• Son zamanlarda hepimizin içini parçaladığı hayret ettiği yok artık dedirten kadınlarımızın çocuklarımızın başına gelen olaylar bir hayli üzüyor ama iki gün sonra unuturuz. Burası belki yeri değil bu platformun amacına çıkıyoruz birilerinin yüreğine dokunuruz belki diye paylaşmak istiyorum. İnsanlar diye başlayan cümlelerden çok sıkıldık diye düşünüyorum. Çok severiz birbirimizin arkasından konuşmayı gıybet edip yalan söylemeyi yahu çuvaldızı bir batır kendine iğne sonraya kalsın... Başımıza gelen herşeyin tek sorumlusu hep başkalarımı değil tabiki şapkayı önümüze alıp düşünmek gerekiyor. Ben şuraya dikkat çekmek istiyorum. Çocuklar Dünya'nın en güzel şeyleri dimi...Burda Çok sevdiğimiz Nenemizin çocuk yetiştirmekle ilgili çocuklarına çok güzel nasihatları vardı rahmetlinin bir içinde yatsın. Siz çocuklarınıza yemek yaparken okula uğurlarken beraber paylaşırken dua ediyor musunuz? diye sorardı. Söyle söyliyim nenem yemek yaparken Besmele ile başlar Şifa olsun çocuklarıma aşk ile sevgi ile şuan benim bilmediğim daha ne dualar böyle çocuk yetiştirirdi simdi ki gibi televizyon başında yemek yaparken bir yandan çocuğuna saydırıp bir yandan yemeği karıştıran anneler çocuğu okula götürürken facebook tan gözünü alamayan anneler...Git başımdan film başlıycak hazırla kendine birşeyler çok uzattim söylediğiniz o anda ki kötü sözler daha ağzıma alamadığım nice söylenenler çocukların yediği içtiği her şeye sirayet ediyor gerçekten bütün samimiyetimle söylüyorum birçok yerde okudum. Başta pek inanmadım ama gerçekten O nenemizin de yaptığı leziz yemekten sonra bunu anlayabiliyoruz sonra ne oluyor o söylene söylene yapılan içecek ve yiyecekleri yiyen çocuklar anneye babaya saygısız çocuğa söz geçiremeyen anne baba ortaya çıkıyor. Ben inanıyorum buna yahu sevgini duanı koyduğun o yemek kötü olur mu hiç olmaz bunu yiyen çocuk da hoş olur güzel olur. Her çocuk anne babanın eseridir. Çocuğa bağırıp çağırmak yerine ben nerde yanlış yapıyorum sorgulamalı ama kime sorsan herkes suçsuz nerden çıkıyor bu bizlere zarar veren insanlar yahu tatlı dilin yılanı bile deliğinden çıkarmışlar doğurmakla anne baba olunmuyor maaalesef hayatınıza anlam katan çocuklarınıza sevdiklerinize duanın nasıl bir mucizesi olduğunu görüceksiniz..
  • Markopaşa · 3 Şubat 1947 · Sayı: 9

    Markopaşa'nın bu sayısı ile kadroya Rıfat Ilgaz da katılmış olmalıdır. Ilgaz, Boğazlayan Ortaokulunda hastalanmış, 2 Ocak

    1947'de İstanbul Validebağı Sanatoryumuna gelmişti. Kendi anlatımıyla Boğazlayan Ortaokulundaki görevine başladıktan (2 Kasım 0946'da atanmıştı) bir-iki ay sonra Markopaşa'ya katıldı .



    Bu sayının konu başlıkları ''Alibaba ve Kırk haramiler", "Yıldız Şehriyesi ve Ahtapot" ve "Geçmiş Zaman Olur ki Hayali Beş Para Etmez" köşesi. Bu köşede 1910'da, 1930'da, 1945'te hürriyet söylevlerinin verildiği ama hapisler, zindanlar, kelepçelerin sürdüğü belirtiliyor. İlerisinde şöyle deniliyor:

    "Sene 1947... Hürriyet kızı, yine arzı endam etmiştir. Millet hakkını arıyor, sendikalar, partiler kuruluyor, yazılıyor, çiziliyor ama ... İşte bu kadar. 16 Aralıkta sürgünler, tevkifler, dayaklar...

    ***

    Evvela, söyletiliyor, sonra da ... Şair ne demiş:



    Vakti istibdatta söz söylemek memnu idi.

    Ağzını açsan hükümet ağlatırdı ananı.

    Devri hürriyetteyiz şimdi değişti kaide

    Evvela söyletirler, sonra bellerler ananı.



    Sabahattin Ali'nin başyazısı yine günümüze uzanıyor ve irtica tohumlarının nasıl atıldığını anlatıyor:



    "...Gazetelerinde, nutuklarında hep bunu ileri sürüyorlardı. Memlekette rahat nefes almağa bile imkan vermeyen baskılarına

    bir sebep göstermek gerekince, "ara sıra anarşi olur, düzen bozulur gibi sözler etseler bile" asıl bu irtica bahanesini ele alıyorlar.

    Yobazlığın hortlamasına müsaade edemeyiz diye yırtınıyorlardı. Nihayet günün birinde yobazlık kara kuvvet, yeşil sarık,

    irtica sahiden hortladı. Ama Menemen'de değil, o eline ayağına köstek vurmak istedikleri halkın içinde de değil. Ankara'da ve

    kendi aralarında. Yirminci yüzyılın ortasındayız. Sesini günden güne yükselten irtica bağırıyor:

    "Kız okullarını oğlan okullarından ayıralım. Kız öğrencileri köy enstitülerine almayalım..." (Sanki tarlada ve fabrikada da

    kadını erkekten ayırabilirlermiş gibi.)

    "Ulum-u diniye okutalım da şu bozuk ahlakımız düzelsin ... " (Sanki kendi ahlaklarında din ile düzelecek taraf kalmış gibi.) Dünyanın neresinde bir gerilik varsa dört elle sarılıyorlar. Hür ve efendi bir milletin içinde yaşadıklarını unutup uşaklara

    dalkavukluk ediyorlar. Ankara'nın bir camisinde beş on ihtiyar bir hacı babanın eteğini öpünce utançlarından yere geçecekleri

    yerde sinsi ve memnun gülümsüyorlar. Çünkü onların kanaatlerince, bu millet ne kadar uyuşturulursa, kendi hak edilmemiş

    ekmeklerini o kadar emniyette yiyeceklerdir. Daha dün Atatürk'ün etrafında ileri düşünceli, laik zihniyetli görünmeye çalışan bu ikiyüzlüler, şimdi yeşil sarığı küflü kafalarına geçirip diyorlar ki: Amerika'da da, İngiltere'de de ahlak dine dayanırmış. Bu ne kadar kökü içeride düşünce böyle? Amerika'da bir sürü de tarikat vardır. Şu halde hemen tekkeleri de açalım. Suriye'ye, Mısır'a giden şeyhleri geri çağıralım, sokakları keşküllü teberli dervişler ile dolduralım. Ne hallere düşmüşler! Demek halkın gözünü boyamak için ellerinde başka çareleri kalmamış."



    Gazetenin ikinci sayfasındaki yazılar arasında "Bizimki Patlıcan mı?" başlıklı şiirsel yazı göze çarpıyor. Şiirin bazı kıtaları şöyle:


    Görmüyoruz sanmayın iç yüzünü işlerin

    O doğru duruşların, o eğri gidişlerin

    Ne yolda dolduğunu bu yaldızlı fişlerin

    Neler çiğnediğini hiç durmadan dişlerin

    Biliriz yenilen ne, kuzu mudur, tavşan mı?

    Sizinki tatlı can da, bizim ki patlıcan mı ?

    ***

    Yok mu millet malından azıcık pay bize de

    Adımız hiç görülmez pasaportta, vizede

    Biz de gezmek isteriz Kahire'de, Cizre'de

    İsterlerse gideriz hatta Portekiz'e de

    Bizim yerimiz sade Sivas, Erzurum, Van mı?

    Sizinki tadı can da, bizimki patlıcan mı?

    . . .

    Bizler de sizin gibi yorulmak istiyoruz

    Divanda, encümende bulunmak istiyoruz

    Kimiz, neyiz, neciyiz sorulmak istiyoruz

    İnsanlar sırasında görülmek istiyoruz

    On yıl pösteki gibi sürünen de insan mı?

    Sizinki tadı can da, bizimki patlıcan mı?

