• 1891 Filistin'den Odessa'ya dönerken gemide Ahad Haam:

    "Biz dışarıda sanıyoruz ki Arapların hepsi çöl vahşisi, eşek benzeri bir halk, çevrelerinde olan biteni göremezler. Bu büyük bir hata. Arap, Sam'ın tüm evlatları gibi keskin ve kurnaz bir zekâya sahip. Araplar, özellikle şehirdekiler bizim Filistin'deki eylemlerimizin anlamlarını görüp anlıyorlar fakat ses çıkarmıyorlardı. Hiç bir şeyin farkında değilmiş gibi davranıyorlardı çünkü şu an için bizim eylemlerimizde kendileri için bir tehlike görmüyorlardı. Bizi ellerinden geldiğince sömürmeye ve bizden yararlanmaya çalışıyorlardı. Bizimle alay edip gizlice gülüyorlardı.

    Çok mutluydular çünkü emekleri karşılığı güzel bir ücret alıyorlardı. Her yıl zenginleşiyorlardı. Büyük mülk sahipleri bize kollarını açıyor bir parça kumu ve taşı hayal bile edemeyecekleri bir fiyata satıyorlardı.

    Ama halkımızın varlığının, yerli nüfusun konumu üzerinde az çok mütecaviz bir boyut kazanacağı gün, artık yerlerini bize seve seve bırakmayacaklar.
  • Bir insanı bir aşk ne kadar sarhoş edebilir anlatmış stefan amcamız. Bir gece bir gemide geçen bu öykü ile yürekleri dağlayan bir kitap. Herkesin okumasını tavsiye ediyorum.
  • Kaptan daima batan gemide kalmalıdır.Tanrılar Sodom'un bir kül yığını haline gelmesini emredince, peygambere düşen, kavmi ile beraber helak olmak,bir saray bahçesinin kuytu köşelerini hatırlatan esrarengiz mağaralarda kafayı çekip kerimeleriyle zina yapmak değil.
    Cemil Meriç
    Sayfa 144 - İletişim Yayınları,28.Baskı,İstanbul 2017
  • "Göklerin ve yerin yaratılmasında, gece ile gündüzün birbirini takip etmesinde, nâsın menfaatlerini yüklenerek denizin üzerinde akıp giden gemide, Allah'ın gökten indirerek kendisiyle ölmüş toprakları diriltip üzerinde her türlü mahlukatı yaydığı suda, rüzgarların şevkinde, gökle yer arasında müsahhar bulutta aklı olan bir kavim için elbette hakkın birliğine deliller vardır" (Bakara 2/265)
  • Agatha Christie ile karşılaştırmayı kesinlikle istemezdim ama yazar resmen karşılaştırmamı istemiş gibi görünüyor.

    Agatha bence polisiye kitapların kraliçesi. Onu okumak bana hep keyif vermiştir ve yeri çok başkadır.

    Bu kitap buram buram Agatha kokmaya çalışmış fakat becerememiş. Şimdi neden bu kitabı beğenmediğimi açıklayacağım. Yazarı asla ve asla modern Agatha Christie olarak yorumlayamam.

    Agatha her kitabında katili öyle bir şekilde ortaya çıkarır ki zekasına şapka çıkartılır. Kitap boyunca katili düşündürür ve kitap sırf merak ögesi yüzünden bile hemen bitebilir. Akıcılığı bu yönden de çok başarılıdır. Ayrıca betimlemeler zaten gözde canlandırılabilecek kadar gerçekçi ve detaylıdır.

    Kitap bir gemide başlıyor. Aslında öncesi var ama o kısımlar açıkçası beni pek sarmadı. Kitabı yarım bırakma alışkanlığım olsa bırakırdım belki de.

    Kitabın kurgusunu beğendim. İlgi çekici ve alınmaya müsait bir konusu var. Polisiye gerilim için yazarın konu seçimini çok beğendim. Karakterlerin betimlemelerini beğendim. Konunun ilerleyişi fena değildi. Ama sonunu gerçekten hiç beğenmedim. Sanki sonu yazılmak için yazılmış gibiydi. Kitap bittiğinde "E neydi bu şimdi?" dedim. Bence sonunu daha iyi yazabilirdi. O zaman puanım daha yüksek olabilirdi.

