• Kalabalık, ağaçların arasından mağaraya doğru yürümeye başladı. Jill,
    Suratsız’ın onlara, “Hayır, hayır benim hikâyem bekleyebilir. Anlatmaya
    değecek bir şey olmadı bana. Ben haberleri duymak istiyorum. Yavaş yavaş
    söylemeye kalkışmayın, çünkü hepsini bir anda duymak istiyorum. Kralın
    gemisi kazaya uğradı mı? Hiç orman yangını çıktı mı? Calormen sınırlarında
    savaş oldu mu? Birkaç ejderha saldırdıysa hiç şaşırmam” dediğini duydu. Tüm
    yaratıklar yüksek sesle güldüler ve “Tam da bir Kıllıkıpırdak gibi konuşuyor,
    değil mi?” dediler.
  • "Benim geçmişimde hüzünlü bir aşk hikayesi yok Juliet. Yaralı bir çocukluk, sorunlu bir gençlik var ama unutamadığım bir aşk hikayem olmadı. Benim hikayem seninle başladı.
    Sen benim hüzünlü aşk hikayemsin."
  • 304 syf.
    ·9 günde·Beğendi·8/10
    Burak Buramago - Kopyalanmış Adam

    "Bilgisayarın başından biraz önce kalktı. Hafif sarhoşluğu andıran bir keyifle odasının içerisindeki zift karası siyah berjer koltuğuna yayılırcasına oturdu. Telaşlı ve ağır bir şekilde dövülen mevzi gibi sırtını döven kayıtsız tere aldırış etmedi, ta ki altında çamaşır bulunmayan lavanta pembesi üstünü sırtına yapıştırana kadar, bir hışımla çıkarıp fırlattı. Geniş ve çenesine doğru incelen yüzü oldukça huzurlu, askılıkta zorla tutunan bir giysi gibi yüzüne yerleştirilen ince dudakları, dolgun olmayan yanaklarına doğru çoktan harekete geçip tebessüm dediğimiz şekli almıştır. İnsan, bunun adını neden tebessüm koymuştur. Bunun hakkında çok derin olmayan bir araştırma yapacak olursak dinozorların yok olmadan evvel son gördükleri şeyin, bu şeyin ne olduğu ne yazık ki bilinmiyor, onların geniş ağızlarını açık ve yayvan şeklinde bırakmış olması. Araştırmacılar, dinozor türünün yok oluş sırasında mutlu olduklarını tespit ettikleri için geniş ağızlarının açık ve yayvan şekilde olmasını mutluluklarına bir işaret saymışlardır, Tamamen saçmalık, fazlasıyla delilik. Bizler de insan türü olarak genellikle acıyla yoğrulup hüzünle servis edildiğimiz için yanaklarımıza yayılan dudak uçlarının, bizim mutluluğumuza işaret etmesinden başka bir seçeneği kalmıyor. Anlatıcı olarak bunu açıklamam gerekiyordu. Biz geri konumuza dönecek olursak Ragıp Çetin Hakkıgezen'in koltuktaki bu hali, bizim için şaşılacak bir durum değil. Biraz önce bilgisayar başında, zihninde ve bedeninde hafif tatlı bir esinti bırakan kızla tanışmıştı. Onunla yaklaşık iki saat mesajlaşmış, ne sesini işitmiş ne gözlerine konuk olmuştu. Anlatıcıya göre oldukça donuk, klişe ve bayağı geçen bu konuşma, Ragıp'a göre oldukça heyecan ve keyif verici şekilde gerçekleşmişti. Bunun temel sebebi ise şuydu, yüzünde hafif tatlı bir esinti bırakan kız, tıpatıp Ragıp gibi mesajlaşıyordu. Sokakta pamuk şeker satan amcadan pamuk şeker kapmak için fırsat kollayan çocuk edasıyla harfleri yutmuyor, bütün sesli ve sessiz harflerin hakkını verecek bir şekilde özenle yazıyor, noktalama işaretlerini ise resmen cümlelerin dip sosu olarak kullanıyordu. İşte tam bana göre bir kız olmaya aday, diye bağırdı birden Ragıp. İnce sayılabilecek sesi odanın her tarafında yankılandı, bir yere tüneyen kuşlar gibi kümelenip kısa süre içinde kayboldu. Kendini heyecan girdabında bir oradan bir oraya savuran yegane dürtü ise yarın onunla görüntülü olarak konuşacakları sözünü birbirlerine vermeleriydi.

    Anlatıcı fazla uzatmayı şu an sevemedi, biraz sabırsız. Yarın dediğimiz şey geldi çattı. Normalde yarın dediğimiz şey çok çabuk gelip geçmesine rağmen söz konusu roman veyahut bir hikâye olduğunda daha da çabuk gelip geçer. Anlatıcının elinde oyuncak olup hiçleşir. Aşk söz konusu olduğunda ise piçleşir, yani dün bugün yarın yoktur, An vardır. Neyse yarın geldi çattı. Saat yediyi vurdu, ikisi de bilgisayar başında hazır. Şu durumu ise biraz anlamak zor, Ragıp neden parfüm sıkıp bilgisayarın başına oturdu, Anlatıcı cevap veremedi. Konuşma midesi bulanan bir adamın öğürmesi kadar iğrenç, marşı basmayan bir araba kadar tekdüze, her gün güneşle uyanmak kadar sıradan, dünden kalma kızarmış balık kadar bayat geçti. Kime göre, tabii ki anlatıcıya göre. Diğer ikisi için nasıl geçtini bunu okuyan herkes arif olmasa bile bilir.

