• Afrika'nın az gelişmişliğinden söz edildiğinde, Almanya'da Mecburi Çalışma Hizmeti sürgünlerini iki sene görüp yaşayan Fransa'da bizler, acaba üç asır boyunca milyonlarca adamımız, özellikle de en genç ve en gürbüzleri ülkemizden koparılsa, zincire vurulsa ve başka dünyaya götürülse, ekonomimiz, kültürümüz, halkımız ne hale gelirdi diye bir hayal edelim!
  • Hepimiz çocukken izlemişizdir ‘’ Al Yazmalım ‘’ filmini. Bildiğiniz üzere filmde Türkan Şoray yıllara kazınan o soruyu sormuştu: Sevgi Neydi ? sevgi gerçekten ‘’ Emek ‘’ midir. Cevabı bulabilmek için öncelikle isterseniz işin film boyutundan çıkıp, tekrar edelim. Sevgi Nedir ?
    Gözlemlediğim kadarıyla herkesin bir görüşü, bir düşüncesi en azından bir yorumu mutlaka var. Bu soruyu kime sorsam çok güzel cevaplar alıyorum. Cevap verenler aslında kendi hislerini, duygularını ve iç alemlerini bir nevi açık ettiklerinin de farkında değiller. Mesela sevdiği için hayal kırıklığına uğramış biri için sevgi kırılmaktır. Sevdiği için acı çeken birisi için sevgi acı çekmektir. Sevdiği için göz yaşı dökmüş biri için sevgi ağlamaktır. Bakınız bu liste çok uzar gider. Aslında tüm bunları belki de seven herkes yaşıyordur. Ama kim için hangisi ağır basıyor ise sevgi onun için öncelikle odur. Olaya farklı bir açıdan bakacak olursak. Sevdiğiyle mutlu birisi için sevgi mutluluktur. Ama ayrıldığı zaman sevgi hicrandır. Sevdiğine kavuşamayan biri için sevgi hasrettir. Kavuştuğu zaman ise sevgi vuslattır. Şimdi bi düşünelimsevgi hangisidir ? ayrılık mı, hasret mi, vuslat mı, acı çekmek mi, yoksa mutlu olmak mı ? sevgi hangisidir ? sevgi değişken midir ? yada sevgi hepsi midir ?
    Biz insanlar birini sevdiğimizde mutlaka bir çıkarımız olduğu için severiz. Rica ediyorum kimse buna itiraz etmesin. Çünkü bu bir gerçektir. Bir anne çocuğunu, dokuz ay karnın da taşıdığı için nice acılar, nice zorluklar çeker, o evlat o kadına annelik duygularını harekete geçirir ve o anne evladını sevmeye başlar. Çünkü çektiği acıların hatrı vardır. Çünkü kendisi anne olmak ister. Ve o çocukta ona annelik hissettirir ve onu anne yapar. Böylece annelik sevgisi başlar. Aslında burada çok farklı şeyler de söz konusu ancak onlara girmeyeceğim çünkü değinmek istediğim şey farklı ki oda şudur: Anne, sevgisi karşılığında farkında olmasa bile, çocuğundan bir karşılık alıyor. Beni birazdan daha iyi anlayacaksınız. Lütfen düşün. Birini niçin seversiniz ? ya çok güzeldir, ya çok tatlıdır, ya çok hoş samimi bir kalbi vardır. Yada belki de cinsel arzularınız için. Yani seviyoruz ama bir şeyleri umarak ya da istediğimiz için seviyoruz. Neden kimse çirkin deli bir kızı yada erkeği sevmiyor ? burada başka bir şey var ? evet burada kendi arzularımız ve onlara ulaşma istediği var. Peki sevgi karşılığında bir şey beklemek midir ? sevgi, karşılığında bir şeylere ulaşabilmek midir ? biz beşeriler için belki de sevgi budur. ama bu sevgiyi değiştirmez. Asıl sevgi bu değildir. Yüce Rabbimiz, bizi yoktan var etti. Bunun karşılığında bizden hiç bir şey istemedi. Çünkü zaten Kendisi herşeye sahip evet bize bile. Sonra bizi sevdi değil mi ? peki neden ? niçin bizi karşılıksız sevdi ? oysa biz Ona nankörlük ediyoruz. İbadet bile etmekten aciziz oysa o ibadetler bizim gerekli, ALLAH için değil. Nimetlerden faydalanıp şükretmiyoruz, lütfen bir çoğumuz bunu kabullensin ki birilerini ALLAH’tan daha çok seviyoruz. Yalan mı ? bence doğru sadece o kişiler bunun farkında değil. Ama dikkat edin ki o bizi yine de çok seviyor. Herhangi bir alacağı yok bizden aksine bize türlü türlü nimetler lütfediyor. Bize herşeye rağmen merhamet ediyor. Öyle değil mi ? evet arkadaşlar gerçek sevgi karşılığında bir şey almamaktır. Gerçek sevgi alış veriş yapmak değil. Sadece vermektir. Ve gerçek sevgi Yüce Rabbimizin bize olan sevgisidir. Bu sevgiye sahip olduğumuz için sonsuz şükürler olsun. Zahmet edip okuduğunuz için hepinize müteşekkirim.
    Görüşleriniz benim için önemlidir. Yanlışım varsa anlayışınıza sığınıyor, düzeltmenizi beklerim.

