(Aytmatov'un "Fujiyama" adlı tiyatro eseri hakkında yazdığım ve Aytmatov etkinliği kapsamında #28739532 paylaştığım bu yazı, eserin içeriği hakkında detaylı bilgi içermektedir!)

FUJİYAMA’DA KENDİNİ KEŞFETMEK
İnsan bazen hayat karşısında kendisini bir suyun akışına kapılmışçasına çaresiz hisseder. Suyun yönünü değiştirmek mümkün olmadığı gibi sürüklenmek de ağır gelir çok zaman. Pişmanlıklar, hayal kırıklıkları, ertelenmiş umutlar birikir hızla. Zaman baş döndürücü bir hızla geçip gitmektedir, ancak kapana kısılmış gibi yaşamaktan başka da bir şey gelmez elden. İşte Cengiz Aytmatov’un, Kaltay Muhammedcanov’la birlikte kaleme aldığı Fujiyama adlı tiyatro eserinde de geçmişle ya da birbirleriyle hesaplaşmaya çalışırken kendini ele veren, kendini arayan insan tiplerini görürüz. Bu kahramanlar hayatı bir yük gibi omuzlarında taşırken, aslında kendilerinden ne kadar uzaklaşmış olduklarının farkında değildirler. Her birinin büyük hayalleri, ertelenmiş umutları, derin pişmanlıkları vardır, ama gerek içinde yaşadıkları toplumun şartları, gerek aldıkları eğitim, gerekse yaptıkları yanlış tercihlerden dolayı hiçbir şeyi değiştirememekte, kendilerini suyun akışına bırakıp mutsuz olmayı tercih etmektedirler. Fujiyama adını verdikleri dağda yaptıkları piknik sonunda artık hiçbir şey eskisi gibi olmayacaktır. Taşlar yerinden oynamıştır bir kere ve tüm bu olanlardan sonra onları eski yerine koymak imkansızdır.

BU UZUN YAZIYI BLOGUMDAN DAHA RAHAT OKUMAK İSTERSENİZ:
https://hercaiokumalar.wordpress.com/...rine-dair-tespitler/
Aytmatov, yazarlık hayatı boyunca sadece iki tiyatro eseri kaleme almıştır. Bu eserlerden ilki yukarıda bahsi geçen Fujiyama, ikincisi ise Muhtar Şahanov ile birlikte kaleme aldığı Sokrat’ı Anma Gecesi’dir. Büyük yazar, bir röportajında Fujiyama’yı Kaltay Muhammedcanov’la ortak yazmasının sebebini –bu sebep Sokrat’ı Anma Gecesi için de geçerli olmalıdır- şöyle açıklamaktadır:
"Biliyorsun Fujiyama’yı Kazak Dramturg Kaltay Muhammedcanov ile beraber yazdım. Niçin kendim yazmadım? Çünkü bu benim direkt konum değil. O profesyonel dramaturg. (http://www.biyografi.net/MAKALE.asp?HABERID=162)

Eser, cıvıl cıvıl bir yaz günü, akşamüstü başlar. Devlet çiftliğinde tarım uzmanı olan Dosbergen’in çağrısı üzerine bir araya gelen eski okul ve cephe arkadaşları ile eşleri (Dosbergen-Almagül, Mehmet-Anvar, Yusufbay, İsabek-Gülcan) geçmişteki güzel günleri yad etmek için coğrafya öğretmeni olan Almagül’ün keşfettiği ve adını Fujiyama koyduğu yemyeşil bir dağda toplanırlar. Ancak olaylar umdukları gibi gelişmez ve eser sürpriz denilebilecek bir olay örgüsü içinde gelişerek sona erer. Aytmatov, kendisiyle yapılan bir röportajda Japonya’da kutsal kabul edilen bir dağ olan Fujiyama’yı eserinde kullanmasının sebebini şöyle izah eder:
"Niçin Fujiyama? Biliyorsun Fujiyama Japonya’da herkesçe bilinen bir dağın adıdır. İnsan ömründe bir defa bu dağa çıkıp kendince Allah’a yalvarır. 'Ben bunu yaptım, şöyle yaşadım, bu hataları yaptım' diye itiraflarda bulunur. Böyle bir özelliği vardır. Değerli dostum Muhammedcanov ile beraber kaleme aldığımız Fujiyama’da yüksek bir tepede geçmişin muhasebesinin yapıldığını görürüz. Eski dostların birbiriyle hesaplaşmasıdır. Kim oldukları sorusuna cevap ararlar."

Bir cumartesi günü akşamüstü bir araya gelen bu dört arkadaş, eşlerini beklerken çadır kurma telaşı içine girerler. Dört kişi olmalarına rağmen bir çadırı kurmaları saatler sürer. Aileleri göçebe hayattan gelmesine rağmen kendilerinin bu konuda bu derece beceriksiz olmaları ilgi çekici bir detay olarak göze çarpmaktadır. Zira metinde çadır, geçmiş değerleri sembolize eden bir araç olarak kullanılmıştır. Kahramanlarımızın çadır kurmayı unutmuş olmaları onların kendi değerlerine yabancılaştıklarını gösteren ayrıntılardan biridir. (Bu bölüm bize Elveda Gülsarı’nın Tanabay’ını da hatırlatır. Tanabay da gençlik yıllarında keçe çadırlara savaş açmış, sonraları bu çadırların kıymetini idrak etmiştir.)

Bir süre sonra eşler de pikniğe katılmak üzere dağa gelirler. Bekledikleri son kişi olan eski öğretmenleri Ayşe Ablanın da katılımıyla ekip tamamlanmış olur. Aradan yirmi beş yıl geçmiştir. O zamanlar gencecik bir öğretmen olan Ayşe Ablanın katılımı anıları canlandırır. Laf lafı açar ve konu dönüp dolaşıp okulda ekibin beşinci kişisi olan Sabur’a gelir. Sabur, son derece yetenekli bir şairdir. Ancak Sovyet sisteminin tek tip insan yetiştirme arzusu böyle yetenekli insanlar için bir handikaptır. Zira sistem sorgulayan değil, itaat eden insan istemektedir. Eserin devamında Sabur’un karakterine dair anlatılanlar onun savaşta başına gelen felaketi de izah eder niteliktedir.

Birbirine son derece bağlı olan bu beş arkadaş, on yedi yaşında gönüllü olarak cepheye gitmişler, savaşırken de birlikte olmuşlardır. Şimdi bu dağda yeniden bir aradadırlar ve aralarında olmayan tek kişi Sabur’dur. Adını Japonya’daki kutsal bir dağ olan Fujiyama’dan alan bu dağda o güne kadar kendilerine bile itiraf etmekten çekindikleri sırlarını ortaya dökeceklerdir. Sırları itiraf etme fikri İsabek’in tiyatro oyuncusu olan eşi Gülcan’dan çıkar. Gülcan, itiraf etme işine savaş yıllarında yaptığı bir hırsızlığı anlatarak başlar. Babasının ölümünden sonra adetlere uygun olarak konu komşuya yemek dağıtabilmek amacıyla işyerinden gömlek çalıp satmış ve onun parasıyla adetlere uygun bir yemek vermiştir.

Gülcan’ın hırsızlıkla ilgili itirafı bundan ibaret değildir. O en büyük hırsızlık suçunu kendisine karşı işlemiştir aslında. Evlendikten sonra hamile kalmış, eşi istemediği için bebeğini aldırmış, kendi ifadesiyle bebeğini “kendinden çalmıştır.” Onu hayatı boyunca muzdarip eden bu büyük acı içinden hiç çıkmaz ve eser boyunca sağduyu ve vicdanın sesini temsil eden Gülcan, haksızlık gördüğü her yerde sesini çıkarmaktan çekinmez.

Eserdeki kahramanların hepsi Sovyetler Birliğinin okullarında yetişmişler, ideallerine odaklanmışlar, çok iyi yerlere gelmişlerdir. Ancak hemen hemen tamamına yakınında karşılaştığımız ortak problem; mutsuz, huzursuz ve tatminsiz olmalarıdır. Eşlerin tamamı birbiriyle problemlidir. Arkadaş olmalarına rağmen birbirlerinin eşleriyle yasak ilişki yaşamakta bir beis görmezler. Hiçbir şeye inançları yoktur. Bu inançsızlığın temelinde de aldıkları eğitim vardır. Kahramanların aldıkları eğitime ve yükseldikleri konumlara rağmen bu kadar tatminsiz olmaları köklerinden tamamen koparılmalarıyla alakalıdır. Aradan geçen yirmi beş yıldan sonra Fujiyama’da belki de ilk kez kendilerini keşfetme şansını yakalamışlardır. Peki, bu şansı yeterince değerlendirip kendileriyle yüzleşmeyi başarabilecekler midir, ya da işler daha da karmakarışık hale mi gelecektir?

Gülcan’ın itirafı olayların akışını hızlandırır. Hemen herkes ortamın etkisiyle içlerinde ne varsa dökmeye başlar. Kimse kimseyi beğenmemektedir aslında. Almagül, Yusuf Tatayeviç’in doktora tezini orijinal olmadığı gerekçesiyle eleştirir. Gülcan, gazeteci ve yazar olan eşini insanın yüreğini titreten romanlar yazmadığı için tenkit eder. Gülcan’ın ve Almagül’ün tenkitleri dikkatle incelendiğinde bu tenkidin sadece adı geçen şahıslara değil, yazarları tek tip eser vermeye iten “sosyalist realizm” metoduna da yapıldığı görülmektedir. Nitekim Sabur’un cephede savaşırken yazdığı savaş karşıtı şiir de sürgüne gönderilmesine yol açmıştır. Zira sistem; eleştiren, sorgulayan, kendi fikirleri olan insan istememektedir. Sabur da “sanatta ısmarlama yol bulunmadığını” söylemiş, gerçek fikirlerini ifade etmiş, sırf bu sebepten dolayı da istenmeyen adam ilan edilmiştir.

Sabur, grubun beşinci kişisidir. Ancak eski okul ve cephe arkadaşlarının pikniğine katılmamıştır. Okuldayken içlerinde en yetenekli ve olgun olan odur. Duvar gazetesine düzenli olarak şiir yazar. Savaşa gittikten sonra da şiir yazmaya devam eder. Ancak zamanla savaşı sorgulamaya başlar ve bu sorgulamalar sırasında yazdığı bir şiiri sadece arkadaşlarıyla paylaştığı halde gruptaki bir arkadaşı tarafından ihbar edilerek sürgüne gönderilir. Sonraları aklansa da bu olayın etkisinden kurtulamaz. Hatta çok sevdiği öğretmeni Ayşe Abla ondan okulun açılışının 40. Yıldönümü için malzeme istediğinde çok kısa ve net bir cevap gönderir: “Değerli Ayşe Abla, beni cephede ölmüş bilin. Yokum ben.” Görüldüğü gibi Sabur çok kırgındır ve geçmişte yaşadığı olay onu yaşayan bir ölüye dönüştürmüştür.

Sabur’u kimin ihbar ettiği belli değildir. Sabur’un dışındaki dört kişi onun sürgüne gönderilmesine ses çıkarmaz. Savaş karşıtı şiir yazdığı için onu suçlu kabul ederler. Yazar, her Mozart’ın bir Salyeri’si olduğunu söyleyerek her yetenekli insanın karşısında onu kıskanıp arkadan vuracak bir yakını olabileceği gerçeğini ima eder. Zira Sabur’u ihbar eden her kim ise bu zeki ve yetenekli şairin ileride kendisine rakip olabileceğinin de farkındadır. Yıllar sonra bu mevzu yeniden açıldığında Mehmet dışında vicdan muhasebesi yapan olmaz. Hatta diğerleri onun suçlu olduğunu, aldığı cezayı hak ettiğini ima edecek sözler söylerler. Bu durum eşlerinin dahi vicdanını sızlatırken Mehmet dışındaki tüm erkeklerin Sabur’un başına gelenleri normal karşılaması içinde yetiştikleri sisteminin beyin yıkamada ne derece etkili olduğunu göstermesi bakımından dikkat çekicidir. Zira mühim olan sistemin devamıdır ve eğer bir insan sisteme ters düşüyorsa onun ortadan kaldırılması gerekir. (Devlet bir sobadır yakıtı da insandır. /Cengiz Hana Küsen Bulut)

Sabur’un başına gelen bu felaket, eserde vicdanın ve sağduyunun sesini temsil eden bir karakter olan Ayşe Abla tarafından şiddetle eleştirilir:
"Bu işe ben de şaştım. Herkes başka türlü konuşuyor. Birlikte büyüdünüz, savaşa katıldınız, fakat birinizin başına bir felaket geldiği an sanki birbirinizi tanımayan insanlar olmuşsunuz. Bu ne biçim iş böyle?"

Sabur’un başına gelenler kadınların vicdanını sızlatır. Almagül, Sabur’un yazdığı bir şiirden dolayı ihbar edilmesine bir türlü anlam veremez ve bu durumu şöyle ifade eder:
"Ama savaş alanını terk etmemiş, elinden silahını bırakmamış, askerlik görevinden kaçmamış. Bütün suçu düşünmek. Şiirleriyle duymak ve düşünmek."

Gülcan da eşlerinin kendilerini temize çıkarmaya çalışmalarını şaşkınlıkla izler ve onların vicdansızlıklarını şu cümlelerle eleştirir:
"Kendinizi boşuna temize çıkarmaya çalışıyorsunuz. Sabur’a karşı davranışınız düpedüz hayınlıktır."

Tüm bu konuşmaların ardından Ayşe Abla gitmek için müsaade ister. Ancak ayrılmadan önce Sabur’un bir şiirini ezberden okur. Şiirin ismi “Bitmez Tartışma”dır. Ayşe Abla’nın okuduğu bu şiir, gerçek insan olmayı sorgulamaktadır. Şaire göre bu, bitmez bir tartışmadır. Bu şiirin içeriği ile tiyatronun vermek istediği mesaj arasında yakın bir ilişki vardır. İnsanı diğer canlılardan ayıran en önemli özelliği düşünmesi, idrak etmesi, iradesini kullanabilmesidir. İnsanın “gerçek insan” olabilmesi için her durumda vicdanını doğru kullanması gerekir. Eğer insan menfaatine göre hareket ediyor ve menfaatine ters düşen bir durumda vicdanını devreden çıkartıyorsa onun gerçek insan olması zordur.

