• Bir parçacık ya bir yerdedir ya da bir başka yerde. Yarısı bir yerde yarısı diğer yerde olamaz. Benzer şekilde astronotların aya ayak basması gibi bir olay ya olmuştur ya da olmamıştır. Yarı olmuş olamaz. Bu insanın biraz ölü veya biraz hamile olamaması gibidir. Ya öylesiniz, ya da değilsiniz.
  • https://youtu.be/TKW9rIQwHCY

    Mutlu bir şekilde güne başladik.Annem her zamanki gibi tatilin de etkisiyle mükellef bir sofra hazırladi.En sevdiğim patates kızartması ve pizza ohh miss masadaki yerlerini almıştı bile, midemi senlendirmeyi bekliyorlardi.
    Kahvaltının mutlulukla bir ilgisi olmalıydi.En çok da annem ,babam ve ikiz kardeşimin birlikteligiyle donatılan sofranın lezzeti bir başkaydı.Aile değil miydi ki mutluluklarınızı pay edip bölüstügünüz; kırıklıklarınızı,sevinclerinizi tek çatı altında toparlayan,sevgisiyle sarıp sarmalayan,huznuyle huzunlendiginiz ,nesesiyle neselendiginiz,nefesiyle nefes aldığınız sıcacık bir yuva.Erkek kardeşimle afacanlikta üstümüze yok.Annemi çok yoruyorduk.Eeee kolay değildi ikiz erkek annesi olmak.Annem bir yandan etrafı toparlayıp duzenlerken, biz de pesinden kardeşimle gizli ittifak edercesine dağıtıyorduk hunharca.Enerjimizi atamiyorduk bir türlü.Ev tüm genisligine rağmen dar geliyordu sanki bize.Öğleden sonra sinemaya,alışveriş merkezine gitmek için hep beraber yola çıktık.Arabayı henüz yeni öğrenen annem kullanıyordu.Normal seyir halinde trafikte devam ederken, annem birden panikleyip frene basacagi yerde gaza basarak kontrolü elinden bıraktı.Önümüzdeki araca hızla çarptı.O şokun etkisiyle sert bir şekilde sarsildik.Hepimiz çığlık çığlığa,neye uğradığımızin şaşkınlığı icerisindeydik.Annem donmus kalmıştı.Babamın alnında süzülmekte olan kan izleri.Kardeşimle beraber kollarimizda ve bacaklarimizda sancı vardi.
    Ambulans,siren sesleri,basimizda uçuşan kalabalıklar derken hastanede soluğu aldik.Şükürler olsun gerekli tedbirlerle, hepimiz ufak siyriklarla atlatmistik.Ciddi bir durum yoktu.Atlatmistik atlatmasina ama öndeki aracın sahibi olan genç kız ise ağır yaraliydi.Kan kaybediyordu sürekli.Doktorlar hastayı kurtarmak için seferber olmuşlardı adeta.

    Hastanedeki islemlerimiz bittikten sonra kapıda cikisimizi bekleyen iki polis memuru,bizi durdurup demir kelepceleri uzatti annemin bileklerine.Kelepceler takıldı anneme.Neye ugradigimin saskinligiyla gözlerimden akan yaşa mani olamıyordum.Annem,kardesim ve ben sûkutun içli bağrına sığınıp ağlıyorduk.Sanki o kelepceler kalbime takılmıştı da kalbimin boynuna asılmış ip misali boğazını sıkıp, nefesini kesiyordu.Annemin yokluğuyla eksilmistim.Tadı yoktu onsuz bir hayatın.Varlığıyla geçirdiğimiz günlerin kıymetini bilememişim.Meğer sukredecek ne kadar çok şeyim varmış.Canım annem... Üşüyordum.Sarıp sarmalayacak,
    üstümü örtecek sinesiyle ısıtacak yüreğinin şefkatli kordonu sıcaklığını cekmisti yüreğimden.Canı kesilmişti içimin adeta.Hasretiyle kaskatı kesilmiştim.
    Üşüyordum.Hiç olmadığım kadar yorgun,hic olmadığım kadar üzgündüm.Üşüyen gariban yüreğimi ısıtacak o şefkatli el çekmişti ellerini üzerimden.Kalbim inzivaya çekmişti adeta kendisini.Annemsiz hiçbir gönüle değmemeye yeminliydi.Hayatımdaki planlarımı,neşemi,enerjimi annemin geleceği güne, hep ileri bir tarihe ertelemek zorunda kaldım.Saatim annemden uzakligim nispetinde ayak diretiyordu adeta mutluluğa gec kalarak.Aramızdaki en güçlü duranimiz babam.Babam herşeye rağmen metanetli bir şekilde davranarak hem annemi hem de bizleri teselli etmeye çalışıyordu.

    Annem hakkındaki sorgulamalardan sonra haksız görülüp cezaevine yatırılmisti.İşte o kabus dolu günden sonra hiçbir şey tat vermemeye başladı.Erkek kardeşimle, o eski afacan bizi görseniz taniyamazdiniz yani.Tarifsiz bir durgunluk,tarifsiz bir suskunluk cöreklenmisti sanki vucudumuzun her bir zerresine.Enerjimiz sanki elektrik süpürgesiyle çekilip ,torbaya atılmıştı.Kimildayacak takati bulamiyorduk kendimizde.Evin her karesi annemi hatırlatıyordu.Yediğimiz yemek,izlediğimiz film,oynadığımız her oyunda annem vardı.Her gece dualar ediyordum Rabbim'e; annemin bir an önce eve gelebilmesi için.Annemin yokluğu çok ağır geldi yüreğime.Yeri asla doldurulamiyordu.Biz de onsuzlukla sanki ayrı bir zindandaydik.
    Karanliktaydik.Güneş adeta perdelerini toparlayıp eteğini çekmişti hanemizden.Gecenin yalnızlığında inzivaya çekilip ,gökteki asılı yıldızlarla dertlesip onlardan ürkek yuregime ışık topluyordum.Keder, lokmalarimizin önünü tikiyordu.Insan sevdikleriyle beraber olunca gönlü gül gülistan oluyormuş meğersem.Canım annem dinmeyen özlemim,kalp ağrım..Evet kalbim ağrıyordu.Sol yanım evet sol yanım çok acıyordu.Bu nasıl bir acı Rabbim.Ne olur annem bir an önce gelse? Eski günlerdeki gibi yarım bıraktığımız mutluluğa kaldığımız yerden devam edebilsek.Geç kalmisliklarimizin yaralarını gelisiyle beraber sarabilsek.Canım annem hadi gel artik.Dindir şu yüreğimin sancilarini.Sensizliğimin feryatlarini duymuyor musun taa derinden,ciğerimden sağır edecek neredeyse kalbimi.Hadi gel artık lutfeenn...

    Babaannem, dedem ve halam annem gideli bizim evimize yerleşmişlerdi.Kardeşimle beni mutlu etmek için ellerinden geleni yaparak, binbir türlü kılığa giriyorlardi.Maddi ve manevi desteklerini esirgemiyorlardi.Yüzümüzdeki en ufak bir tebessümün hatrına herkes ayrı bir mücadele icerisindeydi.Günler,haftalar,aylar geçmişti.1yıl olmuştu annem halen yoktu.Görüş günlerinde annemle buluştuğumuzda o hissiz camekanlari ve yüreğimize saplanıp kanatircasina dikilen telleri ellerimle duvardan duvara yoklayip aşamayinca; anneme bir türlü dokunamamak ,
    kucaklayamamak sizisiyla tortullasiyordu kalbim.Gürültüler arasında hasretimizle hallesecegimiz tenha bir yer arayisindaydik.Ziyarete gelen herkesin yüzünde buruk bir sevinç vardi,gizlediği binbir surat,vuslatin tutsakligina bedel soğuk bir duruş.Sevdiklerine kavuşmak için herkes aralarina barikat kurulan tellere beraberinde getirdikleri özgürlük dolu yasamlarindan 'askıda hürriyet' birakiyordu gözyaşlarıyla mendillerini ıslatarak.Görüş günlerinde binbir ümitle ziyaretine gidip eve annemle beraber dönmenin hayallerini kurarken ,onu demir kapılar ardında bırakıp her defasında yalnız bırakıp dönmek sarsıyordu adeta yüreğimi.
    Eve dönünce babaannem ,halam,dedem ve
    kardeşim içimizde çığlıklar koparan sûkutun koltuğuna yığılıp,bakışlarımızı birbirimizden kaçırarak öylece oturduğumuz yerde kalakalıyorduk.Bir sure atlatamiyorduk,
    cirpiniyorduk yuvasında annesinin yüreğinden lokma bekleyen kuşlar misali.Babaannem elinde tesbihi dualar cekerek içli içli ağlıyordu.Kardeşim ağlıyor,ben ağlıyordum.Allahım ne ağır günler.Insanın annesi, yavrularindan koparilir miydi ?Sefkatinden,kokusundan mahrum bırakılır miydi?

    Her gün bir ümit bekleyiş icerisindeydik.Her kapı tikirtisinda,her telefon calişinda bir rüzgar esintisiyle bile yüreğimizi ayağa kaldiran umutla,heyecanla bekliyorduk.Annem halen yoktu aramızda.Bugün doğum günümüz kardeşimle.Ama sıradan bir gün.Sevdiklerinden ayrı olunca insan doğduğuna bile sevinemiyordu ki.Evet bugün doğum günümüz.Kardeşimle 11 yaşımıza girdik.Geride bıraktığımız pürüzsüz geçen yılların tüm yükü sanki şu bir yılda omuzlarimiza çökmüş ,belimizi bükmüstü. Annem yoktu.10 yıl annemle,1 yıl annemsiz geçmişti.Ama o bir yıl on yıla bedeldi,günler geçmek bilmiyordu.Halamlar bizleri sevindirmek için doğum günümüzü kutlama hazırlığı içerisindeydi.Birkaç akrabamız daha davet edilmişti evimize senlik getirsin,kalabaliklarda kaybolsun hüznümüz diye.Cehremizdeki gülücükler uğruna halam canhiraş kutlama icin çabalıyordu.Beraberce balonları şişirdik.Süsleri, aksesuarları yerleştirdik.Kardeşimle buruk bir heyecan icerisindeydik.Tüm hazırlıklar tamam.Sadece pasta yoktu.Babami ve dedemi bekliyorduk pastayı getirmesi için.Halam çok sevdiğimiz spider man konseptli pastanin siparişini vermişti bizim için.Babamlar da beraberinde getirecekti.Ahh...Keşke annem de yanımızda olsaydı.Yoktu ama.Onsuz geçen ilk doğum günümüz.Halam pencereden babamın arabasının geldiğini işaret edip kapıya doğru hızla panikle koştu.Mercekten bakip gelip gelmediklerini kontrol ediyordu sürekli.Evdeki herkes kapıya yigildik pastayı karşılamak için büyük heyecanla.Halam pasta gelene kadar kapıyı acmamizi istemiyordu.Kapının önünde dikilip nöbet tutuyordu adeta.Kardeşimle o an'lik bile olsa pastanın heyecanına kapılıp kahkahalar atıyorduk.Çok merak ediyorduk pastayi.
    -Halacığım hadi ama gelmediler mi açalım şu kapıyı ?
    Halam ;
    - Pasta gelmedi henüz ...
    Biz;
    -Hala hadii aç şu kapıyı lütfen,çok bekledik.Çok merak ediyoruz su pastayı.Hadi getirsinler artık.
    Halam mercekten tekrar tekrar kontrol ederek anlamsız bir espiriyle;
    -Çocuklar pastanın yarısı gelmiş ,diğer yarısını bekliyoruz.Yarısı daha gelmemiş.
    deyince kapıya yigilan herkes kahkahalarla ,nasil olur dercesine bakışıp gülücükler sacmaya devam ediyorduk.Kardeşimle hadi ama gelsinler artık deyip sabirsizlanip yerimizde duramiyorduk.En son halam işte pasta geldi deyip kapıyı açınca şok olduk kardeşimle beraber gördüğümüz manzara karsisinda.Gözlerimize inanamadik.Annemdi.Evet annemdi gelen.

