• "Kalbin, acı çekeni görmekten zevk alma eyleminin ötesinde, yapabileceği daha kötü, daha alçak bir eylem olmasa gerek."

    Dikkat! Dikkat! Birazdan okuyacağınız inceleme hem somut hem de soyut olarak derin ve bayağı uzun olacaktır. Bunu bilerek okumaya başlamanız veya başlamadan burada bırakmanız sizin tercihiniz olacaktır. Müessesemiz hiçbir şekilde mesuliyet kabul etmeyecektir. En azından bu konuda etmeyecektir. Uyarımı da yaptığıma göre başlayabilirim.

    Dip Not 1: İki alıntı hariç diğerleri link şeklindedir. Alt alta olanlar birbirinin devamıdır. Boşluk varsa başka bir dala atlanmış demektir.

    Dip Not 2: Uzunluğun ve derinliğin iki sebebi var.
    1-) Olur da bunu okuyacak çılgınlar çıkarsa diye birçok bakış açısı sundum. En azından bir tanesi, bir çılgının kitaba yönlenmesine vesile olur diye umuyorum. Kısacası birden fazla kör atış yaptım.

    2-) Kitabın oluşturduğu düşünceleri yazmak ve paylaşmak istedim. Hepimize bol şanslar diliyorum.

    İyi-kötü kelimelerinin anlamlarını yüzyıllardır şekillendiriyoruz. Her geçen gün herhangi biri/birileri tarafından boşluklar dolduruluyor. Bazen de boşluklar keşfediliyor. İyi ile kötü, bana gelene kadar milyonlarca kez farklı anlamlara sahip oldu. Bana geldiğinde de farklılaştı. Bende kaldığı sürece de farklılaşacak. Ve en son benden gittiğinde de farklı olacak. Bunun önüne geçemem. Ki geçmek de istemem. Bireysel güzellikler ile çirkinliklerin, kısacası özelliklerin yansımasını barındıran yegane kelimelerdir. Birinin, birilerinin ya da durumların üzerindeki düşüncelerini anlamamızı ve kendimizle bağdaştırmamızı sağlayan soru zamirleri ve sıfatlarıdır. Bazen de tam tersi etki yaparak uzakta tutmaya vesile olur. Günün sonunda her şey bizim için iyi-kötü olarak değerlendirilmeye tabii tutulur. Var olduğumuz sürece her olguda, her durumda ve her kişide yapacağımız bir düşünce süreci bu. Her birimizin düşünme şekli ve düşünceyi şekillendiren unsurları farklı olabilir. Sonuçta neredeyse tamamen metafiziksel bir süreç. Ki bana göre tamamı öyle. Buna mukabil iyi ile kötünün sahip olduğu anlamlar ile yorumlar sonsuz sayıda olabilir. Fakat tüm farklılıklar ile kişiselleştirilmiş yorumlamalara rağmen ortak ve/veya benzer bir şeyler yok mu? Tabii ki var. Tıpkı vücudumuz gibi. İçerisindeki hücreler, organlar ve işlevleri, mekanizmalar vs. neredeyse hepsi aynı iken ortadaki sonuçlar tamamen birbirinden farklı. Benim bahsetmek istediklerim de bu benzerliklere yönelik olacaktır. Özellikle geçmişi en geriye gidenlerden bir tanesi. Bu benzerlik bana göre yüzyıllardır yanlış bir yorumlamaya veya inanışa dayanıyor. Neyden mi bahsediyorum? Acı. Acı, yüzyıllardır varlığı yadsınmaya çalışılan kötü bir duygu olarak düşünülmüş ve/veya inanılmıştır. Neden peki? Çünkü bilincimizin, bedenimize ya da metafiziksel olarak kendimize yoğunlaşmasını kaçınılmaz kılıyor. Acı olduğu sürece onu ve onun etkilerini düşünüyoruz. Ona göre hareket ediyoruz veya edemiyoruz. Bu da varoluşumuzun ve hayatımızın olağan akışına indirilmiş bir darbe gibi yorumlanıyor. Her canlı kendi bedeni ve yapabildikleri hakkında az veya çok bilgiye sahiptir. Eski dönemlerde de böyleydi. Ancak o dönemlerde yaşamış olanların bizden daha zor bir konumda olmalarına sebep olan bir eksiklik vardı. Aktarılmış ve aktarılan bilginin azlığı. Keşfetmenin her an ve her yerde olduğu zamanlardı. İnsan beyni açısından tam bir şölen havası yani. Her yerden sürekli gelen girdiler, bilinçte hayranlık uyandıran bir havai fişek gösterisi gibi etki yapıyor. Beyindeki nöronlar ise yıldızlar gibi parlıyor. Tam o anda simsiyah bir gülün kokusu ve güzel görüntüsü zihne ulaşıyor. Cazibeye dayanamayan birey güle yaklaşıyor. Ellerini uzatıyor. Acı dolu bir irkilme ile geri kaçıyor. Parmaklarda kanama başlıyor. Aynı anda acı da ortaya çıkıyor. Az önce olmayan duygusal ve fiziksel durum bir anda oluşuyor. İlk başta oluşan şaşkınlık ve refleks hareketlerinden dolayı bilinç devreye biraz geç giriyor. Girdikten sonra ise olaydan önceki an ile olayın yaşandığı an kıyaslanıyor. Olaydan sonraki anla da kıyaslayarak kanaatini veriyor. Çünkü yaşanılan acı, olayın gerçekleştiği anda yoktu. O anda da tesir ile alakalı bilinç devrede olamazdı ya da farkındalık belirtemezdi. Tuttuğu güle bakıyor. Dikenlere bakıyor. Diğer elindeki parmaklara bakıyor. İki elinde de aynı hareketleri yaparak hissettiklerini karşılaştırıyor. Fark ediyor ki, acıdan dolayı kanayan eldeki hareketleri tam yapamıyor ya da yapmayı otomatik