Ayşe Ablanın gidişinin ardından Dosbergen bir şişe konyak getirir ve arkadaşlarına dağıtır. Konyağı içenler neşelenip bağırarak şarkı söylemeye başlarlar. Dosbergen’in teklifiyle dağdan aşağıya taş atma yarışı yapmaya başlarlar. En uzağa atmak için birbirleriyle yarışmaktadırlar. Bu yarış, kadınlar gelinceye kadar devam eder. Kadınlar da küçük taşlar atarak bu oyuna dahil olurlar. Sonrasında yatmaya karar verirler. Sabah olduğunda gelen bir orman işçisi tüm keyifleri kaçırır. Zira aşağıda yaşlı bir kadın cesedi bulunmuştur ve zavallı kadının ölümüne sebep olan cinayet aleti de yukarıdan atılan bir taştır. Ayrıca cesedin yanında çok sayıda büyük taş bulunmuştur. İlginçtir, orman işçisinin verdiği bu haberi duyan erkekler, Mehmet dışındaki diğer üç erkek kendini kurtarmanın derdine düşer ve yaptığı işin bedelini ödemeyi, vicdanını rahatlatmak için olsun itirafta bulunmayı düşünmez. Kriz anları, insanın gerçek karakterinin ortaya çıktığı nadir zaman dilimleridir. Bir cinayet söz konusu olunca -ölen kişi çok yakınları dahi olsa- kimse suçu üstlenmek istemez. Bunun bir kaza olabileceği gerçeğini bile itiraf etme cesaretini göstermezler, zira Sabur’un da ifade ettiği gibi bunu yapabilmek için “gerçek insan olmak” gerekir.

Görüldüğü üzere yazar(lar), bu taş atma yarışı ile Sabur’un başına gelen olayı ustaca birleştirmiştir. Sabur’u ihbar edip sürgüne gönderilmesine sebep olan kişinin yaptığı vicdansızlık ile yaşlı kadının ölümüne sebep olan taşı atanların yaptığı sonuç olarak aynıdır. Sabur sürgünden dönmüş, hakları iade edilmiş, fakat tüm bu olaylar onda kapanmayacak yaralar açmış, onu manevi olarak öldürmüştür. Aynı şekilde atılan taşlardan biri ya da birkaçı kadının ölümüne yol açmıştır, ancak gruptakiler böyle bir oyun oynayıp kazaya sebep olduklarını itiraf etmekten dahi acizdirler. Netice olarak Sabur’u ihbar eden kadar onun ihbar edilmesi karşısında sessiz kalanlar da suça ortaktırlar. Aynı şekilde yaşlı kadının öldürülmesine sebep olan taşı ya da taşları atanlar kadar bu olay karşısında susarak cinayete ortak olanlar da suçludur. Bu açıdan iki olay da ortaktır ve ikisinde de verilmek istenen mesaj “herkesin suçlu olduğu”dur.

Gülcan eser boyunca yaptığı konuşmalarla vicdanı temsil eden bir karakterdir ve yaşlı kadının ölümü karşısında bencilleşip korkaklaşan eşini ve arkadaşlarını görünce şu sözlerle “gerçek bir insanın” göstermesi gereken tepkiyi gösterir:
"Ne korkunç! Ne korkunç! Aşağıda ölü bir kadın yatıyor, bizim yüzümüzden ölen bir insan… Bunların aldırdıkları bile yok, sorumluluğu kimse üzerine almak istemiyor. Diz çöküp pişmanlıklarını söyleyecek, af dileyecek yüreklilikleri bile yok. Bir kadın ölmüş yatıyor; bunlar batan bir gemiden kaçışan sıçanlar gibi, her biri sıvışacak bir delik arıyorlar. Aman Tanrım, ne insanlarmış! Ne küçük, değersiz, korkak yaratıklarmış bunlar!"

"Fujiyama" adlı eserde insanın insan olmaktan kaynaklanan sorunlarına temas edildiği görülmektedir. İnsanın kendisini keşfedebilmesi için kendi kusurlarının farkında olması ve kendisine eleştirel yaklaşabilmesi gerekmektedir. Fujiyama bunun için bir fırsattır aslında. Bu mekan; Gülcan, Mehmet, Ayşe Abla gibi karakterler için vicdan muhasebesine zemin hazırlayıp onların insan olma yolculuklarına katkıda bulunurken, Yusuf Tatayeviç, Dosbergen ve İsabek’i insan olmaktan bir adım daha uzaklaştırır.

Devlet Ayıcı, Körler Ülkesi'ni inceledi.
 16 May 16:19 · Kitabı okudu · 4 günde · 8/10 puan

Kafeste doğan kuşlar uçmayı hastalık gibi görürler yada öyle görmeleri istenir garip bir tepkidir bu , tıpkı körler ülkesinde görmenin de anormal karşılandığı gibi .

Körler Ülkesinde görmek bir ayrıcalık mıdır yoksa farklılık mı, avantaj mıdır yoksa tam tersi mi?

Öncelikle hikayenin konusu üzerine şu soruları da içimden dökerek başlamak istiyorum;
Sahi, herkes gibi mi olmak normallik? Kendini ifade etmek farklılıklarımızı ortaya çıkarmak niye bu kadar güç? Normallik nedir kime yada kimlere göre belirlenir? Bizim kabul ettiğimiz mi yoksa çoğunluğun kabul etmesi mi? Normal yaşamak için kalabalığa göre mi şekil almalı onları mı kabul etmeli yoksa kendi görüşlerimize mi bağlı kalarak başka yol bulabilir miyiz ?

Evet bir düşünün:
Körlere ve görmeyi bilmeyenlere bu duyuyu nasıl anlatıp inandırabilirdiniz?
Sonuna kadar haklı ve emin olduğunuz bir gerçeği, bunu bilmeyen , inanmayan insanlara nasıl ispatlardınız hem de bildiklerinden başka bir bilgiye ihtimal bile vermeden kestirip atanlara ?

Gelin bu sorular doğrultusunda bu kitap üzerine incelememi ve yorumumu sizlere anlatmaya çalışayim ;

Sevdiğim kadın sanatçılardan olan ve muhteşem bir şarkının buluşmasıyla ortaya çıkan bu şarkıyı da dinlemek isteyenlere armağan ederim.
Ayrıca bu şarkının hikayesini de öğrenmenizi öneririm, üzüntülü ve acı dolu bir hikayesi bulunmakta.
https://www.youtube.com/watch?v=Bd4QO2NsdaM

UYARI:
(İpuçları olduğunu düşünmüyorum ama hikaye özetine değindiğim kısımlar vardır *BURADAN başlığı ile başlayıp *BURAYA KADAR başlığı arasında geçen kısımları isteyenler okumayabilir kendi kararlarına bırakırım.)

Wells’in bu kitabını elinize aldığınızda içindeki müthiş hikayeyi okumadan önce Elena fernandez’in resimli sayfalarını karıştırarak bir göz atıyorsunuz okuyacağınız bu distopik kurgu romanını. Ayrıca kitabın kapağında ki yürüyen siyah insanın beyaz gölgesi yada yansıması ile düşüncelerin içine çekerek kitabı okumaya hazırlıyor sizi yazarımız.

Kitabın hikayesi öncelikle olayın geçeceği mekanın tasvirleri ve betimlemeleriyle başlıyor.
Güney Amerika kıtasında bulunan oldukça uzun, birden fazla ülkeler boyunca uzanan And dağlarının vahşi ve ıssız topraklarında insanlardan yoksun bir bölge , vadide geçen bu olaya tanık olmaya başlıyorsunuz. Zorlu ve tehlikeli boğazlar, buzlu geçitler aşıldıktan sonra ancak ulaşılabilecek zorlu bir bölge de olan Körler ülkesi diye tabir edilmiş bir yer vardır. Zamanın bir döneminde İspanya zulmünden kaçarak buraya sığınan bir grup insanlar burada yaşamlarına devam etmeye başlamışlar. Fakat burada ilginç bir körlük hastalığı ile karşılaşıyorlar. Burada doğan, burada dünyaya gelen insanlar bu hastalıkla başlıyorlar hayatlarına. Sebebi bilinmeyen körlük belası hastalığı bölgenin durumundan mı kaynaklanıyor yada inançları yüzünden mi bu konuda ortada belirsiz düşünceler dolaşıyor. Bu hastalıkla uğraşan, sebeplerini ve çözümünü arayan insanlardan birisi bunun için bu ülkeden diğer ülkelere zorlu yolculuğa çıkar fakat geri dönüşü olmayan bir yolculuktur bu. Bu kişinin bu hastalığa çözüm ararken anlattığı bu ülke ve sorun, diğer ülkelerde dilden dile, kulaktan kulağa dolaşarak bir söylenti olarak masalsı hikaye haline geliyor.
Günün birinde bu vadide 17 gün gibi bir süre boyunca karanlığa yol açan bir yanardağ patlamasının ardından başka ülkelere gitme şansları kaybolur ve diğer ülkelerle de bağlantıları koparak etkileşimleri kaybolur, ülkenin geçit yerlerdeki toprak parçalarının yıkıntısı ve tahribi üzerine oldukça zorlu (körler için), bir dağ yamacı oluşur. Volkan patlamasının üzerine oluşan heyelanlar, seller ve yıkıntılar ile kaşiflerin de bu ülkeye gelme şansı kaybolarak ulaşım kapıları kapanır. Bunun üzerine adada kendi başlarına çaresizce kalan az sayılı insanlar körlük hastalığıyla hayatlarını idame ettirmeye devam ederler. Nesiller boyunca bu insanlar, soylarını aynı hastalıkla sürdürürler.

BAHSETTİĞİM KISIM BURADAN

Ve günün birinde And dağlarında gezi yapan bir gruptan olan normal özellikte ki dış dünyadan olan Nunez, gezi sırasında kazaya uğrayarak dağlardan oldukça alçak yamaçlara düşer. Uyandığında bulunduğu yeri gözlemlemek ve tanımak üzere gezmesi üzerine gördüğü üzerine garip hareketli insanların , farklı özellikteki bu bölgenin ‘’Körler ülkesi’’ adlı söylentinin burası olduğunu anlar ve onların dünyasına dahil olarak iletişime geçerek kendisine çıkış yolu aramaya koyulur. Gözlemleri üzerine bu insanların görmenin ne olduğunu dahi bilmediklerini hatta bu kavramı duymadıklarını anlar zamanla. Gözlerinin körleşmesi gibi zihinlerinin de köreldiğini düşünür. Onları tanımaya devam eder, bu kör insanlar kendi dünyalarında gerekli olmayan her şeyi unutmuşlar, çoğu kavramı kaybetmişler ve yeni bilgilere, kendilerine aykırı gelmesinden dolayı inanmıyorlardı! Kendi düzenlerine göre düşünce ve konuşma kavramları belirlemişlerdi, kendi dünyalarını benimsemiş ve alıştıkları düzende yaşam koşullarını şekillendirmişlerdi. İnançlar ve gelenekleri sorgulayarak kendi düzenlerine uygun, kendilerine mantık derecesinde mümkün olan tanımlar koymuşlardı, kendi felsefe ve yaşam amaçlarını değiştirmişlerdi.
Fakat Nunez körler ülkesinde tek farklı kişi, tek gören kişiydi. Ve körler ülkesinde gören tek insanın kral olabileceğini düşünüyor onlara bunu ispatlamayı düşünüyordu. Nunez bu özelliklerinden dolayı onlara üstten bakıyor ve kendisini üstün görüyor yapacaklarını, hayatlarını değiştireceğini düşünüyordu.
Nunez mi körlerin hayatını değiştirecekti , yoksa Körler mi hayatlarını kendisine kabul ettirecekti? Bunun üzerine gelişen olaylarla ve mücadelelerle hikaye devam ediyor.

BURAYA KADAR

Buradaki geçen mücadele de anlatılan mesajı okurken düşünüyor ve görüyoruz ki ; Topluma doğruları , gerçekleri anlatan kurtarıcıların başarısızlıklarla karşılaşması , hitap ettiği kişilerin bunu anlamamaları , hazmetmeye yeterli bir zihinleri olmamalarından kaynaklanıyor çünkü yeni kavramlara olan inanç ve düşüncelerden yoksun olmaları bunu oluşturuyor. Farklılıklarımız; üstünlük hatta bir başarı bile olsa toplumun ilkelerine görüşlerine uymuyorsa onların hoş karşılanmayacağı hatta bundan bizi bile vazgeçirmek için faaliyet gösterecekleri mesaj olarak verilmek istenmiş. Topluma karşı kendi fikirlerimizi açıklama ve onlara anlatma durumunun zorluğunu hikaye ile geliştirerek okurlarına aktarmış yazarımız. İnsanların algısının neye göre belirlenip neye göre şekillendiğini göstermek istemiş.

Anlatmak istediği mesajı ustalıkla 60 sayfalık kitabın yarısında anlatmayı başarmakla kalmayıp bu mesajı kafama yerleştirmeyi gerçekleştirip , canlılığını her zaman koruyacağını düşünüyorum.
Bu kitabın 30 sayfasını okuyor fakat 300 sayfa kadar düşüncelerle buluyorsunuz kendinizi bitirdikten sonra.
60 sayfalık kitabın yarısı hikaye yazılı yarısı da resim baskılı sayfalardan oluşmakta. Sanırım okuduğum en kısa kitaplardan biriydi, bu kadar kısa kitapların Zweig'e has bir tarz olduğunu düşünürdüm bu kitapla karşılaşana kadar.

Kesinlikle tavsiye ederim, bu distopik romanı bir nefeste 1 saatte ama düşüne düşüne 1 gün bile sürmeden okuyabileceğiniz ve uzun süreli etkisinde kalabileceğiniz bir kitap olduğunu söyleyebilirim. Ve eklemek isterim ki bu yazarın düşüncelerini keşfetmek, geleceği ve bugünü keşfetmek , anlamak olacağı için bundan mahrum kalmayın ve yazarla yeni tanışacak olanlara yada Wells’in henüz bu eserini okumamış olanlara mutlaka bu eserini okumalarını tavsiye ederim. Wells’in bilimkurgu alanında ki amacını da kısaca bahsedecek olursam gelecekte çılgın fikirler oluşturmak yerine toplumsal sorunların da mesajını vermeyi amaç ediniyor. Salt bilime değil aynı zamanda sosyal konuların üzerine de mesajlar vermek istiyor.