    Ayrıca bölümlerin sonundaki mail ve site yazışmalarını, haberleri beğenmedim. Kadına mailler neden ulaşmadı aklımda hala böyle bir soru var. Eğer kitapta açıklandıysa gerçekten görmemişim ve bu benim hatam olamaz. Çok dikkatli okudum puanlamada düzgün davranmak için. Ayrıca kadın da sonunda onca mailin kendisine ulaşmadığını soruşturabilirdi. Ama işte sonu yazmak için yazılmış.

    Kitabın yarısına yakın katili tahmin ettim. Bahsettiği kadının da kim olduğunu anladım. Açıkçası bu, puanımı daha da düşürmemi sağladı. Kitabın devamını "Bakalım nasıl açıklayacak katili" diyerek okudum. Daha iyi açıklayabilirdi. Gerçekten beklentilerim suyu boyladı.

    Polisiye gerilim konulu kitapları çok fazla severim. O yüzden bu kitap beklentimin aşağısında kaldı. Bir sıralamaya koysam son sıralarda yerini bulur.

    Çerezlik bir kitaptı. Hani "Sıkıldım şöyle beni açacak bir kitap istiyorum." derseniz tercih edebilirsiniz. Beklentinizi karşılayacağına inanıyorum.
  • ''Hata işlemiş bir çocuk gibi sustu. Mahcup olmuştu, söz söyleme yetersizliğinin acı acı farkındaydı. Okuduğu şeyde, hayatın büyüklüğünü ve sıcaklığını duymuştu, ama konuşması yetersizdi. Duyduğunu ifade edemiyordu, kendini, karanlık bir gecede, bilmediği bir gemide, alışık olmadığı tayfa halatlarının arasında el yordamıyla dönen bir gemiciye benzetti.''
    Jack London
    Sayfa 16 - GOA
  • İthaki Bilimkurgu Klasikleri serisinden okuduğum 23. kitap oldu. H.G. Wells’in daha önce iki kitabını daha okumuştum ve ikisinde de beni kendisine hayran bırakmayı başarmıştı. Bu kitabında da tıpkı önceki iki kitabında olduğu gibi oldukça etkileyici fikirler ve bakış açıları mevcut.

    Avrupa’da canlı hayvanlar üzerinde veya insanlar üzerinde deney yapılmalı mı yapılmamalı mı tartışmalarının yaşandığı zamanlarda Wells, kendi düşüncesini bu bilimkurgu romanı aracılığı ile ortaya koymuş. Her şeyden önce kitabın 1896 yılında yazıldığını düşünürsek H.G. Wells’in hakkını bir kez daha kendisine saygıyla teslim etmek gerekiyor.

    Kitap, Edward Prendick isimli bir adamın başından geçen olayları anlatıyor. Bütün kitap boyunca Prendick’in adeta anı defterini okuyor gibi hissediyorsunuz. Prendick, nereye gittiği veya nereden geldiği belli olmayan bir gemide yolculuk yaparken gemi kaza yapıyor ve kendisi kazadan sağ çıkan tek insan oluyor. Daha sonra başka bir gemi tarafından kurtarılıyor ve Doktor Moreau’nun Adası'na getiriliyor. Burada Moreau ile tanışıyor ve zamanla onun canlı hayvanlar ile çeşitli deneyler yaptığını görüyor. Moreau, güncel tanımıyla, plastik cerrahiye hayatını adamış birisi ve yaptığı deneylerle adasındaki hayvanlardan insan üretmek istiyor. Edward Prendick de bilimle ilgilenen biri olduğu için ilk başta Doktor Moreau’ya karşı çıkıyor ve onu engellemek istiyor.

