• Anlayışta bir gariplik var öteden beri... Suçu, sahibinin dışındaki insanların da sırtına yükleyip ölünceye kadar onlara da sürüklettirmek. Suçsuz insanların işlemediği bir suçtan ötürü bitmeyen bir çilenin sahibi ederek, sanki onun kaderiymiş gibi , alın yazısı haline getirip çekeceksin demek.
  • Fotoğraf

    Yalnızım, yalnızım; yapayalnızım,
    Gariplik, apaçık alında yazım.
    Annem bile bana sanki yabancı,
    Tulumba kafalar, hepsi yalancı.

    Yanlışım ben de bir yanlışım evet,
    Doğrunun içinde yanmışım evet.
    Ateşle dökülür bendeki kirler,
    Bir ocakta pişer serin fikirler.

    Pervaneler benim eşim ve dostum,
    Anlamaz halimden sular bir yudum.
    Çırpınıyorum göz bilmez deryada,
    Bir umman yetişir yalnız feryada.

    Ve alır da mosmor kesilmiş beni,
    Bir zafer bağışlar, sil baştan yeni.
    Dua: Ulaşırsın Allah dilerse!...
    İstemem, yerine dünyayı verse.

    Az konuşunca; sus, diyorlar tamam,
    Diyorum ya; beni, ben de anlamam…
    Ne sır küpü şu iş ne de kıyamet,
    Hakîkat mucize, haktır keramet.

    Yok, yok!... İnanın ki; ben bir aynayım;
    Velî’den tarafım, dosttan yanayım.
    O’dur düşen O’dur, sırlı camlara,
    Gönül verilmez mi şu adamlara?!...

    Feda olsun aklım, ruhum ve kalbim,
    Ayırma yolundan ey güzel Rabbim!
    İki göz bebeğim, sana hep selam,
    Ne göz var arada ne de bir kelam!...

    Ankara, 2011
  • Artık bir oraya bir buraya yığılmaktan yorulmuş kum yığınları, bir ressamın ince fırçasıyla çizilmiş gibi muazzam bir keskinlikle ilerliyordu çöl boyunca. Uzaklarda sağda solda peydah olan ufak kum fırtınaları Musa Peygamberin hikayesinin şarkısını mırıldanıyordu tane tane.

    Derviş, dedi adam. "Ben yoruldum. Fiziksel falan değil ama. Bildiğin kalbimle, duygularımla yoruldum. İnsanlar da yordu sonra. Hamurlarında kendi başınalık var sanki, öyle olmamasına rağmen. Kimse kimseyi ilgilendirmiyor Derviş. Duygularım insanlar için bir şey ifade etmiyor. Onlar sadece bir ders saatini daha nihayete erdirip, bir dizi sezonu daha bitirip,bir kıyafet daha alıp, bir öğün daha yiyip, bir fotoğraf daha paylaşmak için varlar sanki. Senin zamanında yoktu tabi internet. Ben sana açıklayayım: Tam bir Mesut İnsanlar Fotoğrafhanesi. Herkes gülüyor, ağlayan yok. Ağlayanlar hep başka şehirden, başka mahalleden, başka ülkeden. Bir şey inşa ettik derviş, herkes getirdi tuğla koydu, harç, çimento ortaktı hep. Binaya bir ad koyalım dediler apartman sakinleri, Bencillik koydular adını. Bilmiyorum derviş, kafam karışık. Ne oldu Derviş, nereye gidiyorsun? Dursana Derviş! Hey nereye gidiyorsun, buraya gel! Gitme!"

    Uyandı, yatağında olduğunu hissetti. Ama bir gariplik vardı, üstü başı kum içindeydi.
  • Başladı ve ben; toprağın, güneşin, sarı tarlaların, emeğin, insanın büyüsüne, tasvirlerin alıp götürüşüne kapıldım. Aytmatov, ününü hak etmiş nice yazardan biri, bunu bu kitapla anladım.

    İnsanın duyguları birleşip gözlerine hücum edince, dünya bulanıklaşır. Bakar ama göremez. Kulağına dolan sesler de aynı görüntüler gibidir, uğuldaşırlar. Net olan bir şey vardır ama; yürekteki acı.

    Bir insan düşünün; çocukluğu bitmiş, gençliğin başında, batılı ağızla ''teenage'', bizim ağızla bıyıkları daha yeni terleyen bir delikanlı. Savaş var, atası, abileri cephede. Evin yükü herkese eşit dağılmış. Bu delikanlı, yarını düşünürek eline çiviyi, çekici alıyor. Başlıyor evi gezmeye. Nerede gevşeyen bir çivi var, çakıyor. Nerede onarılması gereken bir şey var tamir ediyor. Damı, bahçeyi, ahırı tek tek elden geçiriyor. Sebebi ne biliyor musunuz? ''Bir gün ben de gidersem...'' Bu sayfalar Ötüken Yayınları 66., 67., 68. sayfalar. Ben bunların yazdığı ve daha başka ince ayrıntıların olduğu bu satırları okurken... Okuyamadım. Değil bir cümle, kelimelerin üzerinde tek tek durarak, içimi bu duyarlı gencin ve diğer gerçeklerin acısıyla depremlere gark olmasına bıraktım.