    -Anneeeeee,Anneeeeee,Canım anneeemmm çok özledik seni.Nerede kaldın güzel annem ?
    diye haykırarak neye ugradigimizin saskinligiyla sarılıp kucaklastik, hıçkırıklarla ağlaşmaya basladik.Annemdi gelen nasıl ağlıyorduk az evvelki attığımız kahkahalar yerini sevinç gözyaşlarına bırakmıştı.Annem ağlıyordu,kardeşim ağlıyordu.Dakikalarca hiç kopmamacasina durduğumuz yerde oylece kucaklasip sadece ağlıyorduk.Bizimle beraber herkes bu tablo karşısında gözyaşlarına engel olamiyordu.Allahım ne büyük mutluluk.Evimize neşe geldi.Canımıza can kattı.Beraberinde götürdüğü o tarifsiz huzur asıl vatanına kavuştu.Canım annem artık yanımızdaydi.Şükürler olsun.

    Mahkeme genç kızın iyileşmesi vesilesiyle,sikayetini geri almasıyla beraatine karar vermişti annemin.Hayatımın en güzel doğum günü sürpriziydi.Dünyalara bedeldi.
  • İslam düşünce tarihinde leh ve aleyhinde en fazla konuşulan isimlerin başında Takiyyuddin İbn Teymiyye (v. 728/1328) gelmektedir. 661/1263 yılında Harran’da doğan İbn Teymiyye, Hanbeli mezhebinin güçlü alimlerini içerisinde barındıran bir ailey mensuptur. Dedesi Mecdüddin İbn Teymiyye pek çok alanda eser veren bir alimdir. Babası Abdulhalim’de, Harran yöresinde etkin olan bir Hanbeli fakihidir.
    Moğolların Bağdat’ı işgal etmeleri ve Bağdat merkezli saldırılarını Harran’a kadar genişletmeleri üzerine İbn Teymiyye ailesi 667/1269 yılında Dımaşk’a göç eder. Babası başta olmak üzere bir çok hocadan ders okuyan İbn Teymiyye, 683’te Sükkeriyye Darulhadisine hoca olarak atanır. Bir yıl sonra da Emeviyye Camii’nde tefsir dersleri vermeye başlar.

    Kısa zamanda şöhreti Dımaşk başta olmak üzere mücavir şehirlere de yayılan İbn Teymiyye VIII/XIV. yüzyılın başlarından itibaren kendisini ilmi ve fikri tartışmaların içerisinde bulur. Ehl-i Sünnet’in itikadi mezheplerine özellikle de Eş’ariliğe sert tenkitler yöneltir. Sıfatlar ve müteşabihat meselesinde selef-i salihinin usulünü benimsediğini iddia ederek ayet ve hadisleri zahiri anlamlarında anlar. Verdiği fetvalarla da bir çok konuda mezhepler arası icmaya muhalefet eder.

    Mevcut İslami disiplinlerin hemen tamamına itirazları olan İbn Teymiyye en sert eleştirilerini tasavvufa yöneltir. İbn Arabi’yi ve onun görüşlerini benimseyen mutasavvıfları açıkça tekfir eder.

    Çeşitli devlet adamları ve kadıların katıldığı meclislerde çok defa muhakeme edilen İbn Teymiyye Kahire’de dört kâdi’l-kudât’ın katıldığı bir mahkemede Allah Teala’yı insan suretinde algılama cürmünden dolayı Kahire kalesine hapsedilir. Ehl-i Sünnet akidesine muhalif görüşlerinden ve icmaya aykırı fetvalarından dolayı farklı zamanlarda defaatle yargılanıp hapisle cezalandırılır.

    İbn Battuta, İbn Hacer el-Heytemi, Takiyyuddin es-Sübki, Tacüddin es-Sübki, Kemaleddin İbnü’z-Zemlekâni, Şihabuddin İbn Cehbel ve Ebu Hayyan gibi muasırı olan alimler tarafından görüşleri tenkit edilen İbn Teymiyye, hakkında yazılan reddiyelerin de etkisiyle –zamanla- ilk yıllardaki itibarını kaybeder. Osmanlı’nın son dönemlerinde Hicaz’da ortaya çıkan Muhammed b. Abdulvahhab’ın başlattığı hareket, İbn Teymiyye’nin fikirlerinin yeniden canlanmasına zemin hazırlar. İbn Abdulvahhab’a nisbetle Vehhabilik olarak tanınan ve zamanla siyasi bir boyut kazanan hareket Suudi Arabistan Krallığı’nın kurulmasında da etkili olur.

    Kendisini selefiyye olarak tanımlayan “vehhabilik” hareketi zamanla Suudi Arabistan başta olmak üzere İslam coğrafyasının önemli bir bölümünde nüfuz elde eder.

    Selefilere/vahhabilere göre içtihatlarıyla İslami ilimlerin gelişmesine katkıda bulunan bir müçtehit olan İbn Teymiyye, İmam Subki başta olmak üzere Ehl-i Sünnet hassasiyetine sahip bir çok alime göre ise asırlar sonra teşbih ve tecsim akidesini canlandıran bir Haşevi’dir.

    İslam düşünce tarihinde derin izler bırakan, günümüz İslami anlayışları üzerinde de belirgin etkinliği olan İbn Teymiyye’nin itikadi görüşleri sürekli tartışılır olmuştur. İslami anlayış ve yaşayışlarını onun belirlediği esas ve verdiği fetvalar üzerine bina edenler, Ona dayanarak Maturidi ve Eşari mezhebine müntesib Müslümanları “ehl-i zeyğ” olarak nitelemekten çekinmemişlerdir. Bu durum, İbn Teymiyye’nin itikadi görüşlerini ve tevhit anlayışını tahlil etmeyi gerekli kılmıştır.

    İslam’da Tevhit Tasavvuru

    Bölünmeyi kabul etmeyen varlıklara “tek” denir. Allah Teala da zât, sıfat ve fiillerinde “tek”tir. İslam dini, O’nun bir olduğunu kabul etme esası üzerine ibtina etmiştir. Mümini, kafir ya da müşrikten ayran temel özellik O’nun birliğini kabul etmesi yani muvahhit olmasıdır.

    Müminler yalnız Allah Teala’ya ibadet ederek ubudiyette, eşi ve benzeri olmadığını ikrar ederek de zatında O’nun tek olduğuna iman ederler. Rabb’ı, Rabb, insanı da insan olarak algılarlar.

    Cenab-ı Hakkı’ın eşi ve benzerinin olmaması, yaratılmışlar gibi belli bir mekanda bulunmaması, yönlerle ifade edilmemesi gibi hassasiyetler zâtındaki vahdaniyetin esasını teşkil eder.

    Ehl-i Kıblenin Kırılma Noktası: Sıfatlar

    İslam’ın temelini oluşturan ibadetleri kabul etme noktasında birbirlerine yakın duran “ehl-i kıble”, Allah Teala’nın zatı ile alakalı meselelerde aynı yakın duruşu gösterememiştir.

    İslam’ın erken asırlarında başlayan müteşabihat ve Allah Teala’nın sıfatları ile alakalı tartışmalar kısa zamanda mezhepleşerek kurumsal bir statü kazanmış ve günümüze kadar devam etmiştir.

    Zaman zaman “tekfir” ifadelerinin de duyulduğu tartışma sürecinde genellikle taraflar birbirlerini dalalet ve bidat ehli olmakla itham etmişlerdir.

    İbn Teymiyye’nin Mezhebi

    Ehl-i Sünnet akidesini benimseyen kelam alimlerinin üstün gayretleri sonucu canlılığını yitiren kelami münakaşalar, İbn Teymiyye’nin Allah Teala’nın zatıyla alakalı serdettiği görüşlerin etkisiyle yeniden alevlenmiştir.

    Kendisi gibi inanmayan/düşünmeyen fırka mensuplarını “ehl-i zeyğ” olarak isimlendiren İbn Teymiyye, Allah Teala’nın zatı ile alakalı meselelerde batini, sufi (İbn Arabi çevresi), mu’tezili, eşari kelamcıları ve filozofları sert ifadelerle tenkit etmiştir.

    İbn Teymiyye’ye göre, tevhit akidesini Kur’an ve Sünnet’te var olduğu şekilde anlayanlar yalnız selef alimleridir. Bu yüzden imani meselelerde de onların görüşleri benimsenmelidir. “Selefin, Cenab-ı Hakk’a, Onun kendisini tavsif ettiği şekilde iman ettiğini” söyleyen İbn Teymiyye, isim ve sıfatlar noktasında şu ayetlerin selefi akidenin temelini oluşturduğunu ifade eder: “Allah kendisinden başka ilah olmayandır. Diridir, kayyumdur.”[1], “De ki: ‘O, Allah’tır, bir tektir. Allah Samet’tir (her şey O’na muhtaçtır, O hiçbir şeye muhtaç değildir.). Ondan çocuk olmamıştır. Kendisi de doğmamıştır. Hiçbir şey O’na denk ve benzer değildir.”[2]” [3]

    Ayet ve hadislerin Allah Teala’nın zât ve sıfatları ile alakalı ayrıntılı bilgiler verdiklerini, ayrıca temsili/teşbihi de reddettiklerini söyleyen İbn Teymiyye, savunduğu akidenin Peygamberlerden tevarüs ettiğini belirtir.[4]

    Cenab-ı Hakk’ın sıfatlarını reddeden mu’tezile ile, Ona cismiyet isnat eden mücessime arasında orta yolu benimsediğini iddia eden İbn Teymiyye, mezhebini “münezzihe/tenzih eden” olarak isimlendirir. Seleften tevarüs ettiğini iddia ettiği “Münezzihe” meşrebinin çerçevesini çizerken de şunları söyler: “Selefin itikatta mezhebi, sıfatları reddetme ile Allah Teala’yı insanlara benzetme arasındaki orta yoldur. Onlar, Cenab-ı Hakk’ın zatını yaratılmışlara benzetmedikleri gibi, sıfatlarını da onların sıfatlarına benzetmemişlerdir.[5]

    Cenab-ı Hakk’ın isim ve sıfatlarını inkar edenlerle, onları yaratılmışların sıfatlarına benzeten mücessime ve müşebbihe meşrebi müntesiplerini “Allah’ın ayetlerini tahrif etmekle” itham eden İbn Teymiyye, eserlerinde Cenab-ı Hakk’a mekan isnat ederek inkar ettiği tecsim akidesini savunmuştur.

