• 2000 yılında yetişkin nüfusun en zengin %1’lik bölümü dünyadaki zenginlerin %40’ına sahipken, en zengin %10’luk kısım dünyadaki toptan mal varlığının %85’ini elinde bulunduruyordu. Söz konusu nüfusun daha fakir olan yarısı küresel varlıkların sadece %1’ine  sahipti.

    Katar'da kişi başına düşen gelir en fakir ülke olan Zimbabve' dekinin 428 katıdır.

    Hayatta kalmak ve  kabul edilebilir bir yaşam sürmek için gerekenlerin gittikçe zor bulunur ve zor ulaşılır olması bunları tedarik edenler ile terkedilmiş muhtaçlar arasında gırtlak gırtlağa mücadeleye yol açacağından Rocard ve arkadaşları eşitsizlik uçurumunun derinleşmesinin başlıca kurbanının demokrasi olacağı konusunda bizi uyarıyor.

    Daily Telegraph’ın editör yardımcısı Jeremy Warner, “ABD'de en zengin %10’un ortalama geliri en fakir %10’unkinin şu anda 14 katıdır” itirafında bulunuyor ekliyor: “Artan gelir eşitsizliği sosyal açıdan istenmeyen bir durum olsa da eğer herkes zenginleşiyorsa sorun yaratmayabilir. Ancak ekonomik gelişmenin nimetleri zaten yüksek gelirli olan nispeten az sayıda kişiye gidiyorsa, ki esasen bugün olan da budur, bir sorun olacağı barizdir.

    ABD deki milyarderlerin sayısı 2007'ye kadarki 25 yılda 40 katına çıkarken, en zengin 400 Amerika'nın toplam varlığı 169 milyar dolardan bir buçuk trilyon dolara yükseldi. 2007'den sonra ekonomik krizi ve artan işsizliği takip eden kredi çöküşü yıllarında bu eğilim katlanarak arttı; kırbaç, beklendiği ve söylendiği gibi herkese eşit darbeler indirmek yerine seçimlerinde son derece acımasız ve ısrarcı oldu: 2011'de ABD deki milyarderlerin sayısı tarihi bir rekora imza atarak 1210’a çıktı ve bunların 2007 yılında  üç buçuk trilyon dolar olan toplam varlıkları 2010'da  dört buçuk trilyon dolara yükseldi.

    Uluslararası Çalışma Örgütü 3 milyar kişinin günlük 2 ABD doları olarak belirlenen yoksulluk sınırının altında yaşadığını belirtmektedir.

    Günümüzde nüfusun en zengin %20’si üretilen malların %90’ını tüketirken en yoksul %20’lik kesimde bu oran %1’dir. Ayrıca dünyanın en zengin 20 insanının en yoksul bir milyar insanla eşit kaynaklara sahip olduğu tahmin ediliyor.

        Dünyanın hemen her yerinde eşitsizlik hızlı bir şekilde büyüyor; zenginler, özellikle de çok zengin olanlar varlıklarına varlık katarken; fakirler, özellikle de çok fakir olanlar daha da fakirleşiyor.

        1979 yılında Carnegie’de yapılan bir çalışma çocukların geleceklerinin kendi akılları, yetenekleri, çabaları ya da hırsları ile değil, büyük ölçüde sosyal çevreleri ile doğdukları coğrafi konumla ve ailelerinin toplumdaki yeri ile belirlendiğini açıkça gözler önüne sermiştir. Büyük bir şirket avukatının oğlunun kendisini 40 yaşından önce ülkesinin en zengin%10’una dahil edebilecek bir maaş alma ihtimali, ara sıra iş bulabilen kıdemsiz bir çalışanın oğlununkinden 27 kat fazladır. Bunlardan ikincisinin ortalama bir gelir elde edebilme şansı bile sadece 8 de 1 dir.

    Kongre Bütçe Dairesi’nin yaptığı bir çalışma Amerikalıların en zengin %1’inin varlığının toplam 16,8 trilyon dolara ulaşarak nüfusun alttta kalan %90’ ınun toplamı varlığını 2 trilyon geride bıraktığını ortaya koymuştur.

    Dünya nüfusunun en fakir %10’u sık sık aç kalıyor. En zengin %10 ise ailelerinin geçmişinde herhangi bir açlık anı hatırlamıyor. En fakir %10 çocukları için en temel eğitimi bile zar zor sağlarken, en zengin %10 çocuklarının sadece kendi düzeyindekilerle ve hatta daha üsttekilerle kaynaşabilmesi için gerekli okul ücretlerini ödemeye hazır; çünkü çocuklarının diğer çocuklarla kaynaşmasından korkar hale geldiler. En fakir %10 neredeyse sürekli hiçbir sosyal güvenliğin ve işsizlik geliriinin olmadığı yerlerde yaşıyor, en zengin %10 ise işsizlik geliri ile yaşamaya çalıştıklarını hayal bile edilmiyor. En fakir %10 şehirde günlük işler bulabilirsen ya da kırsal alanlarda çiftçilik yaparken, en zengin %10’un aylık maaşı garanti altında. Bunların da üstünde, zenginlerin zengini olanlar varlıklarının ürettiği faiz dururken maaşla geçinmeye tenezzül bile etmiyor.

    Aynı zamanda, Steward Lansey, “Eşitsizlik: ekonomik sorunlarımızın esas nedeni” başlıklı son demecinde Stiglitz ve Dorling’in görüşlerini destekleyerek, zenginlerin daha da zenginleşerek topluma katkı sağladıkları yönündeki zorlama dogmanın hiçbir ahlaki tutarlılığı bulunmayan kısıtlı bir yalandan başka bir şey olmadığını belirtiyor.

    Son 30 yılda aldığımız temel ders toplumun en zengin üyelerinin pastadan gittikçe daha büyük pay almasına izin veren bir modelin önünde sonunda kendi kendini yok edeceğidir. Öyleyse görünüyor ki bu dersi almak için daha gidecek çok yolumuz var.

    The Spirit Level: Why More Equal Societies almost Always Do Better (Örnek Seviye: Daha Eşit Toplumlar Neden Her Zaman Daha İyi İşler) adlı aydınlatıcı çalışmanın yazarları Richard Wilkinson ve Kate Pickett, Dorling’in kitabına ortaklaşa yazdıkları önsözde “nadir yeteneklerin topunun geri kalanına fayda sağladığı gerekçesiyle zenginlere astronomik maaşlar ve primler ödemenin haklı olduğu” inanışının düpedüz yalan olduğunu belirtiyor. Günahı boynumuza, itidalle ve nihayetinde, canımız pahasına yuttuğumuz bir yalan…

    Bireylere değer vermemizin nedenlerinden biri tümünün aynı olması değil, hepsinin farklı olmasıdır. Bence eğer bunu yapabilecek potansiyelleri varsa çocuklarımızın uzamasına, bazılarının uzayarak diğerlerini geçmesine izin vermeliyiz. Çünkü hem kişinin kendi çıkarı hem de bütün olarak toplumun menfaati için her bir vatandaşımızın potansiyelini tam olarak kullanabileceği bir toplum  yaratmalıyız.