engelliyor. Diğeriyle aynı yapmaya çalıştığında da hem fiziksel hem de metafiziksel zorlama yapması gerekiyor ve acı artıyor. Gül, dikenleri, şekli, temas yüzeyi, kavrama şekli vs. aklına gelebilen her açıdan nedenler yorumluyor. Bu tecrübe ile edindiği bilgelik sayesinde güllere karşı daha dikkatli oluyor. Fakat o bilgi sayesinde beynimizin ilginç bir özelliği devreye giriyor. Bağdaştırma, kategorizeleştirme ve bütünleştirme. Bunlar ne demek oluyor peki? Şöyle anlatayım: Sivri uçlu diğer cisimlerden ve canlılardan uzaklaşma, bütün güllerin ve/ve dikenlerin elinde kanamaya sebep olacağını düşünme, elde duyulan acının ve benzerlerinin tekerrüründen mutlak suretle kaçınılması vs. bu şekilde öğrenilen bilgiyi her şeyin ucuna bağlıyor. Şimdi, bu acının çeşidi doğal bir acı. Doğal bir acı dediğim kişinin kendi kararı ile yaptığı bir eylemin ya da kişinin varoluşunun içine düştüğü coğrafyanın getirdiği bir acı çeşididir. Bu ihtiyaç duyulan bir acıdır. Çünkü gelişmeyi ve öğrenmeyi sağlar. Bir de doğal olmayan acılar var. Bu gül örneğinden giderek anlatayım. Parmakları kanayan bireyin çektiği acıyı, başkasına yönlendirme isteği ile oluşan acı. Yani, içindeki acının ve zayıflığın ortaya çıkardığı zarar verme isteği. O gülü kullanarak, gül hakkında bir şey bilmeyene gülün dikeni ile acı vermek ya da gülün dikeninin etkisini öne sürerek güle dair güzel olan her şeyden onu yoksun bırakmaya çalışması. Şimdi bunlar doğal olmayan acılar. neden doğal demiyorum diye soracak olursanız eğer; çünkü ihtiyacımız yok. Acı çektirenin buna ihtiyacı yok. Bu da hazzın şeytani yanına tekabül ediyor. Acı çektirilen bu durumdan dolayı belli bir bilgi edinmiş oluyor. Fakat iradesinin ve yönetiminin tamamı içeriden değildi. Acı çektirenin tesiriyle bu duruma düştü. Bu sayede kendine ve hatta karşısındaki insana dair bir şeyler öğrenmiş oluyor. Mamafih sonucunda fayda sağlamış olup olmadığı büyük bir muammada kalıyor. Daha sonra iki tarafta bu bilgileri önce beyinlerine, sonra DNA'larına ve sonrasında da çevrelerine yayılmasını ve yapışmasını sağlıyor. DNA ve çevresel faktörler ile nesilden nesile aktarılanlar arasında acı, en geniş yeri ve en büyük yanılgıyı oluşturuyor. Acının ve acıya sebebiyet veren durumların mutlak suretle zararlı ve kaçınılması gereken olgular olduğu kanaati yüzyıllardır bizimle. DNA'mızda ve çevremizde olan bu yanılgıdan kurtulmak çok zor. Ki ondan önce bunun bir yanılgı olduğunu düşünmemiz lazım. Ondan da önce kendimizin ve otoritelerimizin yanıldığını düşünmemiz ve kabullenmemiz gerekiyor. Ancak bu düşünme süreçlerinin başlamasını sağlayacak gerçek bir farklı düşünme yapısı ve korkuya rağmen devam etme cesaretini ya da şansına dışarıdan bu düşünceyi yakalayıp üzerine gitme cesareti gösterecek kaç kişi var ki? Varlığını geçelim böyle kaç kişi yaşamıştır ki? Ben sadece üç kişi düşünebildim. Buddha, Arthur amcam ve Dostoyevski. Bana göre acının sağladıkları hakkında en derine inmiş üç kişidirler. Çok kişiyi tanımadığım ya da düşüncelerine ulaşamadığım için de böyle düşünüyor olabilirim. Bu konu hakkında son bir örnek daha verip Arthur amcamın alıntılarını yazacağım. Acının doğal gelişimdeki zaruriyeti ile ilerletici etkisini insan yaşamında gösterdiği iki basit ve temel olguda ifade edeceğim. Ki bunlar hayattaki başlangıç dönemlerimize ait. Hatta bir tanesi tam başlangıç anımız ve sonrası. Evet, ilk travmamızdan bahsediyorum. Doğum. Güvenli ve kusursuz hizmetli olan anne rahminden çıktığımız anda ciğerlerimize hava dolar. Ciğerlere giren hava tüm hava keseciklerini ilk kez doldurur ve hücreleri ateşler. Yani oksijen yakımı başlar. Yanma hissiyatı ile birlikte acı gelir. Çocuk ağlar ve hayat başlamış olur. Diğer örnek ise bizi hayvanlar arasında eşsiz kılan bir özelliğimiz. İki ayak üzerinde durabilme yeteneği. Bir bebeğin iki ayak üzerinde durmayı başarabilmesi için kaç kere poposunun üzerine düştüğünü biliyor musunuz? En az 200. Neredeyse her biri acı ve hüsranla biten denemelerin sonucunda tüm yanlışları fark edip ayıklıyor ve bu denemeler sayesinde gerekli kas kuvveti ile koordinasyonunu oluşturuyor. Uzun lafın kısası, acı, varoluşumuzun nadide bir parçasıdır. Onun güzelliğini ve kendi güzelliğimizi, acının etkilerinin varlığı sırasında da sonrasında da olanlar sayesinde anlayabiliriz. Onun eksikliği, aklımızın noksanlığına sebebiyet verir. Zekâlı varlıklar olarak kendimiz bu hallere gelmiş ve dünyayı bu hallere getirmişken, zekâsız halimizle neler olabileceğini hesap edin.