    İbn Teymiyye’nin Uç Görüşleri

    Eserlerinde açık bir şekilde müşebbihenin etkisi hissedilen İbn Teymiyye’ye göre Allah’ın kitabı, Resulü’nün sünneti, sahabe, tabiun ve müçtehit imamların eserleri direkt ya da dolaylı olarak Cenab-ı Hakk’ın her şeyin üstünde olduğunu anlatmaktadır. Şu ayetler O’nun (celle celaluhu) mekansal olarak arş ve semanın üzerinde olduğunu göstermektedirler: “Güzel sözler ancak O’na yükselir.”[6], “Ey İsa! Şüphesiz seni kabz edecek ve kendime yükselteceğim.”[7], “Göktekinin sizi yere geçirivermeyeceğinden emin mi oldunuz?”[8], “Fakat Allah Onu (İsa’yı) kendisine yükseltmiştir.”[9], “Rahman, Arş’a istiva etmiştir.”[10]

    İbn Teymiyye, “Rabbimiz, gecenin üçte biri kaldığında (keyfiyeti bize meçhul bir halde) her gece dünya semasına inerek buyurur ki ‘Bana kim dua eder ki, duasına icabet edeyim. Kim bir şey ister ki, ona dilediğini vereyim. Kim de affını talep eder ki, onu mağfiret edeyim.”[11] mealindeki hadisin de açık bir şekilde Cenab-ı Hakk’ın semada bulunduğunu ifade ettiğini söyler.[12]

    Selefi salihinden hiç kimsenin Allah Teala’nın semada olduğuna itiraz etmediğini, ne Kur’an-ı Kerim, ne Sünnet, ne sahabe, ne tabiun ve ne de sonraki dönemlerde yaşayan müçtehit imamların bu gerçeğe aykırı direkt ya da dolaylı tek bir ifadelerinin olmadığını söyleyen İbn Teymiyye, onların Allah Teala’nın (mekansal olarak) semada, arşta ve her yerde olduğunu kabul ettiklerini iddia eder.[13]

    Selefin Allah Teala’yı Kur’an ve Sünnet’in ifade ettiği şekilde vasıflandırdığını, bu noktada bir değişiklik ya da inkar içerisinde olmadıklarını, sıfatların keyfiyetini açıklama ya da onları insanların sıfatlarına benzetme yoluna da sapmadıklarını söyleyen İbn Teymiyye (te’vil yoluyla) sıfatların bir kısmını inkar edenlerin Allah Teala’yı hakkıyla bilemediklerini dolayısıyla da şu ayetin muhatabı olduklarını iddia eder[14]: “Allah’ın kadrini gereği gibi bilemediler.”[15]

    Allah Teala’nın yüzü, eli ve gözü olduğunu iddia eden İbn Teymiyye[16] bu anlayışı, O’nun insana benzetilmesi (teşbih) şeklinde telakki eden Ehl-i Sünnet kelamcılarını Cenab-ı Hakk’ın ezeli sıfatlarını reddeden “muattıla” ile aynı görüşü benimsemekle itham eder.[17]

    Allah Teala’yı yaratılmışlara benzetmekten tenzih edebilmek için müteşabih ayetleri te’vil eden kelamcıları Yahudilerden daha tehlikeli gören İbn Teymiyye[18] savunduğu fikirlerin sahabe, tabiun, hadis hafızları ve Ahmed b. Hanbel’e ait olduğunu söyler.[19]

    Müşebbihe ve mücessimeyi “ehl-i zeyğ” olmakla itham eden İbn Teymiyye, Allah Teala’nın semada arş üzerinde oturduğunu söyleyerek Ehl-i Sünnet kelamcılarından ayrılır ve tenkit ettiği mücessime ile aynı akideyi paylaşır.

    İbn Teymiyye’nin Allah Teala’ya isnat ettiği el ve yüz gibi uzuvların keyfiyetlerinin insanlar tarafından bilinmediklerini söylemesi, kendisini teşbihten kurtarmaz. Zira müşebbihe ekolüne müntesip olanlar da Cenab-ı Hakk’a isnat ettikleri uzuvların keyfiyetlerini bilmediklerini söylemektedirler.

    Müteşabih ayetleri zahiri anlamlarında tefsir eden İbn Teymiyye’nin benimsediği tefsir usulünün seleften tevarüs ettiğini söylemesi de iddiadan öte bir anlam ifade etmemektedir. Zira Malik b. Enes, Mukatil b. Süleyman, Davud b. Ali el-Isfehani ve Ahmed b. Hanbel’in de aralarında yer aldığı selef alimleri Allah Teala’nın yaratılmışlardan hiçbir şeye benzemediğini söylemektedirler. Aşağıdaki açıklama İbn Teymiyye’nin görüşlerine ittiba ettiğini söylediği selef alimlerinin teşbih noktasında ne derece tavizsiz olduklarını göstermektedir: “Bir kişi ‘Ey İblis! Ellerimle (kudretimle) yarattığıma saygı ile eğilmekten seni ne alıkoyuyordu?”[20] ayetini okurken elini hareket ettirse ve bu hareketiyle Allah Teala’nın elinin olduğunu ima etse, o adamın elini kesmek gerekir.”[21]

    Selef, Allah Teala’nın kudretine işaret eden “el” kelimesinin okunduğu sırada karinin parmaklarını oynatmasını dahi doğru kabul etmezken, Cenab-ı Hak’a el, ayak gibi uzuvlar isnat eden İbn Teymiyye’nin Onlarla aynı esasları kabul ettiğini söylemesi güvenilirliğini yaralamaktadır.

    Müfessirler ve İbn Teymiyye

    Müteşabihat ve sıfatlarla alakalı görüşünün selefe ait olduğunda ısrar eden İbn Teymiyye, okuduğu yüzden fazla tefsirin hiçbirisinde sahabenin sıfatlarla ilgili ayet ve hadisleri zahiri anlamlarının dışında bir mana ile te’vil ettiklerini görmediğini söyler.[22]

    İbn Teymiyye’nin bu beyanı selefe ait tefsirler içerisinde en güvenilir olduğunu söylediği Taberi’nin nakilleri ile çelişmektedir.[23] Nitekim Taberi, -İbn Teymiyye’nin sıfatlarla alakalı ayetlerin en önemlisi olarak gördüğü- “ayetü’l-kürsi”deki “O’nun -celle celalühü- kürsüsü (ilmi) bütün yerleri ve gökleri kaplayıp kuşatmıştır.”[24] kısmını tefsir ederken İbn Abbas’a -radiyallahu anhuma- isnat ettiği bir rivayette kürsü kelimesinin “ilim” olarak te’vil edildiğini nakletmektedir.[25] Halbuki İbn Teymiyye “kürsü” kelimesini –haşa- Allah Teala’nın üzerinde oturduğu bir mekan olarak anlamaktadır.

    “Tercümanü’l-Kur’an” diye şöhret bulan İbn Abbas’ın müteşabihattan olan “kürsü” kelimesini, “ilim” olarak te’vil etmesi, İbn Teymiyye’nin ilk dönem müfessirleri ile alakalı genellemesinin gerçeğe aykırı olduğunu göstermektedir.

    Firavun Örneği

    Allah Tela’nın “yüce/el-Aliyy”[26] olmasını mekansal olarak semada bulunmak şeklinde anlayan İbn Teymiyye, Kur’an-ı Kerim’de zikredilen Firavun’a ait şu sözü iddiasına delil olarak kullanır: “Firavun dedi ki: ‘Ey Haman! Bana yüksek bir kule yap, belki yollara, göklerin yollarına erişirim de Musa’nın ilahını görürüm(!) Çünkü ben, Onun yalancı olduğuna inanıyorum.’ Böylece Firavun’a yaptığı iş kötü gösterildi ve doğru yoldan saptırıldı.”[27]

    İbn Teymiyye’nin ayetten Firavun’un Allah Teala’nın –haşa- göklerde olduğunu Musa –aleyhisselam-dan öğrendiği sonucunu çıkarması gerçeklerle bağdaşmamaktadır. Çünkü ne ayet ne de hadislerde buna işaret eden bir kanıt vardır. Muhal farz, Musa -aleyhisselam- böyle bir şey söylemiş olsa dahi Onu yalancı olarak gören[28] Firavun’un, Hz. Musa’nın sözüne itimat etmesi düşünülemez. Ayrıca Firavun Musa –aleyhisselam-ın sözüne göre amel etseydi öncelikli olarak Allah Teala’ya iman etmiş olurdu.

    Nüzul Hadisi

    Allah Teala’nın semada karar kıldığını savunan İbn Teymiyye’nin delil olarak kullandığı “nüzul hadisi” hakkında Buhari Şarihi Ayni şunları söylemektedir: “Bu hadis ile alakalı dört farklı kanaat oluşmuştur. Bir grup, bu hadise dayanarak Allah Teala’ya yön isnat etmiş, Mu’tezile bu bapta rivayet edilen hadisleri inkar etmiş, başka bir grup tahrif sayılabilecek ölçüde te’villerde bulunmuş, meşhur dört mezhep imamının da aralarında yer aldığı cumhur ise hadisi kabul etmekle beraber şerh ederken Cenab-ı Hakk’ı kullara benzemekten tenzih etmiştir.

    Ehl-i Sünnet kelamcıları Allah Teala’yı, “yüksek bir yerden daha alçak bir yere intikal etmek”[29] anlamına gelen “nüzul” kelimesinin zahiri anlamıyla ilişkilendirmekten sakınmışlardır. Zira hareket, durmak ve intikal gibi fiiller bir yerden ayrılıp başka bir yerde bulunmak anlamına gelir.[30] İnsanlarda görülen ve bir yerde olunduğu bir anda başka bir yerde olamamayı gerektiren bu durumların Cenab-ı Hakk’a isnat edilmesi Kur’an ve Sünnet’e aykırıdır. Zira ayetler Onun insanlara benzemesini açıkça nefyetmiştir: “Onun benzeri hiçbir şey yoktur.”[31], “Allah Samed’dir.(Her şey Ona muhtaçtır, O hiçbir şeye muhtaç değildir.)”[32] Buna göre “nüzul” kelimesine zahir anlamı verildiğinde hadis, Kur’an-ı Kerim’le çelişecektir. Sahih bir hadis için böyle bir durum söz konusu olmayacağına göre “nüzul” kelimesi mecaz anlam çerçevesinde anlaşılmalıdır.

    Şarih Ayni, “nüzul” kelimesinin zahir ve mecaz olarak 5 farklı anlamının olduğunu, Kur’an-ı Kerim ve Arap dilinde hepsinin de kullanıldığını ancak hadis bağlamında düşünüldüğünde en uygun anlamın “Allah Teala’nın rahmetini kullarına yöneltmesi”[33] şeklinde olacağını söylemektedir.[34]

    Ayrıca hadisin zahir anlamda anlaşılması coğrafi gerçeklerle de çelişmektedir. Çünkü bir bölgede zaman, gecenin son üçte birine ulaştığında başka bir yerde gündüz vaktidir. Bütün yeryüzü için düşünüldüğünde “gecenin son üçte birleri” 24 saati kaplamaktadır. Bu durumda, “istiva” ve “semada bulunma” kelimelerini zahir anlamlarında kabul eden İbn Teymiyye’nin, Allah Teala’ya hangi zamanı tahsis ettiği problemi ortaya çıkmaktadır. Ayet ve hadislerde bir tahsis söz konusu olmadığına göre, bunu yapacak kişi İbn Teymiyye olacaktır. Sınırlı kudrete sahip olan insanın, Allah Teala’yı belli bir zamanla sınırlaması, sınırsız gücün üzerinde tasarruf iddia etmesi anlamına gelecektir. Bu ise, tevhit akidesi açısından bakıldığında tehlikeli bir durumdur.