    Ragıp Çetin Hakkıgezen, ekranda gördüğü yüz karşısında dehşete kapıldı, bu durumu kıza belli etmedi. Görüşme bir saate yakın sürdüyse de bu durumu zar zor idare edebilmiştir. Görüşme biter bitmez çiftlerin birleşme sonrası orgazm olması gibi Ragıp'ın yüzünden terler boşandı. Peki hoş bir benzetme olmadı, susun, dinleyin. Onu dehşete düşüren şey Eylül'ün, buradan kızın adının Eylül olduğunu öğreniyoruz, tıpatıp kendine benzemesiydi. Resmen benim uzun saçlı ve pürüzsüz yüzlü halim, geri kalan her şey aynı, iyi de bu nasıl oluyor, insanlar çift yaratılmıştır deseler de ben bu lafın hemcinsler arasında bir kanun olduğunu sanıyordum diye iç geçirdi Ragıp.

    Günler geçtikçe Ragıp'ta kendinden geçti. Eylül'e limana demir atan bir gemi gibi bağlanmış, tıpatıp benzemeleri her ne kadar zihnini ve ruhunu tamamen kaplayıp sarssa da bu tuhaf ve neredeyse kusursuz benzerlik içten içe kendisine keyif ve ürpertici bir haz veriyordu. Nihayet akıllarına buluşmak gelebilmişti. Yarın öğleden sonra ikide şurada buluşalım, Tamam.

    Soyundular. Aralarındaki farklar şunlardı, cinsel organları, saçlarının uzunluğu. Ragıp buluşmaya tıraş olup gittiği için sakal ve bıyık bahsini açıp bunun da farkların üçüncüsü olduğunu belirtmeyi istemiyor olmalıydı anlatıcı. İkisinin de ağzını bıçak açmıyor, birbirlerine endişeli ve suçlayıcı gözlerle bakıyorlardı. Yine de insanoğlu gariptir, seviştiler. Fayda vermedi. Çırılçıplak tartıldılar, aynı. Boy, 172 cm, aynı. Algı olarak erkek için kısa, kadın için ideal bir boy ölçüsü olsa da algı gerçeklik ile sidik yarıştıramaz. Korku bütün benliklerini saniyeler içinde sardı. Biraz önce bedenleri birbirine kavuşan kendileri değilmiş gibi endişeyle dudaklarını kemirmeye başladılar. Hevesine ulaşmış bir çocuk gibi bakışlarını birbirlerinin bedenlerinden çekip en olmadık yerlere mesela gökyüzüne bahşeylediler. Korkunun oluşması için gözler ön koşuldur. Bir daha görüşmeyelim, Bence de, Bu durum fazlasıyla beni yordu ve tüketti, Beni de, Buluşmamız hataydı, Bir hata hakkımız vardı bitti, Evet bitti, Hoşça kal, Hoşça kal.

    Yorgun argın eve döndü Ragıp Çetin Hakkıgezen. Hemen yatağına uzandı. Bir, iki, üç, dört... Uyuyamadı, zihninde bir fare vardı, sürekli kemiriyordu. Ruhu mengenede parçalanıyordu. Tırnaklarını saç diplerine geçiriyor, hırsını onları çekerek gidermeye çalışıyor olsa da başaramamıştır. Kapı çaldı, gelen oydu. Evimi nereden buldun, Takip ettim, Defol buradan, Son kez konuşmamız lazım, Konuşacak bir şey yok defol. Çoktan içeriye girdi Eylül, siyah berjer koltuğa kuruldu. Ayakta mı dinleyeceksin beni otur, Elini ve dilini çabuk tut ve defol. Bir süre konuşmadan davetkar bir şekilde bakıştılar, sanki yeniden sevişmek istiyor gibiydiler ama buna yeltenecek enerji ve sıcaklık ikisinde de kalmamıştır, beden ve ruh kumandalarının pilleri tükenmiştir. Kapı çalıyor bakmayacak mısın, Çalar çalar gider boş ver, Ama alacaklı gibi çalıyor, Haklısın hemen bakıp geliyorum. Anne ne işin var burada, Ne o oğlum beni gördüğüne sevinmedin mi, Olur mu öyle şey anneciğim sadece şu an çalışıyordum pek müsait değilim, Anneni de kapıdan kovacak halin yoktur herhalde oğlum, Buyur anneciğim özür dilerim.