    Okan TAŞKIN ✍🏻
  • 210 syf.
    ·9/10
    İnsanoğlu psikolojik olarak binlerce yapıdan müteşekkil fazlasıyla kompleks bir bütündür. Ve çoğu zaman insanın ruhuna ayna tutmak mümkün değildir. Esasında edebiyatla soyut bir şekilde husule gelen hayal gücüyle şekillenen destansı dünyaların her biri yazarın ruhi yapısını çözümleyen birer varyanttır. Bazen okunan eserlerde bunu fark etmek mümkündür. Bozkırkurdu'nda ise Hesse daha genel bir yapıya ulaşmayı hedefler. Zira her ne kadar kendinden izler taşımış olsa da insanın doğasının çok parçacıklı yapısının genel bir ifadeyle yansıtılması, herkes için geçerli nüansların ortaya çıkmasını sağlar. Bir kere düşünüldüğünde insanın içindeki vahşi ve mutedil tarafların iyi bir şekilde dile getirilmesi; her insanın kendi yönlerini keşfetmesini sağlayabilir. Zira her bir duygumuz bir canlı figür şeklinde karşımızda arzı endam etseydi biz de bunu seyretme şansını yakalamış olsaydık, belki daha fazla dengeli bir ruh hali çizmeye gayret ederdik. Bu yüzden Bozkırkurdu sadece Hesse'nin değil bazen her insanın dünyası oluverir. Çünkü genel kaideler her insan için değişmez. En azından ruhi yapımızın çok bileşenli yapısını anlatı vasıtasıyla öğrenmek olasıdır. Sonrası ise Harry Haller'in yaptığı gibi hayal gücümüze bağlıdır. Ruhumuzu kişiliğimizi bin parçaya bölüp her bir parçaya ait figürü aynı masada oturtup istişareler yapmak ve bu anlatıyı kağıda dökmek iç dünyamızı haritalandırmak için oldukça ilginç bir metot olabilirdi. Herman Hesse bu yönden bir farkındalık yaratmış, okuyarak kendi kendimizi fark etmemiz mümkün. Herkesin içinde bir Bozkırkurdu var. Fakat bu Hesse'ye özel kurt olarak suretiyle kendini gösterir. İnsanın içine yönelmesini öğütleyen bu eserle herkes kendi dünyasında yeni keşiflere açılabilir. Bu macera da karşılaşılan her canlı kimliğe eklenecek doneleri oluşturur. Önce Hesse'nin dünyasının okunması, içe yönelik seyahatlerde klavuz görevi görebilir. Yeter ki hayal edelim :)
  • bir gün bana, bir bankta oturduğumuzu hayal edelim, dedi. sanki dünyada sadece ikimiz varmış gibi sessiz bir ortam, hafiften yağmur çiseliyor. hava serin ama üşütmüyor. en sevdiğimiz şarkı çalarken, ben başımı omzuna yaslamışım. aylar geçti üzerinden. kaç defa yağmur yağdı kim bilir. artık en sevdiğimiz şarkı hiçbir yerde çalmıyor. hava serin, bu kez biraz üşütüyor. ben hâlâ aynı banktayım sevgilim. peki ya omzuma yasladığın başın?
  • Bahçenin girişine yakın bir yerde kocaman bir gül ağacı vardı: bu ağacın gülleri beyazdı, fakat üç bahçıvan bu beyaz gülleri kırmızıya boyamakla meşguldü. Bu durumu garipseyen Alice, olan biteni daha yakından görmek için bahçıvanların yanına gitti.
    Lewis Carroll
    Sayfa 63 - İş Bankası Kültür Yayınları
  • 154 syf.
    ·3 günde·Beğendi·8/10
    Esas kitabın incelemesine başlamadan önce seri şeklinde okunabileceğini düşündüğüm için iki ayrı kitabı önermek istiyorum.