    Mecaz ve Hakikat Telakkisi

    İbn Teymiyye, müteşabihatı mecazi anlamlarıyla tefsir eden Ehl-i Sünnet kelamcılarını sert bir üslupla tenkit etmesine rağmen, Kur’an-ı Kerim ve hadislerde adı geçen cennet nimetlerinin tamamını “mecazi” kabul eder.

    “Sadece ben yaparsam olur.” anlayışının hakim olduğu bu yaklaşımı daha yakın bir planda anlayabilmek için İbn Teymiyye’nin “mecaz” ile alakalı ifadelerine göz gezdirmek gerekir: “İbn Abbas radiyallahu anhuma ‘Cennette olan nimetlerin dünyada sadece adlarının olduğunu’ söylemektedir. Allah Teala cennette şarap, süt, su, ipek, altın, gümüş ve diğer nimetlerin olacağını haber vermektedir. Bunların, dünyadaki karşılıkları ile bir takım benzerlikleri olmakla beraber büyük farklılıkları da vardır.” Nitekim cennette kendilerine nimet verilenler “Bu tıpkı daha önce dünyada iken bize verilen rızık gibidir” dediklerinde “Bu rızık onlara dünyadakine benzer olarak verilmiştir.”[35] denilecektir. Cennet nimetleri dünyadakilere benzeseler de onların aynıları değillerdir. Tıpkı belli açılardan bazı unsurlar birbirlerini çağrıştırdıkları gibi bazı nimetlerin isimleri de birbirlerine benzemektedirler.”[36]

    Sonraki dönem alimleri tarafından kaleme alınan tefsirlere bakıldığında Cenab-ı Hakk’ın zat ve sıfatlarından bahseden ayetlerin mecazi anlamları çerçevesinde anlaşıldıkları görülmektedir. Buna göre “istiva” kelimesine kurulmak, galebe çalmak, güç sahibi olmak, “vech”e zat, “el”e güç, kuvvet, “gelmeye” Allah Teala’nın emrinin gelmesi, “semada/üstte olmaya” derece ve mekan itibariyle yüksekte bulunmak gibi anlamlar verilmiştir.

    Mecaz, Kur’an-ı Kerim’in anlaşılmasında o derece önemsenmiştir ki ulema, “Eğer mecaz, Kur’an-ı Kerimden gitmiş olsaydı, Onun güzellik ve i’cazının yarısı da kaybolurdu.” demiştir.[37]

    Sıfatlar ve müteşabihatın, zahiri anlamları çerçevesinde anlaşılmalarında ısrar eden İbn Teymiyye, aksi bir anlama usulüne (mecazi) dair ne sahabe ne de tabiundan nakledilen bir rivayet olmadığını, akılla bu işi yapmaya kalkışmanın ise onu, nasslar üzerinde bir otorite olarak kabul etmek anlamına geleceğini söyler.[38]

    Müteşabihatı mecazi manada anlamayı aklın nasslar üzerinde hakimiyet kurması olarak algılayan İbn Teymiyye, cennet nimetlerini kıymetlendirme babında İbn Abbas’tan yaptığı rivayeti ise aklıyla Ahiret Hayatı’nın belli bir konusuna tahsis etmekten geri durmaz. Halbuki Allah Teala’nın sıfatları, cennet nimetleri gibi “semiyyat” bahsine dahildirler, dolayısıyla her ikisi de aynı usul çerçevesinde anlaşılmalıdırlar. Ayrıca sahabe, sıfatlar hususunda sessiz kalmış, müteşabihata mecazi mana verilmeyeceğine dair de bir kanaat belirtmemiştir. Onlar müteşabih ayetlerin anlamlarını Allah Teala’ya havale etmişlerdir. İbn Teymiyye gibi müteşabihatı zahir anlamlarında alıp Cenab-ı Hakk’a cihet isnat etme yoluna sapmamışlardır.

    Tefvîz Ve Te’vil Sistemi

    Selef, “Şari’nin kelamından neyi kastettiğinin kullara gizli olması” anlamına gelen “müteşabihat”ı anlarken iman ve tasdikle yetinmeyi yeterli görmüş, keyfiyeti beyan etmekten uzak durmuştur.[39] Nitekim İmam Malik kendisine “Rahman, Arş’a istiva etmiştir.”[40] ayetindeki “isteva” kelimesinin tefsirini soran kişiye, “İstiva malumdur. Keyfiyeti ise bilinmemektedir. Bu konuda soru sormak bidattır. Zannederim ki sen kötü niyetli bir adamsın.” dedikten sonra çevresindekilere “Onu yanımdan çıkarın”[41] diye emretmiştir. İmam Malik, mücessime meşrebinden olduğunu düşündüğü kişiye “istiva” kelimesinin Arap dilinde hangi anlamlara geldiğinin bilindiğini, fakat Allah Teala’nın ayetten neyi kastettiğinin meçhul olduğunu, bu noktada sorular sormanın ise sapık akidelere bilgi toplama anlamına geleceğini ihsas etmiştir.

    İmam Malik örneğinde de görüldüğü gibi selef, müteşabih ayetlerin manalarını Allah Teala’ya havale etmek anlamına gelen “tefvîz” usulünü kullanmıştır.[42] Bunu yaparken ayetlere, insanın uzuv ve hareketlerinin karşılığı olan zahir anlamları vermekten şiddetle kaçınmışlardır. Onlar, yaşadıkları dönemin fikri ve itikadi yapısı gereği müteşabih ayetlerle alakalı derin tefsirlere de girmemişlerdir.

    Farklı ideoloji ve meşreplerin ortaya attığı şüpheler karşısında müslümanların müstakim kalabilmeleri için sonraki dönem alimleri sıfatlar ve müteşabihat ile alakalı rivayetleri Arap dili ve edebiyatının müsaade ettiği anlam ve kurallar çerçevesinde “te’vil” ederek murad-ı ilahiyi ortaya çıkarmaya çalışmışlardır. Onların yaşanan fikri tartışmalar ve İslam’a yöneltilen eleştiriler karşısında böyle bir yolu benimsemeleri zorunluluk arz etmiştir.

    İmamu’l-Haremeyn, meslekleri her ne kadar farklı görünse de selef ve halef alimlerinin “tefvîz” ve “te’vil” sistemlerinin, Allah Teala’yı tenzih etmeleri ve yaratılmışlara benzetmemeleri itibariyle aynı olduklarını söylemektedir.[43]

    “Tefvîz” ve “te’vil” mesleklerinin her ikisini de reddeden, buna mukabil müteşabihatı zahiri anlamları çerçevesinde anlayan İbn Teymiyye, sözde selefe hakikatte ise mücessimeye yakın durmaktadır. Onun, cennet nimetlerini “mecazi”, müteşabihatı ise “zahiri” manalarıyla tefsir etmesi kendi anlayış usulü açısından bakıldığında çelişkilerle doludur. İddiasını desteklemek için kullandığı Kur’ani deliller ise selef tarafından “tefvîz” halef tarafından “te’vil” sistemiyle anlaşılmıştır.

    Teşbihin Tanıkları

    İbn Teymiyye’nin, tecsim akidesini zaman zaman konuşmalarına taşıdığı, minber ve kürsülerde savunduğu bilinmektedir. Çağının tanıklarından İbn Battuta, Ebu Hayyan ve İbn Cehbel’in şahadetleri bu noktada önem arz etmektedir.

    İbn Battuta’nın seyahat ettiği ülkelerdeki gözlem ve hatıralarını anlattığı “Tuhfetu’n-nuzzar fî ğaraibi’l-emsar” adlı eseri, İbn Teymiyye ve Onun tecsim akidesi ile alakalı ilginç bilgiler vermektedir:

    Dımaşk şehrinde çeşitli konularda konuşan fakat aklından zoru olduğu anlaşılan Hanbeli fakihlerinin ileri gelenlerinden Takıyyuddin İbn Teymiyye adında biri vardı. Halka vaaz verir, insanlarda Ona karşı ileri derecede saygı gösterirlerdi.

    İbn Teymiyye, yaptığı bir konuşmadan dolayı fakihlerin tepkisini çekmişti. el-Meliku’n-Nasır’ın huzuruna çıkarılıp, kadılar tarafından sorgulandı ve hapse atıldı. Yıllarca hapiste kaldı. Bu müddet içerisinde 40 ciltten oluşan ve adını “el-Bahru’l-muhit” koyduğu bir tefsir kaleme aldı. Annesinin ricası üzerine sultan Onu serbest bıraktı.

    İbn Teymiyye, Dımaşk de bulunduğum sırada –önceden- tutuklanmasına sebep olan ifadeleri tekrar etti: Cuma günü cemaat olarak hazır bulunduğum camide, insanlara vaaz ve nasihatta bulunurken minberin merdiveninden bir basamak aşağıya inerek “muhakkak ki Allah Teala benim buradan indiğim gibi dünya semasına inmektedir.” şeklinde bir cümle sarfetti. Maliki fakihi İbn Zehra söylediklerine karşı çıktı. Cemaatte ayağa kalkıp sarığı başından düşünceye kadar ona dayak attı. Neticede bir daha tutuklandı ve hapsedildiği kalede ölünceye kadar tutuklu kaldı.[44]

    İbn Teymiyye’yi ta’dil eden biyografi yazarlarının reddettiği bu ifadeyi, farklı vurgularla müfessir Ebu Hayyan “el-Bahru’l-Muhît” ve “en-Nehru’l-mâd” adlı tefsirlerinde nakletmektedir. Ebu Hayyan bir çok yerde Onun tecsimi çağrıştıran ifadelerini tenkit etmektedir. Ne var ki elimizdeki matbu nüshalarda bu tenkitlerin bir çoğundan tek bir harf bulmak mümkün değildir. Çünkü baskı sürecinde her iki eserden de İbn Teymiyye’nin tecsimle alakalı görüşleri çıkartılmıştır. İbn Teymiyye’nin açıkça Allah Tealaya cisim isnat ettiğini söyleyen Zahid Kevseri[45] bu noktada şunları söylemektedir: “Ebu Hayyan, ‘O’nun kürsüsü bütün gökleri ve yeri kaplayıp kuşatmıştır.’[46] ayetini tefsir ederken muasırı olan İbn Teymiyye’nin “Kitabu’l-Arş” adlı -kendi el yazısıyla kaleme aldığı- eserinde şu ifadeleri okuduğunu nakletmektedir: ‘Allah Teala kürsüde oturmaktadır. Yanı başında boşalttığı yerde ise Onunla birlikte Hz. Peygamber oturmaktadır.” Elyazması nüshalarda var olan bu ifadeler kitabın musahhihi tarafından matbu nüshalara alınmamıştır. Musahhih, Kevseri’ye, din düşmanlarının hadiseden nemalanmamaları için böyle bir tercihte bulunduğunu söylemiştir. [47]

    Ebu Hayyan “el-Bahru’l-Muhît”in muhtasarı olan “en-Nehru’l-mâd” adlı tefsirinde de İbn Teymiyye’nin tecsimle alakalı görüşlerini tenkit etmektedir. Kitabı tahkik eden Bûran ed-Dannavî ve Hidyan ed-Dannâvî İbn Teymiyye’ye isnat edilen tecsimle alakalı bölümü tefsirden çıkartmışlardır.[48]

    İmam es-Sübki (v. 756) “es-Seyfu’s-sakîl fî’r-reddi alâ İbn-i zefîl” adlı eserinde, Ebû Hayyan’ın belli bir dönem kendisinden övgüyle bahsettiği İbn Teymiyye’yi “Kitabu’l-Arş” adlı eserini okuduktan sonra ölünceye kadar lanetlediğini yazmaktadır.[49]

    Şafii ulemasından Şihabuddin İbn Cehbel de İbn Teymiyye’nin tecsimle alakalı görüşlerini reddeden bir risale kaleme almıştır.[50] İbn Cehbel eserinin sonunda “İbn Teymiyye’nin sapıklık ve inadının derecelerini açıklamak için tahrif ve fesadından kaynaklanan açıklamalarını bekliyoruz.”[51] demesine rağmen İbn Teymiyye Onun bu meydan okumasına cevap ver(e)memiştir.

