• 496 syf.
    ·2 günde·Beğendi·8/10
    Asla Vazgeçme'yle ilgili ilk söylemek istediğim şey güzel ve başarılı bir metin olduğu. Ancak efsane yazar J.K. Rowling'in Harry Potter serisinden etkilenip yazıldığı o kadar çok belli ki. Kitabın Harry Potter serisiyle sayısız benzerliği bulunuyor. Öyle ki Rowell'ın Harry Potter daki bazı karakterleri alıp temel özelliklerini koruyup kendi bakış açısına göre yeniledikden sonra Asla Vazgeçme'ye koyduğunu söylemek kesinlikle yanlış olmaz. Ben kitabı okurken sürekli Harry Potter serisi ile karşılaştırmaktan geri duramadım, çünkü hemen herşey size o kitabı hatırlatıyor. Bu kitabın bir Hayran Kurgusu olduğunu söylüyorlar. Ben buna katılmıyorum. Eğer öyle olsaydı bunu kendisi de belirtirdi heralde. Ben Rowell'ın Rowling'e saygı gereği bir kaç kelimeyle onun eserlerinden ilham aldığını belirtmesini isterdim. Bunu yapmaması üzücü olmuş.
    Fangirl'ü okuduysanız bu kitabın sonu size muhtemelen sürpriz olmayacaktır. Gerçi kitapta' da olaylar çok fazla gizlenmeye çalışılıyormuş gibi gelmedi bana. Eğer Fangirl'ü okumadıysanız önce bu kitabı okuyarak okuma zevkinizi arttırabileceğinize inanıyorum. En başta da belirttiğim gibi kitap gerçekten başarılı ve güzel bir kitaptı, yazarın diğer kitapları gibi bu kitabını da çok keyif alarak okudum. Merak edip okumak isteyenlerin de keyifle okuyacağını düşünüyorum.
  • 184 syf.
    "Hasretinden Prangalar Eskittim "

    Kitabıyla Ahmet Arif'in şiiri de gün ışığına çıktı .Sevdiği, Leyla'sına mektubu ulaşsın diye yirmi beş kuruşluk posta pulu için iki saat hamallık yapan güzel insanın anısına...
    Ahmed Arif (1921 - 1991) Diyarbakır doğumludur. Ortaöğrenimini Afyon Lisesi 'nde tamamladı. Ankara Üniversitesi Dil ve Tarih Coğrafya Fakültesi' nde felsefe eğitimi yaparken dönemindeki karışıklıklar nedeniyle iki kez tutuklanmış ve eğitimini yarıda bırakmak zorunda kalmıştır.

    "Hasretinden prangalar eskittim" diyerek üç kelimeyle dünyalari özetleyen şair.
    Hasretinden prangalar eskittim

    Seni, anlatabilmek seni.
    iyi çocuklara, kahramanlara.
    seni, anlatabilmek seni,
    namussuza, haldan bilmez,
    kahpe yalana.

    ard - arda kaç zemheri,
    kurt uyur, kuş uyur, zindan uyurdu.
    dışarda gürül gürül akan bir dünya...
    bir ben uyumadım,
    kaç leylim bahar,
    hasretinden prangalar eskittim.
    saçlarina kan gülleri takayım
    bir o yana,
    bir bu yana...

    seni bağırabilsem seni,
    dipsiz kuyulara,
    akan yıldıza,
    bir kibrit çöpüne varana,
    okyanusun en ıssız dalgasına
    düşmüş bir kibrit çöpüne.

    yitirmiş tılsımını ilk sevmelerin,
    yitirmiş öpücükleri,
    payı yok, apansiz inen akşamdan.
    bir kadeh, bir cigara, dalıp gidene,
    seni, anlatabilsem seni...
    yokluğun, cehennemin öbür adıdır
    üşüyorum, kapama gözlerini...

