• Şüphesiz ki, İbn Arabî ve Mevlânâ tasavvuf tarihinin iki mümtaz sîmâsıdır. Her ikisi de 7h/13m. yüzyılda yaşamış ve biri (İbn Arabî) Şam'da, diğeri (Mevlânâ) ise Konya'da vefat etmiştir. İbn Arabî tasavvufî düşünce boyutunda bir timsâl iken, Mevlânâ ilâhî aşkı yaşama ve terennüm etmede bir zirve olarak kabul edilir. Bu iki büyük sûfînin bırakmış olduğu eserler, tasavvuf mensupları için büyük bir önemi hâiz olup, baş tâcı edilmelerinin yanı sıra, İslâm kültürü alanında da en önemli kaynaklar arasında yer almıştır. Bunların arasında ise Fusûsu'l-hikem ve Mesnevî'nin farklı bir yeri vardır. Zîrâ, İbn Arabî Fusûsu'l-hikem'de vahdet-i vücûd anlayışını sistemleştirmiş, tasavvufî fikir ve birikimlerinin özetini yüksek bir seviyede yapmış iken; Mevlânâ, Mesnevîde tasavvuf ve tarîkat anlayışını engin bir kültür birikimi ile ortaya koymuş ve her kesimden gönül ehline hitab edebilmiştir.

    Bu iki kaynak eserin en fazla dikkat çeken ortak yönlerinden biri, her ikisinde de peygamber kıssalarının önemli bir yer tutmasıdır. Öyle ki, Fusûsu'l-hikem peygamber kıssalarının tasavvufî bakış üzerine binâ edilmiş bir yorumu niteliği taşırken; Mesnevî'de, verilmek istenen mesajın örgüsünde peygamber kıssalarının büyük bir yer kapladığı hemen göze çarpar. Esâsen burada şu da söylenebilir: Peygamber kıssaları insanlık târihinin ve kültürünün ayrılmaz bir parçasıdır Her insanın inanç ve ibâdet hayâtında peygamber kıssalarının mutlak bir yerinin olduğu, inkâr edilemez bir gerçektir. Dolayısıyla, İslâmî tasavvuf hayâtının önemli kaynakları arasında bulunan Fusûsu'l-hikem ve Mesnevî'de peygamber kıssalarının çokça kullanılması da tabidir.

    Ayrıca, her iki eser arasında önemli bir üslûb farkının olduğunu da söylemeliyiz. İbn Arabî Fusûsu'l-hikem'de konuları en derinlemesine işlemiş ve yüksek düşünce seviyesinden kimselere hitab etmişken; Mevlânâ, Mesnevî'de her seviyeden insanı muhâtab almış ve konuları her kesime hitab edecek tarzda işlemiştir, İki sûfî arasındaki üslûb farklılığı eskiden beri araştırmacıların dikkatini çekmiş, zaman zaman bu ikisininin çeşitli görüşlerini kıyaslayan çalışmalar ortaya konmuş ve bu konuda çeşitli fikirler serdedilmiştir.

    Biz de Fusûsu'l-hikem'de ve Mesnevî'de peygamber kıssalarının işlenmesinin tasavuf târihi açısından câzip ve gerekli olduğu düşüncesinden hareketle, bu konuyu elinizdeki çalışmamızda ortaya koymaya, İbn Arabî ile Mevlânâ'nın fikir ve gönül dünyâlarını, tasavvuf anlayışlarını bir noktadan da olsa bir araya getirmeye, birarada işlemeye çalıştık.

    Çalışmamızı bir giriş ve iki ana bölüme ayırdık.

    Giriş bölümünde, İbn Arabî'nin ve Mevlânâ'nın hâl tercemelerini kısaca sunduk. Fusûsu'l-hikem ve Mesnevî hakkında da genel bir bilgi verdik.