    https://i.hizliresim.com/pnpygn.jpg
    https://i.hizliresim.com/Bz5JXp.jpg

    https://i.hizliresim.com/3znrYr.jpg

    Az önce iyi-kötü kavramları arasında yaşanılan git-geller beni başka bir noktaya daha sürükledi. İnsanın doğasına derin ve uzun bir yolculuğu içeriyor bu. Şu anda ve buraya hepsini yazmamın imkânı yok maalesef. Zaten hepsini anlatabilme imkânım olduğunu da düşünmüyorum. Gül örneğinde karşısındakine acı verenin karşıtı karakterin doğasına inmeye çalışacağım. Bu kişi yaptıkları ile diğerlerinden ayrıldığı gibi, yapmadıkları ile neredeyse tamamen sıyrılıyor. Acıya sebep olmama ve acıya sahip olanı rahatlatma. DNA'mızda sahip olduklarımızın değiştirilemez ve ayrıştırılamaz olduğundan eminim. Yani, şansımız ne düşmüşse oyuz ve onunlayız. Özümüzde iyi, kötü, zeki, aptal, hırslı, meraklı, korkak, kıskanç vs. bunlar gibi temel karakteristik özelliklerimizi değiştiremeyiz. Kıskanç bir kişinin düşünme şekli kendisine adapte olmuştur. Neredeyse hiçbir şeyin olmadığı bir ortamda bile kıskançlık duygusu yükselebilir. Aynı şekilde iyi-kötü ve diğer insanlar da varoluşlarını sürdürür. Doğarken sahip oldukları ile çevresini şekillendirirler. Dış dünyada bulunan her şey, daha doğrusu bizim kafamızın ve bedenimizin dışındaki her şey yine kafamızın tasavvurlarıdır. Merkezde her zaman kendimiz oluruz. Bilgileri biz toplarız. Hazları biz yaşar ve yaşatırız. Oksijeni biz tüketiriz. Yaşayan sadece bizizdir. Diğerleri yaşamımızın kurgusallığı içinde araçlar, gereçler ve/veya süslerden öte değildir. Bu düşünme şekli çocukluk döneminin sona ermesiyle ve zamanın ilerlemesiyle sarsılmaya başlar. Çünkü gerçeklik ve gerçekler denilen kavramlar bir an, hatta bir çok an bizi yakalamaya başlar. Ben merkezli inşa ettiğimiz her tasavvur ince ince sarsıntılar geçirmeye, kimi zaman da büyük bir yıkım başlar. Gerçek, hazlarına ve yararlarına göre dizayn edilmiş kurgusal gerçekliğin önüne bir duvar koyar. Bireyin canı sıkılmaya ve hafiften sinir olmaya başlar. Seçenekleri değerlendirmeye başlar. Ya duvarı ve dünyasını eski haline getirecektir ya da diğer taraflara çevirecek ve kalan sağlar ile idare edecektir. İki seçenek de kendinden sonra gelebilecek bir çok olasılığı doğuracaktır. Ben bir tanesinden yola çıkayım. İlk önce duvarı görmezden geleni anlatayım. Gerçeğin acıtan çirkin yüzünden korkan ve/veya tiksinen kişiden. Bu arkadaş, duvarı görmezden gelerek kendi kurgusallığı içinde yavaş yavaş sıkışmaya başladı. Çünkü yaşadığı her an başka ve önceki bir çok gerçeklik kafasının içinde yer kaplamaya devam eder. Ona rahatsızlık veren acı ve diğer duygu ile mental durumlardan kaçmaya başlar. Ancak algısına giren bir olgunun hiçbir zaman kaybolmayacağınız bilmez veya bilmezlikten gelir. Her an daha fazla bozulan kurgusallığı bedeninde ve beyninde elektriksel akımların coşmasına sebebiyet verir. Sinirlilik, tahammülsüzlük, nefret vb. içsel durumları artmaya başlar. Sonra 'ben' diye tabir ettiği bedene benzeyen kurgusal varlıklara dikkat kesilir. Onların bazılarında kendisinde olan bu can sıkıcı durumların olmadığını yavaş yavaş fark etmeye başlar. Bu farkındalık daha fazla sinirlenmesine ve nefret etmesine sebebiyet verir. Fakat bu duygular hep ben'in dışındaki unsurlara yöneltir. Belli bir süre sonra bu durum daha fazla seyirci kalamaz. Çünkü içindeki zayıflık durumu kabullenmesine izin vermez. Durumu değiştirmek ister. Bu isteği de yine dışarıya yansıtır ve orada arar. Özledikleri ve istediklerinin içinde bulunanlardan bir tanesi bile sahip olan kişiyi ya da canlıyı bulur. Ben merkezli düşünme temeli ve isteme bir araya geldiği için karşısındakinin sahip olduğunu çalmak ister. Çalma girişimi başarılı olursa eğer, kafasını başka yöne çevirir ve diğerleri için uğraşmaya başlar. Ama çalmada başarılı olamadıysa ya da çalınabilecek bir şey değilse, eylemi değiştirir. Algısına giren bu unsuru yok etmek ister. Sahip olamadığını yok etmeye çalışır. Bunu başarırsa eğer, şeytani bir haz ve rahatlama duyar. Ve yine başkalarını aramaya başlar ya da başkalarının oradan geçmesini bekleyerek aynı süreci başlatır. Lakin yok etmeyi de başaramadıysa eğer, öfke ve sinir zirve yapar. Ya direkt istediğine sahip olan kişiye zarar vermeye veya yok etmeye çalışır ya da yakınında zayıf olarak ne gördüyse içindekileri onlara daha büyük bir hınçla yöneltir ve istediğine benzeyen ne varsa öfkesine maruz kalır. Bencil özümüzün doğurduğu çeşitli kötü insan profillerinden sadece bir tanesi bu. Şimdi de duvarların üzerine giden bireyden bahsedeyim. Kurgusal dünyasının ortasına aniden yerleşen duvara karşı duyduğu çekingenlikle karışık merak ve duvarın onda oluşturduğu sıkıntıyı gidermeye yönelik istek doğrultusunda ona yönelir. Duvarı anlamak ve duvarın arkasındakini duyumsamak ister. Gerçekliğin oluşturduğu bu duvarı kendisine ait görmez. Yani ondan bir parça olarak düşünmez asla. Fakat gerçekliğin (duvarın) ilk taşını çektiğinde kendisinden de bir parça kopmuş gibi hisseder. İrkilir. Korkusu ve merakı daha fazla artar. Kendisinden olmayanın, kendisinden