına geldiğinde derinden hayıflanır ama bir şey yapacak halde değildir..."
    Anlayacağınız üzere sosyal içeriklere sahip bir roman. İnsanın ne kadar bilgili olursa olsun tutkularının esiri olduğunda yıkımın kaçınılmaz olduğunu anlatan bir kitap. İnsanın önce kendi duygularına sahip çıkıp kendini kontrol etmeyi öğrenmesini öğütleyen verdiği mesaj gayet güzel bir kitap. Ayrıca son pişmanlığın hiçbir şeyi değiştirmediğini, zamanında olayları kontrol altına almamız gerektiğini aksi takdirde zararının yine bize ve tabii ki sevdiklerimize olacağını ana fikir edinen bir kitap. Verdiği mesajlar bakımından gayet beğendim ama sorun bu mesajları vermek için kitapta olan olaylar. Yani benim sorunum demek istiyorum. Ama bu kitabın 1873'te yazılmış olduğu gerçeği var, yani o zamanlar için gayet kabul görmüş bir konu tabii ki. Yine de bahsedeceğim konu kitabı okurken beni rahatsız etti. Şu namus ve kadın ilişkisi. Çığlık atasım var çünkü böyle bir şeyin toplumun sadece bir kesimine yüklenmesine ciddi anlamda gıcık oluyorum. Evlilik dışı ilişkiye giren bir kadın namussuz oluyor da onunla ilişkiye giren erkek neden namussuz olmuyor? Bu konu beni çok rahatsız ediyor çünkü ,namus varsa eğer söylediğiniz gibi, bu sadece kadınlara has bir durum olmamalı. Ha daha rahatsız olduğum konular bitmedi. Kölelik bir diğer rahatsız olduğum ve iğrendiğim konu. Bir insanı 'satmak', üzerinde egemenlik kurmak, onu kullanmak senin ne haddine ya? Sen kimsin de kendinde bu hakkı buluyorsun? Sonrada ahlak falan diyorlar ya iyice çıldırıyorum. Sen ki insanları mal gibi beş kuruşa satan, hayatlarını zorla ellerinden alan pislik bir insansın sen mi konuşuyorsun ahlaktan? İnsanları köle olarak kullanmak ahlaksızlık değil mi? Başka bir konuda kadınların cariye olarak satılması, dikkat dağıtıcı ve karşısındaki kişiye zevk vermek için kullanılan bir obje olarak görülmesi. Bir hayatı, tercihi ve duyguları olduğunun unutulması. Ve kadının da evlendiği kişiyi ya da sevgilisini 'sahibi' olarak görmesi, ne derse desin ne yaparsa yapsın sineye çekmesi. Bak şunu yazarken bile sinirlendim. Bu kadar çok aşağılayıcı, küçük düşürücü ve onur kırıcı bir şey daha yok. Her zaman kadınların haklarının olduğunu ve bu hakların erkeklerle eşit olduğunu, fiziksel gücün ya da başka bir şeyin kadınları ezme hakkını kimseye vermediğini savundum, savunmaya da devam edeceğim. Susmuyorum, susmayacağım. Özgürce yaşama hakkımız var ve bunun ne namus ne de ahlak adı altında elimizden alınmasına izin vermem, vermeyiz. Eğer bir hata yaparsam o beni ilgilendirir, hesap vereceğim siz değilsiniz bunu unutmayın. En çok da 1870'lerde olan düşüncenin hala sürekliliğini koruduğunu görmek beni üzdü. Bir arpa tarlası yol gidememişiz ya ne diyeyim...
  • Her şeyin bir çaresi vardır. Fakat insan bozuldu mu, bunun çaresi yoktur. Sen cilt yapıyorsun; şiraze nedir bilirsin. Bizde insanoğlu şirazesiz kalmış. Hayat onun için ahenksiz, birbirini tutmayan, günün hayatına cevap vermeyen bir yığın ölü kıymetler tarafından idare ediliyor.

    Şiraze: Ciltli kitapların sırt kısmında bulunan ve yaprakların düzgün durmasını sağlayan ince şerit.
  • İnsanoğlu ne garip böyle sevgili güneş.
    Kendi bir kere doğar heryıl kutlar doğuşunu,
    Sen hergün dogarsin bırak kutlamayı,
    Ne kadar muazzam bi düzene imtisal ederek doğduğunu farketmez bile.
    Hatta çoğu zaman kızar öfkelenir sana.
    - Terlettin bizi iyice der.
    -Gözümüzü alıyorsun çok parladin der
    Der de der.
    Sen ise aldırmadan doğmaya devam edersin.
    Doğmalarin ve yeni doğuslarin var olduğunu bize hatırlatmaya.
    Evet güneşin bize verdiği öyle çok nasihat vardır ki .
    Her ne olursa olsun "gün doğdu mu gün ilk gündür "
    Her sabah aslında bize verilen tertemiz bi sabahtır .
    Onu istediğimiz bi şekle sokmak ,uzatmak ,kısaltmak,karalamak ,allayıp pullamak ...
    Dolu ve mutlu bir gün olması dileğiyle.
    Günaydınlar...
    Rû...
  • İnsanoğlu, garip bir yaratıktır :zamanla her şeye alışır ve alışmadıgi her şeyden korkar
    Namık Kemal
    Sayfa 30 - İnkılap
  • İnsanoğlu tabiatın elinde ne garip bir oyuncaktir.
    Namık Kemal
    Sayfa 24 - İnkılap