    İlk olarak Yerkürenin En Güzel Tarihi kitabı ile başlayabilirsiniz.

    Bu kitap; yıldızların, gezegenlerin, gökadaların, elementlerin kısacası tüm evrenin oluşum teorileri üzerinde duruyor. Sonrasında yerkürenin milyarlarca yıl içerisinde yaşadığı evrim sürecini; yanardağ faaliyetlerini, karaların ve okyanusların hareketlerini, atomların farklı yapılar oluşturarak yaşadıkları dönüşümleri ele alarak konuyu detaylandırıyor. Son olarak da canlılık faaliyetlerinin ortaya çıkışını evrim teorisi ile açıklıyor.

    İkinci olarak seriye Dünyanın En Güzel Tarihi ile devam edebilirsiniz.

    Bu kitap ise; evrenin oluşumunda daha çok big bang teorisi üzerinde duruyor. Uzaydaki parçacık dünyasına ait kavramlar ve termik reaksiyonlar üzerinden zaman zaman teknik anlatımlara başvuruyor ve teorilerin deneyleri ve matematiksel dayanakları hakkında da açıklamalar yapıyor. Haşin ateş topları olan yıldızların serüvenleri sonucunda oluşan atomların, element ve moleküllerin yolculuğu hakkında bilgiler veriyor.

    Cansız varlıktan canlı varlığa geçiş konusuna, oluşan ilk canlı yapıların özellikleri ve yaşam mücadelesine, ardından da yaşanan evrim sürecine değiniyor.

    Evrimsel süreç boyunca insanın ortaya çıkışı, maymundan evrilen ön insanların doğaya uyum sağlamak için ne tür davranışlar sergilediği, elde edilen iskelet buluntularının nasıl yorumlandığı ve sonuçlara ne şekilde ulaşıldığı açıklanıyor.

    Ve üçüncü olarak İnsanın En Güzel Tarihi kitabı ile okuma yolculuğunuzu taçlandırabilirsiniz.

    Kitabımız serinin tüm diğer kitaplarında olduğu gibi, alanında uzman üç kişi ile yapılan karşılıklı soru cevap şeklindeki diyaloglar ile hazırlanmıştır.

    Teknik terimler fazla kullanılmadığı ve konular basit bir anlatımla ele alındığı için kitabın her okuyucu tarafından anlaşılması oldukça kolaydır. Ayrıca insanlık tarihi adına hiç okuma yapmayanlar için iyi bir başlangıç olabileceğini düşünüyorum.

    İlk olarak Genetik Bilimci André Langaney ile yapılan diyaloglar ile başlayalım. Ona göre, insan maymundan gelir çıkarımı yerine; insan, goril ve şempanzeler tek bir atadan gelir demek daha doğrudur. İnsanın iki ayak üzerinde yürüyebilen fakat kötü tırmanıcılar olan bir türden geliyor olmasının daha doğru bir yaklaşım olduğunu savunuyor. Bunu ileri sürerken de tezini canlılar arasındaki DNA eşleşmeleri ve kromozom yapılarındaki farklılıklara dayandırıyor. Langaney'in bu ayrımlar içinde üzerinde en çok durduğu konu dildir. Ona göre insanı insan yapan ve diğer canlılardan ayıran en önemli özellik budur. Diğer canlılar kendi türleri arasında iletişim için birbirinden farklı seslenme şekilleri belirlemiş olsalar da hiç biri cümlevari değildir. Bu da insanı en gelişmiş canlı yapan önemli bir evrimsel kazanımıdır. Zira kültürlerin ortaya çıkması, gelişmesi, devirden devre aktarılması da ancak dil ile gerçekleşir. Dil olmadan kültürel mirasların birikimi eminim ki imkansızdır.