    Buram buram Anadolu kokan bir şiir kitabı. Kitaplığımda uzun zamandır duran okumayı ertelediğim bir kitaptı.
    İyi ki daha fazla ertelemeden okumuşum.
  • I

    Kimbilir hangi ürkek mevsimi alırsın
    gizlice odalara,
    saçların balkonları terk edeli kimbilir
    ne kadar olmuştur?
    -annene göstermeden aşağı akardı saçların
    kaç kez eksilip çoğalırsın dişlerini fırçalamayı
    ezbere bildiğin günlerde…

    Mor bir kedi geceyi sıyırarak geçiyordur
    kuyruğunda teneke yıldızlar
    düşlerinle buluşurken lanetli aynalarda
    söylesene hangi ürkek mevsimi alırsın
    gizlice odalara…

    Ne gece yer rüşveti ne ben
    Söz! Annene söylemem…

    II

    Yüzüm
    hangi dağa baksam
    içinde öfkelerinden habersiz
    korkunç atlar gezdiren
    bu sessiz, yıldızsız.
    Yüzüm
    hangi yola çıksam
    bu yetim avlusu, bu ateş
    bu ağlamaklı şey.

    III

    Hiç gürbüz
    hiç pembe yanaklı
    sayfalarımız olmadı mı bizim?
    Biz hiç mavi kalacak bir mevsime
    çıkmamış mıydık yorgun yokuşlardan
    kışın?

    Kendiliğinden gelen sözcüklerin misafirliğini
    ne çok severdin,
    Nasılsın…
    Bugünlerde ben iyi gibiyim
    yorgun gri kaideler arasında
    hüzünlü bir yeşilim,
    Ya sen…
    Sen… Nasılsın?
    Göğsündeki ağrılar nasıl?
    İyi misin?

    IV

    Ben hangi kelimeye açsam ağzımı
    Ben hangi kelimeyi nereye koysam
    Bir sonbahar konaklar sesimde.

    Ben hangi kelimeyle girsem akşama
    Ben hangi kelimeyle nereye gitsem
    Yokluğunun renginde depremler düşer boynuma.

    Ben hangi yaprağın ince hüznüyüm
    Sen hangi sersem haydut…


    Birhan KESKİN
  • beni hızlı bir hareketle kendine doğru çevirdi, bir eli popomda, diğeri sırtımda beni merhametsiz bir tutkuyla öpmeye başladı. Dili dilime karışıyor, yeni bir yöntemle dans ediyordu. Kolları beni sarmaya devam ederken beni bir yere doğru götürmeye başladı. Nereye gittiğimiz umurumda bile değildi. Olmak istediğim tek yer onun kollan ve dudaklarıydı. Bu anın içinde kaybolmak sadece, onunla olmak istiyordum. Tanrım, kayboluyordum. dudakları şehvet ve tutkuyla kaybolmama neden oluyordu. Ardından elleri vücudumu sıkıca saran elbisemin altına ulaştı ve eteğimden tutup kalçalarımdan, göğüslerimden yukarı doğru çekerek bir kenara fırlattı ve beni kütük sütunlardan birine doğru itti. Tek eliyle iki elimi birden kavradı ve ellerimi başımın üzerinde birleştirdi. Diğer eli ise kalçamı okşuyordu. Dudaklarını dudaklarımdan çekip göğsüme doğru eğildi. Sutyenimin üzerinden hissettiğim dişleri vücuduma adeta elektrik şoku veriyordu. Arkamdaki sert odun ve duyarlı tenime attığı ısırıklar birleşerek güçlü duygulara ve tümüyle uyanmama neden oluyordu. Parmakları külotumun üzerinde dolaşmaya başladıktan kısa süre sonra çoktan ıslak ve istek dolu bir hale gelmiş olan aralığıma ulaştı. Ah, çok ıslaksın. Dudaklarımı yalayıp, temizlemek istiyorum. İçinde olmam gerek. kolona dayadığım vücudumla kıvranarak. Ellerim... Konuşamıyordum. Sana dokunmalıyım. Çıplak olmalısın. Dudakları dudaklarıma yeniden geri döndü ve alt dudağımı ısırarak emmeye başladıktan sonra ellerimi serbest bırakarak, Tamam, dedi. Ben gömleğinin düğmelerini çözmeye başladığımda o, ceketini çıkarıyordu. Ellerim o kadar istekli ve hızlıydı ki, düğmelerden birini kopardım. O an durup, Üzgünüm, dedim. inleyip kalan bütün düğmeleri kopartarak gömleği çekti. Etkileyici ve çok seksiydi. Ellerim, göğsüne dokunduğunda, avuçlarımı sıkıca bastırarak karın kaslarına doğru indim. Teni alev gibiydi, sertliği benim yumuşak hatlarında tam bir tezat ve uyum içindeydi. Ellerim bedeninde dolaşırken, onun elleri de benimkinde dolaşıyordu. Sütyenimi kaldırıp göğüslerimin altına doğru çekti ve güçlü, sert elleriyle avuçlamaya başladı. Göğüs uçlarım anı tutkuyla sertleşmeye başlamışlardı. Parmaklarının dokunuşu ise dizlerimin titremesine ve kalçalarımın hareketlenmesine neden oluyordu. yeniden inleyerek geriye doğru çekildi. Siktir, bu şekilde harika görünüyorsun. Göğüslerin sanki benim için dikiliyor ve bacakların, aralarında olmam için yalvarıyorlar.