olanı etkilediği yetmezmiş gibi bir de kendisinden olmayan tarafından kendi içinde etkileniyor. Kaotik ve kısır bir döngünün içine düşmüş gibi hisseder. Duvarın arkasındakine ve duvarın olmadığı kurgusal dünyasına olan arzusu taşları sökmeye devam etmesini sağlar. Her oynattığı taşla aynı acıyı ve irkilmeyi yaşar. Belli bir ilerlemeden sonra gözüne farklılık çarpar. Açılan boşluktan kendisininkine benzer bir dünyaya sahip başka birinin olduğunu fark eder. Karşısındakinin dünyasının kendisininki ile bütünleşmiş ve/veya kesişmiş olduğunu anlar. İlk an şoke etkisi olur. Daha sonra kaybın ve kaybolan yalnızlığın getirdiği hüzün oluşur. Fakat insanoğlu umduklarından kolayca vazgeçmediği için taşları sökmeye devam ederek kalanını aynı bulacağını umar. Ve öyle de olur. Duvar yıkılmıştır. Ufak sayılabilecek bir kısmı hariç her şey aynıdır. Gözlerimiz, doğal olarak onun gözleri de ilk önce farklılığa odaklanır. Tekrardan yeni kişiye ve onun dünyasına dönüp bakmaya başlar. Kendisine olan benzerliği ve kurgusal dünyaların benzerlikleri onu şaşırtır. Belli bir süre sonra onun ve dünyasının varlığını benimser. Çünkü değişikliği kabul etmiştir. Duvar yıkılmıştır ve sonuç kabullenilmiştir. Hafızada ve bedende, öğrenilenler ile yapılanların etkileri yer edinmiştir. Duvarın tekrardan çıkmasından içten içe korkarak yaşamının seyrine devam eder. Belli bir süre sonra etrafındaki her şeye alışmış olur. Sanki hiç duvar olmamış gibi yaşamaya devam eder. Ta ki bir anda yıkılan duvarın getirdiği yeni kişi ile ortak alanında başka bir duvar oluştuğunu görene kadar. Kendi kurgusal dünyasının dibinde çıkan bu duvarı görünce tüm benliğini endişe sarar. Daha önce yaşamış olduğu süreçleri anımsar. Şimdi aynı süreci karşısındaki kişi yaşayacaktır. Ona doğru bakar. Kişinin duvardan ilk taşı alıp arttığında yaşadığı irkilmeyi görür. Acı yüzüne yansımıştır. İkinci taşı sökerken ise karşısındaki ile birlikte kendisini de acıyı duyumsar. Ne olduğunu anlayamaz. Korku duygusu içinde yükselir. İzlemeye devam eder ve başka taşın sökülmesiyle tekrar acıyı duyumsar. Bir anlam veremez. Bu durum öncekinden -kendi bölgesindeki duvar ile yaşanılandan- daha da karmaşık ve garip bir hal almıştır. Kendi bedeninde ve dünyasında gerçekleşmeyen bir olay ve kişi tarafından nasıl böyle etkilenebilmekte olduğunu anlayamaz. Kafasını başka yöne çevirir. Oraya bakmamaya ve düşünmemeye çalışır. Fakat çabaları nafiledir. Kendisinin duvarında ilk taşı söktüğünde duyumsadığı acı ile duvarın varlığının verdiği sıkıntı şu anda da içindedir. Ne tarafa baktığının, ne yaptığının ve de ne düşündüğünün etkisi kalmamıştır. Bu durumdan çıkmak ve kurtulmak ister. Buna neden olan unsuru ortadan kaldırmak ister. Kişiye ve duvara döner. O tarafa doğru yönelir. Duvarın yavaş yavaş kayboluşunu izleyerek bu acıdan kurtulacağını umar. Duvar karşısındaki kişi tarafından yok edilmiştir. Ancak acının kaynağının kaybolmasına rağmen içindeki sıkıntı ile huzursuzluk varlığını sürdürmektedir. Neyi yanlış yaptığını ya da hiç yapmadığını düşünmeye başlar. Artık sırf bunu düşünmektedir. Etrafta her şey eskisi gibidir, fakat rutinine dönememiştir. Kurgusallığı donmuş ve buna yıkılan duvarın sebep olduğunu düşünmüştür. Kafasında gezen sorular, ızdırap veren düşünceler içerisinde iken karşı dünyada yeni bir duvarın oluştuğunu fark eder. Ama bu sefer kendi dünyasından en uzak noktadadır. Tekrardan merakla izlemeye koyulur. Bu sefer de etki görüp görmeyeceğini öğrenmek ister. İlk taş yerinden sökülür ve BOOM! Acı tekrar içinde oluşmuştur. Bu sefer hiç düşünmez -çünkü son duvardan bu yana sürekli düşünmüştür- ve hiç duraksamadan kendi dünyasından çıkar ve direkt olarak karşısındaki kişinin dünyasına geçer. Onunla birlikte taşları sökmeye başlar. Ancak bir farklılık vardır. Tek başına yıktığından da yıkılışını izlediğinden de farklı bir şey. Öncekilerinde her taş söküldüğünde duyumsadığı acı, yerini ferahlık veren bir hazza bırakmıştı. Şaşırmıştı. Bu şaşırma güzelliğin karşısında nutku tutulan birininki gibiydi. An o kadar güzeldi ki, ne düşünüp ne hissettiğinden ve neye tanık olduğundan bir şey anlayamıyordu. Fakat içini tatlı bir coşkunluk dolduruyordu. Duvar yıkıldı. İkisinde de rahatlama oldu. Takas edilen gülümsemelerden sonra kendi dünyasına doğru yol aldı. Rutinine geri dönebildi. Basit ve huzursuzluk vermeyen alışkanlıklarına geri döndü. Bundan sonra ne yapacağını, daha doğrusu ne yapmaya ihtiyacı olduğunu anlamıştı. Kendi dünyası ile kendi dünyasından duyumsadığı başka dünyalarda oluşan ve oluşabilecek tüm duvarları yıkmalıydı. İşte, merhamet böyle doğdu. Yani insanın içinde bulunan tek iyilik kaynağı. Merhamet sahibi kişi kendi kurgusal dünyasındayken, başkalarınınkini de tanımaya ve benimsemeye başlar. Kendi gerçekliğinin içine onların gerçekliğini ile hepsinden bağımsız olan gerçekler de dahil olur. Her şeyin kurucusu, her şeyin içinde bir parça olur. Parçanın içinde bir bütün, bütünün içinde ise bir parça olmanın anlamlılığını -kimine göre anlamsızlığı da olabilir- yaşar.