    Annenle beni tanıştırmayacak mısın, Defol buradan defol, Kendi kendine ne konuşuyorsun oğlum, Sorun yok anneciğim, Çabuk beni rahat bırak, annem burada beni zor durumda bırakma çık zihnimden, Tamam ama yarın görüşeceğiz değil mi, Söz veriyorum görüşeceğiz, İyi geceler, İyi geceler, Seni seviyorum, Seni seviyorum..."


    Buraya kadar okuduysan şunu bilmen gerekiyor. Kitabı bitirdikten sonra kağıdı kalemi elime alıp yarım saat içinde bir şeyler karalayıp, mini bir hikâye yazmak istedim. Yazmış olduğum bu hikâye, kitabın konseptiyle ve bende bıraktığı izlenim ile oluşmuştur. Ama korkmayın ana çerçevede kitap böyle başlayıp böyle bitmiyor, yani spoiler içermemektedir. Demek istediğim siz benim berbat hikâyeme bakmayın, kitabı alıp güzel bir şekilde okuyun :)

    Gelelim kitap incelemesine...

    Saramago'nun okuduğum ilk kitabı. Devamının geleceğini ümit ediyorum. Bu kitap zihnimde değişik tatlı bir esinti bıraktı. Hani hiç tatmadığınız bir yiyeceği tadarsınız ya o cinsten. Öncelikle ilk defa okumuş olmam hasebiyle yazarımızın üslubunu, karakterleri hiçbir noktalama işareti kullanmadan pata küte Allah ne verdiyse akıcı bir şekilde konuşturmasını ve kitapta nokta, virgülden başka hiçbir noktalama işareti kullanmadan sessiz sedasız yürümesini her ne kadar başlangıçta pek aşina olmadığım için garipsesem de alışınca keyif aldığımı ve oldukça akıcı bir şekilde ilerleyebildiğimi hissettim. Saramago'nun özgün bir edebiyat tekniğinin olduğu âşikar.


    İnsanlar gerçekten çift yaratılmıştırlar mıdır? Eğer böyleyse bu herkes için mi geçerlidir bazıları için mi geçerlidir?

    Eğer şu kısacık hayatımızda bize tıpatıp benzeyen biri karşımıza çıksa neler yaşardık, neler hissederdik? Hayatımızın akışı yatağını değiştirir miydi?

    Gerçeklik ile hayal olanı ayıran ince çizgi nedir? Bu çizgiyi kim belirlemiştir?

    Gerçeklik ile hayal olan bir ruhta birleşirse veya birleştiğini sanarsak neler olur? Buna kişilik bölünmesi veyahut gerçeğin ta kendisi diyebilir miyiz? Peki bundan sonra ne olacak, bedeni hangisi yönetecek?

    Eğer bu sorular ve yukarıdaki hikayem biraz da olsa dikkatinizi celp ettiyse bu kitap tam size göre.

