Mesut Örs
İnsanı ürperten şeyler vardır ya
Hani gökgürültüsü gibi
Oysa bir vuslatın habercisidir bu
Delice özleyen sevgililer gibi
Kendisini çağıran toprağa
Yağmur doğurmaya hazırlanan
Bulutların seremonisidir bu

İnsanı deli eden şeyler vardır ya
Hani ihanet gibi
Oysa sevgiliye sunulan gül bile dikenlidir
İhaneti görmeyen sadakati nereden bilirki?
Gerçeği görmek yada olgunlaşmak için
İnsanların geçmesi gereken bir sınavdır bu

İnsanı sevindiren şeyler vardır ya
Hani aşk gibi
Ne garip yaratık şu insanoğlu
Canını en çok yakan duyguya
Aşk adını vermiş ya
Ağlanacak halinin fotoğrafıdır bu

İnsanı korkutan şeyler vardır ya
Hani ölüm gibi
Oysa bir ihtiyaç bir gerekliliktir bu
Sonbaharda ölüp ilkbaharda dirilen ağaçlar gibi
Kısacık bir hayattan sonsuzluga geçişin ara uykusudur bu

döşeğimde ölürken, Hakkari'de Bir Mevsim'i inceledi.
 20 May 01:44 · Kitabı okudu · 31 günde · 9/10 puan

Lafı kısa keseceğim abi. İleride zamanım olursa bu romandaki yabancılık olgusunu ile Camus'un yabancılık olgusunu karşılaştırarak bir harita çizmek istiyorum -sadece yabancılık kavramı üzerine-. Ki, bu romanda yabancılık kavramını Camus'tan çok daha başarılı anlattığı kanaatindeyim demiştim...

Camus’un Yabancısı, Edgü’nün yabancılığı üzerinden her iki yabancılık unsurunu incelemeye çalışacağım. Öncelikle yabancılığın ne olduğu, ne anlama geldiğini belirtmek isterim. Ardından kimlik unsuruna değinmek istiyorum. Kimlik ile yabancılık iç içe geçen bağımsız ve bağımlı iki kavramdır. Kimlik: Birey, ait olduğu toplumun sosyolojik normlarını kendi benliğinde eriterek kimlik kazanır. Yani birey yaşadığı toplumdaki tarihini, kültürünü; kısacası medeniyetini kendi içinde yontar, biçimlendirir ve kabullenir. Bütün yaşamı boyunca dışarıdan(yabancı) gelebilecek her türlü yabancı öğeyi yetiştiği topluma göre değerlendirir. Bu değerlendirme sonucunda ya kabul eder ya da ret eder. Böylece kendine göre bir kimlik kazanır. Toplum içindeki birey, toplum içinde çok az farklılıkları olurken toplum dışında başka bir toplumun içinde ise oldukça büyük bir farklılık oluşturur. Her neyse kimliğini kazanmış olan birey böylece yaşamını sürdürebilir hale getirir. Yabancılık bu noktada devreye girer. Yabancılık: Yabancılaşma önce düşünce boyutuyla başlar. Ait olduğu kimliği sorgulaması ve ret etmesi… Toplumun kendi kimliğiyle kendi kimliği ters bir çizgi çizer. Toplumun değerleriyle çatışmaya giren birey neden, niçin, nasıl, kim, ne gibi sorular sorar diğer yandan bu sorulara cevap arar. Bu sorulara cevap bulamayınca bir yabancılaşma başlar ve hızla kendisini kuşatır. Bazen bu sorulara cevap bulur ama bulduğu cevaplar toplumun değerleriyle ters düşer. Bu terslik bireyi toplumdan tamamen uzaklaştırır…