    Peki ortaya çıkan bu küçük insan grupları daha sonra neler yaptı? Bu soruyu cevaplamak için de arkeoloji, biyoloji, genetik bilim, tarih, botanik gibi pek çok bilim dalına başvurmak gerekiyor. Kazılardan elde edilen bilgilere göre, insanın ilk ortaya çıktığı yer olan Doğu Afrika'dan MÖ 1,5 milyon yılına tarihlenen dönemde göç etmeye başlayan Homo Erectus'lar artık MÖ 500 bin yıllarına doğru Çin, Endonezya, Afrika, Avrupa'da görülmeye başlanmıştır. Göç sebepleri hakkında net bilgiye ulaşılamasa da iklim ve bitki koşulları, yeni kaynak arayışları, sağ kalma güdüsü gibi maddeler sıralanabiliyor. Belki de günümüzde kendi insani özelliklerimizi düşündüğümüzde en önemli dürtülerden biri olan "merak", onları dünyayı keşfe itmiş olabilir. Zaten gelişimin ilk adımı da merak değil midir?

    Artık aradan epey zaman geçmiştir ve Yakındoğu'da MÖ 100 binlerde atalarımız Homo Sapiens'ler ortaya çıkmıştır. Onlar da tıpkı Erectus'lar gibi göç etmişlerdir. MÖ 67 binlerden itibaren Yeni Gine, Avusturalya, Batı Avrupa, Afrika ve Amerika'yı istila ederek geniş coğrafyalara yayılmışlardır. Elde edilen fosiller ve etkinlik izleri yetersiz olduğu için net bir yaşam kurgusu oluşturulamasa da bu grupların avcı-toplayıcı yontma taş devri insanları olduğu ortadadır. Buluntulardan yola çıkarak ortaya atılan "ölülerin ayinlerle gömülmesi" savı bana oldukça önemli geliyor. Demek ki ilk insanlar sanıldığının aksine hayatta kalma iç güdüsü ile vahşice hareket eden yaratıklar değil, topluluk halinde yaşayabilen ve hayatını belirledikleri modern düzende idame ettirebilen aklı başında canlılardı.

    Zamanla genlerdeki çok ufak farklılıklar ve çevresel adaptasyonlar farklı etnik grupları meydana getirmiş ve insanoğlu bunu "ırk" olarak adlandırmıştır. Irk kavramı pek çok örnekte görüldüğü gibi insanlığa yüzyıllar boyunca türlü zararlar vermiştir. Oysa ki bilimde tek bir ırk vardır. O da "insan ırkı".

    Arkeolog Jean Clottes ile devam edelim.
    Sanıyorum ki sanat insan hayatındaki gelmiş geçmiş en önemli uğraşlardan biridir. Kendisinin belirttiği üzere, Homo Sapiens'ten önce bile sanatsal faaliyeti çağrıştıran bir takım bulgular elde edilmiştir fakat en önemli ve geçerli bulgulara Homo Sapiens ile birlikte, mağaralarda ulaşılmıştır. Mağara duvarlarına ve tavanlarına çizilen figürler insanlık tarihinin ilk anlarından itibaren aslında çağına göre modern bir hayatın kurulduğunu gösteriyor fikrimce. Üstelik bu çizimler, insanların hayatlarında en çok nelerle meşgul olduğunu göstererek ya da hayal dünyalarında neler tasarladıklarına dair tahminler yürütülerek tarihe de ışık tutuyor. Bu bağlamda sanat, insanlık kavramının en kıymetli ve en estetik şekillendiricisi olabilir.

