• 69 syf.
    ·1 günde·Beğendi·5/10
    bu bir kendini yeniden bulma, ikinci hayata başlama hikayesi. kendine, hayatına karşı yabancı olan bir insanın tek bir olay ile yeniden duygularını hissetmeye başlaması ve yeni bir hayata adım atması. stefan zweig'in okuduğum dördüncü kitabı ve aralarında içine girmekte zorlandığım tek kitap. özellikle son sayfalarında beni yakaladı. bir şekilde anlatılanları içimde bir yerlerde hissedemedim. yine de okuduğum için pişman değilim beğendiğim ve altını çizdiğim bir sürü yer oldu. bir iki alıntı bırakarak bu yazıyı bitirmek istiyorum.

    "denizde susuzluktan ölen biri gibiyim."

    "kendime bile tam açıklayamadığım bir şeyleri başkaları için anlaşılır kılmak gibi bir niyetim hiç yoktu."
  • 80 syf.
    ·1 günde·Beğendi·8/10
    Harika bir Zweig kitabı daha. İçinde "Rahel Tanrıyla Hesaplaşıyor", "Üçüncü Güvercinin Hikâyesi" ve "Ölümsüz Kardeşin Gözleri" isimli öyküler var. Bu öykülerden ve diğer pek çok öyküden açık ara önde olan öykü, "Ölümsüz Kardeşin Gözleri" isimli öyküsü. Bir insanın kendini bulma ama her buluşunda, kendisinden onca memnun insana rağmen memnun olmayan bir kişinin çıkmasıyla hayatında yeniden bir değişim yapan bir adamın, Virata'nın öyküsü. Kısmet olursa bu hikâyeyi seslendirmeyi de düşünüyorum. Kitap zaten 80 sayfa ama okuyacaksanız en azından bu öyküyü okuyun.
  • 264 syf.
    ·8/10
    Öncelike yazarımız hakkında minik bir bilgi.Patrick Süskind Almanya' da dünyaya geldi. Babası Wilhelm Emanuel Süskind de bir yazardı."Das Parfum" adlı ilk romanı ile Süskind dünya çapında şöhrete kavuştu ve Almanca konuşulan ülkeler İsviçre, Avusturya ve Almanya'nın en önemli çağdaş yazarlarından biri oldu. "Das Parfum" 1987 yılında "Koku" adıyla Tevfik Turan  tarafından dilimize çevrilerek Can Yayınları  tarafından yayınlandı. Kitapın çeşitli senaryolarla da filmleri çıkmıştır. Koku'nun hikayesi 18.yüzyıl Fransa'sında geçmektedir.
    Kokmayan bir bebek...
    Doğar doğmaz ölüme terk edilen bir bebek...
    Süt anneler tarafından istenilmeyen bir bebek...
    “İşte burada bütün krallığın en pis kokan yerinde 17 Temmuz 1738 günü doğdu Jane –Baptiste Grenouille. Yine en sıcak günlerden biriydi. Sıcak, mezarlığın üstüne kurşun gibi çökmüş, çürük kavunların kokusuyla, yanmış boynuzu andıran, mezarlık havasından oluşan bir karışımı yan sokaklara doğru bastırıyordu. Grenoulle’nin annesi sancılar başladığında Rue aux Ferx’de bir balıkçı tezgahının başında oturmuş daha önce temizlediği ala balıkların pullarını kazımaktaydı. Balıklar sözüm ona o sabah Seine’den çıkmışlardı ama öyle kokuyorlardı ki, ceset kokusu bile duyulmuyordu.”
    Roman hakim bakış açısıyla oluşturulmuş. Yazar Grenouille'nin korkularını isteklerini hissedebiliyor , görebiliyor. Roman trajedi olarak değerlendirilsede aynı zamanda toplumsal bir eleştiridir de. Kişisel olarak kendini bulma savaşı, bu uğurda göze alınan şeyler,işlenen cinayetler, ve toplumda var olma savaşıydı. Ana karakterimiz Jean Baptiste Grenouille doğar doğmaz annesini darağacına gönderen belalı bebek...