Pekâlâ, Camus’ta geçen yabancılık nasıl bir yabancılıktır? Edgü’de geçen yabancılık nasıl bir yabancılıktır? Öncelikle, Camus’ta, varoluşsal bir sorun yatmaktadır temelde. İnsanın evreni ve kendisini keşfetme merakı, ilk insandan itibaren insanı düşünmeye sevkeden bir dinamizmdir. Camus, yaşadığı toplumu tanıyor(dil ve kültür açısından), fakat kendisinin ne istediğini, neyi merak ettiğini, neyi niçin yaptığına anlam veremiyor. Bu anlamsızlık onun için bütün toplumu absürt bir konuma indiriyor. Arayış sürecinde kendi varoluşunu, başkalarının yok oluşuyla öğrenen birey; varoluş problemi sebebiyle doğumundan ölümüne kadar ontolojik bir kıskaçtadır. Romanın kahramanı Meursault, kendisine sorulmadan verilen bir hayatı ve yine kendisine sorulmadan alınan hayatı çözmeye, anlamaya ve anlamlandırmaya çalışır. Ancak bir türlü içinden çıkamaz. İçinden çıkamadığı için iş yeriyle, yakın arkadaşlarıyla ve onun çevresi dışındaki her türlü yabancıyla sorun yaşar, bu sorun ise onu idama götürür. Ölümü ve hayatı absürtleştirir ve trajik bir duruma düşer. Hayat algılaması; kimlik/benlik bütünlüğüne bağlı olan birey, benliğin parçalanmış durumu sonucu hayatı sağlıklı algılayamaz. Laing’in “Bölünmüş Benlik” kuramında, ontolojik güvenlik ile benlik arasında kurduğu ilişkiye göre bunalımlar ortaya çıkar. Kendi ‘ben’ine yabancılaşarak kendini sürekli olarak kendi dışında tanımlanmış sahte bir benlikte görür. İç benlik ile dışa yansıyan benlik arasındaki fark açıldıkça birey, kendisiyle ve çevresiyle bunalıma girer(Davutoğlu 2014:59). Ancak Meursault, hayata/çevreye o derece kayıtsızdır ki çevresinin etkisiyle dahi oluşan sahte benliğe sahip değildir. Meursault; hayatla, toplumsal değerler ve iç benlik arasında denge kurmaya çalışır. Ancak bunu başaramaz. Romanın özüne damgasına vuran etken işte budur: Denge. Bu dengeyi başaramayışının nedeni ise benliğinden kaynaklı yabancılaşma ve bunun sosyo-psikolojik boyutudur.

Uzun lafın kısası: Camus, yabancılık öğesini bir bireye yüklemiş ve bireyin kayıtsızlığı, anlamsızlığıyla örülmüş bir tablo sunar. Edgü’de ise birey hem kendi kendine tamamen yabancıdır hem de yaşadığı(sürgün edildiği) topluma karşı tamamen yabancıdır. Gökten düşmüş gibi. Âdem ile Havva’nın dünyaya düşüşü gibi adeta. Sürgün edilmiştir Hakkâri’ye. Ancak bu sürgün onu geçmişinden/anılarından da sürgün etmiştir. Yine kimlik sorunu kendini Edgü’de de göstermektedir(hem toplumsal hem de bireysel kimlik sorunu). Her karşılaştığı kişiye yabancı der, her yeni gittiği yere yabancı der. Birinci bölümde ilk karşılaşılan başlık da ‘’Yabancılar Arasında Bir Yabancı’’… Yabancılar dediği toplum Hakkâri toplumudur ve bu toplum bütün toplumlara yabancıdır. Bu toplum yabancılaştırılmış bir toplumdur. Tanrının unuttuğu, insanların unuttuğu bir toplum, bir yer. Bu bakımdan Edgü, Camus’tan tamamen ayrılır. Bu eserde kahraman hem kendini tanımak, anlamak zorundadır hem de toplumu. Bu yönüyle bu şiirsel roman bana göre Camus’un bir adım önündedir. Burada bir parantez açmayı farz görüyorum. Garip olan bir şey var ki… Sitede Hakkâri’de Bir Mevsim’i okuyan oran 776 iken, Camus’un Yabancısını okuyan sayısı sekiz bini aşmıştır. Bu şaşırtıcı, ilginç ve lanet edilesi bir durumdur. Ki, bizim toplumun kendine ne kadar yabancı olduğunu da göstermektedir. Edgü’nün kahramanı bir kazazededir. Nasıl oraya(Hakkâri) gittiğini yahut geldiğini bilmiyor. Kendisi daha önce bir denizci. Kızgın kumlarda sırtını kızartıp ardından denizde yüzen tatlı bir su balığıdır. Ama nasıl olduysa kendini burada(Hakkâri) buluyor. Anıları hafızasından silinmiş, kendini ve geçmişini unutmuş. Bir yandan kim olduğunu ve buraya nasıl geldiğini merak ederken diğer yandan olduğu yeri öğrenmeye çalışıyor. Bir Süryani ile tanışıyor, kitaplar alıyor parasız. Anlamaya çalışıyor ama Süryani sır vermiyor. Kendisinin arayıp bulacağından emin olduğundan. Başıboş bir dünya, dağınık bir dünya, kendi kendine sıkı sıkı bağlanan ve bu bağlayışla hayatta kalınan bir dünya. Kar, yağmur, fırtına dolu çığlıkla dolu bir tablo. Kendini tanımak, ne olduğunu, ne yaptığını anlamak için aynaya bakıyor. Sakallarını ovuyor, yüzüne bakıyor. Ama hiçbir şey yok. Silinmiş bir hafıza, köksüz bir ağaç. Hatırlar umuduyla berbere koşuyor. Ama yine hiçbir şey yok.