    Teşbihin Anlamı

    Bir varlık için “oturdu-kalktı, indi-çıktı, geldi-gitti” gibi fiilleri kullanmak onu bir cisim olarak kabul etmek anlamına gelmektedir. Çünkü bu fiiller bir halden başka bir hale intikali gerektirmektedirler. Bu durum, varlıkların zât ve fiillerinin hâdis oldukları anlamında da gelir. Zira intikalden önce yoktu, sonra oldu. “Hâdis” olan varlıklar için söz konusu olan bu durumu “yaratılmışlara benzemeyen” Cenab-ı Hakk için geçerli kabul etmek açıkça Onu yarattıklarına benzetmek (teşbih) anlamına gelmektedir. “Vacibu’l-vucud” olan Cenab-ı Hakk, hâdis olan varlıklar için geçerli olan bu sıfatlardan münezzehtir. Çünkü varlık itibariyle farklılık arz eden şeylerin sıfatları da farklılık arz etmektedir. Nitekim “alim” ve “cahil” sıfatları insanlar için geçerli iken farklı bir varlık olan “taş” için geçerli değildir. Taş için “alim” ya da “cahil” denmez. Çünkü taşın kabiliyeti bu sıfatları kabul etmez. Aynı şekilde eve “işiten” ya da “sağır”, yeryüzüne “konuşan” ya da “dilsiz”, semaya da “evli” ya da “dul” denmez.

    İbn Teymiyye’nin iddia ettiği gibi, Allah Teala “arş” ya da “sema” da gerçekten duruyorsa bu durumda, “bu ikisini yaratmadan önce nerede ikamet ediyordu?!” problemi ortaya çıkmaktadır. Bu problem ise beraberinde hâdis varlıkların özelliği olan “intikal” sorununu getirecektir.

    Ayrıca Cenab-ı Hakk’ın sema ile münasebetinden bahseden ayetler, Onun mekansal olarak her şeyin üzerinde olduğu anlamında anlaşılırsa bu durumda verilen manalar, “Halbuki O Allah göklerde ve yerdedir.”[52] ayeti ile çelişecektir. Çünkü yer, göklerin altındadır. Bu durumda mekansal üstünlük ortadan kalkacaktır. O’nun her iki yerde de bulunması kabul edilirse, “üst”e “üst” “alt”a da “alt” denmesinin bir anlamı kalmayacaktır. Çünkü üst, alta, altta üste nisbetle bu isimleri almıştır.

    Sonuç

    İslam düşünce tarihinde hakkında en çok söz söylenen isimlerden birisi olan Harranlı İbn Teymiyye, Eşariler başta olmak üzere Ehl-i Sünnet hassasiyetine sahip kelamcılara sert eleştireler de bulunmuş, ulemanın hazır bulunduğu muhakemelerde sorgulanıp teşbih akidesinden ve icmaya aykırı fetvalarından dolayı defaatle cezalandırılmıştır.

    Müteşabihatı tefsir ederken ayetlere zahiri anlamlarını veren, semada yerleşme, bir yere oturma, hareket etme gibi insanlara ait fiilleri Allah Teala’ya isnat eden İbn Teymiyye, Sünnet ve Cemaat Akidesini benimseyen alimler tarafından tenkit edilmiş, görüşleri hakkında çok sayıda reddiye kaleme alınmıştır.

    Geçmişte Takıyyudin es-Subki, İbn Cehbel, İbn Hacer el-Heytemi, İmam Şa’rani, yakın dönemde Zahid Kevseri, Yusuf en-Nebhani, günümüzde ise Muhammed Ebu Zehre ve Said Ramazan el-Buti gibi muhakkik alimler tarafından tenkit edilen İbn Teymiyye, uzun bir aradan sonra Muhammed b. Abdulvahhab’ın faliyetleri ile tekrar ön plana çıkmış, günümüzde ise selefiyye adı altında İslam coğrafyasında etkin bir konuma gelmiştir.

    Muhakkak ki her şeyin en doğrusunu bilen Allah Teala’dır.

    Dipnotlar:
    [1] Kur’an, Bakara(2): 255.
    [2] Kur’an, İhlas(112): 1-4.
    [3] Ebu’l-Abbas Takiyyuddin b.Abdilhalim İbn Teymiyye, er-Risaletü’t-Tedmüriyye,Kahire,1954,s. 7
    [4] İbn Teymiyye, et-Tedmüriyye, s. 7.
    [5] İbn Teymiyye, el-Akidetu’l-Hameviyyetü’l-Kübra, Kahire, 1952, s. 249.
    [6] Kur’an, Fatır(35): 10.
    [7] Kur’an, Al-i İmaran(3): 55.
    [8] Kur’an, Mülk(67): 16.
    [9] Kur’an, Nisa(4): 158.
    [10] Kur’an, Taha(20): 5.
    [11] Buhari, Teheccüd 14, 1145, Müslim, 1769, Ebu Davud, 4733; Tirmizi, 446.
    [12] İbn Teymiyye, Mecmu’u’l-Fetava, Beyrut, ty., V, 416.
    [13] İbn Teymiyye, el-Akidetu’l-Hameviyyetü’l-Kübra, 419.
    [14] İbn Teymiyye, et-Tefsiru’l-Kebir, Beyrut, ty., I, 270.
    [15] Kur’an, Zümer(39): 67.
    [16] İbn Teymiyye, el-Fetava’l-Kübra, Beyrut, 2002, VI, 656.
    [17] Saib Abdulhamid, İbn Teymiyye Hayatuhu ve Akaiduhu, Beyrut, ty., s. 120.
    [18] İbn Teymiyye, el-Fetava’l-Kübra, VI, 647.
    [19] İbn Teymiyye, el-Fetava’l-Kübra, VI, 655.
    [20] Kur’an, Sad, (38): 75.
    [21] Muhammed b. Abdilkerim eş-Şehristani, el-Milel ve’n-Nihal, Beyrut, 1992, I, 92.
    [22] Abdulhamid, a.g.e., s. 121.
    [23] İbn Teymiyye’ye Kur’an ve Sünnet’e uygun tefsirlerin hangileri olduğu sorulduğunda “sağlam rivayet zinciriyle selefin sözlerini nakleden, içerisinde bidat olmayan Mukatil b. Bekir ve Kelbi gibi itham edilen şahısların rivayetlerine de yer vermeyen, en sahih tefsir İbn Cerir et-Taberi’nin ‘Camiu’l-Beyan fi Te’vili’l-Kur’an’ adlı esiridir.” Demektedir. Bkz. İbn Teymiyye, Mukaddime fi Usuli’t-Tefsir, Beyrut, 1997, s. 110.
    [24] Kur’an, Bakara(2): 255.
    [25] Ebu Cafer Muhammed b. Cerir et-Taberi, Camiu’l-Beyan fi Te’vili’l-Kur’an, Beyrut, 2005, III, 11.
    [26] Kur’an, Bakara(2): 255.
    [27] Kur’an, Mü’min(40): 36-37.
    [28] Kur’an, Mü’min(40): 37.
    [29] Muhammed b. Ömer ez-Zemahşeri, Esasü’l-Belağa, Beyrut, 1998, s. 822.
    [30] Bedruddin Ahmed el-Ayni, Umdetü’l-Kari, Beyrut, Beyrut, 2001, VII, 291.
    [31] Kur’an, Şura(42): 11.
    [32] Kur’an, İhlas(112): 2.
    [33] Ayni, a.g.e., VII, 291.
    [34] Nüzul kelimesinin anlamları: “Gökten tertemiz bir su indirdik.” (Kur’an, Furkan(25): 48) ayetinde intikal, “Onu Cebrail indirmiştir.” (Kur’an, Şuara(26): 193) ayetinde bildirmek, “Allah’ın indirdiğinin benzerini ben de indireceğim.” (Kur’an, En’am(6): 93) ayetinde söz söylemek, “falanca üstün ahlakla dünyasına yöneldi.” ifadesinde bir şeye yönelmek/yöneltmek, “falanca oğulları başımıza geçinceye kadar hayır ve adalet üzere idik.” cümlesinde idare etmek anlamında kullanılmaktadır. Dilciler tarafında bilinen bu anlamlar içerisinde Cenab-ı Hakk’ın zat ve sıfatlarına en uygun olanı “rahmetini kullarına yöneltmesidir.” Bkz. Ayni, a.g.e., VII, 291.
    [35] Kur’an, Bakara(2): 25.
    [36] İbn Teymiyye, el-İklil fi’l-Müteşabih ve’t-Te’vil, Kahire, 1367, s. 12.
    [37] Halit Abdurrahman el-Ak, Usulu’t-tefsir ve Kavaiduhu, Beyrut, 2003, s. 287.
    [38] Muhammed Ebu Zehre, İbn-u Teymiyye, Kahire, 2000, s. 218.
    [39] İmam Malik’in sözü için bkz. Ebubekir Ahmed b. Huseyn el-Beyhaki, Kitabu’l-Esma-i ve’s-Sıfat, (ta’lik. ve tahk. Muhammed Zahid Kevseri), Kahire, t.y., s. 298.
    [40] Kur’an, Taha(20): 5.
    [41] Muhammed Abdulazim ez-Zürkani, Menahilu’l-İrfan, Beyrut, 2001, II, 231.
    [42] Bu yüzden onlara “mufevvida” denir.
    [43] Kevseri, el-Esma ve’s-Sıfat, (d. not: 1), s. 377.
    [44] Muhammed b. Abdillah b. Muhammed İbn Battuta, Tuhfetu’n-Nuzzar fî Ğaraibi’l-Emsar (Rıhlet-u İbn Battuta), Beyrut, 2004, s. 88.
    [45] Kevseri, el-Esma ve’s-Sıfat, (d. not: 2), s. 286.
    [46] Kur’an, Bakara(2): 255.
    [47] Muhammed Zahid el-Kevseri, es-Seyfu’s-Sakîl fî’r-Rreddi alâ İbn-i Zefîl, (el-Akidet-u ve ilm’l-kelam min a’mali’l-imam Muhammed Zahid el-Kevseri içerisinde), (d. not: 1), Beyrut, 2004.
    [48] Bkz. Abdulhamid, a.g.e., (d. not: 1), s. 125.
    [49] Takıyyuddin es-Sübki, a.g.e., s. 477-478.
    [50] Bkz. Tacüddin Abdulvahhab b. Ali es-Subki, Tabakatu’ş-Şafiiyyeti’l-Kübra, t.y., IX, 35-91.
    [51] Tacüddin es-Sübki, a.g.e., IX, 91.
    [52] Kur’an, En’am(60): 3.
  • Anma, anımsama, ezberleme, hatırlama. Söylenmesi tavsiye edilen hamd, sena ve dua için kullanılan sözler. Bazı alimler zikri, insana sevap kazandıran her türlü hareket olarak tarif etmişlerdir.