    • • •

    Adam olmak sırrına bir türlü eremedik

    Şu ümit ağacından bir yemiş deremedik

    Çalıştık, çabaladık bir rahat göremedik

    Hasılı güme gittik, bir hasır seremedik

    Size apartman, konak, bize delik tavan mı

    Sizinki tatlı can da, bizimki patlıcan mı?





    Bu sayıda yayımlanan "Ali Baba ve Kırk Haramiler -Divanhaneden Röportaj" başlıklı yazı yüzünden yeni bir dava daha açıldı. Matbuat Kanununun 30. maddesine dayanılarak açılan davanın sorgusunda Sabahattin Ali: " Yazıda müphem ve suizannı bir

    nokta olmadığını, kimseye hakaret kastı olmadığını, Harami'den maksat hırsız ve soyguncu olmayıp, gizlilik kastedildiği, parti divanı toplantılarının gizli yapılması ve divan azasının kırk kişiden terekküp etmesi [meydana gelmesi] dolayısı ile bu şekilde bir espri yaptığını, Ali Baba'nın da gizli toplantıya girmeye muvaffak olmuş muharrir olduğunu" ( Tanin, 28.2. 1947) beyan etti.



    Savcılık anılan maddeye göre sanığın altı aydan iki yıla kadar hapis ve 200 liraya kadar da para cezası ile cezalandırılması talebinde bulundu ( Tasvir, 4.3.1947) Sanık avukatının, savunmasında, yazının basit bir siyasi toplantı yazısı olduğunu söyleyerek bunun Basın Kanununun 30. maddesi ile ilgisinin olmadığını belirtmesi üzerine yargıç Reşit Nomer, Sabahattin Ali'nin beraatına karar verdi ( Vatan, 4.3.1947).



    Markopaşa · 10 Şubat 1947, Sayı: 10

    Birinci sayfada "Islaha Çalışırken" başlığıyla Markopaşa'nın çıkış zorluklarına değiniliyor ve şöyle deniliyor:

    "...Bu gazeteyi ne kadar müşkül şartlar altında çıkardığımızı bugün anlataınayız. Çünkü zülfüyara dokanır. İstanbul'un bütün matbaalarını mintarafillah [Allah tarafından] (!) veya mimarafiliktidar [iktidarın emriyle] Markopaşa'yı basmazlar. Yazılarımız okunmuyor, baskı fena, klişeler çıkmıyor, bütün bunların hepsini biliyoruz. En yüksek baskı fiyatı vererek, hatta yüz suyu dökerek, ancak bu kadarını çıkarabiliyoruz. Okuyucularımız, içinde bulunduğumuz şartları göz önünde tutarak, bizi maruz görsünler. "Markopaşa" da Halk Partisi'ne döndü. Her sayı biraz daha ıslah edelim derken, biraz daha berbatlaşıyor. Bütün zorluklara rağmen Halk Partisi'ne benzememeye çalışacağız."



    Sabahattin Ali'nin "Ne İstiyoruz?" başlıklı yazısında anlatılanlar oldukça özet ve bugün için de önemli:

    ... Biz istiyoruz ki, bu memlekette yapılan her iş, üç beş kişinin çıkarına değil, bu toprakları dolduran milyonların yararına olsun. Herhangi bir karar alınırken, İzmir'deki ortak tüccar, İstanbul'daki ortak milyoner değil, bu kararların altında beli bükülen, çoluk çocuk inleyen yığınlar göz önünde tutulsun. Biz istiyoruz ki, bu topraklar üzerindeki insanlar, kafalarında

    taşıdıkları fikirlerden dolayı değil, bu yurdun ve bu halkın yararına yahut zararına yaptıkları işlerden hesap versinler. Bu iş

    incelenirken, koltuğuna ısınmış beş on hazır yiyicinin menfaati, keyfi değil, milletin hayrı düşünülsün. Ve insanları sahiden insan eden o en büyük nimet: Hürriyet, riyakar ağızlarda "Adam avlama yemi" olarak kullanılmasın.

    Biz istiyoruz ki, bu topraklar ve onun üzerinde yaşayan insanlar, hiçbir yabancı devletin oyuncağı olmasın. Bir karış toprağımıza, bir tek vatandaşımıza bile göz dikilmesin. İster orduya dayanarak, ister bankaya dayanarak, ister dost görünerek, ister düşman görünerek, bu topraklarda kendi çıkarlarına yerleşmeye uğraşanlara yüz verilmesin. Dünya işlerinde politikamız, şunun bunun kölece peşinden girmek değil, bu millerin selametini en iyi sağlayacak yolları MÜSTAKİL olarak seçmek şeklinde kendini göstersin. ·

    İşte biz sadece bunları istiyor ve böyle düşünüyoruz. Eğer böyle düşünmek ve bunları istemek bir suçsa, hemen

    haber versinler, bu suçu işlemekten, yazmaktan, söylemekten vazgeçelim. Yok, bunlar suç değilse, o zaman bize açık veya sinsi yollardan kahpece vurmakran vazgeçsinler. Çünkü namuslu insanlar, bu kadar kirli yollardan girmeye lüzum da görmezler, tenezzül de etmezler."



    "Şakalar" köşesindeki yazının başlığı "Çarıklı Erkanıharp". Yazı, Halk Partisi'ne muhalefet özelliğini en iyi gösteren örneklerden: Bir çok çarıklı erkanıharp gördüm, geçende gördüğüm hepsine baskın çıktı. Bu bir kayıkçı idi. Hem küreğini çekiyor, hem siyasetten konuşuyordu.

    - Bey, dedi, Halk Partisi çekilmeye çokran razı ha, ne dersin?

    - Yerin kulağı var, aman sus, dedim.

    Kızdı.

    - Zaten kravatlı millet değil misiniz, dedi, size korkak bile denmez, ödleksiniz. Korkma, suyun kulağı yoktur. Cesaretimi ispat için olabilir, belki de çekilmek istiyor, dedim.

    - İstiyor ama, çekilemiyor.

    - Neden?

    - Delikanlının biri, babasına bağırmış: Baba, hırsız, tutun."

    "Oğlum al da gel."

    -Gelmiyor.

    -Öyle ise bırak da gel."

    - Bırakmıyor.

    Şimdi anladın mı? Halk Partisi de işte böyle.

    - Anlayamadım.

    - Senin karnın aç olsa, cebinde de bir li,ran olsa, bir lokantaya girsen. Cebindeki parayı yeter sanıp, iki kap yemek yesen. Bir de

    listeye baksan ki, bir buçuk liralık yemek yemişsin. Ne yaparsın? Lokantadan çıkamazsın, rezalet var, akşama kadar da oturamazsın. Elbet bir tanıdık gelir de hesabını görür diye, boyuna yemek yersin. İşte Halk Partisi de öyle. Bir tanıdık çıksın da hesabını görsün diye, boyuna yiyor. Lokantadan çıkmaya çoktan razı ama, hesap vermekten korkuyor."



    Bu sayının 2, 3 ve 4. sayfalarında siyasal mizah türünde ilanla ile okuyucu köşesi gibi yazılar yer almış.



    Markopaşa, 17 Şubat 1947 · Sayı: l l

    Bu sayıda, Yeni Sabah gazetesinde Kenan Öner'in (DP İstanbul il başkanı) yazdığı ve Sabahattin Ali'ye çtatığı yazı "Kenan

    Döner'in Marifetleri başlığıyla konu ediliyor. Üç satırda altı kez saçmaladığı vurgulanarak şöyle deniliyor:

    "... Bir kere Sabahattin Ali'nin kızıl mızıl olduğunu nereden uyduruyor? Sabahattin Ali sadece bu yurdun ve bu halkın güzelliklerini, iyiliklerini, dertlerini ve bu yurdun ilerlemekten, bu halkı saadete ulaşmaktan alıkoyan yolsuzlukları, çirkinlikleri, tarafsız ve realist bir şekilde yazmıştır. Kenan Öner dürüst bir adamsa bunun bir tek kızıl satırını göstermelidir.

    ...Sabahattin Ali'nin Ankara'da Nihal Atsız aleyhinde açtığı dava sadece bir hakaret davası idi.

    ..Hasan Ali Yücel, Sabahattin Ali'yi asla himaye etmemiş, hatta günün birinde, hiçbir kanuni ve idari sebep göstermeden,

    "görülen lüzum üzerine" bakanlık emrine almıştır...