    Ona doğru yaklaştım, sıcaklığından uzak kalmaya dayanamıyordum. Ona ulaştığımda şaşkınlığım arasında beni kavradı ve omzunun üzerine attı. "Senaryoyu değiştirme zamanı, dedi. Yürürken konuşmaya devam ediyordu. "Küçük bir tur yapalım. Orası mutfak, banyo ve burası yatak odası, dedi. Boynumu uzatıp, yanından geçtiğimiz odalara doğru baktım ama merak etsem de, onların pek de umurumda olduğunu söyleyemezdim. Yatak odasına geldiğimizde beni omzundan indirip, yatağın üzerine bıraktı. Sana bütün odaları göstermeyi planlıyordum ama şimdilik en çok zamanımızın geçeceği bu odayı görmen yeterli. Etrafa bakmadım bile. Hafifçe doğruldum ve dirseklerimi arkama götürerek destek aldım. kemerini çözüp, pantolonunu çıkarırken gözlerim ona kilitlenmiş bir haldeydi. Slip külotunun altında sert ve güçlü görünüyordu. Onu çıkarmasını beklerken ağzım sulanmaya başlamıştı. Ama çıkarmadı. Onun yerine, Arkanı dön, diye emretti. Göbeğimin üzerinde dönerken adeta aklımdan önce ona vücudum itaat ediyor gibiydi. Dizlerinin ve ellerinin üzerinde yüksel. Tanrım, dominant olduğunda beni adeta çıldırtıyordu. Dizlerim, üzerinde doğrulurken heyecan titriyorlardı. Arkam dönük olduğundan onu göremiyordum. Elleri kalçalarıma dokundu ve külotumu dizlerime kadar indirdi. Öne doğru eğilip, sutyenimin kopçasını çözdü. Sütyenimin askıları dirseklenme doğru düştüğünde onu orada bıraktım. Hareket etmek istemiyor, vucudunun dokunuşunun tadını çıkarmak istiyordum. Bu sırada popoma değen çıplaklığından, arkamı döndüğümde slıp külotunu çıkarmış olduğunu anladım. İç güdüsel olarak, dizlerime düşen külotumun izin verdiği kadarıyla bacaklarımı araladım gögüslerimi okşayarak bacaklarımın arasından tüm sertliğiyle kapılanma bastırmaya başladı. Darbeleri daha sertleştiğinde ve her seferinde biraz daha güçlendiğinde inleyerek daha fazlasını bekledim ama henüz olmasını istediğim yerde değildi.. Bu biraz yalvarma, biraz ağlama gibiydi. Lütfen, sana ihtiyacım var. Darbelerine devam ediyordu. Biliyorum, kıymetlim. Neye ihtiyacın olduğunu biliyorum. Ama ihtiyacım olanı vermiyordu., bacaklarımın arasındayken kıvranmaya başladım. Sana ihtiyacım var. İçimde ihtiyacım var. Bir daha söylersen, daha çok beklersin. lütfen. Kendimi kontrol edemiyordum, kelimeler kontrolsüz bir biçimde dudaklarımdan dökülüyorlardı. Birden geri çekildi. Sana bir daha isteme dedim, dedi ve sertçe popoma vurdu. Bacaklarımın arasından bir damlanın sızmaya başladığını hissettim. Popomun diğer yanağına yeniden vurduğunda zevkle bağırdım. Avuçlarını bastırıp, okşayarak popomdaki acıyı aldı. Eğer bir kez daha vurursa, orada gelebilirdim. Ama yapmadı. Ellerini geri çektiğinde vücudumun onun sıcaklığı olmadan, şaplakları olmadan ve ne yapacağını bilmeden ürperdiğini hissettim. Sonra aniden olmasını istediğim yerde, içimdeydi. Ama diliyle... Tatlılığı karşısında zevkle bağırdım ve bacaklarımın arasından baktığımda başının orada olduğunu ve dilinin hızla çalıştığım gördüm. Parmakları ise klitorisimde daireler çiziyorlardı. Umutsuzca ve aşkla daha fazlasını isteyerek kıvranmaya başladım. Bu işkence beni adeta çılgına çevirmiş, aynı zamanda nefes nefese haykırarak hızla ve güçlü bir biçimde gelmeme neden olmuştu. Sonunda istediğim gibi içimde olduğunda ben hâlâ gelmeye devam ediyordum. Sertçe bastırırken, Ah, Tanrım. Kahrolası bir şekilde sıkısın, dedi.

