• 248 syf.
    ·7 günde·Puan vermedi
    Selçuk Baran - Bir Solgun Adam... YKY'den çıkıyor bu pek güzel roman. İki yüz küsur sayfa. Vasatlaşmanın satha yayıldığı bu ülkede, bunca nitelikli edebiyat nasıl yapılır, şaşmamak mümkün değil. Selçuk Baran kıymeti bilinmeyen bir romancı. 1974 yılında "Bir Solgun Adam" romanıyla Milliyet Gazetesi Roman Yarışması'nda mansiyon ödülü almış. Edebiyat ödülleri elbette bir kriter değil; fakat Milliyet Roman Ödülleri'ni alan romanlara ciddiyetle eğilmek gerekiyor. Misal İrfan Yalçın diye bir romancı var, müthiş bir romancı, 70' de Milliyet Roman Ödülü almış; ama onun da kıymeti bilinmemiş. Neyse esas konumuz bu değil tabi. Esas mevzu yol yakınken bu güzel kitabı daha çok insanın okuması. Romanın baş kahramanı kariyerinde ivme kazanacakken emekli olmaya karar veren, pek sevmediği ailesini (kaderin ona dayattığı yaşamı) terk eden, okumaktan başka derdi olmayan, değişime kapalı ve sürekli uzun bir seyahate çıkmak isteyen bir adam. Roman beş bölümden oluşuyor. Bazı kısımları baş kahramanın ağzından, günlükler şeklinde anlatılıyor. Bazı bölümleri ise üçüncü kişili anlatımla aktarılıyor. Mehmet Taşçı'yı, romanın kahramanını çok seviyor insan. Şöyle bir paragraf var: " Sokaklarda öleceğim ben. En iyisi, sokakların en canlı olduğu bir öğle zamanı kaldırıma yığılıp kalmamdır. Bu kez de dert olurum insancıkların başına. (...)" Böyle naif bir adamdır romanın baş kahramanı Mehmet Taşçı. Bokun dibine batıyoruz, elimizden edebiyat tutuyor. Bu kitabı okuyun. Ha bu arada Selçuk Baran, kadın romancımızdır.
  • 288 syf.
    ·8/10
    Daha genç yaşlarda bu kitaba benzer bir kitabı okuyabilmeyi çok isterdim. Onun içindir ki, kesinlikle her yaştan insanın okumasını öneririm.
    Kitap,ufkunuzu açıyor ve hayata dair güzel yönlendirmelerde bulunuyor.Çok fazla temel bilgiye yer veriyor ki bu bilgiler hazine gibi, kıymeti bilinmeli.
    İlber Ortaylı bilgisi ile kendini kanıtlamış bir insan. Üzerine söyleyecek söz bulamıyorum. Saygılar ;)
  • Evliyâ’nın büyüklerinden Mansûr el-Betâhî Hazretleri’nin281 vefatı yaklaşınca hanımı:

    - Efendi! Oğluna vasiyet et onu yerine vekîl bırak, dedi. Mürşîd-i kâmil olan Şeyh Mansûr el-Betâhî Hazretleri:

    - Hayır, kız kardeşimin oğlu Ahmed Rufâî’yi yerime vekil bırakacağım, dedi.

    Hanımı çok ısrâr etti. Ağladı.

    - Oğlumuz varken sen başkalarını, yerine “şeyh” tayin ediyorsun. Bizden sonra çocuklarımızın kıymeti kalmaz, gibisinden çok söylendi.

    O büyük zat, hanımını susturmak için, oğlu ile talebesi Ahmed Rufâî’yi yanına çağırdı.

    - Gidin bana biraz çiçek toplayın getirin, dedi. Gittiler. Oğlu, demet demet çiçekler getirdi. Her biri değişik renkteydi. İnsanın içini açıyordu. Hoş kokular saçıyordu.

    Ahmed Rufâî ise eli boş döndü. Boynunu büktü. Mahçûp bir edâ ile hocasının yanına geldi. Hocası:

    - Neden çiçek toplamadın, diye sordu.

    Üzüntülü bir şekilde cevap verdi:

    - Efendim! Elimi uzattığım her çiçek, Allâhü Te‘âlâ’yı tesbîh ediyordu. Koparmaya kıyamadım.