    https://i.hizliresim.com/0zovLR.jpg
    https://i.hizliresim.com/zM78V4.jpg

    https://i.hizliresim.com/NDRa1N.jpg
    https://i.hizliresim.com/VD1oMq.jpg
    https://i.hizliresim.com/oVRGV2.jpg


    Bu konuları son olarak günümüz gerçekleri ile ele almak isterim. Fark etmişsinizdir; iyi ve güzel olan bir etkiyi ya da olguyu tasavvur etmek oldukça güçtür. Fakat acının dahil olduğu bir şeyi hemen hemen herkes kolay bir şekilde ifade edebilir. Birazdan içinde bulunduğum bu zaman dilimindeki dünyada merhamet ile bencilliğin durumunu kısaca anlatmaya çalışacağım. Yani merhametin bozguna uğramasını veya bencilliğin ezici üstünlük kazanmasını. Hangisini seçerseniz o olsun. İçimizdeki kötülük Süha atılan taşın oluşturduğu dalgalar gibi oluştuğu noktadan başlayarak yayılır ve genişleyerek ilerler. Hatta ilerledi. Önce kendimizde, kendi birlikteliklerimizde, kendi bulunduğumuz toplumda ... bu şekilde ilerleyerek en son kendi dünyamıza yayıldı. Merhamet, bencilliğin karşısında okyanusa düşen bir kar tanesi gibi oldu. Güzelliği ve özelliği çoğunluğun içinde eridi gitti. Okyanusun buz kesme ve/veya kar taneleri tarafından baskılanma ihtimali var. Ancak çok zor. Benim nezdimde imkânsız. Neden mi? Çünkü gerçekleri görüyor -en azından ben öyle düşünüyorum tıpkı sizler gibi- ve çevremi gözlemliyorum. Anlatayım. Dünyamızda üç çeşit birlikte yaşam şekli vardır. Mutualist yaşam, kommensalist yaşam ve parazit yaşam. İlkinde bulunan her iki canlı da birbirileri tarafından ihtiyaçlarından en az bir tanesi giderilir ve fayda sağlarlar. Kommensalist yaşamda bir taraf ne yarar ne de zarar görürken diğeri ondan faydalanır. Son olarak parazit yaşam da ise bir taraf fayda sağlarken, diğer taraf bu faydanın oluşması için zarar görür. İşte bu sonuncu birlikte yaşam şekli, bizim diğer tüm canlılarla olan ilişkimizin dahil olduğu tanım. Ve işin ilginç yanı binlerce, hatta milyonlarca canlı ile olan bu ilişki çeşidinde neredeyse hepsinde hep aynı taraftayız. Fayda sağlayan ve zarar veren tarafta. Bu ne anlama geliyor? Olur da hayatı bizim yaşam alanımızla kesişmiş bir canlı olursa eğer, anında onu sömürmeye başlıyoruz. Bazen sömürmek yetmiyor ve hayatını da kontrol ediyoruz. Bazen kontrol etmekle de kalmıyor korkumuzdan ve kendi çıkarlarımız için hapsediyorduk. Bazen de direkt öldürüyorduk -ki bana göre en merhametlisi bu-. Bazen de sadece görsel ve/veya bedensel rahatsızlıklara sebebiyet verebilecekleri için bulunduğumuz ortamlardan izole ediyor ya da direkt katliam yapıyorduk. Ve sayamadığım daha nice eylemler ve işlenme şekilleri var. Bir de kendi türümüze yaptıklarımız var. Bu konuya hiç girmeyeceğim. Çünkü insanlardan yeterince nefret ediyorum. Bir de onlara (toplu olarak) empati ya da acıma besleyemem. En azından benden çıkan bir düşünceyle. Şimdi, tüm bu gerçekler varken neye ve nasıl umut besleyeceğim? Kutsal kitaplarda, dinlerde veya insanların kendine has inanışlarında bahsettikleri "İlahi dokunuş", "İlahi güzellik", "Kutsal canlı", "Tanrısal öz barındıran varlık" vb. saçmalıklara mı inanayım? Gerçekler ve dünya önümüzde duruyor. Bir parça merhameti ile anlayışı olan ve bahsettiklerimden sadece bir tanesini bile fark eden kişi nasıl insanın iyi veya güzel olduğuna inanır? Hatta onu yaratan ile ilgili tüm hikayelere hayranlık ve/veya şükran duyabilir? Büyükbaş hayvanları düşünelim. Doğdukları andan ölecekleri ana kadar bir zincirle binlercesini arasında veya hareketsiz dar bir alanda tek başına fabrikanın birinde varoluşunu tamamlıyor. Hareket yok. Özgürlük yok. Birliktelik yok. Yaşamın kendisi yok, ama varoluş var. Doğalarında olan özelliklerden dolayı sadece bizler tarafından kullanılma şansları var. Bir de tavuk fabrikaları var Orada bir gün gözlem yapın sadece. Milyonlarcası küçücük bir alan tıkılmış durumda yaşıyorlar. Yetişkinler makinalara taşınıyorlar. Çalışanlardan bir tanesi önüne gelen her tavuğun boynunu koparıyor. Bu bir iş. İş! İş... İnanabiliyor musunuz? Sonra tüyleri yolunuyor. Derileri kesiliyor ve soframıza tavuk geliyor. Son olarak evcil yırtıcı kedilerden bahsetmek istiyorum. Bir çitayı ya da aslanı evcilleştirilmek için neler yapmış olabiliriz acaba? Bir düşünün derim. Bitkiler alemine hiç girmeyeceğim. Onların canlı olduğunu bilen ya da düşünmüş olan insanların varlığından bile emin değilim. Kendi aramızdakiler ise tam bir absürt komedi. Engizisyon mahkemeleri, cadı avları, dini savaşlar, para savaşları, hırsızlıklar, yalanlar, ihanetler bla bla bla böyle sonsuza kadar gider. Uzun lafın kısası, yapabileceğimiz en iyi hareket kendi soyumuzu yok etmek olur. Ama bencillik yine kazanacaktır maalesef. Katliam yapasım var, ama yapamıyorum...