    Hızla bastırmaya devam ediyordu. Dizlerimin üzerinde durmakta güçlük çekiyordum ve o parmaklarını kalçalarıma bastırarak her darbede bütün vücudumu sarsmaya devam ediyordu. Parmaklarımı yatak örtüsüne bastırarak diğer sağanağın gelmesine izin verdim. O ise daha ileri gitmek için uğraşıyordu. Ben, yapamıyorum. Yeterince derine gidemiyorum, diye homurdandı. Ağzından çıkan her kelimeyle daha sert bastırmaya devam ediyordu. Daha derinde olmalıyım. Siktir, zaten yeterince derindeydi. Her darbesi doğru noktalan hedef alıyordu. Ellerim ve dizlerim zevkten şok geçirirken titremeye devam ediyorlardı. Bu sırada aniden durup kapı girişine kadar geri çekildi ve beni sırt üstü çevirdi. Dizlerimi düzeltti ve güçlü bir darbeyle ilerledi. Benimle gel, kıymetlim, dediğinde bu rica değil, emirdi. Birazdan. Benimle geldiğini söyle. Evet, dedim hızla soluk alarak. Evet, evet. Güzel, dedi ve ellerini popoma doğru götürüp, kalçalarımı hafifçe kaldırarak daha derine ulaştı. Şimdi daha önce hiç olmadığı kadar derindeydi. Hiç bu kadar öteye gitmediğine yemin edebilirdim. Gelmek üzereydim. bekle! Gözlerim kocaman olmuş bir halde güçlükle nefes alarak kendimi engellemeye çalıştım. Bekle, bekle, bekle," derken ritmi de artıyordu Bekle. Şimdi! İzniyle ışık hızında, tüm gücümle kendimi serbest bıraktım. derin ve güçlü sağanağını salarken, kaslarım onu sıkıca sarıyordu. Siktir! derken tüm gücünü, tüm varlığını ateşli bir tutkuyla içime akıtmaya devam etti. Ardından kendini yatakta yanıma bıraktı. Göğsü aldığı hızlı nefeslerle ve benimkiyle uyumlu olarak inip, kalkıyordu. Bir kaç dakika sonra, Bu... Bu... Muhteşemdi, diye düşündüm. cümlesini benim en sevdiğim sözlerden biri ile bitirdi ve İnanılmazdı, dedi. * * * Şimdi utanma sırası ona geçmişti. Gözlerini kaçırarak ayağımın tabanıyla oynayan ellerine baktı ve dudaklarında hafif bir gülümseme belirdi. Kollarımı gererek başımın üzerinde birleştirdim ve ayaklarıma bakarak varlığından bile haberim olmayan gerginliğin nasıl gittiğini hissettim.
  • Güzel bir gece yarısı idi. Yerler yeni yağmış karla gıcır gıcırdı. Bir müddet tiyatronun önünde durarak seyircilerin çıkmasını bekledim. Muayyen bir düşüncenin insan çehresine getirdiği değişikliği görmek kadar faydalı bir eğlence olur mu? Hususuyla bu değişikliğin mekanizmasını bilirsek...