    ...Kenan Öner gibi hukukçu ve profesör geçinen bir adamın, bir satırını okumadığı, şahsiyeti hakkında bilgi sahibi olmadığı

    bir kimse hakkında ve mahiyetini bilmediği hadiseler üzerinde, şunun bunun lafına kanarak kalem yürütmesi, başına değilse

    bile yaşına yakışmaz. Yazık!



    Birinci sayfadaki bir başka yazı da "Gelecek Zaman Olur ki Hayali Tüyler Ürpertir" köşesinde "Ağustos Böceği ile Karınca"

    başlığıyla verilmiş.



    "..1950 yılında, yine bugünkü gibi lapa lapa kar yağıyordu. Ağustos böceği aç ve perişan, soğuktan tir tir titreyerek, karıncanın

    pencereleri buğu tutmuş apartmanına yaklaştı. Kapıyı çaldı. Şişman ve göbekli karınca, pencereyi araladı. Tir tir titreyen ağustos böceği:

    - Perişanım bayım, bana bir lokma hürriyet, diye yalvardı.

    Şişman karınca, altın dişlerini göstererek sırıttı:

    - Ha ha hayy . . . bayım, aklın nerede idi? Sen, demokrasi, hürriyet misakı, anayasa diye, bütün yaz, cır cır öterken, gönül

    eğlendirirken, ben çalışıyordum. 7 Eylül kararları alıyor; idare kongresi, parti divanı topluyordum. Şimdi ambarımda, dünya

    kadar, çuval çuval hürriyet var ama, onlar yalnız benim malım.

    Allah versin, haydi aşağı kapuya ...

    Ağustos böceği Anglosakson komşunun kapısını çaldı, içeriden bir ses duyuldu:

    - Who are you? (Kimsin)

    - Ben hürriyet dilencisi, Ağusros böceği kulunuz.

    - I do not know Turkish. (Türkçe bilmem)

    Zavallı Ağustos böceği, merdivenlerden yuvarlandı ve karlara gömüldü.

    2950 yılında bu masalı dinleyen minicik Türk çocuğu:

    - Zavallı Ağustos böceği, diye ağlamaya başladı."



    Bir yandan gazete yayımlanırken diğer yandan da mahkemeler sürmektedir. Bu sıralarda Markopaşa aleyhine gösteriler de yapılmaya başlanmıştır. Dönemin diğer gazetelerinde, satıcılardan aldıkları Markopaşa'ları yırtan yurttaşlardan söz edilmektedir. Eskişehir'de Markopaşa'yı getiren Toros Ekspresi'ne saldırı girişimi olur (Cumhuriyet ile Ulus, 25.3.1937).

    Vakit ve Son Posta gazeteleri ( 19.3.1947), İzmir'in çeşidi yerlerindeki olayları aktarır. Diğer yandan Turancı dergiler tarafından Markopaşa sık sık tehdit edilmektedir.



    Altın Işık dergisi (15.3. 1947), İstanbul Üniversitelileri Markopaşa'ya karşı eyleme çağırmakta ve şunları yazmaktadır:

    "... Müjdeler olsun Markopaşa'ya: Ankara Üniversitesinin ateşli gençliği kendisine selam ediyor. Onların elinde baltaları, balyozları yok amma, uyanık şuurları; ruhlarına ekilmek istenen tohumların hangi "orak"la biçileceğini ve bir gün kafalarında hangi "çekiç"in indirilmek istendiğini biliyor. Evet Sabahattinof efendi! Ankara'da üniversite kürsüsüne kadar sokulabilen yoldaşlarınızı lanetleyen ve maskelerini aşağıya indiren Üniversiteli gençler, İstanbul'da muhtelif defalar teşerrüf ettiğiniz [kendi tabirinizle] "barbar sürü"nün ta kendisidirler (...) Ankara Üniversitesinin asil gençleri kulağınıza fısıldıyor: "İstanbul Üniversitelileri geliyor." (15.3.1947)





    Markopaşa · 24 Şubat 1 947 · Saya: 12

    Birinci sayfada "Korkuyoruz" başlığıyla Markopaşa'nın nasıl çıktığı ve hangi koşullar altında yayın yaşamını sürdürdüğü anlatılıyor. Başyazısında Sabahattin Ali "Ne inkılapçılık!" başlığıyla eğitim alanındaki atılımların nasıl ters yüz edildiğine değiniyor:

    "...İlk öğretim seferberliği yapıldı. Memleketi kalkındıracak tek yol budur, dendi. Köy Enstitülerinde sahiden uyanık gençler

    yetiştirilecekti. Ümit verici adımlar atılmıştı. Birde baktık, bu kültür yuvaları, eski medresdere rahmet okutan bir yobazlık

    baskısı altına alınıyor .

    ...Hele istiklal anlayışımızdaki değişiklik? Davalarımızın haklılığına dayanarak, yüz milyonluk devletlerle başa baş ne vakar

    içinde konuşurduk. Şimdi yüz binlik kukla devletleri etekliyoruz! Dün kovduğumuz yabancı simsarlara şimdi şaklabanlık ediyoruz. Din ile dünyayı ayırmıştık, şimdi devlet eliyle "münevver yobazı" yetiştirileceği söyleniyor. Sebilürreşatlar yeniden çıkıyor. Saymakla tükenir gibi değil ki...

    Ne inkılapçı insanlar; Milletçe yirmi beş senede aldığımız yolu, yirmi beş haftada nasıl da gerisin geriye gidiverdiler."



    Birinci sayfada ayrıca "Dikkat" başlığıyla okuyucuların istekleri üzerine 4, 5 ve 7. sayıların "ikinci tabını" yaptıklarını ve gazete

    yönetim yerinden sağlanabileceği duyuruluyor. İkinci sayfada " İşte Bu Adamların İç Yüzü! " başlıklı yazının bir bölümünde, Beyoğlu'ndaki Foto Süreyya'dan söz açılmış. Süreyya'nın, siyasi havanın yönüne göre vitrini siyasi kişilerin fotoğraflarıyla süslemesi konu edilmiş. Bir matbaacının Süreyya'nın binasını kiraladığı, Markopaşa'yı dizrnek ve basmak üzere bu matbaacı ile anlaşıldığı, tam basılacak zaman Süreyya'nın yazıları artırdığı haberine yer verilmiş. Süreyya ile matbaacı arasında şu

    konuşma geçiyor:

    - Gizli beyanname basmıyoruz, kanunsuz iş görmüyoruz. Hem sizinle alakası ne?

    - Dizilen yazıların kurşunları benim birader. Ben de sizinle beraberim. Yerden göğe kadar haklısınız. Ama bu herifler (aynen) Atın altında buzağı arıyorlar.

    İşte bu adamların iç yüzü. İnsan Halk Partisi'nede, memlekete de acıyor.









    Markopaşa ·3 Mart 1947 · Sayı: 13

    Stad Matbaası'nda basılan sayının adının altında karikatürist Cemal Nadir'in ölümünden duyulan acıya değinilerek gelecek

    sayıda Nadir'in karikatürlerine yer verileceği belirtiliyor.

    Birinci sayfada " Ricali Devlet Neler Yiyor? Et Yok, Ekmek Yok, Meyve Yoksa Boşan da Semerini Ye" başlıklı haberyorum ile "Görülmemiş Tiyatro" adlı başyazı verilmiş. "Size Kimler İftira Ediyor" başlıklı yazıdan başka "Şakalar" köşesinde, çıkardığı magazinden Aziz Nesin'in yazdığı anlaşılan "Vallahi Batırırım" başlıklı yazıda şöyle deniliyor:



    "...Düz taban da değilim ama, nedense, üstümde bir uğursuzluk var. Tan matbaasına girdim, yıkıldı. Karagözde çalışırdım, Ankara'ya aldılar. Tan gazetesinde muharrirdim, bam. "Cumartesi" adlı bir magazin çıkardım, bam. "Gerçek" gazetesinin sekreteri idim, bam. "Yeni Dünya"da çalıştım, bam. "Görüşler"de yazı yazdım, bam. "Ses" de makale yazdım, bam.

    Hani kayığa binmeye korkuyorum, batacak diye. Her insan, dünya yüzünde, elbette m üsber bir iş yapmak ister. Şimdi benim de yeni bir niyetim var. Halk particiler sıkı dursunlar; zira niyetim Halk partisine girmektir. Alimallah, iki aya kalmaz, onu da batırır, hak ile yeksan ederim."