    https://i.hizliresim.com/pnpyXz.jpg
    https://i.hizliresim.com/0zov1D.jpg

    Anarşist lobisinden sevgilerle,
    https://i.hizliresim.com/nl3zll.jpg

    Kitabın bana yazdırdıkları bu kadardı. Düşündürdükleri ise ... İncelemenin kitap ile Arthur amcamın hakkındaki yorumumla bitireceğim. Bir de alıntı yazacağım. Görüş, dilek ve şikayetleriniz için yorum bırakabilir veya mesaj atabilirsiniz. Şaka maka okudunuz ha. Helal olsun! İnş sevmişsinizdir. :)

    1-) Arthur amcam, kitapta insanı ve davranışlarını çok iyi bir şekilde incelemiş. Madalyonun iki yüzü olayını zirveye taşımış. Karanlık ile aydınlık yüzleri sırt sırta iken, onları yan yan getirip birbirilerine karıştırmış. Bu karıştırma yoluyla ikisinin birlikteliğini, ayrı ayrı işleyişi ve birbirlerine olan etkilerini çok ince bir şekilde göstermiş. Zıt kavramların yakınlığı ve varlığı sayesinde anlayışı da kolaylaştırıyor. Bence olağanüstü sayılabilecek başarılı bir anlatımdı.

    2-) Felsefenin en büyük sorununun da ortadan kaldırmış. Kitapta geçen her düşünce ve/veya yorumu günlük hayatta kullanabilirsiniz. Günlük hayatımızda insanın dahil olduğu her durum ve/veya direkt insan yorumlama konusunda kullanabilirsiniz. Buna kendimiz de dahildir. Olağan düşünme süreçlerimize ve yorumlama şeklimizin iyileşmesine yardımcı olabilecek çok düşünce var. Tam olarak bu sebeple herkesin okumasını isterdim. En azından kendi ülkemdeki herkesin. Veya sadece bu sitedeki insanların. Belki sadece çevremdekilerin. Ya da sadece en yakınımın. Hayır, hayır! Sadece bir kişi bile olsa okusun isterim. Elimde olsa ya da M.E.B. başkanı olsaydım eğer; lise 1'den üniveriste bitene kadar her yıl en az bir kez olmak üzere her öğrenciye okumayı zorunlu kılardım. Çünkü okuduğum en sade ve basit, ama en dolu kitaptı.

    "Burada yazdıklarımı dikkatlice okuyanlar, benim etiğinin bütünlüğünü ve sonucunu görebilecekleri. Her ne kadar, bazıları fikirlerini yadsınamayacak dahi olsalar, onlar da zamanla haklı olduğumu anlayacaklardır. Çünkü hakikat, doğa ile özdeştir. Hakikat doğayı, doğa da hakikati gösterir. İnsanların benim fikirlerimi yadsımak için kendi kendilerine savaş vermeleri manasızdır. Bu sessiz protesto ilelebet sonuçsuz kalacaktır."

    Çok güzel dememiş mi? Sırf bu alıntı bile onu, insanlar arasında yüce bir noktaya taşır. Seviyorum seni Arthur amcacım.

    İSTEK: Buraya kadar okuyanlara öncelikle teşekkür ederim. Sizden absürt bir isteğim olacak. Bu incelemedeki her şeyin, benim sanrım olduğunu düşünün. Sonra size başkaları tarafından öğretilmiş veya size benimsetilmiş her şeyin, insanlığın sanrısı olduğunu düşünün. Son olarak da sizin düşündüğünüz ve keşfettiğiniz her gerçekliğin, sizin sanrınız olduğunu düşünün. Çıkan sonuçla da ne yaparsanız yapın. Ben gidip bir sigara yakacağım. Hadi eyvallah!
  • kitap incelemek bu kitap için geçerli bir olgu olmamalı çünkü bırakın kitabı her sayfasını tek tek incelemek gerekli anlamak için. kitap bir bilgenin çevresindeki bir kaç insanla olan soru-cevap şeklindeki sohbetini canlandırsa da her satırında düşündüren ve insanda bir ezberlemem gerek hissi uyandıran öğretici bir başucu kitabı. keyifli okumalar..
  • Güncellendi

    1. Bölüm
    Yatsi namazını Halep Ulucamii de kıldıktan sonra evin yolunu tutmuştuk babamla, dört kardeştik, ikisi kız biri daha yeni doğmuş dört aylık bir kardeşim vardı, gül gibi kokan... Babam cennet erim derdi ona. Cennet gibi masum temiz bir yüzü vardı.

    Yol üzerinde seyyar satıcılardan, tatlı aldık, annem gelirken mutlaka alın diye tembihlemişti. Bir tezgahın önünde durduk, o muhteşem tatlımızdan, bir miktar kadar alabildik.

    Annem kapıyı açtığında, bizi görünce yüzü gülerdi.yine o günlerden biriydi bu gün, yarında olacakmıydı... ince bir kadındı, zayıf ama yüzü kardeşim kadar tatlıydı...

    Aldığımız tatlıyı olduğu gibi, bir demir ince tabağa koyup getirmişti yer sofrasına. Ne çok ağzımız ballanmıştı bir miktar tatlıyla. Ufak kardeşimde nasibini alsin diye küçük kardeşimin damağına birazcık ezip verdi. Nasılda damağını cektiriyordu Abdülmecit. Isırasım gelmişti. Herkes tadımlık aldıktan sonra. Ufak kardeşlerime annem yer yatağı yapmış, yarı uykuya geçmişlerdi. Dedemden kalma bir radyosu vardı, babamın, her zaman yatmadan evvel onu dinlerdi, bazen bende uyuyor gibi yapıp, dinlemesine eşlik ederdim gizliden

    Haberler bittikten sonra https://youtu.be/Aff1aAetKus şarkısı calar. O arada annem, babamın sevdiği kahvesini getirirdi. Bazen de nargilesini...