       Zikir, daha çok tasavvufi anlamda kullanılır. Tasavvufta da, Allah’ın yüceliğini dile getirmek ve manevî yetkinliğe ulaşmak amacıyla belli bir söz ya da cümleyi yinelemektir. Yüce Allah’ın bilinen güzel isimleri ve tevhid kelimesi (Lâ ilâhe illallah) ile yapılır.

       Zikir, “zekere” fiilinin masdarıdır. Aslı “zikr”dir. Türkçe’de zikir diye kullanılır. Zükr kelimesi ile aynı anlamdadır. Çoğulu ezkâr ve zükûr olarak gelir. Zikrâ kelimesi de, zikr’in mübalağası olup çok zikretmek demektir.

    Zikir, aynı kökten gelen kelimelerle birlikte, Kur’ân’da üç yüz’e yakın yerde geçmektedir.


    Yüce Allah Kur’ân’ın çeşitli âyetlerinde Allah’ı zikretmeyi emretmiştir. Bu âyetlerden birinin meâli şöyledir: “Öyle ise beni anın ki, ben de sizi anayım. Bana şükredin, nankörlük etmeyin” (el-Bakara, 2/152).

    Yüce Allah bu âyette zikir ile şükrü bir arada anmıştır. Zikir de şükür gibi üç çeşittir. Bunlar, dil, kalb ve beden ile yapılan zikirlerdir. Dil ile zikir, Yüce Allah’ı güzel isimleri ile anmak, O’na hamdetmek, tesbihte bulunmak, Kur’ân’ı okumak ve dua etmektir. Bu çeşit zikri dile getiren birçok âyet vardır. Bu âyetlerden bazılarının meâli şöyledir:


    “İşte bu (Kur’ân) da, bizim indirdiğimiz bir zikirdir (öğültür). Şimdi onu inkâr mı ediyorsunuz?” (el-Enbiyâ, 21/50).


       Kalb ile zikir de, Yüce Allah’ı gönülden anmaktır. Bu bir nevi tefekkürdür.

    Beden ile zikir ise, vücudun bütün organlarının Allah’ın emirlerini yerine getirmeleri ve yasaklarından sakınmaları ile olur. Bu da kişinin kendi vücudunun organlarını Allah’ın yolunda bulundurması ile mümkündür (el-İsfahânî, el-Müfredât, İstanbul,1986 259 vd.; Mehmet Zeki Pakalın, Osmanlı Tarih Deyimleri ve Terimleri Sözlüğü, İstanbul 1971, 659).

       Yukarıda meâli sunulan âyette geçen, “Siz beni anın ki ben de sizi anayım” ifadesi, alimler tarafından çeşitli manalar için yorumlanmıştır. Bu yorumların şöyle özetlenmesi mümkündür:

       “Siz beni ibâdet ve itâatla zikredin ki, ben de sizi rahmetimle zikredeyim. Beni dua ederek zikredin, ben de sizin dualarınızı kabul edeyim. Benim verdiğim nimetleri hamd ve senâ ile zikredin, ben de size nimetlerimi artırayım. Siz beni dünyada zikredin, ben de sizi ahirette zikredeyim… Beni, varlık ve refah içinde olduğunuzda zikredin ki, ben de sizi belâ, musibet ve sıkıntılarınız zamanında zikredeyim… Beni, benim yolumda cihâd ederek zikredin ki, ben de sizi hidâyetimle zikredeyim. Beni sıdk, samimiyet ve ihlas ile zikredin, ben de sizi sıkıntılardan kurtarmak ve bilgi ile ihtisasınızı artırmakla zikredeyim. Beni Rabbiniz olarak bilip kulluğunuzla zikredin ki, ben de sizi sevdiğim kullarımdan kabul edip sonunda bağışlamakla zikredeyim” (er-Râzî, Mefâtihu’l-Gayb, Mısır 1937, IV,143 vd).

    Zikrin önemini bildiren ve zikir hakkında emir ve tavsiyelerde bulunan diğer bazı âyetlerin meâli şöyledir:

    “Onlar ayakta, oturarak ve yanları üzerine yatarken Allah’ı zikrederler (anarlar). Göklerin ve yerin yaratılışı üzerinde düşünürler: “Rabb’imiz (derler), bunu boş yere yaratmadın, sen yücesin, bizi ateş azabından koru!…” (Alu İmrân, 3/191).

    “Onlar ki, inanmışlardır ve kalbleri Allah’ı zikretmekle (anmakla) yatışır. İyi bilin ki ancak Allah’ı zikretmek (anmak)la kalbler yatışır” (er-Ra’d, 13/28).

    Âllah’ın emrine uyan müslüman erkekler ve müslüman kadınlar, mü’min erkekler ve mü’min kadınlar, tâata devam eden erkekler ve taata devam eden kadınlar, sabreden erkekler ve sabreden kadınlar, mütevâzi erkekler ve mütevâzi kadınlar, sadaka veren erkekler ve sadaka veren kadınlar, oruç tutan erkekler ve oruç tutan kadınlar, ırzlarını koruyan erkekler ve ırzlarını koruyan kadınlar, Allah’ı çok zikreden erkekler ve zikreden kadınlar; işte Allah, bunlar için bir mağrifet ve büyük mükâfat hazırlamıştır” (el-Ahzâb, 33/35).


    “Ey inananlar, Allah’ı çokça zikredin ve O’nu sabah akşam tesbih edin” (el-Ahzâb, 33/41, 42).

    Meâlleri verilen âyetlerde görüldüğü gibi, Yüce Allah zikir ehli olan kadın ve erkekleri, müslüman, mü’min, tâat ehli, doğru, sabırlı, oruç tutan, hayır ve sevap ehli, iffetli ve namuslu kişilerle beraber anmıştır.


    Hazreti Muhammed (s.a.s) de, “Zikrin en faziletlisi, Lâ ilâhe illallah ve duanın en faziletlisi de elhamdu lillah’dır” (İbn Mâce, Edeb, 25) diyerek, tevhid kelimesi ile zikirde bulunmanın islâm dinindeki önemini ifade etmiştir. Bilindiği gibi zikirde esas unsur, diğer varlıkları unutarak, hatta yok sayarak Allah’ı anmaktır. Onun için Allah’ın varlığını ve birliğini ifade eden tevhid kelimesi, en güzel zikir olarak kabul edilmiştir. Tevhid kelimesi bir bütün halinde, “La ilâhe illallâh Muhammedürrasûlüllah” şeklindedir. Zikirde söylenen la ilâhe illallah, tevhid kelimesinin ilk yarısıdır. O da iki kısmıdır. Birinci kısmı, cümlenin ilk yarısı olan “La ilâhe”dir. Manası, “hiç bir ilâh yoktur” demektir. Bu olumsuz kısma “nefy” adı verilir. İkinci kısmı ise, “illallah”dır. Manası,”ancak Allah vardır” demektir. Bu kısmın adı ise, “isbat”tır. Tevhidin bu kısmına tehlil de denir (Necmüddin Kübra, Tasavvufi Hayat, trc. Mustafa Kara, İstanbul 1980, 59 vd).


    Tasâvvuf ehline göre, Hz. Muhammed (s.a.s) dört halifeye ayrı ayrı zikri öğretip tavsiye etmiştir. Hz. Ebu Bekir (r.a)’a hafî (gizli) zikri, Hz. Ömer ve Hz. Ali’ye’cehrî (sesli) zikri ve Hz. Osman’a da kalbî zikri öğretmiştir (Mehmet Ali Aynî, Tasavvuf Tarihi, 1340,198 vd). Bizim silsilemiz de Hz.Ebubekir(r.a)’den gelmektedir…


    Peygamberimiz (s.a.s) başka bir hadiste de zikir hakkında şöyle buyurmuştur:

    “İnsanlar bir araya gelip Allah’ı zikrettikleri zaman, melekler onları kuşatır, rahmet onları kaplar ve Allah onları kendisine yakın olan kişilerden kaydeder. “


    Ebu Hüreyre (r.a) bir gün çarşıya gider ve oradakilere şöyle seslenir: “Hz. Muhammed (s.a.s)’in mirası camide taksim edildiği halde, siz buralardasınız!..” Çarşıdaki insanlar hemen camiye giderler. Fakat miras diye bir şey göremezler. Ebu Hüreyre’ye gidip şöyle söylerler: “Yâ Ebu Hüreyre, camide taksim edilen herhangi bir miras görmedik.” Ebu Hüreyre onlara; “Neyi gördünüz?” diye sorar. Onlar; “Allah’ı zikreden ve Kur’ân okuyan insanları gördük” derler. O zaman Ebû Hüreyre “İşte peygamberin mirası odur” der (el-Gazzalî, el-İhyâ, Beyrut t.y., I, 296).


    Peygamberimiz (s.a.s)’in zikrin fazileti ve onun çeşitli günahların affına vesile olduğuna dair söylemiş olduğu daha hayli hadisler vardır (bk. Muhammed b. Allan, Delilu’l-Fâlihîn, Mısır 1971, IV, 210 vd.).


    Meâl ve açıklamaları sunulan bütün bu ayet ve hadislerden anlaşıldığı gibi zikir, insanı Allah’ın dışındaki varlıkların her türlü kötülüklerinin tesirinden muhafaza eder, Allah’a bağlılığını sağlar ve her nevi tevhidi muhafaza eder. Bununla beraber, insanın gönlüne huzur verir, dünya ve ahiretin mutluluğuna kavuşturur.
  • Küresel ısınma ve iklim değişikliğinin ana konu alındığı kitapta ; biz insanların üreme çılgınlığına tutulmuşcasına her gün artırdığımız nüfusumuzla , talan edercesine tüketen bencil arzularımızla , ikisinin sonucu olarak çevreye yaydığımız atıklarla bu iki olguyu hızlandırdığımızı, dünyayı bir yok oluşun eşiğine büyük bir hızla yaklaştırdığımızı ,bilimsel veriler ışığı altında , tarihsel örneklerle, sosyoekonomik, psikolojik, inanç, felsefe yönleriyle kapsamlı bir şekilde bizlerin akıl ve vicdanına sunuyor.