    Bütün bu kalabalık saatlerce dünyanın en zalim eline düşmüştü. O ilk önce hepimizi güldüre eğlendire uyuşturmuş, sonra teker teker bütün yalanlarımızdan, parlak ve göz alıcı tüylerimizden soymuş, derisi yüzülmüş ve sadece adelenin kızıl ve tiksindirici hakikatiyle kalmış bir vücut gibi çırılçıplak bırakmıştı. Onun için piyesin sonuna doğru salon zaman zaman bir renkli avize gibi parlayan kahkahalara, sabırsız tepinmelere, alkışlara rağmen hakiki bir işkence yeri olmuştu. Ve şimdi bu çıplak kalabalık, çıkışın karışıklığı içinde, bütün varlıklarını sarsan kurtuluş hissini gizlemeye bile çalışmadan gündelik yüzlerini takınmaya, her zamanki adam olmaya çalışıyordu. Bunu bir dakika içinde yapan becerikliler vardı. Bunlar tebessümlerini iğreti diş gibi bir saniyede takan genç kadınlar, dalgın ciddiyetini bir hırka gibi anında giyen erkeklerdi. Fakat bu güç işi bir türlü beceremedikleri için yüzlerini elleriyle örterek yanlarındakilerine somurtanlar, herhangi bir meşgale içinde etrafı unutmuş görünenler, veyahut büyük bir panik içinde alabildiğine herkesten kaçmak için latettayin bir cihetle koşanlar daha çoktu. Genç bir kadın uzun azap ve tereddüt dakikasından sonra nihayet düzeltebildiği sesiyle yanındaki erkeğe: Bir otomobile atlasak, diye fısıldadı. Kendi kendinden kaçmak için ne lüzumsuz bir külfet... Kendi hakikati sanki karşısına oturacakmış gibi düşünüyordu. Bununla beraber ne çıkar? O zaten bunu biliyordu, buna alışkındı, maksat başkalarının görmemesiydi.

    İhtiyar bir adam daha kapıdan açtığı gazetesine yüzünü gömerek sendeleye sendeleye yürümeye başladı. Belli ki, uzun yaşama tecrübesi ona insanlar arasında kimse ile göz göze gelmeksizin sıyrılıp geçilmesi lazım gelen bazı anlar olduğunu öğretmişti. Bu akşam bu ihtiyarla konuşmayı ne kadar isterdim, ona bir kahve peykesinde benden kaçırmak istediği gözlerine gözlerimi dikerek her şeyi söyletebilirdim.
    Bu düşünceler içinde, yavaş yavaş evime doğru yürümeye başladım, sokaklar tenhalaştıkça, düşüncem mahrekini değiştiriyor, kendi üzerimde toplanıyordu. Tam bir vicdan muhakemesi şeklini almak üzere idi ki birdenbire hiç tanımadığım, bununla beraber yabancısı da olmadığım bir sesin:
    –Dostum, biraz yavaş yürü, ne olsa, senden yaşlıyım, diye bağırdığını işiterek arkama döndüm.

    O anda gördüğüm manzarayı, hakikaten bütün ömrümce unutamayacağım. Bütün ölülerim o gece canlanıp da karşıma çıkmış olsalardı bu kadar şaşırmazdım. Çünkü onlar bugün ölü olmakla beraber, hiç olmazsa bir gün yaşamışlardı. Bu gördüğüm ise sadece bir hayaldi, onu bir kitap sayfasında, bir tiyatro sahnesinde görebilirdim. Fakat bunların dışında bir sokak ortasında bir gece yarısı ona tesadüf etmek hakikatten çıldırtıcı bir garabetti.
    Bir kelimeyle Tartuffe, biraz evvel sahnede gördüğüm şekilde yeldir yepelek, sahneden inmiş ayaklarını sürüye sürüye peşimden koşuyordu. Soluyarak yanıma yaklaştı:
    –Amma da acele yürüyorsunuz... Zaten yorgunum, büsbütün yordunuz, diye söylendi ve teklifsizce koluma girerek sordu, daha çok var mı?
    –Nereye? dedim. Nereye gitmek istiyorsunuz?
    –Evinize, nereye gitmek isteyeceğim, besbelli ki sizinle beraber evinize gitmek istiyorum...Ve izah etti, sizi oyun esnasında gördüm, sadece dikkat kesilmiştiniz, her hâliniz beni hiç beğenmediğinizi gösteriyordu, biraz tuhafıma gitti, alâkadar oldum, oyun biter bitmez de peşinize takıldım...
    –İyi ama, dedim, siz bir hayal değil misiniz? Sahneden dışarıda nasıl mevcut olabilirsiniz ve nasıl peşimden koşarsınız? –Bir hayal yahut hayal mahsulü olmam, sizinle biraz meşgul olmama, biraz oturup hoşbeş etmemize mani olmaz ki, siz nesiniz sanki, durée'si benden biraz daha kısa bir hayalden başka nesiniz?
    Sonra etrafına bakarak:
    –Ne karanlık eciş bücüş sokaklar bunlar, diye söylendi. Zaten bütün hâlinizden böyle yerlerde oturduğunuz belliydi... Hâlâ gelmedik mi? –Geldik, geldik dedim...İşte şu gördüğünüz evin en üst katında oturuyorum...
    –Yani tavan arasında?..
    Hiddetle homurdandım:
    Ona benzer bir şey...Buyurun.