    Thatcher tıpkı boylarımız gibi farklı yeteneklerimizin de doğuştan kaynaklandığını açıkça kabul ederek insanda kaderin hükmünü değiştirebilecek kudret olmadığını veya çok az olduğunu ima ediyor.

    Çoğumuz çoğu zaman isteyerek (bazen neşeyle, bazen isteksizce, sövüp sayarak veya öfkeden dişlerimizi gıcırdatarak) bize sunulana kucak açıyoruz ve hayat boyu görevimiz olan,  elimizden gelenin en iyisini yapmayı terk ediyoruz. Peki, yolumuzu değiştirmek için düşüncemizi; gerçeği değiştirmek içinse yolumuzu değiştirmek yeterli mi?

    İstekayı tutanın bilardo masasında canı nereye isterse gönderdiği bilardo topları değiliz; deyim yerindeyse, özgür olmak için yaratılmışız ve seçim yapmanın zahmetlerinden kendimizi ne kadar kurtarmak istersek isteyelim, önümüzde daima, gidebileceğimiz birden fazla yol olacak.

    Atalarımız tarafından alınan ve uygulanan kararlardan mıdır bilinmez, 21 yüzyılın başında dünyamız beraberlik ve dostça işbirliği şöyle dursun, barış içinde yaşamaya bile elverişli değil.

    Yaygın bir şekilde “bariz” olduğu ( kanıt gerektirmediği) düşünülen,  burada daha yakından incelenmek üzere  seçilmiş üstü kapalı varsayımlardan birkaçı aşağıda sıralanmıştır;

    İnsanların bir arada yaşamasından kaynaklanan tüm sorunların (ve her bir sorunun) üstesinden gelmenin ve bunları çözebilmenin tek yolu ekonomik büyümedir.

    Sürekli artan tüketim ya da daha doğru bir ifade ile yeni tüketim nesnelerinin dolaşımını hızlandırmak insanın mutluluk arayışına tatmin etmenin belki de tek, muhtemelen esas ve en etkili yoludur.

    İnsanların eşit olmaması doğaldır ve insan hayatındaki olasılıkları kaçınılmazlıklara göre düzenlemek hepimiz için faydalıdır; yaşamın kaideleri  ile oynamak herkese zarar getirir

    Rekabet (iki yönüyle: hak edenlerin yükselmesi ve hak etmeyenlerin elenmesi/alçalması) hem sosyal adaletin hem de sosyal düzenin sağlanması için aynı anda gerekli ve yeterli koşuldur.


    Ekonomik Büyüme


    Seçmenlerin diğer kriterleri ve tercihleri ne olursa olsun, seçimleri belirleyen şey diğer etkenlerden ziyade, “ekonomik büyümenin” varlığı ya da yokluğudur.

        Doğru dürüst tatmin edici ve onurlu (kısacası yaşamaya değer) bir hayat sürme ihtimalinizin resmi “ekonomik büyüme” rakamlarına bağlı olduğu yönündeki, son zamanlarda iyice yaygınlaşıp yerleşik hale gelen kanı göz önüne alındığında Yukarıdaki ifadeye şaşırmamak gerekir.

    Keynes’e göre “para hırsı ahlaksızlıktır,  tefecilik suçtur ve para tiksindiricidir... Bir kez daha amaçları araçların üzerine taşıyacağız ve iyi olanı faydalı olana tercih edeceğiz.”

    Evrensel refah için çalıştığı hayal edilen “piyasaların görünmez eli” (devletin serbestleştirme politikasının daha önce özgürlüğü ve hareketini kısıtlamak için taktığı yasal kelepçelerini çıkardığı el) gerçekten görünmez olabilir; ancak bu elin kime ait olduğuna ve komutlarını kimden aldığına şüphe yok. Bankalar ve para akışı üzerindeki “düzenlemelerin kaldırılmas”ı zenginlerin istedikleri gibi hareket etmelerine, sömürmek için en uygun, en iyi ve en çok kar getiren alanları arayıp bulmalarına ve böylece servetlerine servet katmalarına olanak tanıyor; bununla birlikte, işgücü piyasalarındaki “düzenlemelerin kaldırılması” ise fakirlerin bu nemalanmaları takip etmesine ve sermaye sahiplerinin (borsa dileğiyle yatırımcıların) hareketlerinin durdurulması bir yana, en azından yavaşlatılmasına bile fırsat vermiyor; bu nedenle fakirleri daha da fakirleştireceği kesin. Gelir seviyelerine indirilen darbeyi ek olarak iş bulma ve yaşamlarını sürdürebilme şansları da servet peşinde koşan sermayedarların keyfine kalmış durumda. Artan rekabetin neden olduğu istikrarsızlık, akut ruhsal rahatsızlıklar sürekli endişe ve kronik mutsuzluk ise, kısa süren güvenli dönemlerde bile fakirlerin yakasını bırakmıyor.

    Gün ışığına çıkarmak yerine saklıyorlar. İstatistiklerin gizlemeye çalıştığı en önemli gerçek “toplam varlıktaki” artışın derinleşen sosyal eşitsizliğe paralel giderek, sosyal piramidin üstü ile altının varoluşsal güvenliği ve genel refahı arasındaki kapatılmaz farklı daha da genişlettiğidir.

    Aslında 2007'deki kredi çöküşünden bu yana ABD'de Gayri Safi Milli Hasıla’daki artışın  neredeyse tamamını, %90'ından fazlasını, Amerika'nın en zengin %1’i kaptı.

    julie Kollewe’nin yakın tarihli hesaplamalarına göre, uçurumun genişlemesi ve “ekonomik büyüme” den aslan payını alan  mültimilyarderler grubunun arayı gittikçe açması  hızlanarak ve önlenemez bir biçimde devam ediyor. Dünyanın en zengin sadece 10 kişisinin varlığı 2,7 trilyon dolara ulaşarak büyüklükte dünya beşincisi olan Fransız ekonomisini neredeyse yakaladı. Bu kişiler arasında yer alan, Indıtex’in kurucusu ve Zara mağazalarının sahibi Amancio Ortega 2011 Ekim’inden bu yana sadece 12 ayda servetini 18 milyar dolar (günde ortalama 66 milyon dolar) ekledi. İngiltere'deki yüksek ücret komisyonu tarafından açıklanan resmi verilere göre ülkedeki üst düzey yöneticilerin kazançları son 30 yılda 40 katına çıkarken ülkedeki ortalama maaşlar sadece 3 katına çıkıp şu anki 25.900 pound seviyesinde durdu. Yüksek Ücret Komisyonu Genel Başkanı Deborah Hargreaves şöyle diyor: “İngiltere'de iş dünyasının zirvesinde kriz var ve bu durum ekonomiyi kemiriyor. Üst düzey yöneticilerin maaşlarının Kapalı kapılar ardında belirlenmesi ve şirketin başarısını yansıtmaması büyük bir eşitsizliği tetikleyerek  toplumun üst tabakasından yayılan derin bir rahatsızlık yaratıyor.” Benzeri görülmemiş bir tasarruf döneminde toplumun yüzlü 0,1’lik  kesimine ait servetin inanılmaz derecede artması geriye kalan 99,9 un yarasına tuz basmak dan başka bir şey değildir.