    Haberler bitmiş yine bir şarkı çalıyordu, o arada bir tiz ve ince yakıcı bir ses duyuldu yakınlardaydı, çok yakınlardan. Uzağa bir yerlere düşmemişti bu sesin sonu. Ve bir gümbürtü kopmuştu, bir patlama, yıkılma sesi. Ardından bir ince tiz sesi daha. Kendime geldiğimde, üzeride evin bir kaç tugla parcaları, ne olduğunu anlamamıştım.

    Göz gözü görmüyordu...


    2. Bölüm

    Yirmi kişi vardı bizimle berabet amcam ve ufak kız kardeşim de dahil. Bir patikadan denize ulaşmaya çalışıyorduk. Etraf sakindi ve saat sabah 05.00'dı babamın beton moloz tozu dolu avuçlarından almıştım , gözlerim yaşlı, büyük dede yadigarı (üç kuşaktır gözü gibi bakmışlardı). Babamın halen sıcacık elleri gelmişti ellerime, bir daha dokunabilseydim.

    Sesler geldi bir ara, sagdan soldan sesler, vahşi bir hayvan gürültüsü vardı etrafımızda. Herkes çıt çıkartmadan gizlenmeye, bir yerlerde saklanmaya çalışıyordu. Kalbim güm güm atarken, kardeşim ağlamaya başladı, ağzını kapadı amcam. Yere oturtmuş bacaklarının arasına almış, "korkma kızım, bizi bulamazlar. Eğer ağlarsan, bizi ele verirsin." Kardeşim kafasını tamam şeklinde sallayarak, sakinleşti biraz, yine de sessizde olsa hıçkırıyordu. Saçlarını okşadım, "benim ufak meleğin, ben senin yanindayım." Dedim biraz daha sakinleşmişti.

    "Kimse kımıldamadan, yerinden yavaşca hareket ederek, ayağı yavaşça kalkıp ağaçların bulunduğu tarafa dönsün"

    Yakalanmıştık, bizi nasıl buldular aklım almıyordu.

    "Otuz-beş yaş üstü, şu tarafa geçsin."

    Herkeste bir panik havası vardı. Esad'ın adamları, ya bizi burada öldürecekti, yada ölmekten beter hale koyacaklardı.

    "Siz ne yaptığınızı sanıyorsunuz? Haram ettiniz şu ülkeyi bize, sizinde Esadinda..!"

    Takk takk tak..!

    "Şimdi bir daha tekrar etmeyeceğim, otuz-beş yaş üstü şu tarafa, kadınlar ve çocuklar bu tarafa."

    Biz kadınlarla aynı tarafa geçtik, amcam korkma bir şey olmayacak diye işaret yaptı. Ardından çocuklar arkasını dönsün emri verildi. Kardeşime sarıldım, ve arkamızı döndük.

    Belki elli'den fazla silah sesi duyuldu art arda, kardeşiminin kulaklarını ne kadar da kapatsam, titreğim ağlamaya başladı, bacağıma sarılmış, abi diye haykırıyordu. 5 yaşında bir çocuk...

    3. Bolüm

    Bir kampa getirildiğimizde 4 çocuk vardık, kardeşim, kadınlarla birlikte, başka bir yere götürülmüştü (üç kamyonet ile getirildik, 6 kadın başka kamyona bindirildiğinde, bize arkamızı dönüp bakmamamız söylendi, ben yinede baktım, kardeşim oradaydı, ve kamyonda yaklaşık otuz kırk kadar kadın vardı). Dört çocuktan ikisini, iki katlı bir binaya götürürken, saçı başı düzgün bir adam durdurdu, ikisini de taradı; yüzünü, fiziğini, bir tanesine soru sordu, başı eğikti, çocuğun arkası bana dönük olduğu için orayı tam olarak göremedim ama anladığım kadarıyla cevap veremedi ve şiddetli bir tokat vurdu, çocuk yere düştü, sonrasını görmedim. O arada silahlı bir adam gelip, bizi çadır gibi garip bir yere soktu.

    Bu mahsende sanırım yedi ay kaldım. Çocuklar çıplak elbisesiz hapis ediliyorlardı. Her gün ıslatılıyor, sonra da elektrik veriyorlardı. Çok uzun kaldığım için her şeyi öğrendim. Bana "Cüce Katil" lakabını taktılar. "Bana neden böyle deniliyor" diye sorduğumda, Hiç birşeyden korkmuyorsun, "şuradaki, bebekler gibi ağlamıyorsun." yanıtını vermişlerdi..

    Daha sonra öğrendiğime göre, elektrik vermekle kalmayıp, bazılarına tecavuz bile ediyorlarmış ve h hayvana bile davranılamayan şu durum. İnsanlık benliğini unutup, savaşa yeni katiller yetiştirmekmiş, amaçları; insanlıklarını, merhameti, acınası duyguyu, hatta kaybedecek bir şeyim yok piskolojisini işlemekmiş.


    Dört ay sonra bana, içerde verilen görevin az olduğunu düşünerek bir eğitim verdiler, yaklaşık üç ay gibi bir süre, bu süre zarfında ateş etmeyi, bıçakla hatta -tırnak makasıtla- bile adam öldürmek öğretildi. Amerika ve Rus bazende Alman yapımı uzun mevzi silahları gördüm ve de her birini söküp takma eğitimleri verildi. Gece gündüz, uyku iki saati hiç geçmedi. Tabanca öncelikliydi. Sebebini daha sonra öğrendim. Bunu kamptan çıktıktan bir hafta sonra yüzüme bayılacak şekilde yediğim tokakla öğrendim.