    En başta yazarın kendi ülkesi olan ABD’yi ve diğer gelişmiş ülkelerdeki yozlaşan çirkin siyaseti , sanayi ve fazla üretim uğruna çevreye verdikleri zararı, az gelişmiş ve gelişmekte olan ülkelerin borçlandırılarak , o ülkelerin kontrolsüz büyümeye zorlanmasını ve bunun sonucu olarak girişilen büyüme/gelişme savaşlarıyla doğanın katledilmesini, objektif bir bakış açısıyla eleştirmesi ,benim açımdan kitabın samimiyetine duyduğum inancı artırmıştır.

    Bilim insanları dahil bir çok araştırmacı doğaya verilen zararın zaman içinde kendi kendine tolere ettiğini düşünüyordu. Gelişen teknolojiyle beraber yapılan çalışmalar, doğada her şeyin bir biriyle bağlantılı olduğunu ve uzun vadede her şeyin bir birini etkilediğini ortaya çıkardı. Etna Yanardağı’nın patlaması 4 yıl sonra Çin’de hava değişikliğine neden olabildiğini NASA görüntüleriyle artık biliyoruz. Başka bir örnek : Yanlış uygulanan tarım politikaları yüzünden yıllar içinde oluşan kum fırtınaları, Okyanuslardaki kirlenmenin havada büyük fırtınalara yol açabildiği....

    Hızla artan nüfusumuzun sonucu olarak ortaya çıkan barınma, gıda bulma ,atık vb sorunlarından dolayı; topraklarımızı, tarım alanlarımızı , ağaçlarımızı , temiz su kaynaklarımızı hızla kaybediyoruz. Her birimizin sıcaklık artışını hissettiğimiz son yıllarda , dünyamızın bir yarısı kuraklığa bağlı, diğer yarısı yağış artışına bağlı kıtlığın içerisine hızla sürüklenmekte.

    Büyük çoğunluğu insanın çevreye verdiği zarardan kaynaklanan küresel ısınma, hızla buzulların erimesine neden olmakta. Buna bağlı olarak su seviyelerindeki 25 cm lik bir artış tüm kıyıların yok olması anlamına gelmekte ( bu aynı zamanda kıyı bölgelerinde yaşayan insanların evlerini ve yaşam alanlarınıda kaybederek göç etmesine neden olarak mülteci krizine de yol açacak. Diğer yandan ,nesli tükenmeye varan doğamızın parçası canlılar)

    Sorumsuzca , aç gözlülükle, kendi ellerimizle sömürüp kirlettiğimiz dünyamız bize baş kaldırdığında, adına KIYAMET diyeceğimiz bir yere doğru umarsızca sürükleneceğiz.

    Vahim bir tablo çizen Al Gore, kitabın son bölümünde devletlere ve bireylere getirdiği gerçekçi çözüm önerileriyle bizleri umutsuz bırakmıyor. Önerilerden bazıları şöyle: Uluslar ve şirketlerin çevreye verdikleri zararın tespit edilip önleme amaçlı yasal sınırlamalar getirilmesi,teknolojilerin ve üretimin doğaya uyumlu hale getirilmesi, ülkeler arası ticari anlaşmaların çevre sorunu kapsamında düzenlenip daha adil olacak şekilde yeniden oluşturulması, az gelişmiş ülkelerin ,gelişmiş ülkelere olan borçlarının doğaya verdikleri hizmet bağlamında silinmesi, tüm ülkelerin çevre üzerine imzalayacağı adil anlaşmalar, bireylerin daha fazla bilinçlendirilip konuyla ilgili siyasi oluşumlara ve çevre örgütlerine destek olması vb . ( günümüzde bazı şirketler kurum içi kararlarla ,üretimlerini çevre sorunlarına yönelik politikalarla yeniden yapılandırmıştır)

    Son olarak ; Milletler, ırklar, siyasi ideolojiler üstü bir konu olan Tükenen Dünya ,hepimizin belki de tek ortak noktası . Sömüren ve sömürüleni yan yana getiren , dindarı ateisti birleştiren kısaca bireyleri biz yapan, milletleri dünya yapan yegane problemimiz yok olmaya giden dünyamız.
    Dolayısıyla bilincimizi artırmak ve bizlere düşen sorumluluğu yerine getirebilmek için herkesin mutlaka okuması gereken bir kitap olduğunu düşünüyorum. En azından çevre kirliliği ve benzer konuları kapsayan belgeselleri takip etmemiz de farkındalığımızı artırarak daha doğru seçimler yapmamıza olanak sağlayacaktır.
    Örnek: Rant için yakılan ormanlarımızın ve siyasi çıkarlar uğruna kesilip yok edilen ağaçlık alanlarımızın ; ileride hava kirliliği ve sıcaklık artışına neden olabileceğini ve nükleer santrallerin çevreye verdiği zararlardan dolayı , yerine rüzgar enerjisinin de kullanılabileceğini öğrenir farkındalık oluşturursak, doğru/yanlış kavramları arasında bilinçli seçebilme özgürlüğümüzü yeniden kazanmış olacağız.

    Seçim bizim; dünya tükeniyor!

    Sevgiler.


    Not 1): Türkiye’de hizmet veren bazı çevre örgütleri. (TEMA, ÇEKÜL, DOĞA DERNEĞİ, ÇEVKOR, ÇEVKO, TURMEPA/Deniz Temiz Turmepa, TÜRÇEK, Çevre ve Orman Bakanlığı...) bu ve daha fazlası var olan çevre örgütlerinin desteklenmesi , eğitim ve projelerinden haberdar olmak ,bireysel sorumluluk ve farkındalığımızı hayata geçirmek için atacağımız adımlardan bir diğeri.

    Not 2): Yazarın 2006 yılı En iyi Belgesel film dalında Oscar aldığı, Türkiye’de “Uygunsuz Gerçek” adıyla gösterime giren belgeselide izlemenizi tavsiye ederim.
  • Zodyak Kuşağını eskiden beri tanıyanlar ve gökyüzünün büyülü bilgeliğini yetkin bir şekilde kullananların başında Kızılderililer gelir. Kızılderililer, Zodyak Kuşağını bir Şifa Çemberi olarak tanımlarlar ve insan özgü her türlü problemin bu çember sayesinde çözülebileceğine inanırlardı.Bu Büyülü Çemberin rehberliğinden faydalanarak, yaşamlarına yön verirler, önemli tarihlerini belirlerlerdi. Değişik yaşlarda, değişen enerjilerinin akışını sağlamak ve kendilerini farklı şartlara adapte edebilmek için kendi yaşamlarının doğum-ölüm-yeniden doğum çemberini tanımayı isterlerdi. Onlara göre, her insanın doğduğu tarih Şifa Çemberine giriş noktasını ve madenler-bitkiler-hayvanlar alemine, yani kısacası dünyadaki yaşama katılımını belirlerdi. Siz de kendi doğum tarihinize göre, kadim Kızılderili bilgeliğinden yararlanabilir, yaşamınıza rehberlik sağlayabilirsiniz. Kızılderili Mitolojisi
    Gökteki Yıldızlar: Ayının Peşinde!
    Avcı, balıkçı, çiftçi gibi, geçimlerinin topraktan ya da denizden sağlayan bütün insanlar, hava, yıldızlar ve mevsimlere ilişkin bir şeyler bilmek zorundadır. Her çeşit üretim çabası, doğrudan doğruya doğa tarafından yürütülür ve bunlarla uğraşan insanlar, bu gerçekleri bilir. Kuzey Amerika Kızılderilileri'nin büyük törenleri, mevsimden mevsime yapılır. Bazı törenler, mevsim dönenceleri ve gece-gündüz eşitliği temeline dayanır. Diğerleri de gökyüzündeki bazı yıldızlar ya da yıldız kümelerine ilişkindir. Bazı nedenlerden dolayı, Kuzey Amerika Kızılderilileri'nin yıldız bilimleri kaybolmuştur. İlk neden, törenler için karar verme yetkisinin yalnızca rahiplerin açıklayabildiği gizli sırlara bağlı kalması ve rahiplerin de bu sırları,yalnızca kendilerinden sonra rahip olmak üzere yetiştirdikleri kimselere söylemesidir. İkinci neden, Kızılderilililer'in bildiği bir çok burç ve takım yıldızının Avrupa bilgilerinde karşılığının bulunmamasıdır. Üçüncü neden de, Kızılderilileri inceleyip bilgi derleyen kimselerden birçoğunun, kendi kültürlerinin astronomisine ilişkin hiçbir şey bilmeyen, şehirli sade vatandaş olmalarıdır.

    Muskuakiler (Sarı toprak insanları), ya da Tilkiler, kendileriyle birlikte olan Saukalarla (Kızıl toprak insanları) birlikte Avrupalılar'ın akınları ve Irokian saldırıları sonucunda daha batıya doğru sürülen ve Algonkian dilini konuşan Kızılderili toplulukları arasındaydılar. Verimliliği ve nehirlere yakin olması nedeniyle seçtikleri asıl topraklarında Tilkiler, kemerli, hasır kaplı çadırlardan ve yazları kullanmak üzere, etrafı mısır tarlalarıyla çevrili, ağaç kabuklarından yapılmış evlerinden oluşan bir köy kurdular. Mısır ektikleri tepelerin arasına fasulye ve kabak ektiler ve hasat ettikleri ürünleri kurutup kışın kullanmak üzere depoladılar. Başka kabilelerde, özellikle Algoniakan Dili'ni konuşan diğer gruplarda da bu ayıya ve onu avlamaya çalışan avcılara ilişkin, benzer öyküler bulunmaktadır. Bu öykü, "Derler ki, bir zamanlar…" gibi başlayan kalıplaşmış öykü açılışlarının güzel bir örneğidir. Böyle bir başlangıç, anlatılacak olan öykünün içinde, öyküyü anlatan kimsenin kişisel gözlem ve deneyimlerinin bulunmadığı, belirtilmektedir. Bu öyküde, küçük öykülerden daha çok, büyük destanlarda daha sık kullanan kalıplaşmış öykü kapanışlarının da iyi bir örneği bulunmaktadır. Aşağıda sizlere sunacağım öykü,daha uzun ve büyük bir gerçek oluşum öyküsünün,belki de yalnızca bir parçasıdır ve asil uzun öykünün diğer parçaları kaybolmuş olabilir.

    Derler ki, bir zamanlar, çok eskiden, kışın ilk aylarıymış. Bir gece önce kar yağmış ve bu ilk kar, ertesi gün, yerde öylece taptaze duruyormuş. Günün ilk ışıklarıyla birlikte, sabahleyin erkenden üç delikanlı, avlanmaya çıkmışlar. Delikanlılardan biri, adı "Sıkı Tut" olan köpeğini yanına almış. Nehir boyunca dolaşıp küçük koruluklara girmişler ve sonra fundalık, çalılık ve ağaçların daha bodur; ama kalın olduğu bir tepenin yamacına gelmişler. Burada çalılıkların arasında dolaşırken genç avcılar, bir iz bulmuşlar ve bu izi takip etmeye başlamışlar. İzler, onları tepenin yamacındaki bir mağaraya götürmüş. Böylece bir ayı ini bulmuşlar.