    Diğer yandan kitap hakkındaki bilgileri tanıtım bülteninden ve saygıdeğer 1K okurlarının incelemelerinden edinebileceğiniz için tekrara düşmemek ve spolier vermemek adına incelememi burada noktalıyorum. Herkese iyi bayramlar diliyorum :)
  • "Benim geçmişimde hüzünlü bir aşk hikayesi yok Juliet. Yaralı bir çocukluk, sorunlu bir gençlik var ama unutamadığım bir aşk hikayem olmadı. Benim hikayem seninle başladı.
    Sen benim hüzünlü aşk hikayemsin... "
    Zeynep Sahra
    Sayfa 147 - Ren Kitap
  • 368 syf.
    ·4 günde·Beğendi·10/10
    Kitabı çok beğendim. Hatta arka kapakta dediği gibi gerçekten de bir başyapıt kitabı kütüphanemde hayranı olduğum Karamazov Kardeşler in hemen yanına koydum yani o kadar çok sevdiğim bir kitap. Sanırım bu kitabı defalarca okuyacağım. Neden mi? Çünkü gelişmekte veya gelişmemiş toplumların en önemli özelliği hayal kurma yetilerinin gelişmemesi ve popüler olana yönelim. Kitap hem bunları vurgularken hem de bizleri aydınlatıyor. Aforizmalarla dolu bir kitap ve resmen yazar beni yazdığı cümlelerle becerdi diyebilirim. Muhteşem tespitler var. Her ne kadar bu kitabı bir yabancının yazdığına inanmasam da hayalimde kitabın yazarını Türk olarak canlandırıyorum. Benim de Benjamin kadar abartılı bir hikayem olmasa da başımdan geçen bir anı paylaşmak istiyorum. Çanakkale de sahilde dolaşırken bir kız gördüm ve bu kızla mutlaka tanışmam lazım dedim-ki bunu şimdiye kadar 200 den fazla yapmışımdır-. Yanına gittim o kızın ve ona gördüğüm en muhteşem kız olduğunu ve onunla mutlaka tanışmam gerektiği söyledim. Kız erkek arkadaşını beklediğini ve bunun mümkün olamayacağını söyledi. Bende iskeleye doğru giderken arkamdan benim yaşlarda bir erkek arkadaş geldi ve bana biraz önce neden o kızla konuştuğumu sordu ve ben onun sevgilisiyim dedi. Ben de hiç istifimi bozmadan kız arkadaşını çok beğendiğimi ve onunla tanışmak istediğim için yanına gittiğimi söyledim. Başta sinirlendi ve kendisinin polis olduğunu ve beni isterse hapse attırabileceğini söyledi bende kız arkadaşı ile konuşurken bunu bilmediğimi böyle şeylerin normal olduğunu zaten kendisinin de erkek arkadaşını beklediği söylediği için yanından ayrıldığımı söyledim ve çocuk bu aralar kız arkadaşı ile sorunları olduğunu bu yüzden yanıma geldiğini söyledi ve özür dileyip yanımdan ayrıldı. Bu kitabı okurken yıllardır kaybettiğim abimi bulmuş gibi oldum. Benim için kitabın sonu tahmin edilemez olmadı çünkü kadınlar genelde hoşlandıkları erkeğe taparcasına değer verirken eğer eğer aldatılırlarsa sevgililerini mahvetmeden yapamazsa bedduaların en kötüsünü etmeden bırakmayacaklarını bildiğim için ve yazar da kadın olduğu için kitabın sonunu çok da tahmin edilemez kılmadı yani biliyordum aslında Benjamin i bekleyen kötü sonu. Hayal ürünü bir Benjamin olsa da olay şu ki onun yaşadığı anları yaşayamadan ölen milyarlarca insan varken "O" kısacık ömrüne milyarı sığdırmış bir efsane :D :D :D. R.I.P. Benjamin....
    Sonuç : ( Gerçek Bir Başyapıt) -düşünsel açıdan-edebi açından kat edeceği çok yol var yazarın..
  • 208 syf.
    ·7 günde·Puan vermedi
    İsmini çokça duyduğum bu kitabı geçenlerde sık sık gittiğim bir kitap evinde görmüştüm. Aslında oraya giderken ya Cemil Meriç'in ya da İsmet Özel' in kitabını almaktı niyetim. Bir an düşündüm ve içimde oluşan merak hissi beni tehditkar bir tavırla Fahrenheit 451'e yöneltti. Aslında birçok kitap bende bu hissiyatı uyandırır, kitabı elime alıp incelediğimde o (bazen hayran olduğum) ön yargıma başvurup vazgeçerdim almaktan, ama o gün böyle olmadı. Kitabı elime alıp kapağına, isminin anlamına ve yapılan yorumlara baktığımda anlamıştım, sanırım kitabın cazibesine çoktan kapılmıştım. Böyle anlarda inatçılık etmem, arzumun peşinden gitmek en iyisi, çünkü aksi takdirde hep zihnimin bir köşesinde beni tehdit edecek fikirlerim olur. Bu konuda biraz pinpirikliyimdir..

    Velhasıl kelam, kitapla tanışma hikayem böyleydi. Kitabın konusunu, yazarın ihtişamını veya kaç bin baskı yapıldığını anlatmak istemiyorum size. Tüm bunları zaten diğer arkadaşlar 754 tane inceleme yaparak özetlemişler.. Canı gönülden paylaşmak istediğim konu; kitapta da tam olarak anlatılmaya çalışılan geçmişimiz ve geleceğimiz.. Kitap distopik bir eser olduğu için gelecek kurgusuyla oluşmakta. Yani olağan bir durum; kitabı okuduğunuzda geleceğe yolculuk yapmış olursunuz ama bende bu hissiyatın yanında geçmişimede dönmemi sağladı. ( Ergenliğimin doruklarında olduğum, bir kızın bana baktığı anda aşık olduğunu düşündüğüm yıllara değil :) daha eskiye telefonların sadece zenginlerin ellerinde olduğu dahası android'in Türkiye'ye gelmediği, gelse de bizim gibi orta halli ailelerin tuşlu telefonlar kullandığı zamanlardan bahsediyorum. Evet, evet bunlar sanki milattan önce yaşanmış bir hayal gibi gelebilir birçoğunuza, ama sadece "10" sene öncesiydi.. Şayet içimden geçenleri belki de ilk defa bu kadar sade yazdığım, yer yer saçmaladığım bu iletiyi okuyan varsa şayet direk on sene öncesini düşünüp, harbiden böyleymiş, ne hızlı gelişmiş.. 'diye düşünüyor olabilir veya saçmala bende o zaman telefon vardı diyenlere cevabım ise "sanırım biz senin kadar zengin/şanssız değildik dostum".. Neyse fazla abartıp olayı dramatikleştirmeye gerek yok sanırım, fakirim ama ruhum zengin misali :) Kaldığım yerden devam edecek olursam; çokta uzak olmayan o döneme gittiğimizde neler görüyoruz, bir hayal edin? Birazcık olsun kölesi olduğumuz hayattan sıyrılıp hayal kurmaya çalışın.. Ben gördüklerimi söyleyeyim size; sokakta top oynayan çocuklar, cebindeki son 50 kuruşuyla sakız alıp ondan çıkan kartları akşam ezanı okunana dek o pis kaldırımların üstünde özgürce oturup, (hatta bazen yatarak) oynayabilmek. Veya misket.. Sokaklarda birisi beni öldürecek, kaçıracak veya (kızlar için taciz edecek) korkusu olmadan dolaşabilmek. Bayramlarda apartmanlara gidip, yaşlı ninelerin sırf bir lira versinde gidip sakız alalım diye ellerini öptüğümüz veya canımız sıkıldığı için zillere basıp kaçtığımız zamanlar.. Ah o eski ramazanlar.. 'gibi bir klişeden bahsetmek değil, şu aciz 23 senelik yaşamımda en mutlu anlarımı paylaşmaktı niyetim. Tutkunu, bağımlısı, kölesi olduğunuz teknolojiyi bir kenara bırakıp bunları düşünmek baya zor olsa gerek, en azından benim açımdan böyle..