    İkinci sayfadaki "Milletin Efendisi İşte Bu" başlıklı şiirsel yazıda toplumun anılan kesiminin durumu anlatılıyor. Son kıt'asında

    şöyle deniliyor:



    Vergisinin hesabını düz verir

    Bahar verir, yaz kış verir, güz verir,

    Bir almadan isteyene yüz verir.

    Milletimin efendisi işte bu.



    Diğer sayfalardaki benzer nitelikte olan yazılardan biri de şöyle:



    "Önemle duruyoruz: Bakanlara herhangi bir memleket meselesini sorsanız,

    - Üzerinde önemle duruyoruz, diye cevap verirler.

    Başbakan nutuk verir:

    - Üzerinde önemli duruyoruz.

    Belediye reisimiz Lütfi Kırdar, et meselesinin, süt meselesinin ve diğer meselelerin üzerinde önemle duruyorlar. Ben yirmi senedir, üzerinde önemle durulan meseleler bilirim ki, hala halledilmemiştir. Bu önemde bir uğursuzluk var. Allah rızası için, bir kere de, üzerinde önemsiz dursunlar, belki işler yürür. Yahut da, önemle duracaklarına, önemle yürüseler.





    Markopaşa 10 Mart 1947 Sayı: 14

    Başyazı "Lanet Olsun"dan başka "Halil Menteşe'ye Açık Mektup" ve Cemal Nadir Güler'le ilgili bir karikatür ile bir yazıya yer verilmiş. Yazılar arasındaki "Tatar Ağaları Yaya Kaldı" başlıklı olanında halka suç atıldığı; halkın, aslında gösterilmek istenenden çok daha ileride olduğu vurgulanıyor:

    "Kitapçılara sorarsınız:

    - Niçin böyle çiğ kapaklar içinde en bayat, en kötü, belden aşağılık ve kan kokan kitaplar basarsınız?

    Alacağınız cevap şudur:

    - Bayım, anlamıyor, halk anlamıyor.

    Sorulacak makama sorarsınız:

    - Niçin tam bir hürriyet yoktur.

    - Efendim, daha halk yetişmedi, bu kadarını bile kaldıramıyor.

    Halk gazetesi diye çıkan zevk ve fikir düşkünü paçavraların sahiplerine sorarsınız:

    - Niçin hakikatleri yazmıyorsunuz. neden bu kadar adi?

    - Azizim nasıl anlatmalı. Halk anlamıyor ki...

    Adi Arap filmlerinin kopyası , gözü yaşlı curcuna ve yaygarayı milli film diye yutturanlara sorarsınız:

    - Neden mükemmel eserler meydana getirmiyorsunuz?

    - Efendim, gitmiyor . . . Halk anlamaz, anlamaz bu halk ...

    Memleketin biricik tiyatrosuna sorun:

    - Niçin dön başı mağrur yerli eserleri sahneye koymazsınız?

    - Sansür bırakmıyor ki ... Hem halk da anlamaz...

    Nedir bu halkın çektiği, neden halka bu kadar iftira edilir?

    Biz halkın iyi, doğru, güzel eserlere susamış olduğunu delillerle ispata hazırız. Halk bu geri zihniyetin çok daha ilerisindedir.

    Partilerden, resmi ve hususi müesseselerden en küçük sermayedarlara kadar, hepsi dört nala koşup halka yetişmelidirler. Tatar

    ağaları yaya kaldı!




    Gazetenin dördüncü sayfasında " Markopaşa Ansiklopedisi" köşesindeki "Biliyor musunuz" başlıklı yazı yüzünden, Falih Rıfkı

    Atay'ın başvurusu üzerine, Sabahattin Ali'ye sorumlu yazı işleri müdürü olarak kovuşturma açılacaktır. Bu yazıda savlanan suç unsuru Falih Rıfkı Atay'a hakarettir. Falih Rıfkı Atay, dava gerekçelerini gazetelere-basma gönderilmek üzere hazırladığı bir mektupla açıklamıştır:

    "Bir İstanbul gazetesinde şu satırları okudum: Falih Rıfkı'nın apartmanlarından aldığı hava parası ile ve zaruret içinde geçindiğini biliyor musunuz? Bir Türk vatandaşının apartman veya apartmanları olması ayıp değildir. Fakat benim hiçbir

    apartmanım, gelir getirici hiçbir mülküm yoktur. Bir fikir ve dava gazetesinin başında bulunduğum için, bir de iftira katılarak

    teşhir edilmek istenilişimden maksat ne olduğu meydandadır. Bu gazeteyi mahkemeye verdim. (Cumhuriyet, 13.3.1947).



    Dava konusu yazıyı Rıfat Ilgaz ya da Şerif Hulusi yazmıştır. Sabahattin Ali, mahkemede yazıyı kendisinin yazdığını söylemiş, "mizah maksadıyla kaleme alınmış olduğunu, başka bir kasıt bulunmadığını" belirtmiştir. Ankara 2. Asliye Ceza Mahkemesindeki yargılama ile ilgili olarak Akşam gazetesi (9.4 .1947) şu ,haberi vermektedir:



    [Sabahattin Ali] Falih Rıfkı'yı uzun yıllardan beri tanımakta olduğunu, ona başkaları tarafından ağır tarizler (taşlamalar) yapıldığı halde bir şey demediğini, kendisinin bu yazısına kızarak mahkemeye müracaatını hayretle karşıladığını bildirdi.. Buna karşılık Falih Rıfkı'nın avukatı Kemal Oram, "Sabahattin Ali'nin yazısının hakaret kastı ile yazılmış olduğunu ve cezalandırılması ile Kızılay'a teberru edilmek üzere ayrıca 10.0000 lira manevi tazminata mahkum edilmesini istemiştir. Savcılık ise, Milli Korunma Kanununa göre suç sayılan hava para alma isnadında [suçlamasında] hakaret kastının mevcut olduğunu, yazını maksadının Fatih Rıfkı'yı siyasi mevkiinde lekelemek olduğunu söyleyerek" ( Tasvir 9.4.1947) "Sabahattin Ali'nin Matbuat Kanununun 26 ve Ceza Kanununun 487. maddelerinin işaretiyle aynı kanunun 48. maddesi gereğince cezalandırılmasını" (Akşam, 9.4.1947) istemiştir. Bir hafta sonra yapılan duruşmada Sabahattin Ali daha ayrıntılı bir savunma yapmıştır:

    "...Davacı vekilinin gerek arzuhalinde, gerekse mahkememiz huzurundaki sözlerinde bu yazıyı; surer-i mahsusada müvekkili

    Falih Rıfkı Atay' ı tahri kasıt ve niyetiyle yazdığı ileri sürülmekte, savcılık makamımız da bu yazı ile Falih Rıfkı Atay'ı halkın

    husumetine maruz bırakacak şekilde tahkir ettiğini iddia etmektedir. ( . . . )

    Siyasi bir mizah gazetesi olan (Markopaşa) bazı tezatlardan istifade ederek bir nükte yapmak istemiş, hadiseleri vakalardan

    büsbütün uzaklaştırıp tam bir şaka sahasına dökmek için "Falih Rıfkı'nın apartmanlarından aldığı hava parasıyla ve zaruret

    içinde geçindiğini biliyor musunuz?" diye ciddiyet ve hakikatle alakası olmayan bir cümle tertip ve neşretmiştir. Binaenaleyh,

    bir mizah gazetesinde mizahi bir serlevha altında ve baştan başa mizahi cümleler arasında neşredilmiş bulunan bu bir tek satırın

    Falih Rıfkı Atay'ın şeref, haysiyet ve vakarını kıracak mahiyette bir hakaret telakki edilmesine aklen ve kanunen imkan yoktur.

    Çünkü bizim yazımızı okuyanın onu ciddi telakki etmesine imkan olmadığı bedihidir. [apaçıktır].