    Bayan Gailard; Grenouille'yi büyüten süt annesi
    Baldini; Grenouille'ye parfüm yapmayı öğreten ustası
    **Minik bir özet**
    Grenouille'nin doğumundan ölümüne kadar hayatına tanıklık ettiğimiz bu romanda inatçı bir çocuk fark ediliyor ilk olarak. "Yaşamaya sırf inat sırf kötülük olsun diye karar vermişti. " (sf.28) ve ilk kararını annesinin ölümü oldu . Pislik dolu bir balık tezgahının arkasında doğdu. Palık pullarını temizlemekte kullanılan bir bıçakla kesildi göbek bağı ve değersiz bir et parçası gibi masanın altında ölüme terk edildi. Belki sesini çıkarmasa oracıkta ölecekti. Kardeşlerine olduğu gibi birer paçavra gibi akşam balık parçalarıyla toplanıp atılacaktı bir çöplüğe. Ama öyle olmadı o ağlamayı annesini darağacına göndermeyi, yaşamayı tercih etti . Işte böyle doğdu lanetli bebek . Aslında buralarda ona üzülüyor okuyucu çünkü Grenoille sevilmiyordur. Bir koruma içgüdüsü belirir insanda bu sevilmeyişine karşı.Çünkü Grenoille masumdur . Tek kusuru tüm kokuları algılayabildiği halde kendisinin kokmamasıdır. Tabi kokmadığının farkında değildir kahramanımız. Sevilmez , dışlanır, görmezden gelinir ... Tek zevki kokulardır. Yanlızlığında bir oyun yaratmıştır kendine . Tanrı ona çok hassas bir burun vermiştir . Çocukluğunda sadece bir oyundur kokuları bulmak metrelerce uzaktaki her kokuyu ayırt edebilmek onun için güçtür ama şeytani bir güç ... Daha sonra sahip olmak isteyecektir o kokulara kendi kokusu olamadığı için bir intikamdır belki ... Sahip olmak uğruna cinayetler işletecek bir intikam ...
    Süskind bizi bir zaman yolculuğuna çıkarıyor adeta bir insanın var olabilmek uğruna -kendini bulmak uğruna- göze alabilecekleri anlatılıyor. Filmi var bir de izledim ama kitabı okumanız emin olun daha iyi olacaktır. Çünkü filmde ayrıntılara önem verilmemiş. Unutmayın güzel olan ayrıntılardır.
  • 224 syf.
    ·4 günde·7/10
    Zamanın birinde kulağıma bir hikâye değdi. Önce kalbime indi, ruhumda gezindi. Sonra kalem konuştu... Ne güzel bir girizgah
    Öyle derin bir yolculuktur ki insanın kendi içine yaptığı yolculuktur. Bu yolculuk Bahar'ın kendini bulma hikayesi. O kadar sıcak o kadar samimi bir yolculuktu ki. Yüreğinin götürdüğü yere gitti. Öyle güzel dostluklar kurdu ki. Ruhunu yeniledi. Çıktığımız yolculuk, tanıştığımış insanlar biz yolumuzu bulalım diye karşımıza çıkar. Ve her hikaye bir gün başladığı yerde biter. Ve Her hikaye, yolunu aydınlatan deniz feneri olur.. Bizi biz yapan yola çıkış hikayeleri belki bir gün bir başka yüreğe yol haritası olur. Okuyun okutturun dostlar..
    "Sırra vakıf olmak kolaydı ama hakkıyla gönlü mezar bilmek zordu. Herkes sırrı taşıyamazdı."
    "Insanın su misali bulunduğu ortamda şekil aldığını düşünürsek eğer , etrafınızda bulunmasına müsaade ettiğiniz insanların, huyların ve aslında hikayeleri sizin için ne kadar önemli olduğunu anlamanız çok da zor olmaz."
    "Ve en önemlisi gerçek hiçbir zaman gizlenemezdi."
    "Gönül ovasına adım atmak gerek. Çünkü bedenimizin mayası olan balçık ovasında açıp saçılmaya, gönül ferahlığı elde etmeye, mânen yükselmeye imkan yoktur.."
    "Zamanı geldiğinde nerede koptuysam orada bütünleşecektim."
    "Kişi kendinden olanı hemen tanıyordu. Sevda derdine düşen, bu dertle hemhal olanı hemen biliyordu."