    Birinci bölümde iki müellifin, bu iki eserinde peygamberleri nasıl değerlendirdiklerini ve ilk peygamber olan Hz. Âdem'e nasıl baktıklarını öncelikle ortaya koymanın lüzûmunu hissettik. Bu bölümde peygamberlerin genel olarak ele alınması ve hem ilk insan, hem de ilk peygamber olması dolayısıyla da Hz. Âdem'in işlenmesi gerekli idi. Aksi halde, bu konuları ortaya koymadan, doğrudan diğer peygamberleri işlemenin boşlukta kalacağını düşündük.

    İkinci bölümde "ulü'l-azm” peygamberler olan Hz. Nûh, Hz. İbrâhîm, Hz. Mûsâ, Hz. Îsâ ve Hz. Muhammed hakkındaki kıssaları değerlendirmeye çalıştık. Her peygamber ile ilgili kıssaya geçmeden önce, kaynaklardan istifâde ederek o peygamberin hayat hikâyesini kısaca sunmayı münâsib gördük. Daha sonra o peygamberlerle ilgili, Fusûsu'l-hikem'deki ve Mesnevî'deki kıssaları araştırdık. Karşılaştırmayı ve genel bir değerlendirmeyi ise sonuçta yaptık.

    Konuları çalışırken, hem Fusûsu'l-hikem'den, hem de Mesnevî'den zaman zaman doğrudan iktibaslarda bulunduk, zaman zaman da kendi yorumlarımızı kattık. Fusûsu'l-hikem'den yaptığımız alıntılarda, mümkün olduğunca şerhlerden istifâde ettik. Çünkü Fusûsu'l-hikem'i, gramer, ifâde ve derinlik bakımından anlamak ve şerhler ve onlardaki İbn Arabî'nin düşünce sistemi ile ilgili birikimin yardımı olmaksızın hakkıyla çözmek imkânsız gibidir. Bu vesîleyle belirtelim ki, Fusûsu'l-hikem'den yaptığımız alıntılardaki cümleleri aslına uygun ve düzgün bir Türkçe ile ifâde edebilmek, çalışmamız boyunca karşımıza çıkan en büyük zorluk olmuştur. "İbn Arabî uzmanlarından” Ebu'l-Alâ Afîfî'nin bu konuyla ilgili bir hâtırasını ileride zikredeceğiz.

    Mesnevî'den yaptığımız alıntı ve îzahlarda ise şerhlere mürâcaat etme gereği hissetmedik. Zîrâ, Mesnevî'de konular oldukça açık idi ve şerhe muhtaç değildi. Bunun yanında, beyitlerin tercümelerinde elimizin altındaki hemen hemen her tercüme ve şerhten yararlanmayı ihmal etmedik. Mesnevî'nin Mevlânâ Müzesi ve Kütüphânesinde, (yeni) 51 numarada kayıtlı ve Kültür Bakanlığı tarafından tıpkıbasımı yapılan (Ankara-1993) nüshasını kullandık. Dipnotta bu nüshanın sayfaşını ve kendi verdiğimiz beyit numarasını/numaralarını belirttik. Zîrâ mezkûr nüshada beyitlere numara verilmemiştir. Elimizde mevcut, tek ve tam Türkçe tercüme ve şerh olan Abdülbâkî Gölpınarlı'nın tercüme ve şerhi de (Mesnevî ve Şerhi, Ankara- 1989, ikinci baskı, I-VI) bu nüshadan yapılmıştır. Bu sebeple, kolaylık olması bakımından befitlerin Gölpınarlı'nın tercümesindeki sayfa numarasını da dipnotlarda parantez içerisinde gösterdik.

    Aranılan metnin kaynağından kolaylıkla bulunabilmesini sağlamak maksadıyla, Fusûsu'l-hikem'de bölüm (fass) yerlerini ve Mesnevî'de de beyit numaralarını dipnotta diğer bilgilerle birlikte verdik. Ayrıca, bu iki kaynağımızı dipnotta, ilk yer hâriç, kendi İsimlerini zikrederek vermeyi, müellif ismi ve a.g.e., şeklinde yazmaya tercih ettik Diğer kaynaklarda normal teâmüle uyduk.