    Hanımı; bu hâli görünce şeyhliğin babadan oğula miras yolu ile geçen bir makam, mevki, saltanat ve mal olmadığını anladı. Sesini çıkarmadı. Isrârından vazgeçti.282


    281 Mansûr el-Betâhî Hazretleri, 13. asırda Irak’ta el-Betâih denilen yerde yaşadı. Ölüm ve doğum târihleri bilinmemektedir. Devrin bü-
    yük âlim ve evliyâlarındandır. Seyyid Ahmed Rufâî Hazretleri’nin, hem dayısı ve hem de hocasıdır. Bu hâdiseden anlaşıldığı gibi, ir-
    şad makamı, evliyâlık, şeyhlik gibi manevî dereceler hiç kimsenin tekelinde olmadığı gibi herhangi bir aileye de mahsus değildir. Kim
    çalışırsa, o, yüce makamlara çıkar. Her Müslümân, evliyâ olabilir. Bu gün şeyhliği saltanat gibi, babadan oğula veya kardeşten kardeşe intikal ettiren insanlar, bundan ders almalıdır. (Ömer F. Hilmi, Kötü Âlimler ve Sahte Şeyhler)


    282 Evliyâlar Ansiklopedisi, c. 8, s. 98
    Kolektif
    Sayfa 222 - Misvak Neşriyat, 5. Baskı, E. TARİKAT ADINA YAPILAN YANLIŞLAR; ŞEYHLİK BABADAN OĞULA GEÇER Mİ?
  • Birinci Hastalık: “Ye’s”tir.
    Arkadaş! Amele ve tâate muvaffak olamayan azabdan korkar, yeise düşer. Böyle bir me’yusun gözüne, dîni mes’elelere münafi edna ve zayıf bir emâre, kocaman bir bürhan görünür. Böyle birkaç emâreyi elde eder etmez, diğer emârelerin saikasiyle i’lân-ı isyan ederek İslâm dâiresinden çıkar, şeytanın ordusuna iltihak eder. Binâenaleyh, a’mâle muvaffak olamayanlar, yeise düşmemek için şu âyete müracaat etsin:
    قُلْ يَا عِبَادِىَ الَّذِينَ اَسْرَفُوا عَلَى اَنْفُسِهِمْ لاَ تَقْنَطُوا مِنْ رَحْمَةِ اللّٰهِ اِنَّ اللّهَ يَغْفِرُ الذُّنُوبَ جَمِيعًا اِنَّهُ هُوَ الْغَفُورُ الرَّحِيمُ


    İkinci Hastalık: “Ucb”dur.
    Arkadaş! Yeise düşen adam, azabdan kurtulmak için, istinâd edecek bir noktayı aramağa başlar. Bakar ki, bir miktar hasenat ve kemâlâtı var. Hemen o kemâlâtına bel bağlar. Güvenerek der ki: “Bu kemâlât beni kurtarır, yeter” diye bir derece rahat eder. Hâlbuki a’mâle güvenmek ucubdur, insanı dalâlete atar. Çünkü insanın yaptığı kemâlât ve iyiliklerde hakkı yoktur. Mülkü değildir; onlara güvenemez.
    Hem insanın vücûdu ve cesedi bile onun değildir. Çünkü kendisinin eser-i san’atı değildir. O vücûdu yolda bulmuş, lakîta olarak temellük de etmiş değildir. Kıymeti olmayan şeylerden olduğu için yere atılmış da insan almış değildir. Ancak, o vücûd, hâvi olduğu garîb san’at, acib nakışların şehâdetiyle, bir Sâni-i Hakîmin dest-i kudretinden çıkmış kıymettar bir hâne olup, insan o hânede emaneten oturur. O vücûdda yapılan binlerce tasarrufattan, ancak bir tane insana âidtir.
    Ve keza, esbâb içerisinde en eşref, en kuvvetli bir ihtiyar sâhibi insan iken, ef’al-i ihtiyariye nâmiyle kendisine mal zannettiği ef’alin ekl, şürb gibi en âdi bir fiilin husûlünde, yüz cüz’ünden ancak bir cüz’ü insana âidtir.
    Ve keza, insanın elindeki ihtiyar pek dardır. Havâssının en genişi hayal olduğu halde, o hayal, akıl ve aklın semerelerini ihâta edemez. Bunları, bu kadar büyük iken, nasıl dâire-i ihtiyarına idhal edip, onlarla iftihar ediyorsun?
    Ve keza, şuurî olmaksızın, senin lehine ve aleyhine çok fiiller cereyan etmektedir. O fiiller şuurî oldukları halde, şuurun taallûk etmediğinden sâbit olur ki, o fiillerin fâili bir Sâni-i Zîşuur’dur. Ne sen fâilsin ve ne senin esbâbın... Binâenaleyh,, mâlikiyet dâvasından vazgeç. Kendini mehâsin ve kemâlâta masdar olduğunu zannetme. Ve kat’iyyen bil ki, senden sana yalnız noksan ve kusur vardır. Çünkü sû-i ihtiyarınla, sana verilen kemâlâtı bile tağyir ediyorsun. Senin hânen hükmünde bulunan cesedin bile emanettir. Mehâsinin hep mevhubedir; seyyiatın meksûbedir.
    Binâenaleyh, لَهُ الْمُلْكُ وَلَهُ الْحَمْدُ وَلاَ حَوْلَ وَلاَ قُوَّةَ اِلاَّ بِاللّٰهِ de.