    Sadece tezatlar, garibeler [tuhaflıklar], imkansızlıklar bir araya getirilerek mizahi bir tesir yapmaktan başka hiçbir gaye gütmeyen bir latifeden ibaret yazıda hakaret kastının bulunmayacağı izaha muhtaç bir keyfiyet değildir. Falih Rıfkı Atay'ın bunu vakar, haysiyet ve şeref kırıcı bir hakaret telakki ermesi de yanlıştır. Kaldı ki, Ulus Gazetesi'nde sahibi bulunduğum (Markopaşa) ve dolayısıyla şahsım hakkında latife hududunu bir hayli aşan yazılar intişar ermiştir [yayımlanmıştır] . Bunlardan Markopaşa'nın yeni çıktığı sıralarda Ulus Gazetesi'nde intişar eden [yayımlanan] bir fıkrada Markopaşa Gazetesi başlığındaki resim telmih edilerek [dokundurularak] Sovyet selamı vermekle vasıflandırıldığı gibi, daha bir hafta evvel çıkan Ulus Gazetesi'nin ikinci sırasındaki bir fıkrasında da; Troçki'nin eski akrabası olmak ve Vişinski'nin masallarını dinlediğim şeklindeki bu yazıları sırf mizah sütunlarından okuduğumuz için ya aynı şekilde yahut da sükutla karşıladığımız halde hiç kimsenin ciddi telakki [kabul] etmeyeceği bir yazıdan dolayı adalet karşısında hesap vermeye mecbur edilmekliğimizi

    bir tecelli [alın yazısı] olarak kabul ediyor ve yazıda hiçbir hakaret kasıt ve niyeti mevcut olmadığını arz ederek beraatimizi istiyoruz. ( Ulus, 14.04.1947).



    Yargılama sonucunda TCK'nin 482. maddesinin son fıkrası gereğince Sabahattin Ali 3 ay hapis, 100 lira para cezası ve 1000 lira da tazminat ödemeye (Cumhuriyet, 29.4.1 947) mahkum edilir. Ancak bu karara karşın başarılı bir savunma sonucu ceza ertelenir. Gerekçeli karar şöyledir:



    "...Sanığın tacile mani mahkumiyeti bulunmamasına ve ahlaki temayüllerine (eğilimlerine) nazaran cezanın tecili halinde ileride cürüm işlemekten çekineceğine ve nedamet [pişmanlık] eylediğine mahkemece kanaat geldiğinden sanık hakkında hükmedilen

    mezkur [adı geçen] cezanın Türk Ceza Kanunu'nun 89. maddesi gereğince reddine karar verilmiştir. ( Ulus, 2 9.4. 1947)



    Aziz Nesin'in bu davayı değerlendirmesi ilginçtir:

    "... Aklımda kaldığına göre Markopaşa aleyhine ilk dava Falih Rıfkı tarafından açıldı. Bu davayı kaybettik. Sabahattin bin lira

    tazminat ödemeye mahkum oldu. Parayı verdi mi vermedi mi bilmiyorum. Bana kalırsa, Fatih Rıfkı'yı aleyhimize dava açmaya

    sevk eden asıl neden, dava açtığı yazı değil, daha önce, ilk sayımızda çıkan bir manzumedir. Bu manzumeden bizi mahkemeye

    veremeyen Falih Rıfkı, başka bir yazıdan aleyhimize dava açtı. Her ne olursa olsun, Fatih Rıfkı uğurlu geldi, ondan sonra davalar sökün etti.





    Markopaşa 17 Mart 1947 Sayı: 1 5

    Sabahattin Ali kovuşturmaya uğradığı için yeni bir yazı işleri müdürü bulunmuştur: Mücap Nedim Ofluoğlu. O sıralarda İstanbul Şehir Tiyatrolarında figüran olarak çalışan Ofluoğlu şiirle de uğraşmaktadır. Mücap Ofluoğlu, Markopaşa'da görev alışını şöyle anlatıyor:



    "... Aziz Nesin'le tanışmamızın, dost olmamızın sonucu bana "Markopaşa'da Sabahattin Ali'nin bıraktığı neşriyat müdürlüğünü

    alır mısın?" dediler. Galiba biraz da para alacağım düşüncesiyle (...) yapılan teklifi kabul ettim, neşriyat müdürlüğünü aldım.



    Birinci sayfadaki "Anlamıyor musunuz Arkadaşlar!" başlıklı yazıda, ülkedeki çeşitli olayların kaynağı irdeleniyor. Yazı, sonraki

    yıllarda olacakların bir öngörüsü niteliğinde:

    "...Bu iş, İngiltere'nin uzun yıllardan beri Hindistan'da, Mısır'da, Filistin'de, Yunanistan'da yaptığı iştir, anlamıyor musunuz? Yurdumuz buralara mı benzesin istiyorsunuz. Minder çürütenler, sandalye sevenler, koltuğa tutkallı kişiler, Türk gençlerini birbirlerine düşürmek istiyorlar. İç ve dış zorluklardan etekleri tutuşanlar, bazen sağcıları, bazen solcuları tutar görünüyorlar.

    Bir iktidar oyununa alet olduğumuzu anlamazsak, belki de yarın birbirimizi boğazlatacaklar, yeni Türk demokrasisinin ve

    Atatürk'den kalan harici itibarımızın külleri karşısında oturup, sinsi kahkahalarla övünecekler. Sağcı yahut solcu, iki taraftar türlü kalem ve fikir mücadelesi yapabilir. Fakat, faşist barbarlara taş çıkaracak şekilde birbirimize saldırmayalım.

    Milletini sevenler! Hürriyet ve demokrasi mücadelesinde birleşelim. Aldatılıyoruz arkadaşlar!



    "Şakalar" köşesindeki "Abdesthane ibriği" başlıklı yazıda, Markopaşa'da konu edilen kimi kişilerle ilgili olarak gelen eleştiriler

    şöyle yanıtlanıyor:

    "Kimseye, gözünün üstünde kaşın var diyemiyorsun. İdare-i maslahat icabı, köre şaşı, şaşıya şehla, şehlaya badem gözlü demek

    lazımmış. Affetsinler; yapamıyorum bunu. Bu yüzden dostlar incinirmiş, arkadaşlar gücenirmiş ... Ne yapalım? Hemen yapıştırıyorlar:

    - Bak nanköre, falanca zaman kahve ısmarlamıştım. Şimdi aleyhime döndü.

    - Gördünüz mü haini ... Tramvayda yerimi vermiştim. Şimdi bana atıp tutuyor.

    - Adam enik, yetiştirdik de işte böyle oldu.

    - Besle kargayı, oysun gözünü.

    Ne yapalım, kim dedi onlara, papağan dururken, karga beslesinler diye.

    Bir gün bir arkadaş gelir:

    - Yahu ... Herifi rezil etmişsiniz. Bana iyiliği dokunmuştu. Bari dostlarımız, dostlarının listesini versinler de, zülfü yara

    dokunmayalım, bunu mu istiyorlar?

    Biz halkın ve halka dost olanların dostuyuz. Bir gün Borazan Tevfik'i saraya çağırmışlar. Ser musahip Nadir ağa,

    -Tevfik, demiş, taklit yaparak, efendimize hoş vakit geçirteceksin.

    - Yapamam efendim.

    - Neden?

    - Yapamam işte...

    Ser musahip ısrar edince, nihayet şöyle demiş:

    - Arnavut taklidi yapamam, Tüfekçi Tahir Paşa darılır. Arap taklidi yapamam, Arap İzzet paşa kırılır. Çerkes taklidi yapamam,

    Çerkes Tahsin paşa, gücenir. Zenci taklidi yapsam, zatıaliniz alınırsınız.

    Sonra Borazan Tevfik, bir ayağını havaya kaldırır, elini ileri doğru uzatıp boynunu kıvırır.

    - Kala kala, bir· bu kaldı, der.

    - O ne Tevfik?

    - Apteshane ibriği efendim.

    Şimdi biz de doğru söylesek, Recep Peker darılır. Güneşe karşı baksak, zülfü yara dokunur. İstanbul'u ağzımıza alsak Lütfü

    Kırdar alınır. Hürriyet yok desek... Kala kala bir apteshane ibriği kalıyor, ondan mi bahsedelim?


    Bu sayıdan sonra 24 ve 31 Mart günleri çıkması gereken Markopaşa'nın iki sayısı zamanında çıkarılamamıştır. Nedeni, Aziz Nesin'in, Amerikan emperyalizmi ve Türkiye'ye uygulanmaya başlanan Truman Doktrini'ne karşı yazdığı "Nereye Gidiyoruz"

    başlıklı bir broşürden dolayı tutuklanması ve matbaalara yapılan baskılardır. Mücap Ofluoğlu, Aziz Nesin için savcılığa dilekçe ile başvurur ve "Bu hareketin kanunsuz olduğunu ve eğer mevcut gösterilen bir matbuat suçu varsa bunun takibatını yapmanın

    savcılığa ait olacağını" bildirir. Şerif Hulusi de vali ile görüşür. Hiçbir sonuç alınamaz.