    İmlâda, mümkün olduğunca kelimelerin günlük Türkçe'deki telaffuzunu dikkate aldık. Arapça ve Farsça'dan dilimize geçmiş kelimeleri dilimizde kullanıldığı şekliyle yazmaya çalıştık. Ancak, Arapça ve. ya Farsça şahıs ve kitap isimlerinin yazılışında o dilin telaffuzunu esas aldık. Bu sebeple uzun okunması gereken a, u, i harflerinin üzerine "şapka (A)” işâretini koyduk. Gerekli yerde Ayn harfini "ters apostrof (')” -ve elif harfini de "apostrof (')” ile gösterdik.

    Çalışmamızda ancak yukarıda isimleri zikredilen peygamberleri işleyebildik. ASLINDA DİĞER PEYGAMBERLERLE İLGİLİ OLARAK HER İKİ ESERDE DE, AYRI BİR ÇALIŞMANIN KONUSU OLACAK DERECEDE FAZLASIYLA MATERYAL BULUNMAKTADIR. Bu sebeple biz çalışmamızı sadece ismi zikredilen peygamberlerle sınırlandırdık. Ayrıca, konuları işlerken, aynı konuyla ilgili, müelliflerin diğer eserlerindeki görüşlerini de, çalışmamızın en azından hacim açısından böylesi bir metot için uygun olmayacağı düşüncesiyle, almadık/alamadlk.

    Şüphesiz ki, her konu değişik şekillerde çalışılabilir ve aynı konu da farklı seviyeden çalışmalar ortaya konabilir. Biz çalışmamızın mükemmel olduğunu iddiâ etmiyoruz. Ancak, elimizden geldiği kadarıyla ve imkânlar ölçüsünde bir şeyler ortaya koymanın çabasını verdik. Bu sebeple, bütün titiz olma gayretlerimize rağmen, hem şeklî açıdan (imlâ, yazım, ifâde... yanlışları), hem de muhtevâ açısından eksiklerimiz ve yanlışlarımız mutlak olmuştur. Bunları peşinen kabul ettiğimizi, tenkitlere açık olduğumuzu belirtirken, görülen kusurların tarafımıza bildirilmesini istirham ediyoruz.

    İki güzîde sûfîyi; bir tasavvuf târihçisinin, bu alandaki diğer araştırmacıların hislerine de tercüman olan ifâdesiyle, "tasavvufî düşünce kendileriyle zirveye çıkmış olan İbn Arabî ve Mevlânâyı * aynı anda çalışmak insana ayrı bir zevk veriyor. Bu duyguyu ve çalışmamızı tamamlamayı bize nasib ettiği için Cenâb-ı Hakk'a sonsuz hamd ediyor, sevgili Peygamberimize ve yakınlarına en güzel duâlarımızı yolluyoruz. Çalışmamızın gerek muhtevâsı ile ilgili fikirlerinden, gerekse basımı konusundaki yardımlarından dolayı meslektaşımız, gönüldaşımız, fikirdaşımız Prof. Dr. Mahmud Erol Kılıç'a şükranlarımızı ve bu konuyu seçmemizi tavsiye eden ve hem bu çalışmamız boyunca, hem de diğer ilmî çalışmalarımızda bizlere dâimâ rehberlik etmiş, kıymetli yardımlarını şahsımızdan hiçbir zaman esirgememiş olan Prof. Dr. Mustafa Tahralı Hocamıza da sonsuz teşekkürlerimizi sunmayı üzerimize bir borç biliriz.
    Dilâver Gürer
    Mayıs-2001 / KONYA






    1*. Kara, Mustafa, 'Tasavvuf ve Tarîkatler" T.C.T.A., İstanbul-1985, IV/984•
  • ... durum Rusları telaşa düşürmüştü. Rus Çarı IV. İvan, elçilerini İstanbul’a gönderdi. Elçiler, beraberlerinde getirdikleri değerli hediyeleri padişaha sundular.