    Üçüncü Hastalık: “Gurur” dur.
    Evet, gurur ile insan maddî ve ma’nevî kemâlât ve mehâsinden mahrum kalır. Eğer gurur sâikasiyle başkaların kemâlâtına tenezzül etmeyip, kendi kemâlâtını kâfi ve yüksek görürse, o insan nâkıstır. Böyle insanlar, ma’lûmat ve keşfiyatlarını daha yüksek görmekle, eslâf-ı îzamın irşâdat ve keşfiyatlarından mahrum kalırlar. Ve evhama ma’rûz kalarak bütün bütün çizgiden çıkarlar. Hâlbuki eslâf-ı îzamın kırk günde yaptıkları bir keşfiyatı, bunlar kırk senede bulamazlar.


    Dördüncü Hastalık: “Sû-i zan”dır.
    Evet, insan hüsn-i zanna me’murdur. İnsan, herkesi kendisinden üstün bilmelidir. Kendisinde bulunan sû-i ahlâkı, sû-i zan sâikasiyle başkalara teşmil etmesin. Ve başkaların ba’zı harekâtını, hikmetini bilmediğinden, takbih etmesin. Binâenaleyh, eslâf-ı îzamın hikmetini bilmediğimiz ba’zı hallerini beğenmemek, sû-i zandır. Sû-i zan ise, maddî ve ma’nevî içtimâîyatı zedeler.
    (Mesnevi-i Nuriye, Katre, Hatime)
  • 102 syf.
    ·Beğendi·10/10
    Daha giriş cümlesini okumuştum ki, dur dedim, önce kitaba hazır ol, kafayı olabildiğince boşalt çünkü belli ki Robert Musil devirmeye gelmiş.
    ‘’Sürüp gitmede tereddüt eden ya da yön değiştirmek istercesine, gözden kaçmayacak bir biçimde yavaşlamaya başlayan bir dönem vardır insanın yaşamında. Böyle bir dönemde felaketler daha kolay gelir insanın başına.’’
    Gerçek bir edebi eserle karşı karşıyayız… Bazı yazarlar sanki okur için kutsal kitap yazmak adına dünyaya gelmişler. O kadar iddialı şekilde diyorum ki Robert Musil kesinlikle o sınıfın içinde yer alıyor. ‘’Niteliksiz Adam’’ eserini okumaya hazırlanırken ömrümden, yüreğimden ‘’Üç Kadın’’ eseri geçtiği için çok mutlu ve şanslıyım.
    Robert Musil bana göre yaşarken kıymeti anlaşılamayan usta kalemlerden biri. Gerçekten değeri anlaşıldığında ise dünyadan göç edip gitmişti. Kaldı ki bu durumu harika şekilde betimlemiş ve demiştir ki; ‘’Bir yazarın meşhur olmadan yaşaması normaldir. Yaşamını sürdürmeye yetecek kadar okurunun olmaması ise utanç vericidir.’’
    Harika bir betimleme ustası Musil. Olağanüstü… Tek kelime ile enfes… Hani sürekli okunacak eserler vardır hayatımızda, o listeye bir yenisini daha ekledim kendi adıma…
    Eser üç öyküden oluşuyor ki adının tersine erkeklerin ana karakter olduğu öyküler. Robert Musil’e göre ‘’Üç Kadın’’ eseri ‘’Niteliksiz Adam’’ eserinin ham ve dertli hali.
    Bu eserde yüzeysel duyguları bulamayacaksınız. Derinlere, daha derinlere dalacaksınız. İnsan ruhunun en derinindeki sessiz sesi duyacaksınız. Erkek kahramanların kadınlar üstünden kitlesel yokoluş ve varoluşunu göreceksiniz. Görünen ile işimiz olmayacaki en derin hisleri bu eserle paylaşacağız… Görkemli bir esere hazır olunuz…