    Küresel eşitsizliğin gelecekti resmi hayli iç karartıcı.  Her şey olduğu gibi kalırsa değişim için neredeyse hiç umut veya ihtimal yok. Gerçekçi bir açıdan bakacak olursak eşitsizlikler sürecek ve ulus devletler bunları meşrulaştırmaya devam edecek gibi görünüyor.

    Ekonomik büyüme çoğumuz için daha iyi bir gelecek vaat etmiyor Bunun yerine, hızla artan sayıda insan için daha derin ve şiddetli eşitsizliğe şu ankinden bile daha istikrarsız koşullara ve dolayısıyla daha fazla çöküşe, hüsrana, hakarete, aşağılanmaya, sosyal bir yaşam için daha fazla mücadele işaret ediyor. Zenginlerin daha da zenginleşmesinin, varlık ve gelir hiyerarşisinde aşağıda kalanlar şöyle dursun sıralamada kendilerinden hemen sonra gelenleri bile faydası yoktur; varlığın yukarıdan aşağıya yayılacağını söyleyen hayali “merdiven” gittikçe tıkanmış bir eleğe aşılmaz bariyeri dönüşüyor.

    Tüm bunlardan çıkarılabilecek sonuç şudur; “Kredi veren ve finansal kuruluşların serbestleştirilmesi ve özelleştirilmesi yüksek kazançlar,  komisyonlar ve primler sağlayarak finans endüstrisinin tepesindekilere kolay para kazandırırken” “ reel ekonomide”  yaşayan ve çalışan, aynı zamanda hayatlarının seyri ekonomideki iniş çıkışlara bağlı olan milyonlarca kredi lehtarının zaten yetersiz olan varlıklarını daha da kurutmaktadır.

    Tek bir ses komutu ile harekete geçen veya 2 parmak hareketi ile resimleri büyüten elektronik aletler gibi, piyasadaki teknoloji ürünleri sevdiğimiz nesnelerden beklediğimiz ancak nadiren,  Belki de hiç alamadığımız her şeyin ete kemiğe bürünmüş halidir.  Bunların en değerli özelliklerinden biri de asla çok uzun süre piyasada kalıp kendilerinden bıktırmamaları ve Başımızdan savdığınızda size musallat olmamalarıdır. Elektronik aletler sevgiye hizmet etmekle kalmazlar;  diğer sevgi nesnelerine gösterilip karşılık bulamayan sevgileri de kabul edecek şekilde tasarlanmışlardır.  Sevgi için en sakıncasız nesneler olan elektronik aletler Aşk ilişkilerinin başlatılmasında ve bitirilmesinde, ister elektronik ister canlı, ister hayvan ister insan olsun, sevgi yönetilen diğer nesnelerin göz ardı edebileceği standartları ve kalıpları belirler.  Tek riskleri elenmek ve reddedilmektedir.

    Sevginin elektroniği uydurulmuş halinin sevgi ile hiçbir ilgisi yoktur;  tüketicilere yönelik teknolojik ürünleri insanların narsisizmini tatmin etme  yemiyle müşterileri yakalar.

    Aldatıcı iddiaların aksine, tükeitici piyasalarının sömürüye açtığı en son alan sevgi değil,  narsisizmdir.

    Gelgelelim,  aynı mesajlar ekranlardan ve hoparlörlerden her gün aralıksız sel olup akmaya devam ediyor.  Mesajlar bazen göze batacak kadar açık,  bazen de zekice gizlenmiş oluyor; fakat ister aklı, ister duyguları, ister bilinçaltındaki arzuları hedeflesinler, her seferinde,  mağazalarda satılan ürünleri satın almanın,  sahiplenmenin ve kullanmanın içine yedirilmiş mutluluğu, vaat ediyor, öneriyor ve ima ediyorlar.

    Mesaj daha açık olamazdı:  Mutluluğa giden yol alışverişten geçer.  Mesaj hem tepedekilere hem de en altta kalanlara,  ayrım yapılmaksızın herkese gönderilir.

    11 eylül saldırısının ertesi günü George W. Bush’ un, travmadan kurtulup normale dönmeleri için Amerikalılara seslenirken bulabildiği en iyi tavsiye “alışverişe devam edin” olmuştur.

    Beşikten mezara kadar, mağazaları yaşamlarımızın ve ortak yaşamların tüm hastalıklarını ve ıstıraplarını iyileştirecek ya da en azından hafifletecek ilaçlarla dolu eczaneler olarak görmeye alıştırılıp, bu yönde eğitiliyoruz.

    Alışveriş yapmamak,  güncellenmiş versiyonlara sahip olmayan kusurlu tüketiciler için,  değersizliğin ve işe yaramazlığın bir işaretidir, yaşanmamış bir hayatı simgeleyen çirkin ve cerahatli bir lekedir.  Sadece  zevkten yoksulluğun değil, insan haysiyetinden yoksunluğun da lekesidir. Nihayetinde, insanlıktan, kendine ve başkalarına saygı zemininden yoksunluğun lekesidir.

    Zengin ülkelerdeki sosyal eşitsizlik,  eşitsizlik doktrinlerine inancın sürmesi sayesinde hayatta kalabiliyor ve yaşadığımız toplumun ideolojisinin büyük bölümünde yanlışlıklar olabileceğini fark etmek insanları hayrete düşürebiliyor.  Tıpkı kölelik zamanında çiftlik sahibi ailelerin kölelere sahip olmayı doğal gördüğü gibi  ya da kadınlara eskiden oy hakkı verilmemesinin “doğanın bir kanunu” olarak görüldüğü gibi, günümüzdeki çok büyük eşitsizliklerin çoğu da normalliğin fotoğrafı içinde kendine yer buluyor.