Şunu da eklemek isterim ki zaman makinesi eserinde ki gibi sonu biraz boşlukta, bağlanmamış durumda buldum fakat anlatılan hikaye o kadar başarılı ve etkileyici ki bunun sizi fazla üzmeyeceğini düşünüyorum.

Ayrıca ek olarak şunlara değinmek isterim;
Platonun mağara hikayesini bilenler yada duyanlar vardır ki ben de bir kısmını arkadaşımdan öğrendiğim kadarını açıklayacağım. Bir mağarada zincirlerle bağlanmış ve sabitlenmiş olan insanlar sırtları mağara girişine dönük bir bir haldeler iken dışarıdan yansıyan ışıkların mağara duvarında ki oluşturduğu gölgeleri gözlemleyip bunlarla birlikte hayatları üzerine fikir yürütürler. Bir süre sonra zincirlerden kurtulabilen bir kişi mağaranın kapısına kadar gelip , dünyanın farklı eylemlerinin somut , gerçek boyutlarını görerek fikirleri değişir bunun üzerine dönerek bunu zincirli haldeki arkadaşlarına anlatması üzerine onu kimisi deli kimisi ise yalancı olarak yaftalar ve şiddetle karşı çıkarak inanmazlar kendisine.

Ve birde Saramago'nun körlük kitabını okuyanlar da varsa bilirler ki, toplumda körlük hastalığına yakalanan herkesin aslında görmenin sadece gösterilen veya göz önünde bulunanın arkasında da farklı gerçekleri olduğunu , bunu düşünerek hissederek ve anlayarak görmenin önemine değinmiştir.

Körler ülkesi kitabının da bu hikayelere benzeyen noktaları olduğunu eklemek istedim. Verilmek istenen mesajın birbirine yakın olduğunu düşünüyorum.

''İlerlemeyi, bizi şikayet edenler borçluyuz. Memnun insanlar hiçbir değişiklik istemezler.'' Wells

Kitabın içinden beğenerek paylaştığım alıntılar bir arada buraya ekliyorum:
#29462707 - #29686266 - #29659878 - #29504183

Ayrıca Farklı Türleri Keşfet etkinliğinin de tarihini geçirmiş olsam da yine de etkinlik okurlarına sunarım bu kitabı.
Etkinliğin mimarı olan Necip Gerboğa'ya bu zengin etkinlikte farklı türleri keşfettiren yolculuğa bizleri çıkardığı için kendisine teşekkürlerimi iletirim, yolculuğumuzdan memnuniyet duyduğumu belirtirim.
İyi ve keyifli okumalar …

Mehmet Reşit, Gün Olur Asra Bedel'i inceledi.
 12 May 23:19 · Puan vermedi

İnceleme, kişisel bir duygu, düşünce değil, eserin sembolik anlatımının bir analizidir. Kaynak olarak Ahmet Ağır'ın Gün Olur Asra Bedel üzerine yazdığı bir makaleden alınmıştır. Eseri 'okuyanlar' için hem bir alternatif hem de Cengiz Aytmatov'un ve eserinin anlaşılabilmesi için gerekli olduğunu düşündüm.

Şerif Aktaş, Cengiz Aytmatov'un kurucu kimliğini ön plana çıkararak "Avrupa'da, siyaset sahnesinde yer alan milletlerin teşekkülünde önemli bir rol sahibi olan romantik yazarlar" ile benzerliğine dikkat çeker. Metinler, Kundera'nın deyimiyle "insan varoluşunun tarihsel boyutunu" gözler önüne seren metinlerdir.

Gün Olur Asra Bedel, kolonyalizme maruz kalmış Orta Asya halklarının yüzlerce yıllık varoluş mücadelesini anlatıyor.
Kolcu'ya göre, bu romanda "ülkeye hakim olan rejiminin uygulamaları ile atalarından kendilerine tevarüs (miras bırakılan) bir hayat tarzını yaşamak isteyenlerin, hemen her alanda var olmak mücadelesi terennüm edilmiştir."

Roman, bir gece yarısı Yedigey'e, arkadaşı Kazangap'ın ölüm haberinin gelmesi ile başlar ve bir gün sonrasında Kazangap'ın defnedilmesi ile sona erer. Romanın ana hikayesi Boranlı adlı küçük bir köyde geçer. Kazangap'ın ölümü Yedigey'e zaman içinde ya yok olmuş ya da unutulmuş dini ve kültürel değerleri hatırlatır.
Kazangap'ın Sovyet okullarında okumuş oğlu Sabitcan'ın babasının ölümü ve defini esnasında, merasimlere karşı takındığı küçümsemeyi, alaycı tavrı; diğer taraftan yerli insanların dini ve milli değerlerinin Sovyet rejimi baskısı altına alınması veya yok edilmesi için geliştirdiği politikaları, Yedigey'i bir tercih ile karşı karşıya bırakır. Hem Kazangap'ın ölümü dolayısıyla merasimleri düzenleyip dini ve kültürel değerleri genç nesillere gösterecek, hem de Kazangap'ı, kültürel anlamda oldukça önemli olan Ana Beyit mezarlığına defnederek, bu mezarlık etrafında oluşmuş Nayman Ana efsanesini (Mankurtlaştırılan, yani köleleştirilen oğlu için verdiği mücadele sırasında oğluna öldürülmesi olayı) canlı tutmaktır. Nayman Ana efsanesinde, esir edilen ve mankurtlaştırılan insanların hikayeleri dolayısıyla kendi öz benliğini unutmanın ortaya çıkardığı kimliksizleştirme ve yabancılaşmanın doğurduğu trajik durumlar anlatılır.
Yazar, Yedigey'le bir varoluş mücadelesini anlatırken, bu mücadele esnasındaki dini ve kültürel değerlerin, coğrafyayla ne kadar hayati bir rol oynadığını resmetmeye çalışır. Kazangap'ın hikayesi ile de Sovyet rejiminin ideolojisi doğrultusunda bu insanları eğitim aracılığı ile bir çeşit modern mankurtlara dönüştürdüğünü okura gösterir.

Aytmatov, Kazangap'ın ölümünü bir süre sonra bir varoluş mücadelesinin sembolü haline dönüştürür. Yine Yedigey'in Kazangap'ı nereye gömeceği meselesinde de bir çatışma yaratarak Sovyet sömürgeciliğinin yarattığı tahribatları sembolik bir dille tartışmaya açar. Sovytlerin varlığının ve politikalarının altını oyarak onları yavaş yavaş anlamsızlaştırır. Bu mücadele bir süre sonra kimlik mücadelesine dönüşür.

Kazangap'ın oğlu Sabitcan'da hem "öteki" rolünü oynamak hem de bu kimliği vasıtası ile diğer yerli insanların Sovyetler tarafından nasıl ötekileştirildiğini somutlaştırmak gibi iki rol üstlenmiştir.
Sovyet rejiminin bir parçası haline dönüştürülen Sabitcan, yatılı okula gönderilerek Postkolonyal teoride* önemli bir yeri olan eğitimin, bir işgal şekli olarak kullanılmasına işaret eder.
Sabitcan'ın bu kimliği, ilk kez babasının cenazesi etrafında gelişen olaylarla ortaya çıkar.

Ana Beyit Mezarlığındaki ısrarın sebebi, o yerim kendi tarihi, gelenekleri ve kimliği için taşıdığı özel anlamlarda saklıdır. Bu mezarlık onun dili, tarihi ve kültürü ile oluşturduğu bir bütünsellik simgesidir.
Yedigey bu mezarlığın sadece ve sadece bir mekan, alan veya coğrafi bir parça olmadığını vurgular. Bu mezarlık yer ile kimlik arasında bu kadar sıkı bir bağ olduğunu örtük bir şekilde ima eder. Bu bağın bir diğer örneği de Ana Beyit mezarlığının tellerle çevirip yasak bir bölge haline getirilmesinde ortaya çıkıyor. Yedigey'in defin için izin istediği ve kendi anadilinde konuşmaya çalıştığı Tansıkbayev adındaki teğmenin bu isteğini reddedip kendisiyle "Rusça" konuşulmasını uyarması, bir kolonyal güç olan sovyetlerin, hem insanların yaşadığı fiziki alanları işgal ettiğini hem "yersizleştirme" politikalarında tam bir kolonyal güç sahibi davrandığını göstermektedir.
Dil, iletişim aracı olma işlevinin ilerisine taşınmıştır. "Dil, gücün hiyerarşik yapısının devamını sağlayan bir araç olur ve hakikat, düzen ve gerçeklik gibi kavramlar bu araç sayesinde vurgulanır."

Sözlü kültür,

Aytmatov, sözlü kültürü, sovyetlerin karşısına bir çeşit direniş noktası olarak ikame eder. İkinci olarak, sözlü kültür ve yazılı kültürün karşılaştırmasından doğan bir çatışma alanı yaratır.
Roman boyunca yazar ikili yapılar yaratarak bu çatışma alanlarına meydana çıkardığı gerilimleri kullanıp romandaki gerilimi canlı tutmaktadır.
İlk ikili, yazılı ve sözlü kültürdür. İkincisi ise kolonyal güç ve yerli kültürdür.
Sözlü kültür bu kolonyal güce karşı konabilecek özelliktedir.
Aytmatov'da sözü kültürlü kullanarak Orta Asya'da toplumlar için bir direniş alanı yaratmıştır.

Abutalip adlı yerli öğretmen, II. Dünya savaşında esir düştüğü için Sovyetler tarafından cezalandırılır, küçük bir istasyon köyü olan Boranlı'ya gelir. Burada bozkır halkının türkülerini ve hikayelerini derleyip yazıya dökmeye başlar. Bununla gelecek nesillere bu sözlü kültür materyallerini kimlik oluşturma aracı olarak aktarmaktadır. Ancak onun bu arzusu istasyona gelen bir müfettiş tarafından sekteye uğratılır. Bu notlardan dolayı onu tutuklar. Müfettiş, burda sovyetler adına konuşturulmuştur. Yazar, Orta Asya kültürleri gibi kolonize edilmiş kültürler için sözlü kültür ürünlerinin yazıya dökülerek gelecek nesillere aktarılmasına kolonyal gücün müsaade etmeyeceğini anlatmak istemiştir.

Mankurtluk,
Çeşitli işkencelerden sonra insanın kendini unutması, kendine, kültürüne ve tarihine yabancılaşmasıdır. Bir tür bilinçsizlik halidir.
Colaman, Nayman Ana'nın esir edilen oğludur. Oğlunu kurtarmaya çalışırken, mankurt oğlu tarafından öldürülür ve Nayman Ana devesinden yere düşerken beyaz yazması havalanır ve "Dönenbay!Dönenbay!.." diye gökyüzüne yükselen beyaz bir kuşa dönüşür.
Nayman Ana'nın gömüldüğü yere de Ana Beyit Mezarlığı adı verilir. Ana Beyit bir kimliktir. İnsana kim olduğunu hatırlatan bir kimlik.

Aytmatov bu romanında kolonize edilmiş Orta Asya toplumlarının, kolonize ediliş süreçlerini ve bu sürecin toplumlarının kültürel ve bireysel kimliklerinde nasıl büyük tahribatlara yol açtığını güncel olaylarla, geçmiş efsaneleri kaynaştırarak sembolik bir tarz ile anlatır. Orta Asyalı toplumların sosyal, kültürel ve fiziksel varlıkları, Sovyetler tarafından sistemli olarak kontrol altına alınmıştır. Aytmatov, romanındaki yerli kahramanlarına güç alanı vererek kimliklerini korumak için sözlü kültürü sunmuştur.

Mayıs 2018 Etkinliği : Hikaye 26
Yazar: Hakan S.
Hikaye Adı : Küçük Bir Felaket
Link: #29482824

En baştan özür dilerim değerli okur, biraz geveze bir insanım. Hayatta kendimden başka değer verdiğim hiçbir şey yoktur ayrıca. Narsist mi oluyorum bu durumda? Sanırım evet. Ben böyle mutluyum. Çevremdeki çoğu insan, bendeki bu doğal mutluluğa erişmek için ilaçlara sığınıyor. Yaşasın ilaçların gücü diye de bağırıyorlar. Geçenlerde bir müşterim, böyle olmayı nasıl başarıyorsun Demetrio diye sordu. Fazla soru sormuyorum kendime ve normal insanlar gibi bağlanmıyorum bir şeylere diye yanıtladım. Sanırım bu cevabıma biraz alındı, olsun.

Yolda bir dilenci gördüm geçenlerde. Hemen yanına oturdum ve onun gibi dilenmek istediğimi söyledim. Kabul etti ama ne dersem onu yapacaksın dedi. Tamam dedim. Bana isteklerini sıralamaya başladı hemen. Fazla para kazanmak istiyorsan olduğundan farklı görünmen lazım insanlara dedi. Onların gözünde en acınası insan olmayı başar yeterli olacaktır dedi. Uzunca bir süre dediğini yapmaya çalıştım. Sanırım acıklı bakmak yerine acıyarak baktım insanlara. Yanında oturduğum süre boyunca beş kuruş para toplayamadık. Defol dedi, senden dilenci falan olmaz. Elimi düzgün açamıyormuşum. Bakışlarımı da yeterince yumuşatamıyormuşum. Bir dilenci olmak ne kadar zormuş meğerse.

Yan dükkanın sahibi şu dükkanı yenile artık, çağa ayak uydur biraz dedi. Saatçiyim ben dedim. Anlamadı. Bana acıdı o an, hissettim. İşi antika saatler onarmak olan birisi ne kadar modern olabilir ki? Dükkanı yenilemem yaptığım işe tezatlık oluşturmaz mı? Kıyafetleri yenilenince kafası da yenileniyor mu insanın?

Sibel geldi. Ayrılıyorum senden dedi ve kapıyı çarpıp çıktı dükkandan. Saatin kordonu değişmeli diye düşündüm.