    “Rus Çarı haşmetlû İvan’ın dostluk ve samimî duygularını getirdik” dediler, “Çarımız, tahta çıkışınızı kutluyor, tebriklerinin kabulünü istirham ediyorlar. Ayrıca Osmanlı Devleti’yle dostane münasebetler kurma arzusundadırlar.”

    Sultan Selim, elçibaşının konuşmasını sonuna kadar dinledi. Sonra birden şahin bakışlarını elçibaşının üzerine dikerek: “Biz dostluklara önem veren bir milletiz” diye gürledi, “Herkesle iyi geçinmek isteriz. Ancak dostlarımız, dostluklarında samimi olmalıdırlar. Astrahan yolu hacılarımıza kapatıldı, Kırım elçimiz Moskova’da alıkonuldu. Dostluk böyle mi olur? Varın, çarınıza söyleyin: Astrahan yolu açılır ve elçimiz serbest bırakılırsa, dostluğumuz devam eder. Yoksa atadan kalma haklarımızı kullanmakta tereddüt göstermeyiz.”

    Elçiler, padişahın isteklerini çara bildirdiler. Çar bütün şartları kabul etti.
  • Alâüddin-i Attar hazretleri, Buhara'da yetişen en büyük evliyadandır. Silsile-i aliyyenin on altıncısıdır. Asıl ismi Muhammed bin Muhammed Buhari’dir.

    Zengin babası vefat edince, oğullarına miras olarak çok fazla mal kaldı. Fakat Alâüddin hiç miras kabul etmeyip, Şah-ı Nakşibend Muhammed Behaeddin-i Buhari’ye talebe olmayı tercih etti. Gidip halini arz etti ve talebeliğe kabul buyurulmasını istirham eyledi. Behaeddin Buhari hazretleri ona nazar edip, (Evladım bizim yolumuzda mihnet ve sıkıntı çoktur. Dünyayı ve nefsini terk edebilecek misin?) buyurunca, hiç düşünmeden, (Yapmaya hazırım efendim) dedi. (Öyleyse bugün bir küfe elma al, kardeşlerinin mahallesinde sat!) buyurdu.

    Elma sattı
    Alâüddin, soylu ve tanınmış bir aileye mensup olmasına rağmen, kibirlenmeden, kardeşlerinin mahallesinde, bağıra bağıra elma sattı. Ertesi gün hocasının huzuruna gelerek, (Emirlerinizi yerine getirmeye çalıştım efendim) dedi. Hocası, (Bugün de kardeşlerinin dükkanı önünde satacaksın) buyurdu. "Peki efendim!" diyerek, ağabeylerinin dükkanı önünde bağıra çağıra elma satmaya başladı. Ağabeyleri, (Bizi elâleme rezil etme, para lazım ise, istediğin kadar verelim, mirasından da fazlasını al, fakat bu işi bırak) dediler. Onları hiç dinlemeyip elma satmaya devam etti. Ağabeyleri, (Madem satacaksın, bizim dükkanın önünde satma!) dediler. O yine dinlemedi. Hakaretler ederek, onu dövdüler. Fakat o, hiçbir şeye aldırış etmedi. Hocasının emrine uymaya devam etti. Ertesi gün hocası, (Artık bu iş tamam) diyerek elma satışı işini bıraktırdı ve onu talebeliğe kabul buyurdu.

    Alâüddin-i Attar hazretleri anlatır:
    (Hocam beni kabul edince, onu çok sevdim ve sohbetlerinden ayrılamayacak hâle geldim. Bir gün bana, (Sen mi beni sevdin, ben mi seni sevdim?" buyurdu. (Bu aciz hizmetçiye iltifat ederseniz, o da sizi sever) dedim. (Az bekle!) buyurdu. Bir müddet sonra, kalbimde ona karşı sevgiden eser kalmadı. O zaman, (Sevginin kimden olduğunu anladın mı) buyurdu.

    Eğer maşuktan sevgi olmaz ise aşığa,
    Aşığın muhabbeti kavuşturmaz maşuğa.