    Örneğin,  ortaçağda köylüler kendi yaşam koşulları ile  efendilerininkiler arasında bariz eşitsizlikle genel anlamda barışıktı  ve ne kadar zahmetli,  ne kadar gereksiz olursa olsun kendilerinden beklenen  kölelik hizmetlerine ve angaryalara itiraz etmezlerdi; fakat efendilerin talep baskılarındaki en ufak artış bile,  saldırıya uğrayan mevcut durumun,  diğer bir deyişle “ geleneksel hakların” savunulması için köylülerin ayaklanmasını  ateşleyebilirdi. Bir diğer örnekte, modern fabrikalardaki sendikalı işçiler benzer özellikler gerektiren, aynı sektördeki  başka bir fabrikada çalışan işçilere verilip de  kendilerinden esirgenen zamma tepki olarak ya da beceri bakımından kendilerinden daha aşağıda gördükleri işçilerin maaşları kendilerininkinin  seviyesine çıkarıldığında greve giderlerdi: her iki durumda da itiraz ettikleri ve karşı koydukları “adaletsizlik”, “normal” veya “doğal” olarak görmeye alıştıkları statü hiyerarşisinde istenmeyen bir değişikliktir, nisbi kayıp durumudur.
  • Suç ve Ceza

    Dostoyevski Suç ve Ceza'da, hakikaten iltifata tabii bir kişilik analizi yapmış. Özellikle başkahraman Raskolnikov'un ve diğer karakterlerin koşullar karşısında değişen ruh hallerini bize ustalıkla tasvir etmiş, tabii ki, okurken tüm bu psikolojik analizlere insanın hayran kalmaması mümkün değil. Diğer yandan kitapta, okuyucuyu, sadece olay örgüsüyle ve tasvirlerin estetiğiyle yetinemeyecek okuyucuyu üzerine saatlerce düşündürecek, araştırma yaptıracak sorularla doldurmaktadır. Okuyucuyu; suçun ne olduğunu, toplumlardan topluma, kişilerden kişilere, zamandan zamana, geleneksel ahlaktan geleneksel ahlaka suçun anlamının değişip değişmeyeceğini, ahlaki kuralları sorgulatacak kadar ileriye götürmektedir. Ben diğer kitaplarında olduğu gibi, Suç ve Ceza'da da inanın ki, hem tasvirleri olsun, hem olay örgüsü olsun, hem kişilik analizleri olsun, hem de bazı ahlaki kavramlar üzerine uzun uzun düşündürücü niteliği olsun, ustamıza bir kez daha şapka çıkartıyorum. Önceki kitaplarında olduğu gibi Suç ve Ceza'da da, yine ezilen insanların, yoksullukların, bataklıkların, kararmış hayatların, derin derin acıların örneklerini bolca görebiliyorsunuz.

    Kısacık kitabı özetlemem gerekirse:

    Romanın başkahramanı Raskolnikov,hukuk fakültesinden ayrılmış, içine kapanık, kalabalıkları sevmeyen, kimle olursa olsun karşılaşmaktan kaçınan, herkesten kopmuş; üzerindeki yırtık pırtık kıyafetlerle sokakta dolaşacak, odasının kirasını ödeyemeyecek, günlerdir ağzına tek lokma koyamayacak kadar fakir; kiraladığı dolabı andıran, basık rezil bir odada derin bir iç sıkıntısıyla düşüncelere gömülerek yaşayan, giderek psikolojisi daha da dibe vuran,özünde yardımsever ve duyarlı genç bir öğrencidir. Raskolnikov aylardır tüm ezici koşullarının verdiği hastalıklı ruh halleriyle daracık odasında boğuşmaktadır. Ve tüm bu süreç içerisinde; sadece çoğalmak ve geçerli yasaları korumak için yaşayan sıradanlar, boyun eğenler,köle ruhlular ve yeni bir söz söyleyebilmek için yasaları çiğneyebilecekler, yüce ve soylu ülkülerinin gerçekleşmesi için kan dökebilecekler, yasa koyucular şeklinde insanları ikiye ayıran bi teori oluşturmuştur. Bu teoriye göre de, ülkülerinin gerçekleşmesi için kan dökmek gibi önünde duran her türlü engeli kaldırmak konusunda olağanüstü insanlar kendilerince haklıdır ve bu onlara göre suç değildir. Sözgelimi, zamanında boğazlanarak öldürülmüş kimi dehaların, başka bir zamanda heykelleri dikilmiştir. Kahramanımız öğrenimini tamamlamak, yoksul ailesine yük olmamak ve onlara bulundukları ezici koşullardan kurtarmak, insanlığa yarar sağlayabilmek gibi soylu, yüce amaçlar taşıyordur. Ancak, bu amaçları gerçekleştirebilmesi için bir miktar paraya ihtiyacı vardır. Ailesinden yadigar bazı eşyaları; faizle rehin alan tefeci bir kocakarıya satmaktadır. Bu tefeci kocakarı da, kitabın tanımladığı üzere, hastalıklı, kötü, sürekli kız kardeşine eziyet eden, neden yaşadığını kendisi de bilmeyen, yoksulları soyan, kimseye yararı dokunmadığı gibi zararlı olan, sermayesini de öldükten sonra manastıra bağışalayacak, zaten kendiliğinden geberip gidecek aşağılık bir bittir. Öte yandan, sokaklar destek göremediği için yok olup giden, insanlığa yarar sağlayabilecek yoksullarla, yoksulluklarla doludur. Bu yaşamasıyla sadece diğerlerine eziyet eden aşağılık kocakarıyı öldürüp paralarını insanlığın faydası için kullanmak doğrusu akıllıcadır. Raskolnikov da, bir aydır bu tefeci kadını nasıl halledebileceğini düşünmekte, onu öldürmeyi aşağılık bulmakla beraber kendisini bu amaçtan alıkoyamamaktadır. Nihayet bir gün paltosununa içine diktiği ilmikten çıkardığı baltayla kocakarıyı öldürür ve bir takım mücevherler çalıp kaçar. Kocakarıyı eli ayağına dolanarak soymuştur ama kendisini bundan sonra altüst edecek, halisünasyonlarla, kabuslarla, titreme nöbetleriyle dolu hastalıklı zor bir hayat beklemektedir. İster istemez pişmanlık nöbetleri geçirip suçunu itiraf etmek zorunda kalır; çünkü hristiyan ahlakıyla büyümüş masum kişiliğini öldürmüştür, kendini öldürmüştür. Dolayısıyla da teorisine göre kendini bir bit saymış, sıradan insan olarak görmüştür.

    Alıntılarım(Alıtnıları toparlayıp bilgisayara geçirmek uzun sürdüğü için sayfalardan bulabildiklerim):

    "Her şey insanoğlunun elindedir ama yine de sırf korkaklığı yüzünden her fırsatı elinden kaçırıyor... Bu artık bilinen bir gerçek... Acaba insanlar en çok neden korkarlar? Doğrusu ilginç bir soru. İnsanlar en çok atacakları yeni adımdan, söyleyecekleri yeni sözden kısacası alışkanlıklarını terk etmekten korkarlar..."