Kentte sağır(vali, memurlar, görevliler) insanlar var. Sürekli geçiştiren ve önemsizleştiren insanlar. Köye geçiyor, bebek ölümleriyle karşılaşıyor. Ölüme de yabancı. İnsanlar var ama ne yaptıkları ve düşündükleri hakkında tek bir fikri dahi yok. Dillerini, kültürlerini bilmiyor, kendini bilmiyor. Bilinmezlik içinde yüzüyor, yabancılık içinde tanıdığı tek bir şey yok. Mektuplar geliyor sevgiliden, dosttan, arkadaştan ama kimseyi tanımıyor. Tanımadığı için nasıl bir cevap vereceğini bilmiyor, cevapsız bırakıyor hepsini. İlk gün ile ilk düşünce beliriyor düşüncede: ‘’Doğan günle birlikte gereği düşünüldü: Yaşamak, yaşamayı sürdürebilmek için kişiliğini bulmak zorundasın(sayfa:23).’’ Ama bu kişiliğini nasıl bulacak? Neyin aracılığıyla bulacak? Geçmiş yok, gelecek belirsiz, şimdiki zaman anlamsız, belirsiz. ‘’ Adım adım ilerliyordum. Kişilik. Bulmak mı, yaratmak mı?’’ Bir zamanlar güneşlerde yanan kahraman şimdi karın ayazında yanıyor. Tek bir çaresi kalıyor: Yaratmak. Bulamaz, çünkü hatırlamıyor, hiçbir şey yok hafızasında. O zaman yaratacak. Ama bu da belirsizlik içinde. Neyi yaratacak? Neyi anlıyor ki yaratsın?

Okul açılıyor. Okula yabancılar(öğrenciler) geliyor. Dillerini bilmiyor, kültürlerini bilmiyor. Neye sevinip neye ağladıklarını bilmiyor. Yabancılar da bilmiyor ne kahramanın(öğretmenin) dilini ne de kültürünü. Nasıl anlaşacaklar? Denizci olan kahramanımız deniz dese ne anlayacaklar? Bu çözümsüzlük ve anlamsızlık(anlamsızlığın da kendisi bir anlamdır, en azından bunun farkında) içinde ne yapacağını, nasıl davranacağını(kendisini de tanımıyor) bilmiyor.

Edgü, romanda onlarca hatta her parağrafta yabancı kelimesini kullanması romanın bir yabancılık üzerine kurulu olduğunu da apaçık göstermiştir. Bireyin parçalanmışlığı, toplumun parçalanmışlığını çok açık bir biçimde vermektedir. Bir bakıma doğudan uzakta olanların hepsinin oranın yabancısı olduğunu, oranın da geri kalan her yere yabancı olduğunu gösteriyor. Edgü, Camus’un yaptığı gibi bireyi ve toplumu absürt bir biçimde vermemektedir. Ve romanın sonunda kişinin anlama çabasından sonra doğan bir parça anlamı başarıya ulaştırır. Fakat Camus bunu başarıya değil sona(felaket) götürür. Bu bakımdan bu her iki yabancı romanı benim için Edgü farkını ve tarzını ortaya koymada yeterlidir.

Sonuç olarak…

Modern insanın çaresizliği, parçalanmışlığı, kayıtsızlığı, anlamsızlığı Camus’ta yankılanırken… Edgü’de ilkel insanın(sıfırdan başlayan insanın) hayatta kalma, anlama, anlamlandırma, toplumsallaşma göze çarpmaktadır. Edgü’de birey bir şeylere ait olmaya çabalarken, Camus’ta birey hiçbir şeye ait olmamayı tercih etmektedir. Camus’ta birey bohemli, uyuşturucuya elverişli, intihara meyilli, boşluğun getirdiği yerde birey kendini boşluğa bırakıyor. Ancak Edgü’de birey denge unsurunu gözetiyor, kendini bir şeylerle teskin etmektedir. Hiç kuşkusuz bu iki farklılığın oluşumunda yazarın dünyaya bakış açısı, metafizik anlayışları, yaşadığı toplum ve vermek istediği mesaj gibi unsurlar etkili olmaktadır. Eğer Edgü’nün kahramanını(öğretmen aynı zamanda öğrenci) Camus ele alsaydı hiç şüphesiz ya kahraman olduğu yerden(Hakkâri) kaçardı ya intihar ederdi ya da valiyi öldürürdü. Eğer Edgü Camus’un Meursault karakterini ele alsaydı… Kahramanı idama götürmez, kahramana bir çıkış noktası yaratırdı. Diğer yandan Avrupa medeniyetinin geldiği noktaya dikkat çekmek gerekiyor. Avrupa insanı temel ihtiyaçlarını(fizyolojik, güvenlik/barınma, ait olma ve sevgi ihtiyacı, kendini gerçekleştirme / Maslow'un İhtiyaçlar Hiyerarşisi) karşılamıştır ama ait olma ve sevgi ihtiyacını gerçekleştirememiştir. Bu nedenle Camus kendi toplumu açsından yarattığı karakter böyle bir kişilik göstermektedir. Edgü’de ise fizyolojik ihtiyaçlar dahi karşılanmamıştır. Bu neden belki de her ikisinin yabancılığa (Edgü’de dil ve ırk kaygısı/meselesi/mesajı etkili olmuştur) bakış açıları çok farklılık göstermektedir.