    Bu noktada biraz konuyu dağıtmakta fayda var. Bilindiği üzere, insanoğlu var olduğu andan itibaren biyolojik çevresindeki ve kendi vücudundaki olayların nasıl meydana geldiğini hep merak etmiştir.Bunun için birçok deney yapılmıştır, halen de yapılmaya devam etmektedir. Deneysel araştırmalarda işin tabiatı gereği denek kullanmak bir zorunluluktur; bu anlamda deney hayvanları kaçınılmaz olarak insan deneklere en önemli alternatif olmuştur. Peki hayvanlar da bizim gibi canlılar olduğuna göre onları deneylerde kullanmak ne kadar etiktir? Birçok hayvansever arkadaşımın hayvanların kullanıldığı deneylere karşı çıktığını biliyorum. Bu konuda aranızdan farklı görüşten insanların çıkacağına da eminim. O yüzden bu noktada bir soru sorarak konuyu etrafından dolaşmayı tercih ediyorum: Eğer ki ölmek üzere hastaneye kaldırılsaydınız, hayvanlar üzerinde yapılan testler sonucunda geliştirilmiş ve bu sayede güvenebileceğimiz bir ilacı almayı reddeder miydiniz?

    Hayvanların kullanılarak deney yapılması konusunda ortak bir karara varmak, dolayısıyla yukarıdaki soruma aynı cevapları vermek ne yazık ki mümkün değil. Dediğim gibi eminim birçok kişi bu konuda farklı düşüncelere sahiptir. Ancak bu konuya fazla duygusal yaklaşmanın da insanlar için olumsuz sonuçlar doğuracağı kanaatindeyim. Bilimsel çalışmalar ve deneyler durdurulamaz. Zira bilim, doğada var olanı anlama sanatıdır. Bizim de yegane amacımız doğada var olanı anlamak veya anlamlandırmak olmalıdır. Tabii bu demek değildir ki, deney adı altında hayvanlar işkence görsün...

    Doktor Moreau da kitapta “dirikesim” olarak adlandırılan bir işlemi hayvanlar üzerinde uyguluyor. Dirikesim,hayvanlar başta olmak üzere, canlıların bilimsel amaçlar için cerrahi tekniklerle parçalarına ayrılma işlemi olarak tanımlanıyor ve Moreau bu sayede birçok “yarı insan” üretmeyi başarıyor. Ancak Moreau bir Frankenstien olmadığı gibi Dr. Jekyll ile Mr. Hyde da değil. Karakter olarak tamamen onlardan farklı. Wells burada “tanrımsı” bir karakter kurgulamış ve Moreau’yu adeta bir yaratıcı gibi önümüze sunmuş. Ancak Moreau kesinlikle bir deli değil, sadece hayvanları bilim için canlı canlı kesmeye meraklıdır ve hiçbir şeyi ele geçirmek gibi bir niyeti yoktur. Tek amacı merakını gidermektir, yani bilimdir. Zaten sorulan bir soruya da şöyle cevap veriyor: "Bugüne dek konunun etik yönüyle hiç ilgilenmedim. Doğa çalışmaları insanı en az doğa kadar acımasız yapıyor." Yani Moreau'nun benim yukarıda değindiğim etik konusuyla ilgili hiçbir tereddüdü yoktur. Onun tek amacı gerçeğe ulaşmaktır.

    Kitabın alt metninde Doktor Moreau'nun Tanrı'yı, yarattığı ucubelerin(yarı insanların) ise insanı temsil ettiğini düşünüyorum. Doktor Moreau tarafından belirlenen ve ucubelerden uyulması istenen kanunlar ise kutsal kitapları temsil ediyor olmalı. Kitapta Moreau iyi bir tanrı motifi çiziyor ama belirlediği kanunlar anlamsız maddeler içeriyor. Bu noktada Wells, Deizm'i de övmüş olabilir, bilemiyorum. Fakat yazdıklarıyla bir semavi din eleştirisi mi yaptığını yoksa bir semavi din övgüsü mü yaptığını bir türlü anlayamadım. Zaten kitabı güzel ve değerli yapan da okurken aklınıza onlarca fikrin gelmesi.

    Bilimkurgu ile tanışmak isteyenler için Wells'i öncelikli olarak öneriyorum. Bu kitabı da önceki okuduğum kitapları gibi tam bir bilimkurgu baş yapıtı. Herkese tavsiye ederim.