    "Her şeyi anlıyorum ve bu beni öldürecek..."

    "İnsanın zihni neyle meşgulse rüyasında onu görür. Hele içimiz rahat olmadı mı gerçeğe ne kadar da uyar rüyalarımız!"

    "Konuşmak istediler ama, konuşamadılar... Gözleri yaşlıydı, ikisi de solgun, ikisi de bitkindi; ama bu hastalıklı, solgun yüzlerde, daha şimdiden yenilenmiş bir geleceğin, yeni bir yaşam için dirilmenin şafağı parlamaktaydı. Aşk onları diriltmiş, birinin yüreği ötekinin yüreğine tükenmez bir hayat kaynağı olmuştu."

    "İnsanlar basit ve üstün olarak ikiye ayrılırlar. Basit olanlar, yalnızca insan cinsini üretmeye yarayanlardır, diğerleri de yeni bir şey söyleyebilmek isteğiyle doğmuş, üstün insanlardır. Toplum muhafazakarlık görevini yerine getirmek için çok kez bu insanları asıp kesiyor ya da her türlü hareket imkanından mahrum ediyor. Ama yine aynı toplum, bir nesil sonra bu astığı insanların anıtını dikip, onlara tapıyor… İlk bölüm şimdinin adamıyken, ikinci bölüm hep geleceğin adamıdır. Birinciler dünyayı korur ve nüfusu çoğaltırlar. İkincilerse onu hareket ettirir ve asıl amacına doğru yürütürler."

    "Sonra herkesin akıllı olmasını beklemenin çok uzun süreceğini anladım, Sonya. Bir de insanların değişmeyeceğini, onları değiştirebilecek kimsenin bulunmadığını ve bunun için çaba göstermeye değmeyeceğini."

    "Öyle bir sınıra gelirsin ki, onu aşamazsan, mutsuz olursun, o sınırı aşarsan, belki o zaman daha da mutsuz olursun!""

    "Ancak büyük insanlar büyük acılara katlanabilirler."

    "Ne demektir şapka? Ben gidip bir şapkayı satın alabilirim, değil mi? Ama, ya şapkanın altında duran şeyi? İşte onu hiçbir yerden satın alamam!"

    "Ben kaftanımı yarıya bölüp komşuma versem, ikimiz birden yarı çıplak kalırız... Bilim ne diyor: Dünyada herkesten çok kendini sev çünkü dünyada herşey kişisel çıkara dayanır. Eğer bir tek kendini seversen , işini gerektiğince yaparsın, kaftanın da bölünmeden bütünüyle senin üzerinde kalır. Ekonomi bu bilimsel gerçeğe şunu ekliyor: Toplumda ne kadar insanın işleri yolund aolursa, diğer bir deyişle kaftanlar ne kadar bütün kalırsatoplumun temelleri de o kadar sağlam ve genel gidiş o kadar yolunda olur. Böylece ne oluyor. Yalnız kendim için kazanmakla herkes için de kazanmış oluyorum...""(Kapitalist Ahlak)

    "“Hepiniz birer gevezeden ve farfaracıdan başka bir şey değilsiniz! Küçücük bir acınız olsa, on paralık yumurtası için ortalığı birbirine katan tavuklara dönersiniz! Üstelik burada bile başka yazarların düşüncelerini çalansınız! Ruhlarınızda bağımsız bir yaşamdan iz bile yok! İspermeçten yapılmış yaratıklar! Damarlarınızda da kan yerine serum dolaşıyor! Hiçbirinize inanmıyorum! İlk işiniz, ne pahasına olursa olsun insana benzememektir.”"(razumihin)

    ""Kapılarını kilitlemelerini gerektirecek bir şeyleri olmayan insanlar ne mutludurlar, değil mi?"

    "Estetik kaygısı, güçsüzlüğün en önemli belirtisidir!.."

    "Dünyada açık yüreklilikten daha zor ve övmeden daha kolay bir şey yoktur. Açık yüreklilik gösterirken içten olmak zorundasınız daima, ama birini överken içten olmadığınız fark edilse dahi yine de kulağa hoş gelir, zevkle dinlenir. Övgü sözlerinin en azından yarısı, övülene gerçek gibi gelir ve toplumun her sınıfından insanlar için bu değişmez. Överek, her kızı baştan çıkarabilirsiniz, namus simgesi olarak nitelendirebileceğiniz birini bile."

    "İnsanlar ne tuhaf varlıklar! Kimse, içinden mucize olduğuna inansa bile bunu itiraf etmez! Siz bile tesadüftür diyorsunuz! Kendilerine ait düşüncelere sahip olmak onları müthiş korkutuyor!"

    "İnsan boğulmamak için nasıl da saman çöpüne bile sarılabiliyor!"

    ''Ağlayan birine ağlaması için ortada bir neden bulunmadığını mantık yoluyla anlatır ve kanıtlarsanız, artık ağlamaz... Öyle değil mi ?
    O zaman yaşamak çok kolay olurdu., dedi Raskolnikov."

    "Böylesine çok sevilmek, ona tuhaf bir acı vermişti. Gerçekten de çok tuhaf, korkunç bir duyguydu bu."

    "O zaman şunu anladım, Sonya. İktidar, ancak eğilip onu almak cesaretini gösterenlere verilir."

    "Neden böyle aptalım ben? Madem başkaları aptal ve ben onların kesinlikle aptal olduklarını biliyorum, öyleyse neden onlardan daha akıllı olmak istemiyorum? Sonra şunu anladım ki Sonya, herkesin akıllı olmasını beklemek çok uzun sürecek...Bir de, bunun hiçbir zaman gerçekleşmeyeceğini, insanların değişmeyeceğini, onları değiştirebilecek kimsenin bulunmadığını ve bunun için çaba göstermeye değmeyeceğini! Ya, böyle işte. Akılca ve ruhça kim sağlam ve güçlüyse, insanlara o hükmedecek, bunu biliyorum. Bunu biliyorum artık! Kim daha yürekliyse, ataksa haklı olan da odur. Aldırmazlıkta en ileri gidenler, yasa koruyucu olurlar. Herkesten daha atak olan, herkesten daha haklıdır! Bugüne kadar böyle gelmiş bu, bundan sonra da böyle gidecek! Bu gerçeğin farkında olmayan kördür!"

    "Bir tek şey için çağırdım seni ve bir tek şey için geldim buraya, beni bırakmaman için. Beni bırakmayacaksın değil mi Sonya?"

    "Ben bir düşünceyi, yani tohumu ekerim.. Bu tohumdan, bir gerçek filizlenir."