    Tüm bunları neden mi anlattım, geleceğimizin tozlu raflarında geçmişimizin izleri bulunsun istedim. Şimdi hangimiz özgürce veya korkusuzca sokakta yürüyebiliyor. Rastgele bir evin kapısını çalıp gördüğünüz kişilerin bayramını kutluyor, saygıdan ellerini öpebiliyor? Hangimiz yolda gördüğümüz simit satan amcanın veya mendil satan 6 yaşındaki çocuğun gözlerinin içine korkusuzca bakabiliyor.. Korkuyoruz çünkü bu dünyayı biz inşa ettik.. Yazarda hep beraber yaptığımız bu çirkinliğin eserini kısa bir roman eşliğinde gözler önüne seriyor. Geleceğimizde olacakları kurgu bağlamında konu alan kitabımız, 1953 tarihinde yazılmış olmasına rağmen gayet başarılı. Buraya kadar okuyan olduysa şayet "tüm samimiyetimle seni kucaklıyor ve yazıma değer kattığın için teşekkür ediyorum :) "
  • 360 syf.
    ·35 günde
    1K’da bulunan Değerli Yazar Şiir dostu "Yusef Masadow" Bey’in nazik jestiyle kendine yakışır güzel temennileriyle imzalı yollamış olduğu "Rima'ya Mektuplar" kitabı için kendisine bir kez daha gönül selamıyla Teşekkür ediyorum.

    Herkesin Bir Hikayesi Vardır Kimseye Anlatamadığı..
    Sevdaları, hayal kırıklıkları, yanılgıları…unutulmaya maruz kalan saf ve temiz duyguları…insani duyguların kayboluşuyla yanlızlığa sarılışları…Bu bir hikaye değil, bu yaşanmış iki yüreğin yolculuğunda kendinizi gördüğünüz soluk soluğa okuyacağınız birçoğumuzun unuttuğu masum, saf, kıyımsız, yazarımızın kendinden bile sakındığı, sarıp sarmaladığı..gerçek bir Aşk hikayesi..
    Bazen bizlerinde dualarımıza kattığımız, bazen de yalnızca Yaradan'dan istediğimiz sessiz cümlelerimizle Amin diyebileceğimiz hikayelerimiz yok mu…?

    Ne çok mutsuz insan vardı! Geçmişin hatalarıyla yıpranmış insanlar... Yalnızlık korkusuyla yanlış ilişkiler yaşamış insanlar... Öç alma duygusuyla kendini yakan insanlar...

    Aşk imkânsızdı, kaderimiz imkânsızdı;
    Yanyana olamadık asla bir evin içinde,
    Kalplerimizle bir kitabın içine girebildik hürmetle...
    İşte o kitap, bu kitaptır...

    Merhaba RİMA, Ben’im…

    Hayatın benden çalamadığı sağır ve lal düşler biriktirdim, Saklı Bahçe’mde…Sana anlatmak istediğim o kadar çok şey var ki, nereden başlayacağımı bilemedim…Kırk yıllık bir ömür, kırk yıllık anılar, kırk yıllık bir öykü…

    Bir ömrü nasıl anlatabilirim diye düşünürken, bir mektup yazmak düştü aklıma. Bir filmde görmüştüm; sararmış kağıtların üzerinde yüzlerce aşk nağmesi ve titreyen elleriyle güzel bir kadın… Bereketli gözyaşları, solmuş anıların üzerine yağmur gibi yağarken, yeniden dirilip ölümsüzleşen bir aşk belgesi… Bir mektup ! Şimdi yazdığımı okurken yüzünde beliren tebessümü görüyorum. Bu devirde mektup mu kaldı diyorsun; gülme ne olursun!!