    En sevdiğim öykü, kitabın son öyküsü olan ‘’Tonka’’ oldu. Her öykünün giriş cümlesi olağanüstü fakat ‘’Tonka’’ öyküsünün giriş cümlesi nefesimi kesti. ‘’Bir bahçe parmaklığında. Bir kuş ötüyordu. Güneş epeydir çalılıkların arkasında bir yerdeydi. Kuş sustu. Akşam vaktiydi. Köylü kızlar şarkı söyleyerek tarlalardan geliyordu. Ne ayrıntılar! Böyle ayrıntılar bir insana sülük gibi yapışıp kalıyorsa, bu kılı kırk yarmak mıdır? Tonka buydu. Sonsuzluk bazen damla damla akar…’’
    Herkese keyifli ve soluksuz okumalar dilerim edebiyat sever güzel insanlar.
  • 639 syf.
    Yıl 1953...
    Tuna'dan gelen buzların Boğazı kapladığı dondurucu bir İstanbul kışı. Serencebey'de bir evde kat kat ceket giyerek, ellerinde eldivenle bir adam bir şeylerle uğraşıyor, ne ola ki? Adı Kemal Sadık Gökçeli. Sobalarına odun almak içinde yetmiyor parası. Serin bir İstanbul kışının kurtuluşu ellerindeki eldivenle yazdığı kitap oluyor. Para için yazılan bir kitabın Kemal Sadık Gökçeli'yi dünyada tanınacak bir yazar haline getireceğini o zamanlar kim bilebilirdi ki? İmzasını dahi koymak istemiyor kitaba para için yazdım diyerek. Romanında tasvirlere bolca yer verdiği için çıkarmasını istiyorlar bazı yerlerini. Ama tavizsiz haliyle kabul etmiyor. En sonunda ne tasvirler çıkıyor ne de kitap onun adından mahrum kalıyor. Ve işte destansı İnce Memed, Yaşar Kemal adıyla Cumhuriyet gazetesinde tefrika edilmeye böyle başlıyor. 1955 yılında ise iki cilt olarak yayımlanıyor. Devam eden yıllarda Ahmet Hamdi Tanpınar, Yakup Kadri Karaosmanoğlu, Nurullah Ataç, Reşat Nuri Güntekin ve Suut Kemal Yetkin'in olduğu jüriden Varlık Roman Armağanı payına düşüyor İnce Memed'in. 1957'de ilk kez Bulgarca'ya çevriliyor roman. 1959'da Nazım Hikmet çevirisiyle Rusça'yla buluşuyor, Edouard Roditi ve eşi Thilda Kemal'in emekleri ile de İngilizce'ye kazandırılıyor. Gel zaman git zaman bizim İnce Memed kırkı aşkın dile çevriliyor. Memed'in öyküsü 1987'ye kadar sürüyor. Toplam 4 cildi ile Türkiye'ye kazandırılmış mecbur adamın başkaldırı efsanesi, soğuk bir kıştan çıkıp, hikayesi ile içimizi ısıtmaya işte böyle günümüze kadar değer üstüne değer koyarak geliyor.

    Kim midir bu mecbur adam? Kim midir İnce Memed? O vakit Yaşar Kemal'e ışık olan bu adamdan bahsetmek zamanıdır şimdi.

    (Serinin tamamını içerir.)

    (Kitap hakkında bilgiler içerir. Spoiler mevcuttur.)
    ••••••••••••••••••••••BAŞKALDIRI•••••••••••••••••••••••

    Memed çocuktur daha. Gariban anasıyla Değirmenoluk köyünde Abdi Ağa'nın tarlasında çalışan yalnız köylülerdir ikisi de. Dikenlerle dolu tarlada Abdi Ağa'nın hayvanlarını güder. Zalimdir Abdi. Hem anasını hem kendisini çok döver. Sonunda Memed'in canına tak eder. Kaçacaktır. Tüm köyün hayali Memed'de birleşir, bambaşka bir köyde bulur kendini. Ah o Süleyman Emmisi ne iyi adamdır. Yanında bir ömür kalmalık. Ama Memed ya bu işi zorluklara göğüs germektir. Bulunur kaçtığı yerde de. Dayaklar, zulümler... Yaşar Kemal gibi bir zorlu kışta Memed'le anasının başından geçer ağalarının cezasıyla. O zamanlarda yerleşir Memed'in gözlerine o çelik parıltı. Ne zaman bir haksızlık, adaletsizlik görse, bakarsanız Memed'in gözlerine, görürsünüz her daim o parıltıyı.