    Talebeliğe kabul edilince, canla başla hizmet etti. Talebelerin arasında parmakla gösterilenlerden oldu. Hocası onun derecesinin çok yüksek olduğunu bildiği için, bir gün hanımına, (Kızımız büluğa erince haber ver) buyurdu. Kız büluğa girince, hocası, talebesi Alâüddinin odasına gitti. Eski bir hasır üzerinde kitap okurken gördü. Başının altına koyduğu bir tuğlasından başka bir şeyi yoktu. Hocası, (Eğer kabul edersen, büluğa gelmiş bir kızım var. Seninle evlendireyim) buyurdu. Alâüddin, (Büyük lütuf buyurdunuz. Fakat görüyorsunuz, hiçbir şeyim yok) dedi. Hocası, (Kızım sana takdir edilmiştir. Rızkınızı da, Allahü teâlânın göndereceği bildirilmektedir) buyurdu. Bir müddet sonra evlendiler.

    Nehre atladı
    Behaeddin-i Buhari hazretleri, talebeleri ile kıra çıkmıştı. Yolda bir nehirden geçiyorlardı. Nehir yeni yağan yağmurlarla taşıp kabarmış, ağaçları kökünden söküp götürüyordu. Hocaları (Alâüddin atla!) buyurdu. O da, hemen nehrin içine atladı. Sularda kayboldu. Talebeler şaşkınlık içinde idi. Ancak hocalarına bir şey soramadılar. Hocaları, kır gezisinden akşam üzeri geri dönerken, köprünün yanına gelince, (Bir eksiğimiz var mı?) diye sordu. Talebeler de, (Evet) dediler. Hocaları elini uzatarak; (Alâüddin gel!) buyurdu. Alâüddin nehirden çıktı. Elbiseleri bile ıslanmamıştı. Hocaları, (Bakın, nehir, kökleri sağlam olmayan bütün ağaçları söküp götürüyor. Fakat Alâüddin'in kökü sağlam olduğundan onu götüremedi) buyurdu.

    Alâüddin-i Attar hazretleri buyururdu ki:
    (Maksada ancak hocanın, rızası ile erebilir. Talebeye, bütün işlerini hocasına bırakmak düşer. Hocasının yanında bir tercihi olmamalı. Allah adamları ile sohbet aklı artırır, onları görmek için iki günü geçirmemelidir.)

    Vefat edince, rüyada gördüler. (Allahü teâlanın bize verdiği nimetler çoktur. En küçüğü şu ki: Kabrimin 40 fersah (240 km) uzaklığına defnedilmiş olan müslümanların, şefaatim ile affolunacağı bildirildi) buyurdu.
  • Ama efendiler, bizim askerimiz, yüzyıllardan beri intikamını savaş neydanında almayı öğrenmiş bir askerdir. Onun için yüce heyetinizden istirham ediyoruz, düşmanın seviyesine inmeyelim.
    Turgut Özakman
    Sayfa 173 - Bilgi Yayınevi
  • "Akıl Bir Alettir" diyor

    Bediüzzaman Said Nursî Hz.leri

    Bir Alet Yanlış Kullanımı Yüzünden Derde düştüğümüz
    Ve Bir de Hayal diye bir cihazımız var
    Onu da yanlış kullanıp yine günaha düşüyoruz
    Efendim Bunların doğru Kullana bilmek İçin ve daha Fazlası için
    Asa-yı Musa Büyük Boy Risale-i Nur Külliyatını Okumanızı Ve Bu Fakire de Dua Etmenizi İstirham Ediyoruz ...



    ----
  • Düşman ordusu, gerçekten, her yenilginin acısını, gerideki masum ve silahsız insanlardan çıkarmayı, köyleri yakıp yıkmayı şiar edinmiştir. Ama efendiler, bizim askerimiz, yüzyıllardan beri intikamını savaş meydanında almayı öğrenmiş bir askerdir. Onun için yüce heyetinizden istirham ediyoruz, düşmanın seviyesine inmeyelim..."