    Yalnızca, oku…

    Okuyacağın bil ki sıradan bir aşk mektubu değil. Kırk yıllık bir ömür, kırk yıl süren bir yolculuk zamanda… İşte bu benim hikâyem… İçinde biraz BEN, biraz SEN. Mavi bilyelerimle başlayan ve Sende son bulan; yakıp har’layan bir serüven…

    Dinle RİMA , başlıyorum hikâyemi anlatmaya…

    Haa unutmadan;

    Mektubuma başlamadan evvel, gözlerinden öperim…
    // Yusef Masadow //

    Rivayet edilir ki; dil'ce hitabeti eksik kişiler, yürek'ce bir lisan bulmuşlar zorunluluktan...
    Dil ucuna asılı kalan her bir kelamı, k/ağıtlara silmişler ; kaleme batırıp tek tek toplamışlar ağızdan...
    Kağıtta kalan izlere "şiir" suskun harfleri ayıklayan kalem'e de "Şair "demişler....

    Yetmedik, yetinmedik biz ..! Vaktine yenik düştük;
    Aşk havliyle, sımsıkı tutunduk bir kuşun kanadına...Firar eden kelimelerin vaatlerine, boynumuzdaki veballerle tutunduk!
    Sevdaya metruk yüreklerimize, hiçliğimize tutunduk! Darağacının kurumuş dallarına, harf olup da asıldık!
    Kelimeler mahdut'tu; kaleme aşık olup, şiirlerin mihrabına tutunduk..!

    İşte her şey böyle başladı; böyle başladı hikâyem… Şimdi bana sorsanız ‘’ ne isterdin?‘’ diye; Bilyelerim ve gecikmiş mevsimlerime doğan mutluluğum derdim.
    İkisi de mavi, ikisi de aşk…

    Sen; Ey.! Şu anda dizelere göz gezdiren...
    Dikkatlice okursan eğer; düş içinde bir düş görürsün...
    Şiirin en hüzünlü mısrasın da; iki dağ ve iki ceylan arasında kalmış bir adamın heyezanını, ikiliyi sevmeyenin ikililikle imtihanını görürsün.

    Bilirsin ikiliği hiç sevmem,
    Hep ilklerin adamıyım ben.
    Şimdi her pencerede bir başka adam;
    Belli ki yalnız ve hasretle sorar,
    İlkbahar'ım geçti mi buradan.?.!

    Tadını almadan yaşadığım ne varsa; bedelini ödedim...Şimdi; demlenmiş duygularla, bir kez daha yaşıyorum.
    Gem vurduğum bir telaşla yol alıyorum; her durakta soluklanarak...

    İnsandır...
    Kaybolmak ister bazen;
    Yürekçe ikiye katlanır,
    Hira'sının içine saklanır.
    Kendince aklanır da;
    Mıh gibi ayrılmaz o yerden.
    Fani'dir, acz'i en derin yara...

    İnsandır işte...
    Vesselam;
    Ve aleyküm selam...

    Hiç yoktu/m… Giz’liydim, Adem’in peşinden geldim dünyaya… Adem’den var oldum, Havva’dan doğdum… Korkuyla ümit arası hikâyemin derinliklerinde, kırk yıl kayboldum; kırk yola vardım da, çıkmaz sokaklarda kendimi buldum..

    Özgürlüğü çalınmış bir çocukluğun yetimiyim hala… Hep uzaktan baktım, öylece uzaktan! Suskun görünsem de, fırtınalı ve mağrur bir çocuktum; yatağını bulamayan bir nehir gibi sancılı…Gözlerim rüzgardaydı, oysa rengarenk uçurtmalarım olmadı hiç; gökyüzünde kahramanlarımı uçurup, hayallerimin peşinden bir türlü koşamamak gibi küçük kederlerim oldu…

    Yutkunamadıklarımdan mülteci iki çizginin arasında, sıkışıp kaldı kelimelerim… Ölüp ölüp diriliyorum yaşamak denen yerde; yokluğuna temrin’dir, ölürcesine sevmek..! Geçecek diyorum kendime, geçecek! Nefes alacak gibi oluyorum; derken, daha karanlık daha derin bir kuyuya düşüyorum. Sol’umdan ağlıyorum yine… Bilir misin; sevdasını soluna nakşedenlerin yaşıdır, sadece sol gözden süzülen. Yok; vallahi hikâye değil, billahi hikâye değil!

    Seni ilk sevdiğimde on altı yaşımdaydım; şimdi kırk yaşımla seviyorum son dem’imde… On altı yaşın rahminde döl tutup, kırk yaşımla doğurdum sevgimi…
    On altı yaşımı kundakladım da, kırkı çıkana kadar, her gün yıkadım güz yağmurlarıyla…

    Aşk’a, sevgiye ve sevilmeye tam da hâkim olamadığım bir delikanlılıkta tanıdım seni… Öğrenmem gereken şeyler vardı belli ki.

    Şimdi, gözlerimden vuslatı arzulayan hayaller süzülüyor...İlahi bir kalemin yazdığı şiir gibi dualarımı okuyup, sımsıkı sarılıyorum sana RİMA..
    Sahi sen bilir misin Yunus'u?!
    Selamet sahillerini, sabr'ı ile buluşu?
    Bekle RİMA, bulacaksın; çünkü sen AŞK’sın! Bekleyişime mahkumca sabret...
    Yine, güneşi birlikte doğuralım batısından...Öyle kara bir gecede yenilmiştim sana; şimdi günden de gün gibi ve ışılca Aşk'a doğalım...
    Ahh, Davetkar RİMA!! Sen, benim en güzel yenilgimsin; unutma...