    Hiç gizlemeyi düşünmediği bir istihza ile: –Bittabi öyle olacak... diye mırıldandı.

    Hiddet ve hayretten ne yapacağımı bilmez bir hâlde odama çıktık, bununla beraber o zamana kadar hiç de beni rahatsız etmeyen odamdan şimdi biraz mahçuptum. Oda darmadağındı ve oturabilecek birkaç iskembeyi dağınık kitaplar, müsveddeler zapt etmişti. Elektriği yakarak:
    –İşte, dedim, bendehaneniz burası, siz şüphesiz daha rahat ve süslü yerlere alışmışsınızdır. Fakat rahatsız olursanız sizi benim davet etmediğimi düşünerek affedersiniz, şimdi kendinize bir yer bulmaya çalışın, isterseniz şu on iki ciltlik külliyatı kaldırarak sandalyeyi size boşaltayım.

    O beni dinlemeden saygısız bir tavırla odanın içinde aşağı yukarı dolaşarak konuşuyordu.
    –Fena değil...Hiç de fena değil... Oldukça zengin bir kütüphaneniz var, anlaşılıyor ki ruhunuzu iyi besliyorsunuz. Bana kalsa vücudunuzu besleseniz daha iyi olur ama yine siz bilirsiniz. Eliyle yastığımın altından bir kitap çıkararak:
    –Kitaplarınız o kadar çok ki, sizi bir gün yatağınızdan kovabilirler. Ne hacet, geniş ve mesut hayattan bu tavan arasına sürdükten sonra...Mamafif üzülmeyin, insanlardan uzaklığınıza mukabil, göklere yakınsınız, pencerenizden muhteşem gruplar, sakin bir liman...filan seyredebilirsiniz –iğrenç bir tebessümle– meğerki siz karşı evdeki komşu kızının çamaşır değiştirmesini seyretmeyi tercih etmeyesiniz?
    –Hayır, dedim, karşıda sakat ve bekar bir ihtiyar adam oturur.
    –Oh ne alâ, tebrik ederim, tesadüf faziletlerinize hürmet ediyor, zaten ben de böyle tahmin etmiştim, diye bir daha alay etti. Sonra duvara asılı elbiselerimi muayeneye başladı.
    –Bir, iki, üç...Bak bu cidden şayan–ı dikkat, üç beş kat elbiseniz var, aferin! Bu kadar olsun düşünebilmişiniz, hiç ümit etmezdim doğrusu...Anlaşılan şu küçük bavulda da çamaşırlarınız, filan olacak... Fakat bir şeye hayret ediyorum. Elbise, çamaşır, kitap... Bütün bunlar iyi ama, maskeleriniz nerede?..

    Karşımda acayip ve çok ciddi bir üzüntüyle durmuş cevabı bekliyordu:
    –Ne maskesi? diye kekeledim.
    –Ne maskesi olacak, basbayağı, yüzünüze taktığımız maskeler... Sabah akşam bu çehreyle gezmiyorsunuz ya... Elbette sizin de zaman zaman değiştirdiğiniz bir kaç yüzünüz vardır. –Heyhat, dedim, maalesef bir tek yüzün vardır ve bütün ömrümce onu taşıdım...
    –Tecrübesizlik, dedi, tecrübesizlik, beceriksizlik, ne isterseniz diyebilirsiniz. Ve sonra aşıkâr bir hayırhahlıkla tabiat dersi verir gibi:
    –Bir insanın behemehâl birkaç yüzü olmalıdır. Mustarip, neşeli, vaatkâr, hayırhah, hürmetli, minnettar, dost, münker tehdit edici, velhasıl zemin ve zamana göre takabileceği ve taktığı anda kendisini hedefine en kısa şekilde götürebilecek yüzler... Anladınız mı genç adam!...Tek yüzlü hayat olmaz. Lakin görmüyor musunuz ki yardımcı yüzleriniz olmadığı için çehreniz daha bu yaşta ihtiyarlarımış, bitmiş, buruşuk ve çizgi içinde kalmış. Onu dinlendirmeniz, zaman zaman değiştirmeniz lazım. Düşünün bir kere, sevgilinizi, amirinizi, maiyetinizdeki adamı, düşmanı ve dostunuzu hep aynı yüzle karşılamanın tehlikesini düşünün.