Hakkâri’de Bir Mevsim için… ''Size öğrettiğim her şey yalan'' demekle tekrar başa dönüyor yabancı.. İnsanoğlu her zaman başa dönecektir her zaman kim olduğunu kendine soracaktır, her zaman nasıl yaşayacağını ilkel insan kafasıyla düşünecektir. Ne kadar okursak okuyalım dönüp dolaşıp başa döneceğiz. Romanın şiirsel mükemmel dili/üslup ayrı bir inceleme mevzusu, romanın politik duruşu ayrı bir inceleme mevzusu, romanın gerçekçilik öğesi ayrı bir inceleme mevzusu… Kürt sorununun altında yatan başka bir gerçekliğe odaklanması da ayrı bir mevzu. Romanda geçen karakterlerin dünyası ve hayal dünyası ayrı bir mevzu… Hepsini tek tek incelemek, kendi toplumumuza yabancı kalmamak adına iyi bir çalışma olacaktır. Ben neden bu yabancılık öğesi üzerinde durdum onu da bilmiyorum.


Günümüzün modern insanı, zamanın şartlarından etkilenen, varolma mücadelesinde yabancılaşmayı kendi benliğinde hisseder. Sosyal düzeni de baskıcı bir şekilde algıladığı zaman sosyolojik boyutta da yabancılaşır. Psikolojik temelli olan bu olgu, sosyolojik boyuta doğru genişler. Camus’a göre varoluş insanın maddi özünden önce gelir, vesselam…

Serhat'ın Kitaplığı, Abum Rabum'u inceledi.
15 May 17:32 · Kitabı okudu · 10 günde · Beğendi · 10/10 puan

Alıntılar:
#29453015 #29453065 #29453170 #29453252 #29480889 #29481061 #29481311 #29481376 #29481568 #29573658 #29573738 #29573809 #29576437 #29576528 #29576603 #29662067 #29662189 #29662378 #29662623 #29662784

"Temiz kalplilik, doğruluk, sabır, dilini korumak, hoşgörü, merhamet, pak zihin ve haddi aşmamak." #29453252

Bu iyi davranışlar,Hz.İbrahim'in kaideleri olarak ifade ediliyor.Tek Allah'a inanan insanın, kendisinde bulundurması gerekenler.

Tek ve benzeri olmayan, bir Allah'ı kabul eden semavi dinlere mensup kaç insan bu iyi ve güzel özellikleri barındırıyor ki kendinde!? Kaç insan bu özelliklere sahip olmak için çabalıyor?Kaç insan bunu dert ediyor?

Artık bu özellikler, sadece semavi dinlere mensup insanlarda olması gerekenler değil, tüm insanlarda olması gerekenler. Tek Allah'a ya da çok allaha inanan,inanan ya da inanmayan...Bu özellikler 'İyi İnsan' ifadesini taşımak için gerekenler. Zamanla inanıyor mu,inanmıyor mu,neye inanıyor gibi soruları geçip iyi biri mi diye sormaya başladık. Çünkü,örneğin; Müslümanım diye geçinip,yalan söyleyen,dolandıran,zulmeden,içki içen, öldüren,tecavüz eden...o kadar çok insan var ki. Artık inancının ne olduğunu değil de, iyi biri mi olduğunu merak ediyoruz.

Ve garip olan şudur ki; asırlar evvel tarihinde işkence, zulüm,soykırım, yalan... olan ırklar, uluslar şu zamanda da buna devam ediyor. Ülkeler insanlardan meydana gelir. İnsanları iyi olan ülkeler de iyidir. O ülkenin her vatandaşı için denemez bu tabi ki ancak istisnalar kaideyi bozmaz. Ülkeyi yöneten devlettir.Devleti oluşturan millettir.Eğer devletin ölüme,zulme,yalana... dayalı politikalarına ses çıkarmayan,karşı koymayan bir millet varsa, onların iyi bir millet olduğu söylenemez.İnansınlar ya da inanmasınlar.