    Yıllar geçer kasabaya gider Memed arkadaşıyla. Kasaba yaşamak istediği yerdir. Ne ağa vardır ne haksızlık. Sevdiği kızı da alıp kaçıp kurtulmaktır tek istediği. Abdi Ağa orda da çıkar karşısına. Ve ilk başkaldırı ile Memed'i dağlara revan edecek tohum orda filizlenir. Memed dağlara, Hatçe adaletsizlik içinde adalete teslim olmuştur.

    Dağlarda eşkıya yolunda yürümek Memed için tek çıkar yoldur. Anası ve Hatçe'nin çektikleri Memed'le Abdi Ağa'yı karşı karşıya gelmeye mecbur bırakmıştır artık. Kader, Memed için Abdi Ağa'nın adaletsizliğine başkaldırmakla yazılır. Zulme sessiz kalmayan onurlu bir insanın hikayesi Değirmenoluk'tan tüm Çukurova'ya yayınlana dek sürüp devam edecektir.

    Memed ile Hatçe'nin sevdası ise bu sayfalar arasında saklanıp, bir ömür Memed'in gözlerindeki parıltıya eşlik edecektir. Kalbimde ise kitabı okurken dinlediğim bu türkü her vakit onları anımsatacaktır.
    https://youtu.be/NPLjgd4euEs

    •••••••••••••••••••••••••ARAYIŞ••••••••••••••••••••••••••


    <<"Uğraşmak, dövüşmek, canını kanını vermek... Boş yere... Uğraşmak haktır..."
    Kafasındaki bu soru onu gittikçe çökertiyordu.
    " Uğraşmak, hiçbir şey değilse uğraşmak, nasıl hak olur?">>

    Uğraşmak ne içindir? Uğraştıktan sonra yinelecekse yapmanın bir anlamı var mıdır? Memed bir kaçaktır artık. Peşinde askerler, aklında türlü düşünceler. Sürekli "Abdi gider, Hamza gelir, Hamza gider başkası..." diyerek bir yol aramaktadır. Ne olacaktır?

    Aklında gideceği tek yer vardır. Vayvay Köyü... Koca Osman'ın yanı. Koca Osman ki onu " Şahinim!" diye sever. Köyden kimseler bilmez eşkıya İnce Memed köylerindedir. Ali Safa Bey göz dikmiştir Vayvaylıların topraklarına. Cesaretten yoksun köylü onun haksızlıkları altında inlemektedir. Koca Osman Memed'in varlığından alır cesareti. Ki cesaret bulaşıcıdır, yayılır her bir köylüye. Ali Safa Bey'e direniş Vayvay Köyünde bu adımla başlar. Koca Osman'ın heyecanı şüphelendirir köylüyü. Yerini belli etmeden gitme vakti gelmiştir Memed'in, geride bu habersiz gidişten buruk bırakarak Koca Osman'ı.

    Köyüne gider. Köylü kızgındır ona. Abdi gitmiş Hamza gelmiştir. Hamza ise Abdi'den beterdir. Köyü de aradığı cevabı verememiştir Memed'e.

    Bir kuşu öldüremeyecek olan, bir karıncayı incitemeyecek olan Memed üstündeki tüfeğiyle, fişekleriyle kendisine bile yabancıdır. Yaralanıp döner Koca Osman'a. Seyran'ın güzelliğiyle de o dönüşünde karşılaşır. Bu büyülü güzellik dillere destan olmuş yağız atı bile uysallaştırıp ona boyun erdirmiştir.

    Hayat güzeldir onların yanında. Ama Koca Osman'ın, Kamer Ananın, Seyran'ın gözündeki sitem cevap bulamasa da sorularına, getirip Değirmenoluk'tan gözüne o çelik parıltıyı yerleştirir. Ali Safa Bey'de, Hamza'da gariban köylüye yaptığını ödemelidir. Memed için dağlara yol alma zamanı çoktan gelmiştir.