    Yanı başıma, yatağa oturarak devam etti: –Evet bence en büyük eksikliğiniz bu... Hayatınızın ihtiyaçlarına göre maskelerinizin olmaması, şimdiki vaziyetinizde hiç olmazsa size yarım düzine maske lazım, bunları derhâl tedarik etmelisiniz. Anlıyor musunuz, en kısa zamanda. Bunları bir kere buldunuz mu bütün işleriniz yoluna kendiliğinden girer, bu tavan arasından kurtulursunuz. Her sabah sabah sakat komşunuzu selamlamaktan, hayat üzerine acı mülahazalar yapmaktan kurtulursunuz, servet, saadet, neşe evinizin devamlı misafirleri olur... Beyhude itiraz etmeyin, sonsuz bir hayat aşkınız var, gözlerinizin parıltısından belli... Dudaklarınız yaşamak susuzluğu ile yanıyor ve siz beceriksizliğinizden birtakım hurafelere saplanmış, kendi kendinize aldanmaya çalışıyorsunuz.

    Daha ziyade dayanamazdım:
    –Sus... diye haykırdım, sus ve sükûnumu bozma, ben bu tavan arasındaki zengin inzivamdan mesudum, mahrumu olduğum fâni nimetlerin yerine ebedi lezzetler dolduruyor, geçici olan saadetlerden uzak olmuşum ne çıkar temiz ve asil ruhun...
    –Budala... dedi, kelimesine inanmadığın şeyler söylüyorsun seni de tanımadım mı sanıyorsun, tiyatroda yanıbaşındaki genç kadına nasıl baktığını, onun en küçük hareketlerini nasıl gözden kaçırmamaya çalıştığını görmedik mi sanki? Ne hacet, bütün ömrün istemenin ve istediğini yapmamanın azabıyla geçmiyor mu?...

    Daha fazla dinlemekliğim mümkün değildi, sus, dedim, sus ve evimden git, sen bir şeytansın...

    Müthiş bir kahkaha savurdu:
    –Hayır, dedi, şeytan ben değilim, şeytan eğilmesini bilmez ben eğilmesini bilirim, su gibi akarım.... Asıl şeytan sizsiniz. Siz, manasız ve budala gururunuzla oturduğunuz hayat sofrasından bir lokma bile tatmadan kalkıp gidenler. Sonra sesini alçalttı, haydi, dedi, Allah'a ısmarladık, bu gece için bu kadar yeter, işlerim var gidip daha elbise değiştireceğim, bir yere davetliyim.

    Gündüz, nu.16,Temmuz1937,s.115–118
  • 132 syf.
    ·2 günde·10/10
    Sebahattin Ali'nin daha öncede okumuş olduğum öykülerinden seçmeler yapılmış. Ama ben tekrar okumaktan keyif aldım asla sıkılmadım. Tekrar tekrar okuyabilirim her defasında farklı bir haz alacağımdan eminim. Olay ve kişiler olduğu gibi orjinalliğini bozmadan yoruma kaçmadan çoğu zaman anlatıcının dilinden olduğu gibi aktarmış. Değirmen öyküsünde anlattığı birine kalbini verebilirmisin dediği yerde kaç kere sevebilirsin kaç kişiye kalbini verebilirsin? Sorularının ne kadar derin anlamlı ve aynı zamanda ne kadar sığ anlamlı olabileceğini öykünün sonunda çok güzel bir şekilde okuyucunun kalbine dokunarak gözler önüne sermiş. Kırlangıç hikâyesinde ise farklı olmanın farklı düşünmenin nasıl bir yalnızlık olduğunu anlatırken aynı zamanda yaşam felsefesi üzerine derin düşünmeye sizi sevk ediyor.
    Tabiki tek kelimeyle muhteşem kalemini konuşturmuş. Bütün gökyüzündeki yıldızları bile hak ediyor. Mutlaka okumanızı tavsiye ederim