Denize gideceğim sanırım. Yüzmek istiyor canım. Rıhtımın tuzlu kokusunu içime çekmek istiyorum sonrasında. Belki bir iki duble bir şeyler içerim. Belki de içmem. Ama kesin içerim, biliyorum. Bana dostum diye hitap eden insanların yanına uğrarım illaki. Kendisini dost olarak gören yardakçıların suratlarını izlemek, hayatta neler kaybettiğimin kanıtı niteliğinde. Aslında herhangi bir şey kaybetmiş de değilim. Ülkemi, eşimi ve dostlarımı kaybettim. Fazla mı bunlar sence okur? Bence değil. Olgulara yüklenen anlamlar değişince, kaybedildiği düşünülen şeyler kazanç bile olabiliyor insan için. Önemli olan içindeki kiremitleri oynatmak ve yepyeni bir yapı oluşturmak. Benim kiremitlerimin yeri çok değişti, sanırım kimsenin yapısına benzemiyor artık. Sana en iyisimi ülke, evlilik ve dostluk yapılarımı göstereyim. Ülke, insanları ayrıştırmak ve çoğaltmak amacıyla parsellenmiş toprak parçasından başka bir şey değildir. Evlilik, aşk diye adlandırılan hormonal fazlalığın etkisiyle, tek bir insanla yaşamayı kabul etme çılgınlığıdır. Dost ise, sizden koparabileceği bir şey kalmayınca, yüzünü çeviren kan emicilerdir. Çok mu karamsarım sence okur? Bence sen fazla iyimsersin. Böyle bir dünyada yaşayabilmek için delirmek gerekir; aksi takdirde, her an ölmeyi bekleyen ilaç bağımlısı olup çıkarsın.

Sahi, Sibel neden bana öyle davrandı anlamış değilim. En başında, bağlılığın bana göre olmadığını ve insanların sadece ihtiyaçları için birliktelik yaşadığını söylemiştim. Haklısın galiba bile demişti bana. Arada sevişiyoruz. Her sevişmemizin ertesi günü, yaptığımız şeyin doğru olmadığını ve evlenmemiz gerektiğini söyleyerek, zihninde benimle alakalı oluşan hakaretleri sıralıyor. Ne düzenbaz bir adammışım. Pisliğin tekiymişim. Kendisinden yararlanıyormuşum. Biliyorum akşam yine yazacak. Seni istiyorum gel diyecek. Elbette gideceğim yanına. İnsanların içindeki gerçekliği çıkarmanın en kolay yolu, isteklerine koşulsuz uyum sağlamaktan geçiyor. Sonrasında kendilerini ele veriyorlar zaten.

Dilenci ters ters baktı yine. Pis Yunan diye fısıldadığını duydum. Yolun karşısındaki kahvehaneden demli bir çay aldım ve dilencinin önüne koydum. Hiçbir şey demeden içmeye başladı. Çayı öyle hızlı içti ki, bir an burnundan duman çıktığını fark ettim. Çay dedi, dünyanın en güzel içeceğidir, eksik olma dostum.

Çok konuşuyorum değil mi? Ama en başından uyarmıştım gevezeyim diye. Söz bundan sonra daha az konuşacağım ama önce geçen sene başıma gelen küçük bir olayı anlatmam lazım. Hatta olayı güzelleştirmek için biraz betimleme bile yaparım. Ne dersin, güzel olmaz mı? Aslında pek güzel cümle kuramam ama olsun, olduğu kadar.

İnsanlığı yok etmek isteyen dev askerlere benzeyen sokak lambalarının mandalina rengi ışınları eşliğinde evime giderken, bazı notaları tiz bir sese heba olan, çoktandır duymadığım bir piyano sesi duydum (ilk cümle için fena durmadı, ne dersin? Güzel olmamış da olabilir, önemli değil). Sesi takip edince yüksek apartmanların arasına sıkışmış, kendince isyan bayrağını elinde tutan, iki katlı köhne bir eve ulaştım. İçimde, eskilerden kopup gelen bir istek filiz verdi. Bu istek o kadar kuvvetliydi ki, kendimi evin penceresinin altında buluverdim. İçeride, beyaz bir piyanonun başında, koyu yeşil elbiseli (kadının kolları ve göbeği, elbisesinin sınırlarını zorluyordu ve ortaya zihni yoran bir görüntü çıkıyordu), kızıl saçlı bir kadın vardı. Piyanonun yanındaki beyaz yün yumağına benzeyen minik köpeği sonradan fark ettim. Bu, notaların arasına karışan tiz sesin sahibi olmalıydı. Kadın piyano tuşlarına bastıkça, yerinden fırlayıp ince bir havlama sesi çıkarıyordu. Kadın uzunca süre, Bach’ın konçertosunu mahvetmekle meşgul oldu. Köpeği de, tiz sesiyle bu duruma katlanılmaz bir boyut katıyordu. Bu karmaşaya rağmen, piyano çalınan bir ev bulduğuma sevinmiştim.

Piyano sesi tamamen durunca, küçük köpek beni fark etmiş olacak ki, pencerenin altına gelerek havlamaya başladı. Köpeğe rağmen içimde herhangi bir panik oluşmadı, aksine kadınla tanışacak olmama sebep olan bir olaya karıştığım için mutlu bile oldum. İçeri girip kadından, annemin, uyumadan önce bana çaldığı eseri çalmasını rica edecektim. Ne kadar kötü çalarsa çalsın, bunu yapacaktım. Böylesi saf bir isteği geri çevirmeyecektir diye düşündüm.

Kadın, benim karanlıkta bulanıklaşan görüntümü görür görmez çığlık atmaya başladı. Pencerenin diğer tarafında, kollarımı sallayarak bağırmaması gerektiğini ve korkulacak bir insan olmadığımı söylemeye çalıştım ama bu yaptığım şey bir işe yaramadığı gibi, kadını daha da fazla panikletti. İçeri girebilirsem bu karmaşayı çözerim diye düşünerek, yerde bulduğum büyükçe bir taşı cama fırlattım (kapıya gitmeyi neden akıl edemedim hala bilmiyorum, sanırım kadının kapıyı açmayacağı fikri üzerine zihnimde kestirme bir yol bulmuştum). Koca cam, tuz buz oldu, halının üzerine döküldü. Pencereden içeri attım kendimi. Kadının tombul suratı morardı, kırmızı gözleri giderek büyümeye başladı ve elbisesinin isyan eden kıvrımları patladı. Korkudan ne yapacağını şaşıran kadın, minik köpeği kucağına aldı. Köpek nedenini anlamadığım bir şekilde sessiz ve hareketsizdi. Kadının kucağında, doldurulmuş hayvanlara benziyordu. İçeriye girerken ellerimi kesmiş olmalıyım. Kadın, kanlı ellerimle üzerine geldiğimi görünce, tek çareyi donmuş köpeği bana fırlatmakta buldu. Köpeğin küçük bedeni göğsüme çarpıp yere düştü. Fakat hala hareketsizdi. Köpeğin bir şey yapmadığını gören kadın, köpeğe hakaretler yağdırmaya başladı. Saldır seni lanet olası köpek, kurtar beni şu katilden diye bağırıyordu. Katil olduğumu düşünmesine anlam veremedim.

Gittikçe daha fazla sinirlenen kadın bir yandan küfürler savuruyor bir yandan da odada bir şeyler arıyordu. Sonunda, büyük bir demir sopa buldu ve yüzündeki korkulu ifadeye karışan mutlulukla birlikte yerde sabit duran köpeğe vurmaya başladı. Köpekte herhangi bir hareket olmadı. Bunu görünce daha hızlı vurmaya başladı. Ben ne olduğunu anlamadan, köpeğin beyaz kılları kırmızıya bulandı. Kadın, çıldırmış gibi ölmüş köpeğin bedenine, koca demir sopayla vuruyordu. Sonunda, içinde bulunduğu duruma üzülerek kadının kollarından tuttum. Elindeki demir sopayı aldım ve başını omzuma yasladım. Ağlamaya başladı. Bir dakika önce benden ölesiye korkarken, şimdi beni en büyük destekçisi olarak görüyordu. Katil olduğunu düşündüğü adama bir katil sıfatıyla yaslanmıştı. İnsan korktuğu varlığa dönüşünce çareyi korkularına sarılarak buluyor sanırım.

Kadının ağlaması giderek şiddetlendi. Ben ise, sessiz bir şekilde ağlamasının bitmesini bekliyordum. Gözüme köpeğin yerde yatan ölüsü takıldı. Köpekten akan kan, evin eski ahşap zeminini, gözümü alan bir parlaklığa boyuyordu ve bu durum beni rahatsız etti. Kadının kulağına, köpeğin ölüsünü kaldırmamız gerektiğini fısıldadım. Ağlaması durdu ve haklı olduğumu belirten bir ifadeyle elimi tuttu. Birlikte kurtulalım bu durumdan diyebilmeyi istedi o an anladım. Elini sımsıkı tuttum. Birlikte, loş ışıklı ve nemli bir odanın önüne geldik. Kadın benim kapıda beklememi söyledi ve içeri girdi. Elinde bir kazma ve bir kürekle geldi. Suratı bembeyaz olmuştu ve sürekli terliyordu. Tombul suratında oluşan bu ter öbekleri midemi bulandırdı.

Bahçenin arka tarafına geçtik. Belirlediğim bir yeri kazmaya başladım. Çukur yeterince derinleşince, kadına döndüm, köpeği getirmesini söyledim. Bir süre sonra kadın, içinde köpeğin kanlı cesedinin bulunduğu çöp poşetiyle geldi ve içinde bulunduğu zor durumdan kurtulmayı dört gözle bekleyen insanlara özgü bir ifadeyle poşeti bana doğru uzattı. Gecenin bir yarısı, daha önce hiç görmediğim bir kadın ve içinde köpek cesedi bulunan bir çöp poşetiyle birlikte karanlık bir çukurun başındaydım ve bu durum bana oldukça saçma geliyordu. Karnımın acıktığını hissettim. Bu istekle birlikte koydum cesedi çukura ve hemen üzerini kapattım. Mezarın başına da hala elimde duran demir sopayı sapladım. Kadının beyaz suratında, ay ışığı korkunç bir şekil oluşturmuştu. İçime ani bir ürperti geldi. Ayrılmalıyım bu evden diye düşündüm. Kadını odasına kadar götürdüm ve kanepeye yatırdım. Titremesi bitmemişti. Gözlerimin içine beni burada yalnız bırakma der gibi bakıyordu. Üzerine, ucu kana bulanmış bir battaniye serip koşarak evden ayrıldım.

Birkaç gün önce (sanırım iki gün önceydi) o evin önünden geçtim yine ama piyano sesini duymadım. Merak edip evin camına yanaştım. İçeride kimsecikler yoktu. Evin arka tarafına gittim, orada da kimsecikler yoktu. Yan apartmanın balkonunda oturan yaşlı bir amca seslendi. Boşuna aramamamı, kadının geçtiğimiz ay delirip hastaneye yatırıldığını söyledi. Evde piyano çalarak havlamaya başlamış. Komşular da bu sesten şikayetçi olmuş. Bu duruma oldukça şaşırdım. İnsanların hayatları, ufacık bir olaydan dolayı mahvolabiliyormuş demek ki diye düşündüm. Yaşlı amcaya teşekkür edip arkamı döndüğüm esnada ayağıma demir bir sopa takıldı. Yere düştüm. Sopayı kaldırıp pencereye fırlattım.

Dilenciye anlattım bu olayı. Keşke o zaman yeni bir köpek alıp kadına verseydin ve kadından özür dileseydin dedi. Ama köpeği ben öldürmedim ki diye düşündüm. Gözlerimle gördüm, kadın öldürdü. Ben sadece, annemin, küçükken bana çaldığı eseri dinlemek istemiştim.

İşte böyle oldu tamı tamına sevgili okur. Şimdi söyler misin bana, kadının delirmesinde benim herhangi bir katkım var mı? Ama lütfen dürüst ol çünkü ben oldukça dürüst bir insanım.

Küçük Bir Felaket
En baştan özür dilerim değerli okur, biraz geveze bir insanım. Hayatta kendimden başka değer verdiğim bir şey yoktur ayrıca. Narsist mi oluyorum bu durumda? Sanırım evet. Ben böyle mutluyum. Çevremdeki çoğu insan, bendeki bu doğal mutluluğa erişmek için ilaçlara sığınıyor. Yaşasın ilaçların gücü diye de bağırıyorlar. Geçenlerde bir müşterim, böyle olmayı nasıl başarıyorsun Demetrio diye sordu. Fazla soru sormuyorum kendime ve normal insanlar gibi bağlanmıyorum bir şeylere diye yanıtladım. Sanırım bu cevabıma biraz alındı, olsun.

Yolda bir dilenci gördüm geçenlerde. Hemen yanına oturdum ve onun gibi dilenmek istediğimi söyledim. Kabul etti ama ne dersem onu yapacaksın dedi. Tamam dedim. Bana isteklerini sıralamaya başladı hemen. Fazla para kazanmak istiyorsan olduğundan farklı görünmen lazım insanlara dedi. Onların gözünde en acınası insan olmayı başar yeterli olacaktır dedi. Uzunca bir süre dediğini yapmaya çalıştım. Sanırım acıklı bakmak yerine acıyarak baktım insanlara. Yanında oturduğum süre boyunca beş kuruş para toplayamadık. Defol dedi, senden dilenci falan olmaz. Elimi düzgün açamıyormuşum. Bakışlarımı da yeterince yumuşatamıyormuşum. Bir dilenci olmak ne kadar zormuş meğerse.

Yan dükkanın sahibi şu dükkanı yenile artık, çağa ayak uydur biraz dedi. Saatçiyim ben dedim. Anlamadı. Bana acıdı o an, hissettim. İşi antika saatler onarmak olan birisi ne kadar modern olabilir ki? Dükkanı yenilemem yaptığım işe tezatlık oluşturmaz mı? Kıyafetleri yenilenince kafası da yenileniyor mu insanın?

Sibel geldi. Ayrılıyorum senden dedi ve kapıyı çarpıp çıktı dükkandan. Saatin kordonu değişmeli diye düşündüm.