  • 168 syf.
    ·Beğendi·9/10
    Güney Afrika'nın katı ırk ayrımcılığı ve apartheid rejimi döneminde kentte yaşayan üç çocuklu Smales ailesinin, siyahî gerillaların baskınlarıyla, kundaklamalarıyla ve yakıp yıkmalarıyla, yardımcıları, yani aslında uşakları, July'ın "köy bile denmeyecek" yerleşim yerine gitmeleri ve siyahlarla beyazların rol değişiminden ziyade rol benzeşmesi teması üzerine kurulu bir roman July'ın İnsanları, evet. Fakat burada özelde, bir izlek takip etmemiz gerekiyorsa o da bu beyaz Smales ailesinin "kadın"ı Maureen Hetherington'ın içsel yolculuğu. Ona eşlik eden ise sade, düz ama ısrarcı, hatta zaman zaman sırtında bebeği ile azize gibi zuhur eden Martha, July'ın karısı, ki onu uzun bir süre sadece "July'ın karısı" olarak görüyoruz.

    Kanada uyruklu Güney Afrikalı beyaz bir aile olan Smalesler, aslında buradan bir göçmenlik getirmiş genetik kodlarında ve bu göçmenlik, kendi kimliğini ve kişiliğini bulamama, henüz kendini dahi tanıyamamış olma, artık kendi vatanında, beyazlara ayrılan özerk bölgelerde sterilize yaşamından mutlu mu yoksa mutsuz mu olduğunu, daha doğrusu grilerini ve gel-gitlerini anlayamamış olma meselesi Maureen'de mezcolmuş. Kitabın ana karakteri her ne kadar July gibi dursa da aslında July'ın insanlarından biri olan Maureen ve July'ın kendi köyündeki kadınlar, özellikle karısı Martha ve annesi, yani "mhani" (Zulu dilinde, anne). Niçin onun insanları? Cevabı, July'ın uşaklıkla kendi mahallinde olma psikolojisi arasındaki hallerinde görüyoruz, kendi muhitinde, kendi gibiyken. Maureen'in ona olmasını istediği ideal insan yolunda kurduğu düzen, üstlendiği suçları içinde değil.

    Kitap, inanılmaz bir çok boyutlulukla ilerlediği için üzerine notlar almadan, bir konuyu farklı açılardan düşünmeden edemiyorsunuz. Gordimer'ın her zaman apartheid ile savaştığını ve romanlarında hep bir siyaz-beyaz çatışması olduğunu görüyoruz, doğru. Fakat burada mesele, siyah-beyaz çatışmasından daha girift bir halde. Maureen'in yaşam standartları oldukça "düşük" bir köyde çocuklarıyla ve eşiyle yaşamaya başlayarak aslında eşini ve dahası kendini tanımadığını öğrenmesi, July ile ilişkisinin yıllar içinde nasıl bir boyut aldığını gözlemlemesi üzerinden, yani kadınlar üzerinden bir siyah-beyaz uzlaşması/uzaklaşması üzerine kurulu mevzu. Onları, ses etmeseler de bir türlü kabullenemeyen köy kadınları, yine de July'ın erkekçe istekleri ile yaşamlarında hayatî öneme sahip parçaları -kulübe gibi- onlara veriyorlar. Bir gün tarlada çalışırken, kendini kabul ettirmeye çalışan bu beyaz kadının da "kusurlu" olduğunu fark ediyorlar, "kusurluluk" üzerinden kurulan bir kadınsı başlangıcın çok daha derûnî, çok daha psikolojik bir kendini bulma noktasına yönlendiğini görüyoruz. Sırf kendi hedefleri olmadığı halde, uydurulmuş, icat edilmiş bir üstün beyazlığa şeklen aitler diye bunları yaşamak zorunda kaldıklarını düşünen aile, müthiş bir değişim içine giriyor; nesnelleşiyor ve yabancılaşıyor. Kadın öznesi ekseninde insanın, hayatının olgun dönemlerinde doğada ve çatışmasının ortasında, ölüm korkusu ya da yabancılaşması ekseninde, zorlu bir coğrafyada kendini bulma hikâyesi July'ın İnsanları ve tekrar tekrar okunası, birçok alıntı çıkarılası.