    "Oysa herkesin, mesela kadınların, konuşacak çok şeyi vardır. Yine sosyeteden insanlar, salon adamları her zaman konuşacak bir şey bulurlar, bizim gibi orta hallilere , yani düşünen, aydın kişilere gelince; nedense hep utanırız, bir türlü konuşamayız. İlgi alanlarımız mı farklı, yoksa birbirimizi aldatamayacak kadar dürüst müyüz?"

    "Ne mi yapılmalı? Atılması gereken her şeyi kesip atacaksın. Sonsuza kadar. Hepsi bu. Böylece acılara göğüs germeyi de peşinen kabul edeceksin. Ne? Hala anlamıyor musun? Sonra anlarsın. İnsana her şeyden evvel özgürlük ve güç gereklidir."

    "Ben senin önünde değil, insanlığın çektiği bütün acıların önünde diz çöktüm."

    "Bazı hareketler vardır ki, insan ne kadar isterse istesin, unutması imkansızdır. Her şeyin bir sınırı vardır ve bu sınır bir kere aşıldı mı, artık geriye dönüş yoktur."

    "Pyotr Petroviç, toplum içinde nazik görünen, özellikle de nazik olma iddiasında olan insanlardandı. Böyleleri bulundukları ortamlarda, kendilerine uygun olmayan en küçük bir olayda, ellerindeki bütün kozları kaybeder ve ortamı şenlendiren bir insan olmaktan çıkıp, boş bir un çuvalına dönerler."

    "Ne mi yapılmalı? Atılması gereken her şeyi kesip atacaksın. Sonsuza kadar. Hepsi bu. Böylece acılara göğüs germeyi de peşinen kabul edeceksin. Ne? Hala anlamıyor musun? Sonra anlarsın. İnsana her şeyden evvel özgürlük ve güç gereklidir."

    "Bazı hareketler vardır ki, insan ne kadar isterse istesin, unutması imkansızdır. Her şeyin bir sınırı vardır ve bu sınır bir kere aşıldı mı, artık geriye dönüş yoktur."

    "Kadınların hiç hoşlanmıyor görünmelerine rağmen, bazen aşağılanmaktan çok büyük zevk aldıklarını söylemeye gerek bile görmüyorum. Gerçi insan denen varlık genellikle aşağılanmaktan çok, pek çok hoşlanır. Ama kadınlar için bu, özellikle böyledir. Hatta yalnızca bunun için yaşadıkları bile söylenebilir."

    ''Acı ve üzüntü, vicdan ve derin bir yürek için her zaman zorunludur.''
    Birden, birileriyle konuşur gibi değil de yüksek sesle düşünür gibi ekledi ''Bence, gerçekten büyük insanlar, dünyada büyük acılar çekmek zorundadır.''"

    "Vicdanı olan, hatasının da bilincindeyse, varsın acı çeksin. Bu kürek cezasına ek olarak ona ikinci bir cezadır."

    "İnsanları doğru değerlendirebilmek için ilk önce önyargılarımızdan kurtulmamız lazım."

    "Rodion Romanoviç'in yazısında insanlar 'olağanüstüler' ve 'sıradan olanlar' diye ikiye ayrılıyor. Sıradan insanlar uysal, söz dinler kişiler olarak yaşarlar ve yasaları çiğneme hakları yoktur. Çünkü onlar, adları üstünde, sıradan insanlardır. Olağanüstü insanlara gelince, bunların her türlü suçu işlemeye, kanunları çiğnemeye hakkı vardır. Çünkü onlar olağanüstü insanlardır."

    "Canlı varlık için yaşam gereklidir, canlı varlık makinelere boyun eğmez, canlı varlık kuşkucudur, canlı varlık gericidir. Oysa bunda bir ölü kokusu var, istersen kauçuktan da yapabilirsin böylesini. Ama cansızdır, iradesizdir. Köle ruhludur, hiçbir zaman isyan etmez."

    "Genel olarak yeni tanıştığınız biri, anlatacaklarınızı gereğinden fazla bir ilgi ve ciddiyetle dinlemeye kalkarsa, hele anlatacaklarınız size göre, karşınızdakinin gösterdiği derin ve ilgi ve ciddiyetle karşılaştırılamayacak kadar basit ise, bu durum sizi fazlasıyla tedirgin eder."

    "O akıllı bir adam, ama akıllıca davranabilmek için yalnızca akıl yetmez ki..."

    "Ah sizi aşağılık insanlar! Nefret eder gibi seviyorlar. Ah, hepsinden nefret ediyorum!"

    "Şimdi bütün bunlar sanki bir başka dünyaya ait şeyler... Hem de uzun zamandan beri... Zaten etrafımdaki her şeyde, aslında bu dünyaya ait değillermiş gibi gelen bir şeyler var."

    "Evet, belki namuslu bir insansın; ama namusluyum diye övünülür mü hiç? Herkes namuslu olmak zorunda değil midir? Hatta temiz bir insan... Hem böyle olmakla birlikte, (kendin de hatırlıyorsun bunu) senin de ufak tefek bazı numaraların olmadı mı? Gerçi bunlar öyle namussuzca işler değildi, ama olsun! Oysa kafandan neler geçiyordu."

    "Ben yalanı severim! Yalan, bütün diğer varlıklara karşı insanı üstün kılan tek özelliktir! Yalan söyleyerek gerçeğe ulaşırsın! Ben yalan söylediğim için insanım. Önceden on dört kez, hatta belki de yüz on dört kez yalan söylemeden hiçbir gerçeğe ulaşılmamıştır ve bu kendine göre onurlu bir iştir. Oysa biz kendi aklımızla bile yalan söylemeyi beceremeyiz! Bana bir yalan söyle, ama bu yalan kendi yalanın olsun, senin uydurduğun bir şey olsun, alnından öpeyim! Kendi söylediğin bir yalan, başkalarına ait gerçekleri tekrarlamaktan belki de daha iyidir. Birincisinde sen bir insan, ikincisinde ise bir papağan olursun! Biz neyiz şimdi? Biz istinasız hepimiz; bilimde, ilerlemede, düşüncede, buluşta, istekte, liberalizmde, akılda, tecrübede, her şeyde, her şeyde daha kolej hazırlık sınıfındayız! Başkalarının aklıyla yetinmek hoşlarına gidiyor, alışmışlar bir kere!"

    "Güç gerek bana, güç! Güçsüz hiçbir şey olmaz! Oysa güç bile ancak güçle elde edilebilir."

    "Denginiz değilim efendim, dengesizim...''"

    "Ama kardeş, tabiata yön veren biz insanlar değil miyiz?! Öyle olmasaydı insanoğlu kör inançlar okyanusunda boğulur giderdi. Bir tek büyük adam ortaya çıkmazdı. 'Vicdan, ödev' gibi bazı laflar ediliyor. Bunlara karşı bir şey söylemek istemiyorum, ama bu kavramları nasıl anlamalıyız?"