Denize gideceğim sanırım. Yüzmek istiyor canım. Rıhtımın tuzlu kokusunu içime çekmek istiyorum sonrasında. Belki bir iki duble bir şeyler içerim. Belki de içmem. Ama kesin içerim, biliyorum. Bana dostum diye hitap eden insanların yanına uğrarım illaki. Kendisini dost olarak gören yardakçıların suratlarını izlemek, hayatta neler kaybettiğimin kanıtı niteliğinde. Aslında herhangi bir şey kaybetmiş de değilim. Ülkemi, eşimi ve dostlarımı kaybettim. Fazla mı bunlar sence okur? Bence değil. Olgulara yüklenen anlamlar değişince, kaybedildiği düşünülen şeyler kazanç bile olabiliyor insan için. Önemli olan içindeki tuğlaları oynatmak ve yepyeni bir yapı oluşturmak. Benim tuğlalarımın yeri çok değişti, sanırım kimsenin yapısına benzemiyor artık. Sana en iyisimi ülke, evlilik ve dostluk yapılarımı göstereyim. Ülke, insanları ayrıştırmak ve çoğaltmak amacıyla parsellenmiş toprak parçasından başka bir şey değildir. Evlilik, aşk diye adlandırılan hormonal fazlalığın etkisiyle, tek bir insanla yaşamayı kabul etme çılgınlığıdır. Dost ise, sizden koparabileceği bir şey kalmayınca, yüzünü çeviren kan emicilerdir. Çok mu karamsarım sence okur? Bence sen fazla iyimsersin. Böyle bir dünyada yaşayabilmek için delirmek gerekir; aksi takdirde, her an ölmeyi bekleyen ilaç bağımlısı olup çıkarsın.

Sahi, Sibel neden bana öyle davrandı anlamış değilim. En başında, bağlılığın bana göre olmadığını ve insanların sadece ihtiyaçları için birliktelik yaşadığını söylemiştim. Haklısın galiba bile demişti bana. Arada sevişiyoruz. Her sevişmemizin ertesi günü, yaptığımız şeyin doğru olmadığını ve evlenmemiz gerektiğini söyleyerek, zihninde benimle alakalı oluşan hakaretleri sıralıyor. Ne düzenbaz bir adammışım. Pisliğin tekiymişim. Kendisinden yararlanıyormuşum. Biliyorum akşam yine yazacak. Seni istiyorum gel diyecek. Elbette gideceğim yanına. İnsanların içindeki gerçekliği çıkarmanın en kolay yolu, isteklerine koşulsuz uyum sağlamaktan geçiyor. Sonrasında kendilerini ele veriyorlar zaten.

Dilenci ters ters baktı yine. Pis Yunan diye fısıldadığını duydum. Yolun karşısındaki kahvehaneden demli bir çay aldım ve dilencinin önüne koydum. Hiçbir şey demeden içmeye başladı. Çayı öyle hızlı içti ki, bir an burnundan duman çıktığını fark ettim. Çay dedi, dünyanın en güzel içeceğidir, eksik olma dostum.

Çok konuşuyorum değil mi? Ama en başından uyarmıştım gevezeyim diye. Söz bundan sonra daha az konuşacağım ama önce geçen sene başıma gelen küçük bir olayı anlatmam lazım. Hatta olayı güzelleştirmek için biraz betimleme bile yaparım. Ne dersin, güzel olmaz mı? Aslında pek güzel cümle kuramam ama olsun, olduğu kadar.

İnsanlığı yok etmek isteyen dev askerlere benzeyen sokak lambalarının mandalina rengi ışınları eşliğinde evime giderken, bazı notaları tiz bir sese heba olan, çoktandır duymadığım bir piyano sesi duydum (ilk cümle için fena durmadı, ne dersin? Güzel olmamış da olabilir, önemli değil). Sesi takip edince yüksek apartmanların arasına sıkışmış, kendince isyan bayrağını elinde tutan, iki katlı köhne bir eve ulaştım. İçimde, eskilerden kopup gelen bir istek filiz verdi. Bu istek o kadar kuvvetliydi ki, kendimi evin penceresinin altında buluverdim. İçeride, beyaz bir piyanonun başında, koyu yeşil elbiseli (kadının kolları ve göbeği, elbisesinin sınırlarını zorluyordu ve ortaya zihni yoran bir görüntü çıkıyordu), kızıl saçlı bir kadın vardı. Piyanonun yanındaki beyaz yün yumağına benzeyen minik köpeği sonradan fark ettim. Bu, notaların arasına karışan tiz sesin sahibi olmalıydı. Kadın piyano tuşlarına bastıkça, yerinden fırlayıp ince bir havlama sesi çıkarıyordu. Kadın uzunca süre, Bach’ın konçertosunu mahvetmekle meşgul oldu. Köpeği de, tiz sesiyle bu duruma katlanılmaz bir boyut katıyordu. Bu karmaşaya rağmen, piyano çalınan bir ev bulduğuma sevinmiştim.

Piyano sesi tamamen durunca, küçük köpek beni fark etmiş olacak ki, pencerenin altına gelerek havlamaya başladı. Köpeğe rağmen içimde herhangi bir panik oluşmadı, aksine kadınla tanışacak olmama sebep olan bir olaya karıştığım için mutlu bile oldum. İçeri girip kadından, annemin, uyumadan önce bana çaldığı eseri çalmasını rica edecektim. Ne kadar kötü çalarsa çalsın, bunu yapacaktım. Böylesi saf bir isteği geri çevirmeyecektir diye düşündüm.

Kadın, benim karanlıkta bulanıklaşan görüntümü görür görmez çığlık atmaya başladı. Pencerenin diğer tarafında, kollarımı sallayarak bağırmaması gerektiğini ve korkulacak bir insan olmadığımı söylemeye çalıştım ama bu yaptığım şey bir işe yaramadığı gibi, kadını daha da fazla panikletti. İçeri girebilirsem bu karmaşayı çözerim diye düşünerek, yerde bulduğum büyükçe bir taşı cama fırlattım (kapıya gitmeyi neden akıl edemedim hala bilmiyorum, sanırım kadının kapıyı açmayacağı fikri üzerine zihnimde kestirme bir yol bulmuştum). Koca cam, tuz buz oldu, halının üzerine döküldü. Pencereden içeri attım kendimi. Kadının tombul suratı morardı, kırmızı gözleri giderek büyümeye başladı ve elbisesinin isyan eden kıvrımları patladı. Korkudan ne yapacağını şaşıran kadın, minik köpeği kucağına aldı. Köpek nedenini anlamadığım bir şekilde sessiz ve hareketsizdi. Kadının kucağında, doldurulmuş hayvanlara benziyordu. İçeriye girerken ellerimi kesmiş olmalıyım. Kadın, kanlı ellerimle üzerine geldiğimi görünce, tek çareyi donmuş köpeği bana fırlatmakta buldu. Köpeğin küçük bedeni göğsüme çarpıp yere düştü. Fakat hala hareketsizdi. Köpeğin bir şey yapmadığını gören kadın, köpeğe hakaretler yağdırmaya başladı. Saldır seni lanet olası köpek, kurtar beni şu katilden diye bağırıyordu. Katil olduğumu düşünmesine anlam veremedim.

Gittikçe daha fazla sinirlenen kadın bir yandan küfürler savuruyor bir yandan da odada bir şeyler arıyordu. Sonunda, büyük bir demir sopa buldu ve yüzündeki korkulu ifadeye karışan mutlulukla birlikte yerde sabit duran köpeğe vurmaya başladı. Köpekte herhangi bir hareket olmadı. Bunu görünce daha hızlı vurmaya başladı. Ben ne olduğunu anlamadan, köpeğin beyaz kılları kırmızıya bulandı. Kadın, çıldırmış gibi ölmüş köpeğin bedenine, koca demir sopayla vuruyordu. Sonunda, içinde bulunduğu duruma üzülerek kadının kollarından tuttum. Elindeki demir sopayı aldım ve başını omzuma yasladım. Ağlamaya başladı. Bir dakika önce benden ölesiye korkarken, şimdi beni en büyük destekçisi olarak görüyordu. Katil olduğunu düşündüğü adama bir katil sıfatıyla yaslanmıştı. İnsan korktuğu varlığa dönüşünce çareyi korkularına sarılarak buluyor sanırım.

Kadının ağlaması giderek şiddetlendi. Ben ise, sessiz bir şekilde ağlamasının bitmesini bekliyordum. Gözüme köpeğin yerde yatan ölüsü takıldı. Köpekten akan kan, evin eski ahşap zeminini, gözümü alan bir parlaklığa boyuyordu ve bu durum beni rahatsız etti. Kadının kulağına, köpeğin ölüsünü kaldırmamız gerektiğini fısıldadım. Ağlaması durdu ve haklı olduğumu belirten bir ifadeyle elimi tuttu. Birlikte kurtulalım bu durumdan diyebilmeyi istedi o an anladım. Elini sımsıkı tuttum. Birlikte, loş ışıklı ve nemli bir odanın önüne geldik. Kadın benim kapıda beklememi söyledi ve içeri girdi. Elinde bir kazma ve bir kürekle geldi. Suratı bembeyaz olmuştu ve sürekli terliyordu. Tombul suratında oluşan bu ter öbekleri midemi bulandırdı.

Bahçenin arka tarafına geçtik. Belirlediğim bir yeri kazmaya başladım. Çukur yeterince derinleşince, kadına döndüm, köpeği getirmesini söyledim. Bir süre sonra kadın, içinde köpeğin kanlı cesedinin bulunduğu çöp poşetiyle geldi ve içinde bulunduğu zor durumdan kurtulmayı dört gözle bekleyen insanlara özgü bir ifadeyle poşeti bana doğru uzattı. Gecenin bir yarısı, daha önce hiç görmediğim bir kadın ve içinde köpek cesedi bulunan bir çöp poşetiyle birlikte karanlık bir çukurun başındaydım ve bu durum bana oldukça saçma geliyordu. Karnımın acıktığını hissettim. Bu istekle birlikte koydum cesedi çukura ve hemen üzerini kapattım. Mezarın başına da hala elimde duran demir sopayı sapladım. Kadının beyaz suratında, ay ışığı korkunç bir şekil oluşturmuştu. İçime ani bir ürperti geldi. Ayrılmalıyım bu evden diye düşündüm. Kadını odasına kadar götürdüm ve kanepeye yatırdım. Titremesi bitmemişti. Gözlerimin içine beni burada yalnız bırakma der gibi bakıyordu. Üzerine, ucu kana bulanmış bir battaniye serip koşarak evden ayrıldım.

Birkaç gün önce (sanırım iki gün önceydi) o evin önünden geçtim yine ama piyano sesini duymadım. Merak edip evin camına yanaştım. İçeride kimsecikler yoktu. Evin arka tarafına gittim, orada da kimsecikler yoktu. Yan apartmanın balkonunda oturan yaşlı bir amca seslendi. Boşuna aramamamı, kadının geçtiğimiz ay delirip hastaneye yatırıldığını söyledi. Evde piyano çalarak havlamaya başlamış. Komşular da bu sesten şikayetçi olmuş. Bu duruma oldukça şaşırdım. İnsanların hayatları, ufacık bir olaydan dolayı mahvolabiliyormuş demek ki diye düşündüm. Yaşlı amcaya teşekkür edip arkamı döndüğüm esnada ayağıma demir bir sopa takıldı. Yere düştüm. Sopayı kaldırıp pencereye fırlattım.

Dilenciye anlattım bu olayı. Keşke o zaman yeni bir köpek alıp kadına verseydin ve kadından özür dileseydin dedi. Ama köpeği ben öldürmedim ki diye düşündüm. Gözlerimle gördüm, kadın öldürdü. Ben sadece, annemin, küçükken bana çaldığı eseri dinlemek istemiştim.

İşte böyle oldu tamı tamına sevgili okur. Şimdi söyler misin bana, kadının delirmesinde benim herhangi bir katkım var mı? Ama lütfen dürüst ol çünkü ben oldukça dürüst bir insanım.

Mayıs 2018 Etkinliği : Hikaye 10
Yazar: Lâlcivert
Hikaye Adı : Gördünüz mü?
Link: #29382781

"Pardon, bakar mısınız?" Karşımdaki adam işaret parmağıyla göğsüne dokunuyor, 'ben mi' dercesine.

"Evet evet siz. Şey ben gözlerimi arıyorum da gördünüz mü acaba?"

Adam bana deliymișim gibi bir bakış atıp arkasını dönerek hızlıca uzaklaşıyor yanımdan. Dalga seslerinin eşliğinde, kalıveriyorum oracıkta. Yine... Tek başıma...
...
Sanırım ömrümün yarısı gözlerimi aramakla geçti, diğer yarısı ise görememekle...

Bu dediklerim şuan kulağa deli saçması geliyor olabilir. Fakat anlayacaksınız birazdan beni, neden gözlerimi aradığımı.


Onunla karşılaşmadan önceydi. Yine bir gün işten çıkmışım. Mesai sonrası şehir trafiğinde araba kullanmaktan nefret ettiğim için metroyu tercih ederdim o zamanlar. Metroda yüzlerini tanıdığım ama tanışmadığım insanları izlerdim sonra. Hayatları hakkında tahminler yürütürdüm. Kimisinin pantolonunun ütüsüne bakardım mesela, kimisinin ayakkabısına... Birisinin ayakkabısına bakarak o insanın hayatı hakkında bir çok şey öğrenebilirsiniz. Kimisi hayatın ağırlığından yıpranır, üstünde zamanın ve yaşanmışlığın izini taşır. Kimi zaman beyaz bir çimento lekesi olur bu ya da tabanı burundan ayıran utangaç bir delik... Kimisi ayağı vurmasına rağmen, acıtmasına ve kanatmasına rağmen güzel duruşundan ödün vermez. Ama sadece kısa süreli 'seçenek' olduğunun da farkındadır. Sadece belli yerlere giderken giyilir. Kısa sürelidir ömrü. Bu ayakkabılar bana duyguları saklayan bir maskeyi andırır genelde.

Hani İngilizler diyor ya 'putting yourself in someone else's shoes' diye. Ben de kendimi başkalarının ayakkabısının yerine koyuyordum işte.

Zaten tek yapabildiğimde buydu. Onca yıllık ömrümde bir kez bile kendi ayakkabıma bakmamıştım ben o zamana kadar. Neden diye de sormadım. O kadar uzaktım ki kendime... Göremiyordum. Görmeye de çalışmıyordum: Bakmıyordum.

İşte o gün yine kasvetli ve yorgun metroda ineceğim istasyonun gelmesini bekliyordum. Şuan geçmişe baktığımda siyah beyaz kasvetli bir film sahnesi olarak canlanıyor burası kafamda... Sonra yanıma O oturuyor. Onu da Schindler'in Listesi'ndeki kırmızı paltolu kıza benzetiyorum bu kısa film sahnesinde; o siyah beyaz sahnede rengi olan tek şey... Bu sahne bugünün çerçevesinden baktığımda o kadar net ki. O zaman fark etmemiştim bu renkleri… Ve renksizliği... Dedim ya hayatımın yarısı görememekle geçti diye... O yarıdaydım işte.