    Kalbim senin yuvandır…evine dön…
    ve kapattım gözlerimi,
    " Yarabbi RİMA' yı bana bağışla!. Amin…

    Bazı kitapların okunma zamanı olduğuna inanırım. Eğer hayatımın farklı bir döneminde bu kitabı okusaydım belki de bu kadar etkilenmezdi. Şu an emin olduğum tek bir şey var: “Kitap beni kendimle buluşturdu...“
    Yazarımız, Yunus’a varacağı ömür yolculuğunda, çocukluğunu, saf ve masum gençlik duygularını, sevginin, sadakatin, güvenin hasretin, özlemin, dünyaya geliş sebebimizin..inanç, edep ve saygının yok oluşunu.. en güzel cümlelerle kaleme almış..Sevdikçe, her katre deryaya dönüşen yüreğiyle sade ve derin sözleriyle, şifreli ve bir o kadar anlamlı şiirleriyle nakış nakış işlemiş ömür hikayesine.. mükemmel bir anlatımla gözünüzü kapatıp sayfalar arasındaki satırlarda kendi duygularınızla buluşuyorsunuz..benim hissettiklerim aynen böyle…Yüreğinize, Gönlünüze, Kaleminize, Emeğinize binlerce selam olsun Yusef Masadow…Rima’ya Mektuplar gönül yolculuğunda duygularınıza yarenlik yapacak gerçek bir hikaye…keyifli okumalar diliyorum…

    Yusef Beyin Sözleriyle…Yarım kalmış gönüllere kavuşmalar diliyorum…

    Hayal yasak, düş yasak, türkü yasak, şiir yasak..!
    Ne yapsak.? Bu Yar’i, sarmalasakta mı saklasak.?
    Ah, bir özgür olsak da, kavuşsak..!!!
    Siz, şarkıdaki hanımefendi; evet evet, siz.!
    Beni ayyaş yapan zat-ı ali’niz; bilesiniz…
    Sahi; bu aşk’ı, bana lütfeder misiniz..?!

    Güzel dost Yusef Bey yürek imzanızı atacağınız kitap yolunuz, gönül yolunuz, ömür yolunuz "Yunus bilgeliğinde daim olsun" İnşaAllah..
  • İnsan hayatı ardı sıra yaşanan dört mevsimden yalnızca biri, birkaçı değil bak yalnızca biri. Biliyorum, benim mevsimim hep kış. Bir iş buldum, dikişi tutturdum, az bir zaman sonra düze çıkarım diye yüzüm ne zaman gülmeye yakın bir hal alsa muhakkak bir terslik olur, işimden olurum. Bir sorun çıkar ve ben yine ne olduğunu anlamadan herkesin güle oynaya geçtiği bu caddeden anlamsızca etrafıma baka baka geçerim. Nice zaman geçmiş gibi hisseder ve şimdi ne yapacağım sorusunu kendime hiç sormadan hep aynı yerde takılıp kalmışçasına iş aramaya devam ederim.

    Hayatımın pervasızca üstüme yığıldığı bir anda çaldı o telefon. Bir telefonla hayat değişirmiş, hayatım değişti. Mevsiminin döneceğine böyle zamanlarda inanıyor insan, çok kısa bir an da olsa umutlanıyor. Bir temizlik işi için aramışlardı. Bir otelin odalarının temizliğini yapacaktım. Beklediğimden çok daha kısa sürede bana geri dönüş yapmışlardı. Parası iyiydi. Evime yakındı. Üç iyi üst üste geldi mi çabuk yıkılır biliyorum. Bazı şeyleri bilmek güzel, ne zaman yıkılacağını bekleyerek başladım yeni işime.

    Bir sabah, mevsimim hakkını verircesine devirdi bu üç iyimi. Bir otel odası; bir küvet, bir ceset. İnsan isteyince bir kaşık suda boğulabilirmiş. Boğulmuştu. Onu ilk ben gördüm. Neden ben? Sudan çıkardıklarında adını bana söylemediler ama tüm işler bittikten sonra odayı bana temizlettiler.

    Çamaşır suyu, krem temizleyiciler, kireç çözücüler, ovma teli, koku giderici, ovala, fırçala, sıcak suyu aç, kapa, sil, kurula, çık. Ölü çıkan bir küveti yıkamak, gördüğümün en ağır bedeli.