    Gelelim insanlık tarihindeki en önemli kavramlardan biri olan "din" olgusuna. Mağara resimlerinden yola çıkılarak bu dönemde şamanizm inancının hakim olduğu belirtilmektedir. Tarih öncesi çağlarda dahi insanlar belirli gizil güçlerin varlığına inanmakta, çeşitli ritler ile kutsal inanışlar geliştirmekte ve günlük hayatlarında bu doğaüstü güçlerden fayda ummaktaydı. O hâlde görüyoruz ki insanoğlu açıklayamadığı durumlar karşısında kendi hayal gücüne baş vurarak bir takım cevaplar üretmekte ve bu cevaplar karşısında geliştirdiği inanç sistemi ile de toplumsal yaşamlarını düzene koymaktaydı.

    Şimdi de bir diğer Arkeolog Jean Guilaine'ye kulak verelim. Onun da bahsettiği üzere son buzul çağının sona ermesiyle birlikte değişen iklim koşulları yerleşik düzene geçmeyi de tetiklemiştir. MÖ 12 binlerden itibaren yerleşik düzene geçmeye başlayan topluluklar 9 binlerden itibaren tarımı keşfediyor ve hayvanları evcilleştirmeye başlıyor. Bu da mülk edinme ve hakimiyet kurma isteklerini kamçılıyor olmalı.

    Zaman içinde göç eden tarım toplulukları avcı-toplayıcı grupları etkilemiş ve yerleşik köy hayatları yer yüzüne hakim olmaya başlamıştır. Elbette tarım toplulukları da geldikleri yeni bölgeleri tanıma ve farklı yetkinlikler konusunda avcı-toplayıcılardan pek çok şey öğrenmiştir. Karşılıklı kültür aktarımı sayesinde daha büyük ve güçlü topluluklar kurulmuştur fakat genele baktığımız zaman güç olarak adlandırmamız gereken şey yine "ekonomidir". Zira tarım toplulukları sahip oldukları şeyler ve edindikleri yetenekler bakımından avcı-toplayıcı gruplardan daha güçlüdür.

    Başını sokacak evi ve karnını doyuracak yiyeceği olan halk artık madenleri de etraflıca işleyip değiş-tokuş sistemini geliştirmiş ve böylece toplumsal düzen, hiyerarşi ve erk kavramları güçlenmiştir. Çoğalan nüfusla birlikte hakimiyet istemi artmış, ardından da çarpışmalar ve savaşlar başlamıştır.

    Son olarak şunları söyleyip incelemeyi bitirmek istiyorum. Yakın tarihe ve günümüze baktığımız zaman kendimize sormamız gereken en önemli soru bana göre "Biz nereye gidiyoruz?" olmalıdır. Her ne kadar klişe gibi gözükse de bu soru, yeryüzünü daha yaşanabilir kılmak için atılacak adımlarda farkındalık sağlayacak yegâne düşüncedir. Toplumlar arasındaki siyasi ve askeri güç dengesizlikleri, ekonomik farklılıklar, sosyal yaşam ve eğitim alanındaki uçurumlar, erki elinde bulunduranlar için tos pembe görünse de esasında bu büyük bir yanılgıdır. Doğa belli başlı kanunları olan en büyük güçtür. Dengesini sarstığımız her faaliyette bize ummadığımız bir noktadan zorluk yaşatacaktır. İnsanlık bilim, teknoloji, yaşam kalitesi alanında oldukça başarılı bir yol katetmiş olsa da verdiğimiz zararlar konusunda yapıcı olmazsak ilerde içinde bulunacağımız bir "insanlık alemi" olmayacaktır.

    Bu bağlamda düşündüğümüzde görüyorum ki, İnsanlık Apaçık Bir Muammadan ibarettir.
  • Elli yaşında bir adamın on beş bazen yirmi kuruşa alıp boynuna taktığı ve ismine boyunbağı dediği bir yuları makul gördüğünüz halde kulağıma taktığım ayna parçaları neden mantıklı olmasın. Kabul edelim ki her ikisi de insanlığın bilgisizliğine, deliliğine kanıt oluştursun, bu şekilde bile benim deliliğim daha parlak ve mantığa uygundur.