    ••••••••••••••••••••BÜYÜLÜ KİTAP••••••••••••••••••••

    Bir haber duyulmaktadır kasabada ve tüm köylerde. Duyan şaşkın, duymayan şaşkın... Seven üzgün, sevmeyen üzgün...
    "İnce Memed öldürüldü!" diye inlemektedir Çukurova. Kasabadaki ağaları saran korku, "İnce Memed bize de gelecek." düşüncesi yerini bu haberle ferahlığa bırakmaktadır. Seyran boynu bükük, gördüğü bir çift kara gözün sevdasında yanmaktadır. Karakol duvarı önündeki cesetler arasında var mıdır ki Memed?

    Hürü Ana bir yiğit kadın. Dağ demez, tepe demez aşar yolları, varsa bir çaresi bu onulmaz dertlerin, evliyalar güzeli Anacık Sultan'dadır diyerek varır kapısına. Memed öz oğlu olsa ancak bu kadar sevebilirdi onu. Anacık Sultan hazırdır, daha Hürü Ana yanına varmadan. Bilir ki keramet kendinde değildir. Keramet toprakta, çiçekte, böcekte, insandadır. Memed için bir şifa varsa ancak böyle bulunacaktır.

    Yağız at göklerden mi inmiştir, göklere mi yükselecektir? Nerden çıkıp gelmiştir? Memed'in en asil yoldaşı bu güzel attır. Hürü Anayı yollara düşürüp Memed'e kavuşturan da bu at olmuştur.

    Müjdedir Memed, Hürü Anaya, Seyran'a ve Çukurova'ya. Tek niyeti Seyran'la Hürü Anasını alıp çekip gitmektir bu dağlardan. Zaten hiç mi hiç eşkıyalığa uyamamıştır kalbinin yumuşaklığıyla.

    Ama içinde bir kurt vardır bazılarının. Onunla yaşarlar. O kurt yitip giderse insanlık çok şey kaybedecektir. Memed o kurdu öldürebilecek midir içinde? Haksızlık gördüğü zaman yüzünü çevirip gidebilecek midir? Abdi Ağa'ya kaldırılan baş aslında tüm zulme ortak bir başkaldırı değil midir? Memed hayalindeki portakal bahçelerinin olduğu evde denizi seyrederek rahatça oturabilecek midir, köyünü ve nice aynı dert içindeki köyleri bırakarak?


    •••••••••••••••••••••MEMED'LER••••••••••••••••••••••••

    Deniz kokar. Tuz ve yosunun yoğunluğu burna dolan kokusuyla kokar. Deniz görmemiş bir insan, hele bir denizin karşısına geçiversin işte o vakit kendinin bir nokta halinde olduğu anlar koskaca dünyada.

    Memed, Seyran'la portakal ağaçlarının olduğu evinde İnce Memedliğin olmadığı bir hayatta huzurun nefesini duyar ilk kez. Beyaz evleri uzaktır köyünden. Ne adı ne sanı bilinir oralarda. İnce Memedlik Ferhat Hocaya emanet kalmıştır.

    Ama gel gör ki insan nereye giderse gitsin içindeki düşünceleri aynıysa, gitmek çözüm müdür? Kaçılan şeyler başka bir surete bürünüp her yerde bulmaz mı insanı? Ve zulüm her yerde bambaşka bir insan kılığına girip dolanmaz mı dünyada? İnsanlar o kılığa girmekten hicap etselerdi zulüm kalır mıydı ki? Memed'dir bu, Değirmenoluk'ta yerleşmiştir gözüne adaletin çelik parıltısı. Ne Seyran ne Hürü Ana ne de hayalleri gözüne görünür mü karşısında bir haksızlık olduğu vakit?

    Zeki Nejad için parlar bu kez de o gözler. Kimseler duramaz o öyle olunca önünde. Yollarının her daim döndüğü yer yine kucak açacaktır ona. Çukurova'nın adım basılmamış dağları kışıyla baharıyla evi olacaktır.