Kulağında bir kulaklık vardı fakat sesi o kadar yüksekti ki kulaklıktan dışarı taşan piyanonun huzurlu melodisini rahatça duyabiliyordum. Kulak kesildim ben de o sese. Notalar bugün bile kulağımda çınlıyor... Nasıl unuturum ki?

Tekrar yaşıyorum o günü...

Gözlerimi kapatmışım sonra farkında değilim. Sadece sese odaklanmışım. O sırada omzuma değen parmağıyla açıyorum gözümü. Kulaklığının bir ucunu bana uzatmış bekliyor. Gözlerine bakıyorum o an. Onaylarcasına başını sallıyor. Kulaklığı takıyorum.

İneceğim istasyon hiç gelmesin istiyorum.

İneceğim istasyon geliyor.

Yavaşça kalkıyorum oturduğum yerden. Kulaklığı çıkarıp ona uzatacakken kulağıma uzanan elimi tutuyor. O da benimle birlikte kalkıyor. Küçük bir çocuk heyecanıyla atıyor kalbim. Uzun zamandır ilk defa atan kalbimi, kanımın kırmızılığını hissediyorum iliklerime kadar.

Çok saçma... Çok saçma ama engelleyemiyorum. Sanki bir yerlerde değişimi hissediyorum. O 'an'ı hissediyorum.

Farkında değilsiniz belki ama "an"lar en büyük dönemeçleridir hayatınızın. En keskin virajlari...

Ben de o gün benim 'an'ıma doğru yol alıyorum.

Yeraltından çıkınca soru dolu bir ifadeyle bakıyorum suratına. ”Seni bir yere götüreceğim”, diyor. "Gel benimle"

Gözlerime bakıyor. Henüz görmemiș olan gözlerime. Sessiz onayımla ilerlemeye başlıyor. Bir adım arkasında da ben.

Yürüyoruz.

Anlamaya çalışıyorum bu sırada ne yaptığımı, ne yaptığını... Nereye gittiğimi, gittiğimizi... Bu düşüncelerle ona bakıyorum sürekli. Yan profilden görebildiğim kadarıyla yüz ifadesinden bir şeyler çıkartmaya çalışıyorum. Paylaştığımız kulaklıktan notalar yayılmaya devam ediyor.

Bu sırada sahil yoluna geldiğimizi fark ediyorum. Az ileride rıhtım var.

Düşüncelerimin sesini kısarak takip ediyorum onu. Bir değişiklik var bugün hayatımda, doyasıya tadını çıkartmak istiyorum, sonunu düşünmeden.

Beni denize kıyısı olan hafif yüksek bir yere getiriyor. Hiç kimse yok. Hava kararmış, biraz da soğuk; nefesimin buharı havaya karışıyor. Duyduğum tek ses dalgalar, kimisi sertçe çarpıyor bulunduğumuz yerin aşağısındaki beton duvara, kimisi ise kıyıya gelemeden yumuşak bir şekilde denize karışıyor. Kulaklığın kulağımdan çıktığını o zaman fark ediyorum.

Bu farkındalıkla başımı denizden çevirip ona bakıyorum. Tebessüm ediyor. Sonra işaret parmağıyla bir yeri işaret ederek "Bak" diyor. "İşte, aradığın orada."

İyi de ben bir şey aramıyorum ki... Bir şey kaybetmedim çünkü. Kaybetmeden bir şey aranır mı? Ya da kaybettiğini bilmeden…

Yine de işaret ettiği yere bakıyorum. Kıyı şeridinin önünde bir karartı görüyorum. Karartıya yaklaşıyorum. Denizin korumalığına dayanmıș bir ayna var karşımda.

Bu nasıl bir saçmalık böyle? Mantığını kaybetmiş absürt bir filmin içinde gibi hissediyorum kendimi. Arkamı dönerek ona bakıyorum.

“Bu ne şimdi?”
Bir ayna.”

Gerçekten mi?

“İyi de, ben ne yapayım aynayı?”
“Bak, kendine bak.”

Ha?

“Hava karanlık, nasıl bakayım? Zaten aşağı yukarı tahmin edebiliyorum nasıl göründüğümü; yorgun, sıradan ve her zamanki ben işte…” Bir kaç saniye duruyorum ve meraklı bir isyanla soruyorum:

“Allah aşkına bu aynanın burada ne işi var?”

O ise sakin:
“Düşünme. Bak sadece ve gör.”
Bu saçmalığın bir an önce bitmesi dileğiyle gözlerimi devirerek aynaya yaklaşıyorum.

Garip bir şekilde kararmış olan havaya rağmen rahatça kendimi görebiliyorum. Biraz daha yaklaşıyorum sonra ve kendimi soyutladığımı hissediyorum. Dalgaların sesi bir kaç perde öteden belli belirsiz duyuluyor. Gözlerimi görüyorum sonra aynadan. Bir farklı bakıyorlar sanki. Bir an ürperiyorum. Benim gibi görünen ama ben olmayan birine baktığımı hissediyorum birden. Biraz daha yaklaşıyorum. Artık aynada gördüğüm tek şey kararmış havada parlayan gözlerimin yansıması. Daha yakından görmek istiyorum onları fakat bir süre sonra burnumun engeline takılıyorum. Ancak ben daha da yaklaşmak istiyorum. Gözlerimde bir şey var onu görmek istiyorum. Görüntünün komikliği ve saçmalığı umrumda bile değil! Bunun için burnumu bile söküp atabilirim o anda.


Baktıkça görüntü değişiyor, baktıkça kendime yabancılașıyorum. Bir sözcüğü defalarca tekrar edince anlamını yitirmesi gibi, anlamımı yitirdiğimi hissediyorum.

Derinlerdeyim. Hissediyorum. Göreceğim şeyi kaçırma korkusuyla gözlerimi bile kırpmıyorum. Gözlerim kırpılma isteğiyle acımaya başlıyor, göz altlarımda tuzlu bir sıvı birikiyor. Bir kaç damla yaş geçtiği yerde ıslak bir iz bırakarak usulca çenemden aşağı süzülüyor. Damlalar birikiyor ve birbirinden aldığı kuvvetle eskimiş ayakkabımın üstüne bir feryat gibi düşüveriyor.

İşte tam o ‘an’da.

Görüyorum.

Gözlerimde ‘ben’i görüyorum. Görmezden geldiğim, kaçtığım, yok saydığım, kaybettiğim; kaybettiğimi bile fark etmediğim, diğerlerine kurban ettiğim ‘ben'i görüyorum.

Ve ayna kırılıyor. ‘Ben’i gören gözlerim denize savruluyor.

Bu ‘an’ı anlatabilmem, kelimelere dökebilmem imkansız…

Sonra dalgaların sesi tekrar kulaklarıma doluyor. Dünyaya geri döndüğümü hissediyorum. Sessiz bir çığlıkla arkamı dönüyorum. Gitmiş…

İşte ben o gün ‘ben’i gören gözlerimi bir ayna yansımasında kaybediyorum, o’nunla birlikte. O günden beri arıyorum o denize savrulan parçaları. Her Allah’ın günü o yere tekrar geliyorum ve kim varsa soruyorum.

Çok aradım... Gerçekten… Bir çay kaşığının çukur aynasına baktım mesela, tersten de olsa görebilmek için gözlerimi. Bir gece vakti, şehrin ışıklarına karışmış odamın penceresindeki yansımamda aradım sonra. Aynanın düştüğü denizden yansıyan yüzüme baktım ardından bir umut bulurum diye... Savrulan ‘ben’in parçaları hatırına... Ama yok. Bulamadım. O gözlerimi bir daha hiç bir yerde bulamadım. Onu da…

Gözlerimle birlikte, bana gözlerimi, gözlerimin aynasını göstereni de kaybettim ben.

Elimde kalan ise sadece o 'an'. Hayatımı değiştiren, beni bir arayışa sürükleyen o 'an'.

Ben ömrümün yarısı boyunca görmediğim, bir 'an'lık farkındalıktan sonra ise kaybettiğim 'ben'imi arıyorum: 'Ben’i gören gözlerimi…

Siz, evet evet siz… Acaba görmüş olabilir misiniz 'ben'i gören gözlerimi?

Hayır mı... Ben aramaya devam edeyim o halde. Ama yine de artık anlıyorsunuz değil mi beni, neden gözlerimi aradığımı?

Sahi siz hiç gördünüz mü 'ben'i gören gözlerinizi?

Gördünüz mü?
"Pardon, bakar mısınız?"  Karşımdaki adam işaret parmağıyla göğsüne dokunuyor, 'ben mi' dercesine.

"Evet evet siz. Şey ben gözlerimi arıyorum da gördünüz mü acaba?"

Adam bana deliymișim gibi bir bakış atıp arkasını dönerek hızlıca uzaklaşıyor yanımdan. Dalga seslerinin eşliğinde, kalıveriyorum oracıkta. Yine... Tek başıma...
...
Sanırım ömrümün yarısı gözlerimi aramakla geçti, diğer yarısı ise görememekle...

Bu dediklerim şuan kulağa deli saçması geliyor olabilir. Fakat anlayacaksınız birazdan beni, neden gözlerimi aradığımı.


Onunla karşılaşmadan önceydi. Yine bir gün işten çıkmışım. Mesai sonrası şehir trafiğinde araba kullanmaktan nefret ettiğim için metroyu tercih ederdim o zamanlar. Metroda yüzlerini tanıdığım ama tanışmadığım insanları izlerdim sonra. Hayatları hakkında tahminler yürütürdüm. Kimisinin pantolonunun ütüsüne bakardım mesela, kimisinin ayakkabısına... Birisinin ayakkabısına bakarak o insanın hayatı hakkında bir çok şey öğrenebilirsiniz. Kimisi hayatın ağırlığından yıpranır, üstünde zamanın ve yaşanmışlığın izini taşır. Kimi zaman beyaz bir çimento lekesi olur bu ya da tabanı burundan ayıran utangaç bir delik... Kimisi ayağı vurmasına rağmen, acıtmasına ve kanatmasına rağmen güzel duruşundan ödün vermez. Ama sadece kısa süreli 'seçenek' olduğunun da farkındadır. Sadece belli yerlere giderken giyilir. Kısa sürelidir ömrü. Bu ayakkabılar bana duyguları saklayan  bir maskeyi andırır genelde.

Hani İngilizler diyor ya 'putting yourself in someone else's shoes' diye. Ben de kendimi başkalarının ayakkabısının yerine  koyuyordum işte.

Zaten tek yapabildiğim de buydu. Onca yıllık ömrümde bir kez bile kendi ayakkabıma bakmamıştım ben o zamana kadar. Neden diye de sormadım. O kadar uzaktım ki kendime... Göremiyordum. Görmeye de çalışmıyordum: Bakmıyordum.

İşte o gün yine kasvetli ve yorgun metroda ineceğim istasyonun gelmesini bekliyordum. Şuan geçmişe baktığımda  siyah beyaz kasvetli bir film sahnesi olarak canlanıyor burası kafamda... Sonra yanıma O oturuyor. Onu da Schindler'in Listesi'ndeki kırmızı paltolu kıza benzetiyorum bu kısa film sahnesinde; o siyah beyaz sahnede rengi olan tek şey... Bu sahne bugünün çerçevesinden baktığımda o kadar net ki. O zaman fark etmemiştim bu renkleri… Ve renksizliği... Dedim ya hayatımın yarısı görememekle geçti diye... O yarıdaydım işte.

Kulağında bir kulaklık vardı fakat sesi o kadar yüksekti ki kulaklıktan dışarı taşan piyanonun huzurlu  melodisini rahatça duyabiliyordum. Kulak kesildim ben de o sese. Notalar bugün bile kulağımda çınlıyor... Nasıl unuturum ki?

Tekrar yaşıyorum o günü...

Gözlerimi kapatmışım sonra farkında değilim. Sadece sese odaklanmışım. O sırada omzuma değen parmağıyla açıyorum gözümü. Kulaklığının bir ucunu bana uzatmış bekliyor. Gözlerine bakıyorum o an. Onaylarcasına başını sallıyor. Kulaklığı takıyorum.

İneceğim istasyon hiç gelmesin istiyorum.

İneceğim istasyon geliyor.

Yavaşça kalkıyorum oturduğum yerden. Kulaklığı çıkarıp ona uzatacakken kulağıma uzanan elimi tutuyor. O da benimle birlikte kalkıyor. Küçük bir çocuk heyecanıyla atıyor kalbim. Uzun zamandır ilk defa atan kalbimi, kanımın kırmızılığını hissediyorum iliklerime kadar.

Çok saçma... Çok saçma ama engelleyemiyorum. Sanki bir yerlerde değişimi hissediyorum. O 'an'ı hissediyorum.

Farkında değilsiniz belki ama "an"lar en büyük dönemeçleridir hayatınızın. En keskin virajlari...

Ben de o gün benim 'an'ıma doğru yol alıyorum.

Yeraltından çıkınca soru dolu bir ifadeyle bakıyorum suratına. ”Seni bir yere götüreceğim”, diyor. "Gel benimle"

Gözlerime bakıyor. Henüz görmemiș olan gözlerime. Sessiz onayımla ilerlemeye başlıyor. Bir adım arkasında da ben.

Yürüyoruz.

Anlamaya çalışıyorum bu sırada ne yaptığımı, ne yaptığını... Nereye gittiğimi, gittiğimizi... Bu düşüncelerle ona bakıyorum sürekli. Yan profilden görebildiğim kadarıyla yüz ifadesinden bir şeyler çıkartmaya çalışıyorum. Paylaştığımız kulaklıktan notalar yayılmaya devam ediyor.

Bu sırada sahil yoluna geldiğimizi fark ediyorum. Az ileride rıhtım var.

Düşüncelerimin sesini kısarak takip ediyorum onu. Bir değişiklik var bugün hayatımda, doyasıya tadını çıkartmak istiyorum, sonunu düşünmeden.