    "Hangimiz içeri girsin de ayıyı sürüp dışarı çıkarsın?" diye birbirlerine sormuşlar genç avcılar. Sonunda en büyükleri, "Ben girerim" demiş, dizlerinin üzerinde emekleyerek ayinin inine girmiş ve ayıyı sürüp dışarı çıkarmak için yayıyla onu dürtmeye başlamış. Bir süre sonra mağaradaki genç, arkadaşlarına "Geliyor! Geliyor!" diye seslenmiş. Ayı, kendisini zorlayan avcıdan kurtulmuş ve kendisini mağaranın dışına atmış. Avcılar da onun peşinden gitmişler. "Bakın!" diye bağırmış en gençleri. "Bakın, ne kadar da hızlı gidiyor. Kuzeye doğru, soğukların geldiği yerlere gidiyor." Genç avcı, ayıyı çevirip diğerlerine doğru sürmek için hayvanin peşimden koşup uzaklaşmış. Ortanca avcı, "Dikkat!" diye bağırmış. "İste geliyor! Doğuya, öğle zamanının geldiği yere doğru gidiyor. Koşun kardeşler. Gittiği yer işte orası."

    O ve küçük köpeği de, ayıyı geri çevirmek için olanca hızlarıyla batıya doğru koşmuşlar. Genç avcılar ayıyı kovalarken en büyükleri, eğilip söyle bir bakınmış. "Oooo!" diye haykırmış. "Altımızda Yeryüzü Büyükannemiz var. Bu ayı, bizi gökyüzüne doğru götürüyor. Haydi kardeşler, çok geç olmadan geri dönelim."

    Ama artık çok geç olmuş. Gökyüzü ayısı, onları çok, çok yükseklere götürmüş. Sonunda avcılar, ayıyı yakalayıp öldürmüşler. Akçaağaç ve somak dallarını üst üste yığmış ve bu dal yığınının üstünde de ayıyı parçalara ayırmışlar. Akçaaagaç ve somakan sonbaharda kan kırmızısına dönüşmesi iste bu nedenledir. Daha sonra avcılar ayağa kalkıp hep birlikte ayinin başını doğu yönüne atmışlar.

    Simdi, kışın, sabahleyin erkenden, tanyeri ağarmadan az önce ufkun hemen altından ayı başını andıran bir takımyıldızı kümesi belirir. Daha sonra da avcılar, ayının omurga ve belkemiğini uzaklara, kuzey yönüne atmışlar. Kış ortasında, gece yarısı eğer kuzey yönüne bakarsanız, orada yıldızlarla şekillenmiş olarak ayının omurga ve belkemiğini görürsünüz. Yılın herhangi bir zamanında gökyüzüne bakacak olursanız, kare seklini oluşturan dört parlak yıldız ve onların arkasında da üç büyük parlak yıldız ve bir de küçük donuk bir yıldız görürsünüz. Dört yıldızdan oluşan kare, ayı, bunların peşindeki üç yıldız, o üç delikanlı ve belli belirsiz görebildiğiniz o küçük yıldız da "Sıkı Tut" adındaki o küçük köpektir. Bu sekiz yıldız, gökyüzü boyunca bütün sene birlikte dolaşır durur ve öbür yıldızların yaptığı gibi asla dinlenmeye çekilmezler. avcılar, ayıyı yakalayıncaya kadar, kendileri ve küçük köpek, asla durup dinlenmezler. Öykü de burada biter...
  • Hâlbuki bütün rüyâlar ta’bîre muhtaçdır… Eğer onun gördüğü gerçek olsaydı oğlunu kurban etmiş olması iktizâ ederdi36. O, yalnızca, rüyâsını gerçekmiş gibi kabûllenerek rüyâsında gördüğü İshâk’ı tıpatıp kendi oğluymuş gibi düşündü. Aslında, Allah’ın onun oğlunun sûretiyle “Büyük Kurban”dan başka bir şeyi murâd ettiği yoktu. Böylece Allah da İshâk’ı sırf İbrâhim’in zihninde vâki olanlardan ötürü kurtardı. Hâlbuki işin aslında ve Allah’ın indinde kurtarma diye de bir mesele yoktu37.

    Hissî idrâk kademesinde bir kurbanlık hayvan sûretine (yâni bir koç sûretine) bürünen, tıpatıp, Hayâl kademesinde İbrâhim’in oğlu sûretine bürünene tekabül etmektedir. (Bu karşılıklı mütekebiliyet dolayısıyla) eğer İbrâhim (bu rüyâsında olduğu gibi oğlunu görecek yerde) hayâlinde bir koç görmüş olsaydı bunu oğlu veyâ başka bir şey olarak ta’bîr etmesi gerekirdi. Bunun üzerine Allah: “Şüphe yok ki bu apaçık bir imtihandı” (XXXVII/106) dedi; ve burada İbrâhim’in Allah tarafından imtihânı da onun bilgisiyle ilgilidir; yâni acaba İbrâhim bir rüyânın gerçek tabîatının münâsip şekilde bir ta’bir gerektirdiğini biliyor muydu, yoksa bilmiyor muydu? İbrâhim, hiç kuşkusuz, Hayâle ait şeylerin münâsip şekilde bir ta’bîr gerektirdiğini biliyordu. Fakat (bu özel hâlde) bunu yapmayı dikkatsizce ihmâl etti. Böylelikle kendisinden tam olarak bekleneni yapmadı ve yalnızca rüyâsının harfiyyen bir gerçek olduğunu kabûl etti.

    İbrâhim bir peygamberdi. Ve peygamberliğin yüksek mânevî mevkiinde bulunan bir zâtın da bir sâdık rüyânın daha yüksek gerçekler kademesine ait bir olay için bir sembol mâhiyetinde olduğunu (en azından teorik olarak) bilmesi gerekir. Hâlbuki İbrâhim rüyâsını ta’bîr etmeyi unutmuştu. Eğer peygamberler böyle olurlarsa avâmdan rüyâlarını ve yakazalarını doğru ta’bîr etmelerini nasıl bekleyebiliriz? Bunun için alelâde bir kimsenin, tabîatta vuku bulan bir olayın, buna daha yüksek Hayâl kademesinde tekabül eden bir başka olayın sembolü olduğunu görememesi pek tabiîdir. Eşyâyı semboller olarak görmek gibi bir yeteneği insân nasıl kazanabilir? Eşyâyı örten maddî örtünün izâle edilip de bunun ardındaki gerçeklerin ortaya çıkması için acaba insânın ne yapması gerekir?

    Bu mesele ile ilgili olarak İbn Arabî Fusûs’un bir yerinde çok ilgi çekici bir metoda işâret etmektedir. Bu, onun, basîret gözü (ya da mânevî göz) diye isimlendirdiği bir melekenin kazanılmasına yönelik bir tâlim ve terbiye yoludur. Bu, aynı zamanda insânın bâtınî bir değişime uğramasını da mümkün kılan bir yoldur.

    İnsânın bu bâtınî değişimi İbn Arabî’nin kendi terimleriyle: “neş’et-i dünyeviyye’den neş’et-i uhreviyye’ye geçiş” diye ifade ve izah olunmaktadır38. Neş’et-i dünyeviyye (dünyâya dönük olma hâli) insânların çoğunluğunun içinde bulunduğu hâldir. Bu, insânın, tabiî hâlinde tümüyle kendi nefsinin egemenliği altında olması ve zihnî faaliyetinin de, kendi cisminin fiziksel yapısı dolayısıyla, kösteklenmesiyle belirlenir. Bu şartlar altında insân bir şeyler anlamağa, gerçeği kavramağa çalışsa bile merâmı zihninde son derece değişikliğe uğramış bir şekilde belirir. Bu, insânın eşyânın esas hakîkatından tamâmen perdelenmiş olduğu bir hâldir.

    İbn Arabî, bu hâlden kurtulması için İlyâs ve İdrîs’in başlarından geçmiş olanları, insânın, bir kere de kendisinin yaşaması ve nefsinde de bu iki isimle sembolleştirilen bâtınî değişimin mânevî yaşantısını tatması gerektiğini ifâde etmektedir.

    Hâlbuki İlyâs ve İdrîs tek ve aynı bir zâtın isimleriydi. Bu, aynı bir şahsa farklı iki hâl için verilmiş olan iki isimdi. İdrîs, Nuh’un zamanından önceki bir peygamberdi. Allah onu yüceltmiş, Güneş Semâsı’na (Felek-i Şems’e) yerleştirmişti. Onun bu yüce makamdaki ismi İdrîs idi. Sonradan bu makamdan Sûriye’de Baalbek şehrine bir resûl olarak gönderilmişti.

    Bu ikinci hâlde ise ismine İlyâs denilmişti39. Göğün bu yüksek semâsından bu şekile Dünyâ’ya irsâl edilmiş (yollanmış) olan İlyâs yarı yolda durmamış ve tamâmen “dünyevî” olarak Arz’da, kendisindeki bu unsurî varlık hâlini en uç sınırına kadar götürmüştür. Bu ise, çoğu insânların yaptığı gibi kendindeki insânî aklı kayıtsızlıkla bile olsa kullanıp uygulamak yerine, kendini insândan daha aşağı varlık mertebesinde tabîatın unsurî hayâtına adamakıllı ve büsbütün terk eden bir insânı remzetmektedir.

    O, bu hâlde bulunuyor iken, kendisine acâyip bir yakaza hâli yaşatıldı. Bu yakaza esnâsında kendisine Lübnân Dağı’nın yarılıp içinden kendi de eğeri de tümüyle alevden olan bir atın çıktığı gösterildi. O bu atı görür görmez, yakazada, hemen üzerine bindi ve o anda kendisinden de bütün arzu ve ihtiraslar (şehvetler) yok oldu. Böylece kendisi de hiç bir şehvetin bulamamadığı saf akıl hâline dönüştü. Nefsin arzularına ait hiç bir şeyle artık ilgisi kalmadı40.

    Ve İlyâs, Gerçeği (Hakk’ı) gerçeğinde olduğu gibi ancak bu arınmış hâlde görebildi.

    Bununla beraber İbn Arabî, İlyâs’ın erişmiş olduğu yüce “Allah bilgisi”nin (İlâhî Mârifet’in) gene de tam olmadığı kanısındadır. “Zirâ bunda (yâni bu bilgide) Hakk saf tenzîh hâlinde idi ki bu da İlâhî Mârifet’in ancak yarısıdır41. Bu demektir ki fiziksel ve maddesel her şeyden âzâd olan saf akıl, tabîatı gereği, Allah’ı ancak tenzîhî olarak görebilir. Fakat tenzîh Hakk’ın temel iki vechesinin ancak biridir. Diğer yarısı ise teşbîh’dir. Tenzîh ile teşbîhi tevhîd etmeyen (birlemeyen) her İlâhî Mârifet zorunlu olarak tek taraflı olmuş olur; çünkü Allah’ın, aynı anda, hem tenzîhî ve hem de teşbîhî vechesi vardır. Bununla beraber, kim kendi İlâhî Mârifeti içinde bu iki vecheyi bilfiil tevhîd edebilmektedir? Bu, III. Bölüm’de de göreceğimiz gibi yalnızca Hazret-i Muhammed’dir, yoksa ne bir başkası ve ne de İlyâs’dır!

    Şimdi bu açıklamaları hatırda tutarak İdrîs-İlyâs meselesinin kademelerinin daha somut, yâni daha az destânî terimlerle izlemeğe çalışalım.