    Memed’in kim varsa korumak istediği, sevdiği kendisiyle aynı eziyeti görür. Zaten bilir Memed bir gün ölüp gidecektir, bu kurşun yağmurları arasında. Ama yaşamı dahi bir işe yaramalıdır. Bayramoğlu yiğitliğinde, Anacık Sultan safiyetinde toplayarak cesaretini son bir adım atacaktır. Bugüne dek emeğini verdiği yolunun son taşını Hürü Anasının ellerini öpüp yollarını dağlara çevirerek koymak boynunun borcudur.
    ••••••••••••••••••••••••••••••••••••••••••••••••••••••••

    Hey gidi Torosların şahini İnce Memed geldik yolun sonuna... İlk kitapla Memed'i tanımak yoluna çıktım ve belki serinin en akıcı kitabı da ilkiydi. Ama ikinciyi daha çok sevdim. Memed'in bocalayışı, aklının ikilemi arasında kalışı ve düşünceleri daha çok iz bıraktı bende. Üçüncü kitap için en büyük eleştiri yaklaşık 250 sayfa Memed'in kitapta olmayışı idi. Ağaların psikolojileri derinlemesine incelenirken malesef fazla uzatmalı bölümler bir hayli sıktı. Dördüncü kitap veda kitabıydı o yüzden kıymeti ayrı oldu. Heleki 21. ve 22. bölümler nefes kesicisiydi.

    Lakin kitaba en büyük eleştirim üçüncü kitapla başlayıp dörtte gittikçe abartılan dini değerleri küçümseyici ve saygıdan yoksun kısımlardı. Adem ile Havva tasviri için Hürü Ana ağzıyla söylenen öyle laflar ve bazı karakterlerin sapıkça düşünceleri var ki herkesin kabullenebilmesi mümkün değil. Kitabı bu şekilde ele alsam üzgünüm verdiğim puanların hiçbirini vermezdim. Değerlendirmelerim ve puanlarım edebi değerine oldu. Çünkü edebi değeri oldukça kıymetli eserler her biri. Karakter zenginliği olsun, konu bütünlüğü olsun, verilmek istenen mesajlar olsun hepsi oldukça kaliteliydi. Yaşar Kemal gibi halkı bilen bir insan bence bu kısımların hoş olmayacağını bilerek fazlaca bu değerleri kullanması hoş değildi.

    Tasvirlerle dolu bir kitap kimine sıkıcı kimine değil ama öyle bir betimleme gücü var ki anlatılan her bir yer gözünüzün önünde canlanmaması mümkün değil. Van Gogh mektuplarında der ki "Canın istedi mi sözcüklerle resim yapabiliyorsun." İşte Yaşar Kemal'in betimlemeleri ancak böyle açıklanabilir.


    Bir nokta daha var ki dördüncü kitap boyunca onu aradım fakat yoktu. Nasıl değinilmedi şaşkınım. Bence çok önemli bir noktaydı ve cevapsız kalması üzücü oldu. Iraz'ın götürdüğü emanet nerde, diye kalakaldım.

    Son diyeceğim ise kitabın Türkiye'de çekilmiş filminin olmaması... İyiki yok diyenlerdenim. Bazı eserlere dokunulmaması onları daha kıymetli yapıyor bence. Yönetmen Peter Ustinov'un çektiği bir film var yurt dışında. Ama o ne denli güzeldir izlemediğim için yorumlamam mümkün değil.

    Bu uzunca incelemeyi bitirirken okuyan herkese teşekkürü borç bilirim. Okuyan gözlerinize sağlık efenim:) Herkese güzel okumalar dilerim...
  • Bir insanın gerçek değeri, bu fânî cihanda hangi arayışlar içinde ve neyin peşinde olduğuyla anlaşılır. Bu dünyada hedef ve arzularının istikâmeti, sırf dünyevî menfaatler olan bir insanın hakîkî değeri, bunların Hak katındaki kıymeti kadardır. Bir hadîs-i şerîfte bildirildiği üzere, Allah katında dünyanın, bir sivrisineğin kanadı kadar bile değeri yoktur.[Tirmizî, Zühd, 13.] Dolayısıyla Allâh’ın değer vermediği dünyayı daha kıymetli görüp âhireti unutan kimseye, Allah da değer vermez.

    Unutmayalım ki içimizde dünya meyli ile âhiret meylinin mücâdelesi, son nefese kadar devam edecek. Dünyadan nasîbimizi aramakla birlikte, kalbimizi dâimâ ukbâya yönlendirmeliyiz ki, dünya hırsı gönlümüzü işgâl etmesin.

    Âyet-i kerîmelerde buyrulduğu üzere:

    “Nefsini kötülüklerden arındıran kurtuluşa ermiş, onu kötülüklere gömen de ziyan etmiştir.” (eş-Şems, 9-10)

    *Osman Nuri Topbaş