Beni denize kıyısı olan  hafif yüksek bir yere getiriyor. Hiç kimse yok. Hava kararmış, biraz da soğuk; nefesimin buharı havaya karışıyor. Duyduğum tek ses dalgalar, kimisi sertçe çarpıyor bulunduğumuz yerin aşağısındaki beton duvara, kimisi ise kıyıya gelemeden yumuşak bir şekilde denize karışıyor. Kulaklığın kulağımdan çıktığını o zaman fark ediyorum.

Bu farkındalıkla başımı denizden çevirip ona bakıyorum. Tebessüm ediyor. Sonra işaret parmağıyla bir yeri işaret ederek "Bak" diyor. "İşte, aradığın orada."

İyi de ben bir şey aramıyorum ki... Bir şey kaybetmedim çünkü. Kaybetmeden bir şey aranır mı? Ya da kaybettiğini bilmeden…

Yine de işaret ettiği yere bakıyorum. Kıyı şeridinin önünde bir karartı görüyorum. Karartıya yaklaşıyorum. Denizin korumalığına dayanmıș bir ayna var karşımda.

Bu nasıl bir saçmalık böyle? Mantığını kaybetmiş absürt bir filmin içinde gibi hissediyorum kendimi. Arkamı dönerek ona bakıyorum.

“Bu ne şimdi?”
Bir ayna.”

Gerçekten mi?

“İyi de, ben ne yapayım aynayı?”
“Bak, kendine bak.”

Ha?

“Hava karanlık, nasıl bakayım? Zaten aşağı yukarı tahmin edebiliyorum nasıl göründüğümü; yorgun, sıradan ve her zamanki ben işte…” Bir kaç saniye duruyorum ve meraklı bir isyanla soruyorum:

“Allah aşkına bu aynanın burada ne işi var?”

O ise sakin:
“Düşünme. Bak sadece ve gör.”
Bu saçmalığın bir an önce bitmesi dileğiyle gözlerimi devirerek aynaya yaklaşıyorum.

Garip bir şekilde kararmış olan havaya rağmen rahatça kendimi görebiliyorum. Biraz daha yaklaşıyorum sonra ve kendimi soyutladığımı hissediyorum. Dalgaların sesi  bir kaç perde öteden belli belirsiz duyuluyor. Gözlerimi görüyorum sonra aynadan. Bir farklı bakıyorlar sanki. Bir an ürperiyorum. Benim gibi görünen ama ben olmayan birine baktığımı hissediyorum birden. Biraz daha yaklaşıyorum. Artık aynada gördüğüm tek şey kararmış havada parlayan gözlerimin yansıması. Daha yakından görmek istiyorum onları fakat bir süre sonra burnumun engeline takılıyorum. Ancak ben daha da yaklaşmak istiyorum. Gözlerimde bir şey var onu görmek istiyorum. Görüntünün komikliği ve saçmalığı umrumda bile değil! Bunun için burnumu bile söküp atabilirim o anda.


Baktıkça görüntü değişiyor, baktıkça kendime yabancılașıyorum. Bir sözcüğü defalarca tekrar edince anlamını yitirmesi gibi, anlamımı yitirdiğimi hissediyorum.

Derinlerdeyim. Hissediyorum. Göreceğim şeyi kaçırma korkusuyla gözlerimi bile kırpmıyorum. Gözlerim kırpılma isteğiyle acımaya başlıyor, göz altlarımda tuzlu bir sıvı birikiyor. Bir kaç damla yaş geçtiği yerde ıslak bir iz bırakarak usulca çenemden aşağı süzülüyor. Damlalar birikiyor ve birbirinden aldığı kuvvetle eskimiş ayakkabımın üstüne bir feryat gibi düşüveriyor.

İşte tam o ‘an’da.

Görüyorum.

Gözlerimde ‘ben’i görüyorum. Görmezden geldiğim, kaçtığım, yok saydığım, kaybettiğim; kaybettiğimi bile fark etmediğim, diğerlerine kurban ettiğim ‘ben'i görüyorum.

Ve ayna kırılıyor. ‘Ben’i gören gözlerim denize savruluyor.

Bu ‘an’ı anlatabilmem, kelimelere dökebilmem imkansız…

Sonra dalgaların sesi tekrar kulaklarıma doluyor. Dünyaya geri döndüğümü hissediyorum. Sessiz bir çığlıkla arkamı dönüyorum. Gitmiş…

İşte ben o gün ‘ben’i gören gözlerimi bir ayna yansımasında kaybediyorum, o’nunla birlikte. O günden beri arıyorum o denize savrulan parçaları. Her Allah’ın günü o yere tekrar geliyorum ve kim varsa soruyorum.

Çok aradım... Gerçekten… Bir çay kaşığının çukur aynasına baktım mesela, tersten de olsa görebilmek için gözlerimi.  Bir gece vakti, şehrin ışıklarına karışmış odamın penceresindeki yansımamda aradım sonra. Aynanın düştüğü denizden yansıyan yüzüme baktım ardından bir umut bulurum diye... Savrulan ‘ben’in parçaları hatırına... Ama yok. Bulamadım. O gözlerimi bir daha hiç bir yerde bulamadım. Onu da…

Gözlerimle birlikte, bana gözlerimi, gözlerimin aynasını göstereni de kaybettim ben.

Elimde kalan ise sadece o 'an'. Hayatımı değiştiren, beni bir arayışa sürükleyen o 'an'.

Ben ömrümün yarısı boyunca görmediğim, bir 'an'lık farkındalıktan sonra ise kaybettiğim 'ben'imi arıyorum: 'Ben’i gören gözlerimi…

Siz, evet evet siz… Acaba görmüş olabilir misiniz 'ben'i gören gözlerimi?

Hayır mı... Ben aramaya devam edeyim o halde. Ama yine de artık anlıyorsunuz değil mi beni, neden gözlerimi aradığımı?

Sahi siz hiç gördünüz mü 'ben'i gören gözlerinizi?

Mehmet Paksu'nun yazısı
Bediüzzaman’a göre çocuk “peder ve validesini dindar” görmelidir. Çocuk, eğitim süresince anne-babasından yeterli iman dersini alamaz, onları dindar olarak görmez ve sonuçta imandan, maneviyattan boş olarak yetişirse anne-babasına saygısını kaybeder, isyana girer, bir yere gelir onların varlığı bile onu rahatsız etmeye başlar.
 
Bediüzzaman Said Nursî çocuk eğitiminde sürekli “şefkat”i hatırlatır, “şefkat”i dillendirir ve “şefkat”i öne çıkarır, çocuğun şefkatle eğitilmesine ağırlık verir. Sıfır yaştan gençlik dönemine gelinceye kadar, gençlikten hayata atılmaya hazırlandığı zamanlarda şefkatle yaklaşılması üzerinde durur. Çünkü çocuğun en çok beklediği, en iyi anladığı, en iyi kavradığı şefkat dilidir, şefkatle yaklaşımdır.

Çocuk dünyaya gözünü açar açmaz, en yakınında iki kişiyi görür: annesi ve babası. Ama hayatın büyük bir kısmını sürekli annesiyle birlikte geçirdiği için annede yaşadığı tek duygu, annede gördüğü tek yaklaşım, anneden öğrendiği tek davranış biçimi şefkattir.

Günün bütün saatlerinde çocuk annenin ya kucağındadır ya yanındadır ya da göz yakınlığındadır. Öyle ki, anne kendini unutmuş, hayatını bütünüyle çocuğa göre ayarlamıştır. Öyle ki, şefkat daha önceleri annenin kalbinde dururken, çocuk söz konusu olur olmaz bütün duygularına hâkim olmuş, bütün azalarına sinmiş, bütün davranışlarına yansımıştır.

Anne bu şefkat duygusunu doğru biçimde, yerli yerinde, içine aklını katarak kullanırsa çocuğunu yetiştirmede çok büyük kolaylıklar yaşar.

Beslenmesini, gıda alımını bebeğinin/çocuğunun beslenmesine göre ayarladığı gibi, onu hayata hazırlarken de bilgisini, görgüsünü, imanını ve karakterini çok fıtri biçimde verir.

Kalp ve iman eğitimi

Özellikle çocuğun “kalp eğitimi” olarak ifade edilebilen “iman eğitimi”ni çok küçük yaşta vermeye başlamalı. Henüz dillenmeden, çevresini algılama, sorgulama ve anlama dönemlerindeyken ona vereceği “iman telkini” o kadar hayati bir önem taşıyor, o kadar ciddiyet istiyor ki, ne verecekse bu ilk yaşlarda vermesi gerekiyor.

Bediüzzaman “İnsanın en birinci üstadı ve tesirli muallimi onun validesidir” (Lem’alar, 24. Lem’a) tespitini yaptıktan sonra kendini örnek vererek çok “çağdaş” diyebileceğimiz önemli bir noktaya dikkat çeker ve der ki:

“Ben bu seksen sene ömrümde, seksen bin zatlardan ders aldığım halde, kasem ediyorum ki, en esaslı ve sarsılmaz ve her vakit bana dersini tazeler gibi, merhum validemden aldığım telkinat ve manevi derslerdir ki, o dersler fıtratımda, adeta maddi vücudumda çekirdekler hükmünde yerleşmiş. Sair derslerimin o çekirdekler üzerine bina edildiğini aynen görüyorum. Demek, bir yaşımdaki fıtratıma ve ruhuma merhum validemin ders ve telkinatını, şimdi bu seksen yaşımdaki gördüğüm büyük hakikatler içinde birer çekirdek-i esasiye müşahede ediyorum.” (Lem’alar, 24. Lem’a)

Bu tespiti seksen yaşına geldiğinde yapar. Bu yaşına kadar seksen bin âlimden ders almıştır. Fakat bütün derslerinin çekirdeği ve özü bir yaşındayken annesinin ruhuna verdiği telkinler ve manevi derslerdir. Bu ilk yaşlarda aldığı anne telkinleri sarsılmaz bir özelliğe sahiptir ve sürekli taze ve canlı olarak yaşar.

Anne kendi kalbinde yaşayan, kendi hayatına geçmiş olan iman nurunu, inanç feyzini ve ahlak ışığını çok fıtri bir şekilde çocuğa aktarır.

Çünkü annenin imanı, takvası, hayâsı, iffeti ve sevgisi eline, ayağına, gözüne, kaşına, oturmasına, kalkmasına, konuşmasına, susmasına bütün hal ve hareketlerine, davranışlarına ve duruşuna öyle yansımış, öyle sinmiş ve yerleşmiştir ki, çocuk bu manevi ihtiyacını annenin ses tınısından, ninnilerinden; sevmesi, bağrına basıp sarmalaması esnasında memesinden emer gibi içine, kalbine ve ruhuna çeker.

Dindar peder ve valide

Çocuğa iman eğitimi ilk yaşlarda başlar, ileriki yaşlarda çocuğun akıl ve zekâ gelişimine göre artarak devam ederse, bir iman disiplini içinde büyür. Fakat ilk yıllarda bu telkinlerden ve bu öğretilerden yeteri kadar hissesini alamazsa çok zorlanır.

Bediüzzaman’ın yerinde yaptığı tespite göre, “Bir çocuk küçüklüğünde kuvvetli bir ders-i imani alamazsa, sonra pek zor ve müşkül bir tarzda İslamiyet ve imanın erkânlarını ruhuna alabilir.” (Emirdağ Lahikası)

Burada Bediüzzaman’ın yaptığı kıyaslama/karşılaştırma o kadar önemli, o kadar dikkat çekicidir ki, bu bilgi anne babaları çok düşündürmeli ve işi ilk baştan çok sıkı tutmalıdırlar.
“Âdeta gayr-ı müslim birisinin İslamiyet’i kabul etmek derecesinde zor oluyor, yabani düşer.” (Emirdağ Lahikası)

Hayatı gayr-ı müslim olarak tanımış ve İslam’dan habersiz olarak yaşamış bir insan, İslam’ı kabul etmede, benimsemede, Müslüman olmada ne kadar zorlanırsa; küçüklüğünde anne-babasından yeteri kadar iman dersini almayan bir çocuk da ileriki yaşlarda imana ve İslam’a o kadar uzak ve yabancı kalır ki, İslam’ı öğrenmede, kabullenmede ve yaşamada çok büyük zorluklar çeker.

Bu zorluğu aşmanın en güzel yolu, anne-babanın çocuğa canlı bir örnek olması, çocuğa anlattıklarını, anlatacaklarını kendisinin yaşaması ve hayatına geçirmesidir. Bediüzzaman’ın deyimiyle çocuk “peder ve validesini dindar” (Emirdağ Lahikası) görmelidir.

Bunun yanında bir de çocuk “dünyevi fen” olarak adlandırılan okul derslerine ağırlık verir, aklı ve zihni fen dersleriyle dolarsa iman eğitimine karşı daha çok  “yabani” kalıyor, uzak düşüyor.

Çocuk, eğitim süresince anne-babasından yeterli iman dersini alamaz, onları dindar olarak görmez ve sonuçta imandan, maneviyattan boş olarak yetişirse anne-babasına saygısını kaybeder, isyana girer, bir yere gelir onların varlığı bile onu rahatsız etmeye başlar. Bediüzzaman’ın seslendirdiği gibi, “çabuk ölmelerini arzu ile onlara bir nevi bela olur.” (Emirdağ Lahikası)

Yapmış oldukları yanlışın ve hatanın karşılığını dünyada böyle acımasızca gören, yaşayan ve evladından sürekli eziyet çeken anne baba, öbür dünyada da daha farklı ve ağır bir şekilde ıstıraplar, azaplar yaşar.

Çocuğu “Ahirette de onlara şefaatçi değil, belki davacı olur: ‘Neden imanımı terbiye-i İslamiye ile (İslam eğitimiyle) kurtarmadınız?" diye hesap sorar. (Emirdağ Lahikası)

Tek taraflı eğitim

Şefkatin yerinde kullanılmaması sonucu, çocuk eğitiminde yapılan bir başka yanlışı da Bediüzzaman şu cümlelerle işaret eder:
“O şefkatli valide, çocuğunun hayat-ı dünyeviyede tehlikeye girmemesi, istifade ve fayda görmesi için her fedakârlığı nazara alır, onu öyle terbiye eder. ‘Oğlum paşa olsun’ diye bütün malını verir, hafız mektebinden alır, Avrupa'ya gönderir. Fakat o çocuğun hayat-ı ebediyesi tehlikeye girdiğini düşünmüyor. Ve dünya hapsinden kurtarmaya çalışıyor; Cehennem hapsine düşmemesini nazara almıyor.” (Lem’alar, 24. Lem’a)

Anne-baba çocuğun iyi bir eğitim alması, bir meslek sahibi olması, hayatını refah ve bolluk içinde geçirmesi için her türlü fedakârlığı yapar, gelirinin büyük bir kısmını çocuğunun eğitimine ayırır. Bu arada dinî/imanî ihtiyaçlarını göz önünde tutmaz, Kur’an eğitiminden mahrum edercesine Avrupa’larda okutur. Fakat tek taraflı olarak “iyi bir eğitim alan” çocuk manevi değerlerden, ahlaki yaşantıdan uzak olarak yetişir.