    "İnsan sevdikleri için bunu yapabilir, kendi hayatını boş verir! Yeter ki sevdiği varlık mutlu olsun."

    "Ayrıca birini tanıyabilmek için ona son derece dikkatli, ön yargılardan sıyrılarak yaklaşmak lazım, aksi takdirde daha sonra düzeltilmesi güç bazı yanlışlara düşülebilir."

    "İnsanoğlu denen aşağılık yaratık her şeye alışıyor!
    Dalıp gitmişti. "Ya yanılıyorsam?!" diye haykırdı elinde olmadan. "İnsanoğlu aşağılık bir yaratık değilse? O zaman her şey ön yargıdan, boş bir korkudan ibaret demektir ve hiçbir engel yok, böyle de olması lazım!""

    "Ben hayaletlerin yalnızca hastalara göründüğüne katılıyorum; ama bu, hayaletlerin başkalarına değil de yalnızca hastalara göründüğünü kanıtlar, yoksa onların hiç olmadıklarını değil."

    "Ayrıntılar çok önemli!.. Ayrıntılar mahveder her zaman her şeyi..."

    "Sevgili dostum fakirlik ayıp değildir doğru. Ama sarhoşlukta erdem değildir. fakat sefalet ayıptır efendim ayıptır. İnsan fakir de olsa ruhundaki asaleti koruyabilir. Sefalete düşen birini sopayla toplumun dışına atmazlar daha da alçaltabilmek için süpürürler."

    "Önce biraz ağladılar, ama alıştılar şimdi. Aşağılık insanoğlu her şeye alışır!"

    "Dünyada açıkyüreklilikten zor ve övmeden kolay bir şey yoktur."

    "Yalan sevimli bir şeydir, çünkü insanı gerçeğe ulaştırır. Hayır, burada insanın canını sıkan şey, yalnız yalan söylemeleri değil ama kendi yalanlarına kendilerinin de inanmalarıdır."

    vs vs...
  • Ruhların yudumlaması için, çağların şarabıyla tekrar tekrar doldurulan bir kadehe benziyor aşk. İnsanın, bir bölümünde mutluluğu, bir bölümünde bedbahtlığı, birinde hazzı ve acıyı, birinde neşe ve kederi okuduğu bir kitaba benziyor. Öyle bir kitap ki, onu, kadının kendi diğer yarısı olan ve dünyanın başlangıcından beri her kadın için yaratılan gerçek dosttan başka kimse okuyamaz.
  • Ne iyi düşüncelerimiz var, ne çok düşlüyoruz iyiliği, adaleti, barışı. Gerçekten seviyoruz iyiliği aslında. Biz böyle severken iyiliği, kötülüğün sıradanlaştığı kanlı sabahlara uyanıyoruz her gün.

    Kötülüğün zaferi çok eski elbet. Egemenlik ilişkisi insanlık tarihinin motoru gibi dolaysıyla yönetene özgü bir kötülük de hep var olmuş. Ama kötülük hiç bu kadar rakipsiz hissetmedi kendini. Modern zamanlarda kötülüğün karşısında ‘ben’ var. İyilik ve ben çatışmasında beni hemen seçebiliyoruz ve iyi beni aştığında kendimizi haklı hissediyoruz. Kendi kendimize tutsak olma hali bu. Tutsak diyorum çünkü insanı; doğa ve diğer insanlarla olan bağlarından koparan nesnel, kendi kendine bir bağımlılık durumu yaşanan. Bu hal beraberinde sınırlı bir empati ve kısık bir vicdanı beraberinde getiriyor. Gözümüze sokularak anlatılan acı olaylara üzülürken biraz uzağımızda olan ya da çok fazla üzerinde durulmayan meselelere üzülmüyoruz. Arakan halkının acısını hissedebiliyorken Yemen’de öldürülen sivil halk için empatinin de bir sınırı var diyebiliyor ve kendimizi korumaya geçebiliyoruz. Bizim için seçilen acılara kendimizi de kaybetmeden üzülüyoruz.

    Vicdanın tarihi, antropologların da ilgisini çeken ve üzerinde araştırmalar yaptıkları bir konu. Yapılan çalışmalarda öldürmeyeceksin, çalmayacaksın gibi genel olduğunu düşündüğümüz ilkelerin bile kültürel olarak belirlendiği ve kültürden kültüre değişiklik gösterdiğini kanıtlar durumda. Etik, kültürel bir kod. Ve bizler bu kültürel koda modern zamanlarda yaşanan Yahudi soykırımında da şahit olabiliyoruz. Her anlamda çağdaşı olduğumuz bu soykırım, her yönüyle sorgulanmayı hak ediyor. Özellikle bugünlerde bu konuyu konuşmayı ve üzerinde düşünmeyi çok isabetli buluyorum. Önceliğimiz “kötülüğün sıradanlığı”… İnsanlığın tüm mirasının bu kadar kötüye kullanıldığı bir vahşete neredeyse Avrupa’nın yarısı tanıklık etti. İdeolojik sapma ile başlayan raydan çıkış, kendi kendini kandıran itaatkâr dişliler ile insan yiyen bir makineye dönüştü.

    Naziler ezici bir çoğunlukla yönetime geldiler ve sanıldığının aksine Almanlar, Sırplar, Bulgarlar, Polonyalılar; komşuları, arkadaşları olan Yahudilere yardım etmek için hiç de gönüllü olmamışlardı. Alman halkının kader savaşı ya da ölüm kalım savaşı olarak sunulan paravanın arkasında herkes bir halkın bir halkı yok ettiğini belli belirsiz seçebiliyordu. Görmek istememişlerdi çünkü ne de olsa onlar sadece işleyişin uysal dişlileriydiler. Hem kurallara uymak ne zamandan beri kötü sayılabilirdi. Kendini kandırmak vahşetin parolasıydı. İdeoloji kendini kandırmayı pekiştirmek için anlamlar, değerler ve göstergeler üretip iktidarını sağlamlaştırabildi. “Yaşasın Almanya” ya da “Geleceğinize sahip çıkın” gibi sözler ne doğruydu ne yanlıştı o bir anlamdı ve aldatılma içeriyordu. Vicdanen de hukuken de kötü olan öldürme eylemi büyük bahanelerin arkasına saklanabilirdi. Yanlışın yanlış olduğunun neredeyse fark edilmediği dönemlerdi. Suç ya da suçlu yoktu. Lider ve ideoloji vardı. Ama biz bugün biliyoruz ki yazılı tarihteki en büyük suç işlendi.