    Cepheye giden bir oğul, onu tren garında göreceğini düşünen bir ana... O sahnede, yazarın anaya bıraktığı hisler; o ana, benzin içmiş de içini ateşe vermişler gibi bir ifadeyle anlatılabilir ancak. Savaşlardan, insanların iğrenç tamahkârlığından, gözünü bir avuç toprağın doyurabileceği herkesten nefret ediyorum. Yanan hep masumlar be. Savaş çok acıdır.

    Savaş
    çok
    acı-
    tır.

    Ölümün olduğu bir dünyada kıskançlığı, hazımsızlığı, üstelik şahsi olmayan sebeplerle yapılan kıskançlık ve hazımsızlığı hiçbir şekilde anlamıyorum, bu zaten benim idrak edebileceğim bir şey değil. Bunu ancak, kalbindeki karanlığı, dünyayı yaksak, güneşi içine soksak belki aydınlatabileceğimiz insanlar anlayabilirler. Onlar da bir şekilde insan sonuçta, ne diyeyim iki ayaklı mı? Bu kitap, bu ölüm ve yitim gerçeğinin altını çizerken, ben yine düşünce dünyasının dalgalı sularında epey bir mücadele verdim. Kıskançlık ve hazımsızlık bu kitabın konusu değil. Her incelememde olduğu gibi ben okuduklarımı, düşündüklerimle ilişkilendiriyor ve yazıyorum. Bu kitaptan yola çıkarak da yine bu dünyanın faniliğine büyük bir bezginlikle bakakaldım.

    Acı göğsümü yumrukladı durdu. Ara verdim. Durdum tekrar okudum. İnsan bazı dem, acıdan bir tür şoka girer ve ne yapacağını bilemez. Yüzü sanki tokatlanmış da mahcup olmuş gibi bir ifadeyle çevrelenir. Okurken yüzüm kaç tokat yedi ben bilmiyorum. Vatan, millet, bayrak, sadakat, temiz insan olmak, temizce bir insanı sevebilmek, yâr olmak, ana olmak, fedâkârlık, incelik, yiğitlik gibi mefhumların herkeste farklı bir yankısı vardır. Bunların bendeki derinliği, göğüs kafesimi zorlayacak kadar büyük. Aytmatov, bu kitabı ile beni hislenmekten perişan etti. Bazen bu kadar çok hissettiğim için acaba bende mi bir gariplik var diye düşünsem de bunu yazarın ustalığına bağlamak şu anda daha gerçekçi ve doğru geliyor. Aytmatov, insana acıyı sonuna kadar hissettirebilen ve aynı zamanda türlü türlü dersler de veren bir insan. Saklamayacağım, okurken çok ağladım. Gözyaşlarım yüzümde özellikle o üç sayfada yol yol aktı. Ne yazsam kitapla ilgili önemli noktaları yazmış olurum düşüncesiyle ve endişesiyle, dikenli telleri avuçluyorum şimdi. Efendi, düzgün ve bilhassa ince düşünceli her insan beni çocuk ya da yetişkin fark etmeksizin çok etkiler. O insanlara denk geldiğimde, onların eline kıymık batsa benim yüreğim incinir. Zaman içinde hepimiz farklı yönlere doğru değişiriz. Kimi eline fırsat geçmesini bekliyormuş görürüz. Kimi varlıkta da yoklukta da adammış biliriz. Zaman içinde şahit olduklarım beni daha sert bir insan yapsa da benim sertliğim de bu kadar işte. Değer vermekte sınır tanımayan yüreğim, çiziklerle dolu. Çizikler yaraya dönmesin diye yol verdiklerimize de selam olsun. :)

    Duyguyu bir okura yahut dinleyene geçirebilmek, işte bu yüzden çok önemli. Karşımızdakini perişan etmeyeceksek varsın o kalem kırılsın! :) Yaktın Aymatov Usta... Yaktın bizi... Satırları, satır satır yapmış, yüreğimizi ayırmış, bıçak arası misal basmış isotu, ne diyebilirim... Kitabın son satırlarına kadar bir şeylerin çok farklı olacağını düşündüm. Ters köşe yok lakin ben ters köşe oldum düşündüklerimden dolayı. Umutlarım yüksekten düşmüş de her bir zerresine dek dağılmış halde nihayete erdirdim. Ama kitap ışıkla ve ekmeğin güzel kokusuyla bitiyor şüphe yok.

    Bu kitabı okumama vesile olan Sevgili Okuma Delisi / Emir'ne beni bol bol ağlattığı için teşekkür ederim. :) Cengiz Aytmatov maceramı 1 sene önceye çektim. İçim pare pare ama okuduğum için şanslı hissederek noktalıyorum. 2 seyahat arası yazıyorum ve çok dikkat edemiyorum ne yazdım. Umarım faydası olur, umarım hissettiğim kadar ben de hissettirebilmişimdir bu yazdıklarımla. Tam hediye alıp dağıtmalık kitaplardan. Bu yüzden var ol Okuma Delisi. :)

    Keyifli okumalar.