Anne-baba onun ebedi hayatını tehlikeye girdiğini düşünmediğinden “dünya hapsinden” kurtarırken, “Cehennem hapsine düşmesini” dikkate almadığından, sonuç olarak “saygı/itaat” gibi esaslardan mahrum kalmış bir evlatla karşı karşıya kalır, “şefaat”ten, “şikâyet”e düşer.

Oysa ilk günlerden başlayarak eğitim süresi boyunca çocuğun imanî/manevi/ahlaki eğitimini birlikte götürse ve böylece şefkati yerli yerinde kullanmış olsa, çocuğunun kazandığı sevapların bir misli kendisinin defterine geçer, sonunda da “validesinin vefatından sonra her vakit hasenatlarıyla ruhuna nurlar yetiştirdiği gibi, ahirette de, değil davacı olmak, bütün ruh u canıyla şefaatçi olup ebedi hayatta ona mübarek bir evlat olur.” (Lem’alar, 24. Lem’a)

Bediüzzaman Said Nursî’nin 1930’larda yaptığı bir tespite göre, imani eğitimden yoksun ve uzak olarak yetiştirilen çocukların ancak “onda biri, yirmide biri, belki kırkta biri” anne babasının gösterdiği şefkate karşılık verebiliyor, büyüdüklerinde hayırlı evlat olabiliyorlar. Geriye kalanlar, “o hakiki ve sadık dostlar olan peder ve validesine vicdan azabı çektirir. Ve ahirette de davacı olur: ‘Neden beni imanla terbiye ettirmediniz?’ Şefaat yerinde, şekvacı olur.”

Çocuklara ahiret inancı nasıl verilmeli?

Küçük yaşlardayken çocuğa verilmesi gereken en önemli iman dersi/eğitimi ahirete imandır. Çocuk ölümü, kabir azabını, mahşerin dehşetini, hesaba/sorguya çekilmenin ağırlığını ve cehennemi anlayamayacağı, zihnine ve aklına sığdıramadığı için, ahiretin bu menzillerini anlatmak hem doğru olmaz, hem de bir fayda sağlamaz.

Bunun için çocuğa ölümün anlamı ve ahirete iman “cennet sevgisi”yle anlatılmalıdır. Birlikte yaşadığı kardeşi veya beraber oynadığı arkadaşı yahut annesi vefat eden çocuk, ölüme bir anlam veremez, kavrayamaz, anlatılacak olsa bile nazik kalbi bunu kaldıramaz. Bu çocuk ancak cennet düşüncesiyle ve cennet müjdesiyle ölümü ve ahireti anlamaya çalışır

Cennet fikriyle der: "Benim küçük kardeşim veya arkadaşım öldü; cennetin bir kuşu oldu, cennette gezer, bizden daha güzel yaşar. Ve validem öldü, fakat rahmet-i İlühiye’ye gitti, yine beni cennette kucağına alıp sevecek ve ben de o şefkatli anneciğimi göreceğim" (Sözler, 10. Söz) diyerek insanca yaşayabilir.

Bediüzzaman’ın çocuk eğitimi hakkındaki görüşleri takdir edersiniz ki, bu kadar değildir. Bir kitap çalışması hacminde geniş tespitler ve bilgiler mevcuttur.

Kur’an öğrenimine önem verirdi

Çocuk eğitiminde Bediüzzaman’ın hayatından örnekler görmek mümkün. Yakın talebelerinden Refet Bey’in bir kız çocuğu dünyaya gelir. Üstad’a haber verirler. Üstad da, kendi hizmet anlayışının temelini “şefkat” teşkil ettiğinden kızları “şefkat kahramanları” ve “en sevimli bir varlık” olarak nitelendirir, “daha çok tebrike layıksınız” dedikten sonra erkek çocuklarıyla kız çocuklarının eğitim farkını dile getirirken, “Bu zamanda erkek çocukların tehlikesi daha çok” der. Sonra da, “Cenab-ı Hak sizlere teselli kaynağı, ünsiyet ve evinize küçük bir melaike hükmüne getirsin” duasını yapar. Bu sırada "’Rengigül’ ismi yerine ‘Zeynep’ olsa daha münasiptir” diyerek çocuğun ismini de değiştirir.

Bediüzzaman özellikle çocukların Kur’an eğitimine büyük önem verir. O yıllardaki bir talebesi olan Refet Bey’e yazdığı bir mektupta “Her bir has talebenin mühim bir vazifesi, bir çocuğa Kur'an öğretmek”tir diye bu konuda görev verirken, şevkini arttırarak, “Sen birinci talebelerden olduğundan, inşaallah senin çocuğun da birincilerden olacaktır. Madem çocuk benim de evlad-ı mâneviyemdir; ona verdiğin ders, yarısı senin namına ise, yarısı da benim hesabıma olmalıdır” derken, eğitimde çalışkanlığı “birinci olmaya” yönlendirir, verilen bu derse kendisi de hissedar olur.

“Çocuktur, bir şey anlamaz” demiyordu

Bediüzzaman büyükler kadar çocuklarla da ilgilenir, onları “çocuktur, bir şey anlamaz, büyüyünce muhatap alınır” demiyor, gerekenleri ihmal etmeden yapıyordu.

Emirdağ’da bazen yaya olarak, bazen de faytona binerek kıra çıktığında, bir-iki yaşından on yaşına kadar çocuklar Üstad’ın peşinden koşarlar, etrafını sararlardı. Üstad hemen durur, onlarla görüşür, konuşur, onlarla yakından ilgilenirdi.

Çocuğu olmadığından onları manevi evlat olarak kabul eder, duasının içine alır, her sabah diğer talebeleriyle birlikte bu çocukları da dualarında andığını ifade ederdi. “Onlardan bir yaşındaki masumu, kırk yaşındaki lakayt bir adama tercih etmeye sebep, bunlar günahsız ve samimi bir alaka göstermesinden, elbette onları, sevk eden bir hakikat var. Ben de o cihetten onları; büyüklere temenna ettiğim gibi, onların temennalarına ciddi mukabele ediyorum” der, çocuklara büyük insan gibi davranırdı.

Bazı zamanlar da o çocuklara, "Madem siz benim evlad-ı maneviyem oldunuz. Ben de size dua ediyorum. Siz de günahınız olmadığı için, duanız benim hakkımda inşaallah makbuldür. Siz de bana dua ediniz. Çünkü ziyade hastayım" diyerek gönüllerini alırdı. 

Osman Y., Kumarbaz'ı inceledi.
 23 Nis 12:07 · Kitabı okudu · 9 günde · Beğendi · 10/10 puan

Dostoyevski okuma etkinliğini düzenleyen Quidam’a teşekkürlerimle,

HAYAT KUMARINDA HERKES BİRAZ “KUMARBAZ”DIR

Kumarbaz. Bu kitaba olan alakam yazarın Dostoyevski olması ve kitabın ismiyle beni çekmesindendir.

Okumaya başlamadan önce, kendi küçük kumarlarımla yüzleşeceğimden emindim, yanılmadım. Bonus olarak ise çevremizdeki diğer insanların kumarlarıyla da karşılaştım.

Kumarı, kumarhanelerden başlayarak hayatın her alanına yayabiliriz. Mesela piyangolar,iddia oyunları,at yarışları,panayır yerlerinin küçük hediyeler kazandıran eğlencelik oyunları gibi. Bunlara karşı bir ilgim yok fakat ilgisi hatta tutkusu olanları da anlamaya çalışıyorum.

Kendi küçük kumarlarıma gelirsek, belki bir kısmının farkında bile değilimdir. Pek çok kişi de farkında bile değildir oynadıkları kumarların. Yakın zamanda kendi karakterimde ve yaşantımda gözlemlediğim küçük kumarlardan bahsetmek istiyorum.

Yaklaşık 1 yıldır zaman zaman futbol maçlarına bilet alıp satıyorum. Bilmeyenler için kısa bir bilgi, artık internette bu işler çok kolay ve yaygın. Ne yapıyorum, kısaca talebin yüksek olduğu maçlarda bütçem de elverdiğince ara sıra da olsa maç bileti alıp satıyorum. Örneğin 50 liraya aldığım bir bileti 100 liraya satabiliyorum. Bazen de 50 liraya aldığım bir bileti 60 liraya ancak satabiliyorum, bazen de 50 liradan alıp elimde kalınca yine 50 liraya veriyorum, iyi de kar etmek bunun neresinde? İşte öyle değil bayanlar baylar, mesele heyecanda! Hatta 50 liraya aldığım bir bileti 40 liraya da verdiğim oluyor, hatta nadiren de olsa bedavaya! O vakit de bir insana iyilik etmiş olmanın mutluluğu bu para kaybının üzüntüsünü bastırıyor. Ne güzel bir alışveriş değil mi?

Bir başka küçük kumarım ise sinema tutkumla ilgili. Yakın zamanda İstanbul film festivali gerçekleşti. İnternette satışa çıkan sinema biletlerinden 18 filme bilet aldım, elbette bunların bir kısmına daha önemli bir işim çıktığında gidemeyeceğimi en başında biliyordum. Nitekim öyle de oldu ancak yarısına gidebildim. Yani paramın yarısı boşa gitti. Peki pişman mıyım? Tabi ki hayır! Gidebildiğim filmlerden büyük keyif aldım.

Bir diğer kumarım ise uçak bileti almaktır. Uçakla seyahati çok seviyorum her gün olsa bıkmadan seyahat ederim. Promosyon uçak biletlerini kovalarım ve alırım zaman zaman. Bu biletlerin de bir kısmının boşa gideceğini en başından bilirim ama gerçekleştirebildiğim seyahatlerde o kadar avantaj sağlar ki buna da seve seve katlanırım. Her sene belki 300-500 tl belki biraz daha fazla kaybım olur. Peki pişman mıyım? Hayır.

Velhasıl bu liste bir miktar daha uzayabilir. Özetle insanın macera arayışı da bir çeşit kumardır.

Biraz da kitaptan bahsedelim. Dostoyevski bu kitapta, hem kumarı ve kumarhaneleri hem de insanların hayatlarındaki belirsizlikleri ve ihtimalleri anlatır. İhtimal kelimesi önemli çünkü bu kumarın kilit sözcüklerinden biridir. Kitap bir seyahatler bütünüdür, insanın ihtimaller yolcuğunu da anlatır bir bakıma. Pek çok karakter yayılmıştır hikayeye.

Kumarhane insanları, onların yardakçıları,oradan gelecek paraya bel bağlayanlar ve diğerleri.

Beni en çok etkileyen karakter “büyükanne” oldu. Yaşına ve hastalığına aldırmadan kumar tutkusuna yenik düşen ve kumarhanede servetinin büyük kısmını bir gecede kaybeden bir kadın. Aslında bu o kadar ibretlik bir konu ki, yaşlı insanların belki genç kalabilme tutkusunu ve daha da önemlisi yaşlandıklarını kabul etmeyerek hayatlarının bu son demindeki yanlışlarını da anlatıyor. Mesela yaşlı bir insanın huzurevine bırakılması veya eskisi kadar ilgi görmeyişi konusu. Artık yaşının getirdiği gerçekleri kabul etmeyerek , gençlerin hayatını esir almaya çalışan yaşlı bir insanın yaptığı kumar oynamak değil de nedir? Gençlerin halinden anlamadan onları köle gibi kullanmaya devam eden bir yaşlı aile büyüğü, baş tacı olma ihtimaliyle beraber bir kenara itilme ihtimalinin de kumarını oynamıyor mudur?

“Aşk kumarı” da kitaptaki başlıca meselelerden birisi. Baş kahramanımız sevdiği,aşık olduğu ya da sadece hoşlandığı kız için sürekli bir gönül macerası kumarı oynamaktadır. Bazen kendinden nefret eder bazen de kendine hak verir ve bu ikilemde çırpınıp durur. Biraz alıntı,

“Şimdi bir kez daha kendime aynı soruyu soruyordum.Onu seviyor muydum?Ve bir kez daha bu soruyu nasıl yanıtlayacağımı bilemedim, daha doğrusu belki yüzüncü kez aynı yanıtı ,ondan nefret ettiğim yanıtını verdim. Evet ondan nefret ediyordum. Kimi zaman onu boğmak için ömrümün yarısını seve seve verirdim! Yemin ederim,keskin bir bıçağı onun göğsüne yavaş yavaş saplama olanağını bulsaydım,bundan korkunç bir zevk duyardım. Ama yine de en kutsal şeyler üzerine yemin ederim ki, Schlangenberg’in en yüksek tepesinde bana eğer ‘kendini aşağı at’dese hemen atlardım, hem de seve seve.”

“Gözünüzde bir hiç olduğum için,artık umudum kalmadığı için açık açık konuşuyorum; nereye baksam sizi görüyorum,geri kalanı vız geliyor bana. Sizi niçin seviyorum,nasıl seviyorum, bilemiyorum. Biliyor musunuz, belki güzel bile değilsiniz.Düşünün bir kez,yüzünüzün güzel olup olmadığının bile farkında değilim! Hiç kuşkum yok ki yüreğiniz kötüdür, çok büyük bir olasılıkla da öyle soylu bir zekanız olduğunu sanmıyorum.”

Kitap bir bakıma da milletler cemiyeti kıvamında. İngiliz, Fransız,Polonyalı,Rus (elbette) gibi türlü milletlerden karakterler var. Fakat hepsinin de ortak özelliği rahatlarına düşkün olmak ve kolay para kazanmanın yolunu aramak, kumar da bunun araçlarından biridir.

Belki daha çok şey söylenebilir ama benden bu kadar. Keyifli okumalar..