    “Nazi Almanya’sında kötülük, insanların görür görmez kötülük olduğunu anlamalarını sağlayan niteliğini kaybetmişti.” [1]

    Kötülüğü sadece ideolojik bir sapmayla açıklayamayız. Şeytan var bir de çıkarları uğruna şeytana inanan insanlar. Kendini bir yaraya bile bakmaya tahammül edemeyen biri olarak tanımlayan Adolf Eichmann tam 6 milyona yakın insanın ölümüne aracılık etti. Eichmann, bir fikre tüm hayatını adamış bir idealistti. Kudüs’te sorgulanırken de idam edilirken de dilinde hep klişe sözler vardı. Kendini anlatan en iyi özelliği itaatkâr uysallığı idi. Nazi partisine üye olduğunda bir işsizdi ve parti ona kısa yoldan iş bulma ve yükselme olanağı sunabilirdi. Her ne kadar kendini, bütünü göremeyen ve sonuçlarını tahmin edemeyen bir dişli olarak tanımlasa da aslında ne köle ne efendi olabilmişti. Seçebilme şansı savaşın en kızıştığı dönemde bile hep vardı ve o kendi çıkarlarını seçmişti. Bu seçimin adını ise “Sadakatim onurumdur” koymuştu. Böylelikle “İnsanları öldürdüm!” yerine “Görevimi yaptım!” diyebildiler Eichmann gibi pek çoğu. Sorumlu gibi görünen bir sorumsuzluk hali yaşattıkları. Kurala karşı sorumlu ama kendi eylemlerine, insanlığa ve tarihe karşı sorumsuzluk, özünde insan olmaktan vazgeçmektir. Sorumluluktan kaçış, insan olma bilincinden kaçıştır. Bir lidere ya da bir ideolojiye yüklenen sorumluluk o insanı bir nesne haline getirir. Eichmann’da çok defa kendini böyle hissettiğini söylemiştir. Kendi kendine ihanet en büyük trajedi.

    İnsanın insan olmaktan çıkması yanı başımızda duran örneklere baktığımızda basit gibi görünüyor. Öldürmeyeceksin gibi en temel ahlaki öğreti hatta içgüdüsel merhamet bile aksini söyleyen olmayınca buhar olup uçtu. Totaliter bir rejimin ideolojik aldatması, körü körüne bir idealizm sonra kendi benine takılma… Sorgulanmadan kabul edilen her şey gibi vicdan da kimseyi koruyamadı. Vicdanı gerçek bir sorumluluk düşüncesiyle pekiştirmek daha işlevsel olabilirdi. Bir filimde duymuştum şu sözleri; “Sadece bir adamın kötülüğe cesaretli olması değil, çoğunluğun iyiliğe cesaret edemiyor olmasıydı bütün sıkıntı…”

    Hediye Çınar Ekinci

    [1] Hannah Arendt “Kötülüğün Sıradanlığı s.157
  • Alıntı paylaşımını bitirdikten sonra incelememi yazabilirim.
    Kitabı neredeyse 2 defa okumuş gibi oldum sonra alırım dedigim alıntıları paylaşmak için pdf'si indirmem sebebiyle bir kez daha göz gezdirdim.
    Yılmaz Özdil anlatımı ile bana diğer kitaplarının yolunu açtı ve onlarıda tek tek okuyacağım.
    Kitap hakkında Ilber Hoca'nın kitabı kadar olmasa da guzel olmuş ve Ilber Hoca'ya göre artısı günümüz insanın dilinde yazmış yani anlaşılır bir anlatımı var.

    Kitapta bugün onun adını bazı Liderleri Atatürkle yarıştırılan lider olduğunu zannedilen insanlar bilsin ki o Abdulhamid Han'ın açtığı ve birçok büyük ismi yetiştirmiş olan okullarda yetişmiş büyük bir liderdi. Turkiye Cumhuriyeti tarihindeki hiçbir lider onun yarısı değildir her zaman söylemekten zevk aldığım söz son iki büyük Türk Lider Abdülhamid Han diğeri Atatürk bu iki liderin günümüz liderleri 100de 1 bile değildir. Lütfen liderleri kendi klasmanlarinda düşünün.
    Bazıları Atatürk dinsizdi diyor ona cevap olarak
    Hazreti Muhammed'in peygamber olduğundan şüphe edenler şu haritaya baksınlar, Bedir destanı'nı okusunlar, bir avuç insanla mahşer gibi kalabalık ve alabildiğine zengin Kureyş ordusuna karşı kazandığı büyük zafer, fani insanların kârı değildir, Hazreti Muhammed'in peygamberliğinin en kuvvetli delilidir" diyordu.
    Kur'an-ı Kerim'i tüm incelikleriyle bilirdi.
    Orijinal Arapçasını defalarca okumuştu.
    Türkçe ve Fransızca çevirilerini defalarca okumuştu.
    Tefsir ederdi.
    Mustafa Kemal'in tarih boyunca tüm devrimcilerden farkı, din'di... İslamiyete, inanç kavramına entelektüel seviyede kafa yormuştu.
    Kitabı okumanızı tavsiye ederim.
  • Serinin üçüncü kitabı kahramanımızın yeni bir yere taşınması ile başlıyor. Yeni yer, yeni soluk ve okuyanların tahmin edeceği gibi yeni gözlem kapıları demek :) Sayfalarca bu değişime dair güzel betimlemeler yer alıyor. Kitabın başlarında Françoise'ye daha fazla yer verilmesi ve bazı patavatsız söylemlerini ya da "taşı gediğine koyma" hallerini çok keyif alarak okudum. Kitapta kilit isimlerden biriydi bence ve ilerde çözümlenecek bir olay hakkında başrol oynadığının sinyalini aldım okuduğum satırlarda.
    Yeni mekan ile birlikte kahramanımızın aşk halleri de değişime uğruyor ; bazen yollarına halılar serecek halde iken bazen vurdumduymaz ve umursamaz tavırlara girmeye çalışıyor. İnişleri ve çıkışları çok fazla ve şiddetli. Her güzele içi gider vaziyette.
    Kitabın ikinci yarısı ise daha karmaşık geçiyor. Sürekli yapılan sosyete görüşmeleri ve yoğun karakterler bende karışıklık yarattı bazen. Sosyete dedikoduları(edebiyat üzerine konuşmalar haricinde)bunaltıcıydı benim adıma.
    Bir diğer etkilendiğim kısım ise sevdiğini kaybetme aşamasındaki insanın yaşadığı çaresizlik ve derin duygu aktarımıydı. O satırlar beni benden aldı.
    Son sayfalara doğru ise benim için sürpriz, Swann'ın ummadığım halde karşımıza çıkışıydı. Karşı karşıya kaldığı tavır bazı değerlerin sorgulanmasına neden oldu bende.
    Serinin diğer kitabı için çok sabırsızım.