Bu ülkelere verilebilecek en iyi örnek, günümüzde de kendini gösteren İsrail,İngiltere ve İngiliz soyundan gelen Amerika'dır.

İskender Pala bu kitabında ustalığını bu konu üzerinde kullanmış.Türkiye,Amerika,İsrail devletleri arasında İslamiyet, Hristiyanlık, Yahudilik inançları ortasında MİT,CIA,MOSSAD istihbarat kurumlarının birbirleriyle olan çekişmelerinin içinde, Hz.İbrahim'in ve onun hanifliğinin temel alındığı bir konu.

Yalanlar,oyunlar, zulümler,ölümler...İnsanlık maddi hazineyi ararken, manevi hazinesini harcamış.Koruması gerekirken...

"İnsanoğlu hasetle, hırsla, açgözlülükle bakmayı terkedip sevgiyle bakmayı öğrenmedikçe sancılanmaya devam edecektir. Sancıyı tedavinin yolu da yine sevgiyi aramak, yaşamak, uygulamakla mümkündür... İnsan, sevginin çiçeğiyle açarsa toprak olup onu başında taşıyacaklar çok bulunur." #29662378

Kesinlikle okumanız gerekir.İyi okumalar...

Beyza Aktürk, bir alıntı ekledi.
13 May 23:58 · Kitabı okuyor

İnsanoğlu öyle garip bir varlıktır ki her şeye alışır. Her alışamadığı şeyden de korkar.
Hatta bazen o kadar korkar ki ölümü dünyada en çok geçici olduğu bilinen mutluluktan ayrılmaya bile tercih eder.

İntibah, Namık Kemal (Sayfa 21)İntibah, Namık Kemal (Sayfa 21)

Ne garip bir döngü ;
Seviyorsun, ayrılıyorsun, unutuyorsun ardından tekrar sevip tekrar ayrılıp tekrar seviyorsun gamsız insanoğlu ..

Siyabend, bir alıntı ekledi.
28 Nis 19:23 · Kitabı okudu

Bereket ki insanoğlu tarihinin tamamını bilmiyor. Yoksa atalarının yaptıklarından nefret eder, onların soyundan geldiği için de belki üzülürdü.

Bir Garip Tarih, İhsan Süreyya Sırma (Sayfa 7 - Beyan Yayınları)Bir Garip Tarih, İhsan Süreyya Sırma (Sayfa 7 - Beyan Yayınları)

İnsanoğlunu Anlamak
Bazı günler uyuyamaz insan
Uykusu gelmediğinden de olabilir bu
Düşüncelerle boğuştuğundan da olabilir
Belki de başka bir şey
İnsan bu işte anlayamayız.
------------------------------------------------------------
En ufak şeyi büyütürüz
En büyük şeylerde mutluluğu ararız
Oysa elimizdekiler bile fazladır bize
Garip işte...
İnsanoğlu bu anlayamayız.

ysmtrn, bir alıntı ekledi.
25 Nis 00:03 · Kitabı okudu · Puan vermedi

İnsanoğlu ne garip bir varlık! Yaşamını sürdürmek için diğer canlıların yaşamını yok edebiliyor, onların yaşamını görmezden gelebiliyor.

Hacı Murat, Lev Nikolayeviç Tolstoy (Sayfa 6 - Halk kitabevi)Hacı Murat, Lev Nikolayeviç Tolstoy (Sayfa 6 - Halk kitabevi)
İpek Seray, bir alıntı ekledi.
21 Nis 22:49 · Kitabı okudu · Beğendi · 10/10 puan

bir zamanlar ıssız yerlere gidip kendi ruhunu bulmaya çalıştığını söylerdi. sonunda kendi öz ruhu sayılabilecek bir ruhu olmadığını anlamış. koskoca bir ruhun bir küçük parçası onunmuş. ıssız yerler iyi değildir, derdi. çünkü kendi payı olan o küçük ruh parçası, diğer ruhların arasında olmadıkça, bütünün yanında olmadıkça hiçbir işe yaramıyormuş. nasıl hatırlıyorum hepsini çok garip. dinlediğimi bile sanmıyordum. ama şimdi anlıyorum... insanoğlu tek başınayken bir halt değildir.

Gazap Üzümleri, John SteinbeckGazap Üzümleri, John Steinbeck