    Şerif Hulusi, Sabahattin Ali'ye yazdığı

    "...21 Mart 1947 günlü mektubunda bu durumu şöyle anlatıyor:



    "İki gözüm Sabahattin Ali;

    Sana üzülecek bir haber vereyim. İstanbul Emniyet Müdürlüğü dün sabah Markopaşa İdarehanesinde ve Stad matbaasında araştırmalar yapmış. Mevzuu da Aziz'in yazmış olduğu "Nereye Gidiyoruz?" broşürü imiş ... Bugün sabah iki polis Aziz' i aldı götürdü. Bu mektubu saat 16'da yazıyorum. Yedi saat olduğu halde, hala Aziz gelmedi ... Stad matbaasını tekrar açmışlarsa da, Sacit'ten broşürleri ve Markopaşa'yı basmamak hususunda teminat istemişler... Haluk [Yetiş] , [Mim] Uykusuz, Mücap [Ofluoğlu) ve ben gözlerinden öperiz...



    Markopaşa'yı çıkarma yolları denenmektedir. Haluk Yetiş, Sabahattin Ali'ye yazdığı iki ayrı mektupta bu konuyu anlatmaktadır:



    -Sabahattin Bey Aziz'den henüz haber alamadık. Mamafih, bugün veya yarın bırakılma ihtimali var. Öğrendiğime göre, maksatları Markopaşa'nın neşrini sekteye uğratmakmış. Her ne ise şimdi ben, bu hafta için Markopaşa'yı çıkarma ya gayret edeceğim. Ümit yüzde doksan, makine ile dizmek şimdilik imkansız. El dizgisi ile hiç olmazsa 25-30 bin olsun basacağım... " (24 Mart 1947)

    "...bütün uğraşmalara rağmen henüz Markopaşa'yı çıkarmak mümkün olmadı. Bazı yeni birtakım usulleri denemekle meşgulüz. Bugün klişe usulünü deneyeceğiz. Eğer muvaffak olursak yazı dizme meselesinden kurtulmuş olacağız. O da olmazsa belki de mimeografla basacağız . . . Bir mahkeme davetiyesi geldi. Ben o sırada idarede olmadığım için ne mahiyette olduğunu

    anlayamadım. Galiba Fatih Rıfkı davasına ait..

    Haluk Yetiş . . .

    (1 Nisan 1947)





    Markopaşa · 7 Nisan 1947 Sayı: 1 6

    Basılacak matbaa bulunamaması yüzünden iki hafta çıkamayan gazete "Gutenberg Matbaası" adı verilen teksir makinesi ile

    basılmıştır. İki yapraklı, ancak sadece ön yüzleri basılan ve arka yüzleri beyaz kalmış olan Markopaşa'nın başlığının altında şunlar yazılıdır: "Muharrirleri nezaret altına alınmadığı ve hapse girmediği zamanlarda çıkar. Siyasi mizah gazetesi. Sayısı 5 kuruştur. Sahip ve yazı işlerini idare eden Mücap Ofluoğlu. Markopaşa'nın başına gelenler gazetede şöyle konu edilmiştir:

    "...Dünyaya karşı demokrasi göstermeliğimiz bir Demokrat Partimiz var, Amerikalılardan 150 milyon borç alacak kadar

    hürriyetimiz var. Ağaçlar bu yıl boy atmadı, otobüste kaba etime kıymık battı, bu nasıl hükumet, diye kokmaz bulaşmaz, tavşan

    tersi muhalefetleriyle apartman diken muhalif gazetecilerimiz var. Herkes dilediği gibi düşünmekte, düşündüğünü yazmakta

    serbesttir diyen Başbakanımız var. Evet bütün bu bol hürriyet numaraları; demokrasi varyeteleri muhalefet cambazlığı arasında şu küçücük mizah gazetesini çıkarmaya imkan yok... Markopaşa meğer ne kadar büyük bir kuvvetmiş ... Biz onlardan, onlar bizden korkuyor. Korku dağları beklermiş, şimdi matbaaları bekliyor. Hiçbir matbaa Markopaşayı basmıyor. Muharrirleri nezaret altına alınır. Mahkemeye verilir. Tehdit edilir. Yer yer aleyhlerine nümayişler tertip edilir. Sözüm ona rekabet maksadı ile sürülerle mizah gazeteleri çıkartılır.

    Ey bir cılız kalemden dile gelen hakikat. Sen devleti bile korkutacak kadar mı korkunçsun? Dünyaya niçin geldiğini, niçin yaşaması ve niçin ölmesi lazım geldiğini bilen insanlar bu gazeteyi çıkarıyorlar. İşte, okuyucular, size bir gazete takdim ediyoruz ki , bundan yarın , küçük menfaatleri, mikroskopik kaygıları, günlük endişeleri ve sandalye sevdaları uğruna medeni cesaret göstermeyenler utanacaklardır. Hür (?) matbuat tarihimizin yüzü kızaracaktır,. Ve insanlar layık oldukları idareye müstahaktırlar. Şimdi gazetemizi teksir makinesi ile basıyoruz. Bu makineye GUTENBERG Matbaası ismini verdik.

    Gazetemizi bastırmamak için bütün matbaalara tesir yapanlar inşallah bu on kiloluk makineyi da mühürlemek, kırıp parçalamak

    gibi gülünç bir duruma düşmezler ...



    Teknik olanaksızlık nedeniyle ilk kez karikatür konmayan sayıda, çeşitli kısa haber ve yorumlar yer almıştır.



    Bu sayının çıkarılışı başka sorunları da getirmiş, yazarlar yine soruşturmaya uğramıştır. İlerisini Haluk Yetiş'den dinleyelim:



    "...Mahkemeler, sıkıyönetimin baskısı, ikide bir kapatmalar, dava açmalar, toplatmalar başlı başına bir uğraşıyı gerektiriyordu.

    Bunlarla uğraştığımız kadar Markopaşa'yla uğraşamıyorduk. Matbaa sahiplerini sıkıştırdılar, gazeteyi çıkaracak yer bulamadık.

    Gutenberg matbaası sorunumuzu çözümledi. Gazeteyi Gutenberg matbaasında çıkardık. Polis seferber oldu, Gutenberg matbaasının yerini bulmak için. Fakat uğraşmaları boşuna gitti. En sonunda bizi sorguya çekmek zorunda kaldılar. Gutenberg matbaası, elimizin altındaki teksir makinesine verdiğimiz addı. Teksir makinesi aldık zorunlu olarak. Derginin iç sayfalarını ön yüzlerini, arka yüzleri beyaz basabildik ancak. Bu basılmış kağıtları da birbirine telleyerek tutturduk. Bir gün, gece sabaha kadar sürdü bu işlem. Mehdi Zıt, Osman, Mücap Ofluoğlu, Uykusuz ve ben çalıştık bu işlerde. Fiyatını da beş kuruş koymuştuk, fakat bir liradan alıcı buluyordu. [Her zaman] 60 bin satılan gazeteyi biz ancak yirmi bin kadar hazırlayabilmiştik

    Haluk Yetiş, bu sayıyla ilgili olarak sonradan şunları söylemiştir:

    "...Matbaa sahiplerine öylesine baskı yapıldı ki, gün geldi gazetenin dizgi tertip işlerini yaptıracak yer bulamadık. Başvurduğumuz hiçbir matbaa olumlu cevap vermeyince bir sayı dizilip basılamadık. Ne yapmalıydık? Ne yapılabilirdi? Düşündük, ölçtük, sonunda bir teksir makinesi almaya ve dergiyi bu makinayla çıkarmaya karar verdik. Bildiğimiz teksir makinası ile iki sayfalık gazete çıkardık. Bu işi teksir makinasında ben, Mustafa Uykusuz, Mücap Ofluoğlu, Mehdi Zıt çıkardık. Onlar da ücret filan söz konusu olmadan yardımcı oluyorlardı. Basılan iki yaprağı zımba teliyle birleştirerek ancak on beş bin kadar yapabildik Buna bir matbaa adı koymak gerekiyordu yalnız. Bakalım ne yapacaklar dedik, basıldığı yerin adını "Gutenberg" matbaası koyduk ve piyasaya sürdük Teksirle basılan bu sayılar bile bir tek iade dönmemek üzere satıldı .