    İnsanlar ilginç şeyleri unutmazlar. Küvette boğulmuş bir kadın ilginç, en azından daha önce hiç görmediysen. Bu unutulmaz, onu bulan insan unutulmaz, o küveti yıkayan temizlikçi unutulmaz ve unutulmayan her şey yinelenir. Öyle de oldu. Otelde üçüncü ayımdı. Bir kadın ve bir adam geldi. Bir otel odası her şeyi görecek güçte olmalıdır ama bir temizlikçi değil. O katın temizliğine ben bakmasam, oradan ben geçmesem o adam yine beni bulup çağırır ve çırılçıplak soyduğu, kendine yalvaran bu kadını başından vurur muydu bilmiyorum. O adam neden cinayetine bir tanık istedi, neden o ben oldum, neden beni de öldürmedi bilmiyorum. O adama ne oldu, onu da bilmiyorum. Şoku atlatıp işime geri döndüğümde artık unutulmayacak yeni bir hikayem vardı. Odayı bana temizletmediler ama ben sonra defalarca o odayı temizledim.

    Çamaşır suyu, krem temizleyiciler, kireç çözücüler, ovma teli, koku giderici, ovala, fırçala, sıcak suyu aç, kapa, sil, kurula, çık. Her defasında duvara sıçrayan kan lekelerini gördüm ve her odaya yerleşenin bu lekeleri göreceğine inandım. Çok iyi ovdum ama gitmedi hiçbir leke. Kimse o lekeleri görmedi. Bense hala farkındayım.

    İşime bu sabah son verildi. Gerekçe; elimde olmadan tanık olduğum bu ölümlerin beni yıpratmasıymış. Sana ilginç şeyler unutulmaz demiştim. Ödememi yaptılar ve beni gönderdiler. Otelden çıktım, o caddeden yine aynı anlamsız bakışlarla geçerim sandım ama olmadı. Yeni iş aramaya pek de gücüm kalmadığını hissettim, eve gitmek istemedim. Birkaç otele gittim ama içime sinmedi. Sonra burayı buldum. Çalıştığım otelden biraz daha küçük ama banyoları çok benziyor.

    İnsan neden küçücük bir otelin küçücük banyosundaki o küçücük küvette ölür? Herkesi bırakıp beni kendisine çeken bu olaylarda hep bunu sordum kendime. Neden? Cevabını artık buldum. Çünkü insan, o küçücük banyonun küçücük küvetinin küçücük giderinden akıp gidecek kadar küçülmüştür. Bir gider deliğinden, suyun kendi etrafında defalarca turlayarak akıp gittiği gibi, kolayca geçer. İçi boşalmıştır, yoktur artık. Yok olmalıdır.

    Biliyor musun kandan korkarım ben aslında ama boğulmayı da seçemedim. Sudan da oldum olası korkarım çünkü. Akışkan, şeffaf, sessiz… Biri çeşmeyi biraz fazla açsa kanım çekilir, bir su birikintisi görsem içinde kaybolacağım sanırım, denizi görsem kusarım. Sessiz görünen her şey gibi tehlikelidir su. Biliyorum benim gibi korkuyor herkes ama korkuya alışmışlar. Korkudan gelen bir yüreklilik var hallerinde, yürüyüşlerinde, bakışlarında. Anlıyorum evet anlıyorum çünkü eğer korkmasalar, yağmur yağdığında açmazlar şemsiyelerini, hızlıca koşup saklanmazlar, evde olanlar mesela onlar camlarını asla kapatmaz. Herkes korkuyor ama bir tek ben eziliyorum korkumun altında. Bir an hariç. En son şahit olduğum olayda fark ettim bunu.

    Suda dağılan kandan korkmuyormuşum. Çok gençti, çok güzeldi, ölümü isteyecek kadar güzel. Hamileydi. Yalnızdı, yüzünde doğuma yalnız gireceğini bilen bir kadının donukluğu vardı. Ne kadar kalmıştı otelde hatırlayamıyorum. Donukluğu içime işlemişti ve içim içime sığmayan bir merakla odasına gittiğimde onu buldum. Bebeğini yüzündeki o donuk ifadeyle tek başına doğurmuştu. Bir otel odası bir hastane odasından daha az ürkütücü gelmişti belki ona. Küvetteki suda dağılmış kanı gördüğümde içim çekilmedi, bayılmadım. Bebeği de kendi de nefes alıyordu. Yüzündeki donukluk bebeğine geçmişti. Hastaneye götürülürken hastaneden korkuyor o diye içime içime bağırdım. O, korkuyla daha hastaneye ulaşamadan öldü. Korkusunu bir ben anlamıştım.

    Bileklerimi kestim, suyun içinde dağılan kanımı izliyorum. Ben seçtim sonumu, etrafı hiç kirletmedim. Biliyor musun, ben hep merak ettim ölenlerin hikayesini, beni bulacak olan da çok merak edecek eminim. Bak dokunuyorum suya artık, suda dağılan kanım elime bulaşmıyor. Korkumu yendim, mutlu ölüyorum.

    Mutlu ölüyoruz sevgili kendim. Odayı biz temizlemeyeceğiz.
  • “O kadar çok hikaye okudum, dinledim, izledim ki.. Benim bir hikayem olmadı. Anlayacağın karnım doydu hikayelere. Daha çok kendi hikayemi yaşayabilmenin açlığı içindeyim. İşte sabır ve cesarette bu açlığın getirileri.”