    Basın tarihimizin bu ilginç olayını bir de Aziz Nesin'den dinleyelim:

    "... Bir arkadaş daktilo başına geçti. Durmadan aynı sayfaları tekrar tekrar yazıyordu, öbür arkadaşlar, mumlu kağıtları teksir

    makinasında basıyorduk. Bu iş geceli gündüzlü iki üç gün sürdü. Bu suretle ancak yirmi bin gazete çıkardık Bu iptidai

    [ilkel] çalışma tarzından dolayı ilk matbaayı icat eden adamın ismine izafeten [ilişik olarak] Gutenberg matbaasında basılmıştır

    diye yazdık Vilayet makamına da, teksir makinasından ibaret Gutenberg matbaasını açtığımıza dair müracaatta bulunduk.

    Bu suretle basılan yirmi bin gazeteyi yalnız İstanbul'a çıkardık Çıktığı gün gazete kalmamıştı." (Medet, 1 .6 . 1 950)





    Markopaşa 14 Nisan 1 947 · Sayı: 17



    Markopaşa'nın bu sayısı yine daktilo dizgisiyle yapılmış ve Berksoy Basımevinde iki misli ücret karşılığında basılmıştır. Sahip

    ve yazı işleri müdürü Mücap Ofluoğlu görünmektedir.

    Aziz Nesin Ankara'da bulunan Sabahattin Ali'ye yazdığı rnektubunda "Mutlaka, mutlaka ve yine mutlaka bir baskı makinesine ihtiyacımız var. Ne yapıp yapıp bunu elde etmeliyiz. Baskı makinesi için dilen, borç bul, avans bul, ne yap yap, bu işi. yapalım. Kısa zamanda borcu öderiz" demektedir. 18 ve 23 Nisan 1947 tarihli mektuplardan anlaşılan, Berksoy Basımevinin arızalı bir makinesi 200 lira karşılığında tamir ettirilmiş ve ayda 350 lira karşılığında kiralanmışrır. Ama Nazım Berksoy, daha fazla para isteyip sözleşmeyi yapmaktan vazgeçmiştir. 26 Nisan 1947 tarihli rnektubun ilerisinde Aziz Nesin şöyle demektedir:

    "... Nazım baktı ki, makine bizim elimize geçince tıkır tıkır işliyor, hayatında 350 lira kazanmamış olan çingene herif mukaveleyi imzalamaktan vazgeçti ( . . . ) Şimdilik makineyi zorla kullanıyorum. Mahkemelik olacağız. Her ne olursa olsun, başka yapacak bit şey yok



    Gazetenin birinci sayfasında "Büyük Ölüler Kongresi" başlığıyla siyasal yergiler ele alınmış. Bir de "mevlut" duyurusu göze

    çarpıyor. Şöyle deniliyor: "Ankara nümayişlerinde katledilen sevgili varlığımız Fikir Hürriyeti için ölümünün kırkıncı gününe müsadif pazartesi günü Hacıbayram Camii şerifinde öğle namazını müteakip, afişler yırtılmak sureti ile, demokrasinin ruhuna rahmet okutulacağından rahmetlinin akraba ve dostlarından arzu edenlerin, bilhassa Şükrü Sökmensüer'le, Reşat Şemsettin Sirer ve Cevdet Kerim İncedayı' nın eşleri ile birlikte teşrifleri rica olunur.



    Üçüncü sayfada "Çat içeride, Çat Dışarıda" başlığıyla Markopaşa'nın ve yazarlarının başına gelenler anlatılmıştır. "Nereye

    Gidiyoruz diye bir broşür yazmıştım" cümlesinden Aziz Nesin, "Zaten bendeniz kadroya dahil oldum" cümlesinden de Rıfat Ilgaz tarafından yazılmış olabileceği sanılan yazı şöyle:



    Burada sözü edilen broşür, Aziz Nesin'in Arnetikan emperyalizmi ve Türkiye'ye uygulanan Truman Doktrini'ne karşı yazdığı
    bir broşürdür.
  • "beni anla günsel, sevmenin ne olduğunu bilerek seviyorum seni"
  • 272 syf.
    ·Beğendi·9/10
    Merhaba dostlarım. Uzun, yorucu ve yollarda geçen bir gün olunca bugün haliyle kitap okumak için gene hafta sonunu bekleyemediğim bir vakit geçirdim. 3 4 saatim yollarda, 1 2 saatim de beklemekle geçince bu fikrimin çok isabetli olduğunu anladım ve değerli bir dostumun tavsiyesiyle okuduğum bu PSİKOLOJİ kitabında gerçekten de Kendimi Buldum! diyebilirim artık. Gerçekten EĞİTİM çok önemli bir basamak ve bu basamaklar çıktıkça azalmıyor. Sürekli genişliyor bir evren misali. Gelin hep beraber o basamağın ilk adımıyla başlayalım:

    Yirminci Yüzyılın belki de en iyi ve okullarda da okutulan psikoloğu Rollo May gerçekten çok iyi bir tercihti. Bugün gördüğüm kitabı kitap olduğu için mi okursunuz yoksa yazarı için mi okursunuz tarzında bir paylaşım görmüştüm. Ben bu iki seçeneğe de kısmen katılan birisi olarak çok etkilendiğimi sanırım defalarca belirteceğim. Sanırım içeriğini açıklamakla devam edeceğim.
    https://eksiup.com/p/7f1350385vy7

    Kitap genel anlamda nelere değiniyor diyeceksiniz. Kadın ve Erkeğin -CİNSİYET AYIRMADAN- günlük hayatta yaşadığı ve toplumun NORMAL dediği bakış açısını nasıl değerlendiği ve genelde yaşadığı HAKLI uyumsuzluk. Mesela buna kendimden örnek verecektim ki mevzu uzamasın diye vazgeçtim direkt. Bir yerde de sinirim bozuluyor tabi.

    Misal çok güzel bir noktaya değiniyor yazar gene. Öğrencilerin Öğretmenlere Bir Şey Öğrettiği Yer Neresidir? Sizlere bu soruyu sorsam ne cevap verirsiniz? Bugün denedim ama tatmin edici bir cevap alamadım. Geneli HAYAT oldu. Bu da olabilir ama tek başına anlamsız. Tabii ki kitabın da konusunu oluşturan Psikoterapi. Sonuçta bir insanın en yakınına bile anlatamadığı sırlara sahip 2 kurum var. Psikolog ve Rahipler. Her iki gruba da bu konuda bol şans.

    Bir diğer değinmemiz gereken nokta da 20 yaşını aştıktan sonra Askere gidip gelmiş ya da okulunu bitirmiş Erkek ve Kadın arkadaşlarımızın GÜNCEL AİLE SORUNU diyebileceğimiz muhabbet. Hemen anladığınızı tahmin ediyorum ama gene de belirteyim: Evlilik. Günümüzde hep görüyoruz bu sıkıntıları. Aşk ilişkilerinde bozulma, evlilik iptali, nişan atma gibi tatsız konular. Aslında nedeni çok basit ve yazarımız da bunu çok güzel özetliyor. İnsanlar EŞ dediklerinin kendilerindeki eksikleri giderme, boşluklarını doldurma gibi yanlış yerleri tamamlamalarını bekliyorlar. Eşiniz sizi anlayan, zor zamanlarınızda sizi yalnız bırakmayan, sıkıntınızda size omuz olan biri olduktan sonra hep bir farklı beklentiler içerisine girmek bana yanlış geliyor. Sonuçta bir evlilik terapisti falan değilim, kendi düşüncem bu yönde. Belki de ben yanlış düşünüyorumdur.

    Bazı insanların son dönemde büründüğü tabiri caizse VURDUMDUYMAZ tavırlara karşı serzenişler yükseliyor. Bununla ilgimi dikkatimi çeken bir hadise de sayfa 64’te gözüme çarpınca da notumu aldım. Bazı kelimeler vardır hayatımızda. Aşk, Sevgi gibi ve bunun dışında da Doğruluk, Bütünlük, Cesaret, Özgürlük, Benlik gibi. Herkesin kafasında bu tanım farklıdır. Kafalar karışmasın diye düşünecek olursak mesela birisi giyinmeyi Özgürlük olarak nitelerken diğeri bunu Cesaret olarak da niteleyebilir. Karşı taraftaki kişinin bunu ve anlamını anlayamayacağından açıklamak bile istemezler bazen ve birbirini anlamayan insanlar en yakınlar bile olsalar birbirinden uzaklaşabilirler. Bu dürtülerde birbirimize yardımcı olabilirsek bütün dünyayı kesinlikle düzelmek imkansız ancak kendi dünyamızı çok güzel bir şekle sokabiliriz. Bize de bu yeter. Bizi tüm dünya değil sadece kendimiz ilgilendiririz ne de olsa değil mi? Yanımızdakiler bize yeter, yetmeli.

    Bu konuya devam edersem bunu çok garip bir örnekle açıklamak istiyorum. Çoğunuz dikkat etmiş bir o kadarınız da umursamamıştır. Bakalım mı? Minik, şeker bir çocuğu karşınıza alın. Çocuk değil konuşmak; sadece anne, baba, dayı gibi basit kelimelerle beraber adını söyleyebiliyor olsun. Bu çocuğun ismi de Ali olsun. Siz bu çocuğa Ahmet dediğinizde istediğiniz kadar şebeklik yapın, istediğiniz kadar gülerek söyleyin, çocuğun bir surat yaptığını göreceksiniz. Hatta beklemediğiniz derecede kızabileceğini de göz önüne alın ve kolay kolay denemeyin bile şuan. İsmini doğru söylemeyerek ondan bir nevi kimliği -belki de sahip olduğu tek şeyi- çalmış olacaksınız. Bu İncil’de bile bir ayette geçiyor biliyor musunuz? Aynen veriyor ve bu paragrafı bitiriyorum: “Onların isimlerini hiç var olmamışçasına yeryüzünden sileceğim.” Bu ölümden bile daha korkunç bir tehdittir. Ölüm vardır, çare yoktur ama tamamen silinmek...

    Beğendiğim sözleri özellikle paylaşmak istiyorum. Gerçekten çoğu da güzel mesajlar benim için.
    -Böylesine parçalanmış bir dünyada ben nasıl iç bütünlüğü sağlayabilirim? (S.9)
    -Eğer birey devamlı aşamayacağı problemlerle yüz yüze geliyorsa, deneyeceği son savunma metodu, yaklaştığını fark ettiğinde bile tehlikeyi umursamamak olacaktır. (S.26)
    -Sevdiğini kaybetmek insanın iç dünyasında ‘esneyen bir kara delik’ etkisi bırakır. (S.28)
    -Ölüm, en mutlak ayrılık, en sonsuz yalnızlık ve en kesin dışlanmadır. (S.32)
    -Geleceğimizin planlanmış ve parlak olduğuna inananlar aramızda en saf ve aptal olanlardır. Hayal gücünden ve kıvrak bir anlayıştan biraz nasibini almış olan herkesin içi şüpheyle doludur. (S.35)
    -Gelecekte olabileceklere oranla günümüz tehlikeleri daha az korkutucudur. (S.41)
    -Yaşam kendi varlığını devam ettirme ve kendini aşma uğraşısıdır. (S.132)
    -Eğer yaşamamak bir seçim olabiliyorsa, bu bize yaşamaya devam etme kararının ne denli hayati önem taşıdığını kanıtlar. (S.159)
    -Bir anda parlayacak şöhretin canı cehenneme! (S.161)
    -Cahilliği kabul etmek bilgeliğin başlangıcıdır. (S.173)
    -Yapmacıklık ve ikiyüzlülük, açık bir düşmanca tavırdan çok daha fazla sevgiyi engeller çünkü düşmanca tavır en azından dürüst olabilir ve bu yüzden belli bir çabayla aşılabilir.

    Bu satırların dışında ekleyebileceğimiz neler var onlara da bakalım istiyorum. Özgürlük, sorumluluk, içsel bütünlük, sevgi ve cesaret. Hepsi ve daha fazlası kimsenin tamamen erişemediği ideal özelliklerdir ve bizler için psikolojik hedeflerimizi çizerler. Stres ve Meditasyon bu durumlar için özetlenebilecek bir başlık kanımca. İyi, Kötü, Çirkin tanımını duymuşsunuzdur. Buna benzeterek bitirelim.
    -İyi Stres; Yüksek Konsantrasyon, Yüksek Enerji, Motivasyon ve Başarma Dürtüsü.
    -Kötü Stres; Gerginlik, Endişe, Kızgınlık, Depresyon, Çaresizlik,
    -Çirkin Stres; Sürekli Yorgunluk, Kronik Depresyon, Sağlık Sorunları ve ÖZGÜVENSİZLİK.

    Böylelikle gecenin sonunda kitabımızın incelemesini tamamlamış bulunuyoruz. Dile kolay tam 4 saat boyunca inceleme nasıl daha iyi hale gelir diye çabaladım. Çünkü ileride en başta kendim olmak üzere birçoğumuzun faydalanacağına inandım. İnşallah kişisel anlamda mükemmeli hedefleyen ve buna ulaşan bireyler oluruz. Kendimize, çevremize ve topluma faydalı insanlardan olmayı umut ediyorum. Kendinize iyi bakın, esen kalın. İyi akşamlar, keyifli okumalar dilerim..
  • Bu platformda çokça okunan Nurettin Yıldız'dan inciler;

    👉🏻 Kadınların "yanlarında mahremleri olmadan” 90 kilometreden fazla araba kullanmalarının dinen yasak olduğunu söyledi, (mesafe ya da hız tam ne diyor anlamadım.)

    👉🏻 Mesela İstanbul'dan Bolu'ya tek başına bir hanımefendi araç kullanarak veya başka bir bayanın aracına binerek gidemez” dedi

    Sevgili hanımlar, cidden her şeyi bir kenara bırakın. Bu sözleri söyleyen, sizleri kısıtlamak isteyen, sizi hakir görüp önüne de dini kalkan yapıp, kendini korumaya almaya çalışan bu ve benzeri kişilere neden prim veriyorsunuz?



    Kaynaklar;

    https://onedio.com/...i-dinen-yasak-885435

    https://www.google.com/...nmalari-dinen-yasak/

    Daha fazlası da var siz bulursunuz.

    -Merak ettiğim için soru sordum ve iletiyi gün içinde sileceğim.-
  • Yaşadıklarımdan öğrendiğim bir şey mi var bilmiyorum ama edebiyat için çok güzel malzeme oluyor. Bugünlerde yeni bir öyküye başlayacağım. Hayalinin peşinden koşarken çok zorluk yaşaması, bu karakterin akrabaları tarafından kötü bir şekilde anlatılması ve onu karalamaları, hayatının ters gitmesi, derdini kimseye anlatamaması, onu anlamamaları. Daha sonra karakteri ikileme sokacağım. Karakterin babası ona şart koşacak. Ya aileni seçeceksin ya da üniversiteni. Gidersen hakkımı helal etmem ve asla maddi desteğinde bulunmam. Evde oturacaksın. Bu karakter ya ailesini seçecek ya da okulunu. Bir de kritik bir darbe daha vuracağım karaktere. Bu karakterimiz aynı zamanda hasta birisi. Beyninde kötü huylu tümör var. Ameliyat olursa ya kalıcı hafıza kaybı ya da masada kalma riski. Ameliyat olmazsa da 3-4 yıl içinde beyin ölümü gerçekleşecek. Bu karakterin durumunu aile asla bilmiyor. Çevresi de pek bilmiyor. Söylemek de istemiyor. Ona acıma duygusuyla yaklaşmalarını istemiyor. Bütün çözüm yollarına başvuruyor ama üniversitesine gidemiyor. Gitmek önemli değil. Gittiğinde o süreçte tek başına ve beş kuruşsuz nasıl yaşayacağını bilemiyor. İş başvuruları da olumsuz sonuçlanmış. Bir maddi geliri yok. Ya gidecek ya da kalacak bu karakter. Gidemedi ama evde de kalmak istemiyor. Çünkü, biliyor ki her gün akrabaları gelip onu sinir edecek. Ailesi ona ayrı laf vuracak. Bu karakter de en sonunda dayanamayıp intihar edecek ama organlarını bağışlanacak. Öncesinde imza atıyor belgelere. Ölürken bile yaşam oluyor bazılarına. Kendisi yaşarken hiçbir bok olmamış. En azından ölsün de akrabalarına ve bazılarına vicdan azabı olsun. İntihar mektubunda tek bir ricası var. Mezar taşında sadece şu yazsın; "Zavalli bir edebiyat öğretmeni adayıydım oysa!"...
    Öykünün gidişatı böyle olacak. Ya yazılacak ya da yazılmayacak ama bir şeyler sona erecek muhakkak...