    ~Hayatta daha güzel hikayeler yazmakta vardı, fakat ; bize bu hiç müsade edilmedi~
    Kadim TATAROĞLU
  • Sadece 61 sayfa… Stefan Zweig bu kadar az sayfayla insanı nasıl böylesine dehşete düşürüyor anlamak mümkün değil gerçekten. Kitaptaki kadın karakterin ruh halini öyle güzel anlatmış ki kitabın ilk sayfasından itibaren o kadının yerine kendinizi koyuyorsunuz ve acaba sonu ne olacak diye düşünmeden edemiyorsunuz. İşlenen konu çağımızın en büyük sorunlarından biri aslında. Yalnızlık… Lüks ve ilgi düşkünü bir kraliçenin makamından men edilerek sürgüne gönderilmesi, ardından nasıl yalnızlaştığı, nasıl bir ruh haline girdiği vs. anlatılıyor kitapta. Ama aslında kitabın derinliklerinde okuyan her kişiyi kendini sorgulamak için işlenen çok güzel bir mesaj var. Biz ne kadar güçlüyüz? Yalnızlık bizi ne kadar etkiler? Yaşadığımız şeylerden zevk alabilmemiz için illaki birilerine ihtiyacımız mı var? Ne için yaşıyoruz? Bu gibi soruları kendimize defalarca sormamızı sağlıyor kitap. Mesela siz de benim gibi yalnızlığı seven bir insansanız size bir soru sorayım: Emrinizde hizmetçilerin olduğu, kimsenin sizi rahatsız etmediği ölene kadar yalnız yaşayabileceğiniz sessiz bir yerde yaşamak ister miydiniz? Eğer buna cevabınız evetse veya vereceğiniz cevapta tereddüt ediyorsanız kitabı okuyup bir daha düşünmenizi tavsiye ediyorum. Kitabı okuyunca "acaba ben bu kadar uzun süre yalnızlığa mahkum edilsem o kadın gibi kendimi tanıyamaz bir hale gelir miydim?" diye sormadan edemiyorsunuz çünkü kendinize.
    Eğer yalnızlığı sevmeyen ve yalnız kalamayacağını düşünen bir insansanız kitaptaki kadın karakterin yerine kendinizi koyduğunuzda " ben kadının bu yaptıklarının ne kadar bir kısmını yapardım?" diye soruyorsunuz kendinize. Kadının o neşeli, eğlenceli halinden nasıl bu kadar kısa sürede tam bir çöküş haline geldiğini dehşetler içinde okuyorsunuz.
    Etrafınızdaki mutlu görünen insanlara bakın. Ve onların neylerle veya kimlerle mutlu göründüğüne. Acaba etrafındaki insanlar bin anda çekilip alınsa o güçlü görünen insanların tam olarak ruhsal bir çöküntü içine girmeleri kaç hafta, hatta kaç gün sürerdi dersiniz? Bu sorunun cevabı ne kadar süre insan kalabildiklerinin bir ölçütüdür işte. Çünkü biz 'insancıl' dediğimiz duyguların hepsine etrafımızda insanlar olduğu için sahibiz. Birileri bizi görüyor, konuşuyor, beğeniyor diye bu kadar mutluyuz. Hedeflerimiz hep daha çok beğenilmek ve sevilmek için. Peki bunlar olmasa ne kadar süre insan kalabilirsiniz?
    (Dikkat incelememin bundan sonraki bölümü SPOİLER içerir.)
    Madame de Prie, Fransa'ya hükmeden, herkesin bayıldığı o kadın… Hazineden gereksiz harcama yaptığı gerekçesiyle, biraz da düşmanlarının kışkırtmasıyla Kral tarafından görevden alınarak şehirden uzak bir yere sürgün edilir. Geldiği bu yerde hizmetliler ve köylüler dışında kimse yoktur. Kimseyle konuşamaz, dertleşemez ve kendini tanıyamaz hale gelir. Kasabanın papazını çağırır ve onunla konuşur. Ama asla kimseye gözden düştüğünü ve buraya sürgün edildiğini söylemez. Kasabaya sadece kafa dinlemek için geldiğini söyler. Papazla konuşmak, tekrar bir insan sesi duymak ona çok iyi gelir. Daha sonra papazı evine ziyarete gider ve papazın yeğeniyle tanışır. Genç onun karşısında çok heyecanlanır, eli ayağına dolanır. Bu olay Madame de Prie aşırı bir haz verir, beğenilmesi ve karşısındaki insanların onun yanında güçsüz olması ona eski güçlü günlerini hatırlatır ve bundan zevk alır. Daha sonra onu eğitmek bahanesiyle papazın yeğenini evine alır ve onu ezerek, küçük düşürerek kendi egolarını tatmin eder ve onunla eğlenir. Ama bütün zevkleri kısa sürdüğü gibi bundan da bir süre sonra bu gençten de sıkılır ve ona hakaretler ederek onu evinden atarak yine yalnız kalır. Artık aynadan kendini tanıyamaz hale gelir, yemek yiyemez dışarı çıkamaz hale gelir ve psikolojisinin alt üst olduğu zamanlarda muhteşem bir ölüm tasarlar kendisi için. Böylece konuşulacağını ve adının tarihe geçeceğini düşünür. Kalan parasıyla evinde haftalarca eğlenceler düzenler ve herkese ölümünü tarihiyle beraber söyler ama hiç kimse ona inanmaz, gülüp geçer.
    Bir zamanlar herkesçe sevilen bir insanın böyle korkunç bir duruma düşmesi başta da dediğim gibi insanı gerçekten dehşete düşürüyor. Etrafında insanlar varken özgüven sahibi güçlü bir insan, konuşacak tek bir insana bile muhtaç kalınca ne hale geliyor ve neler hissediyor, bunların hepsini kitapta derinlemesine hissediyorsunuz. Bende kitabın etkisi epey daha sürecek gibi duruyor. Sadece kendinize anlatabileceğiniz bu gibi konuları sorgulamak için bu kitabı okumanızı tavsiye ediyorum. Sessiz ve yalnız…
  • Az önce keşfet kısmından bir kaç keyifli söz öbeği okuma hevesin de bulunmak isterken; tam anlamıyla "hevesi kursağında kalma" deyimini yaşadım.Denk geldiğim bir "oluşumun" 'telefon numaranın son rakamıyla biz ne yapacağız?'gibi absürt bir soru yönlendiren; aynı zaman da ergensi ve bayağılaşan anketimsi soru öbeğine, tam kahkahayı basacakken; bu oluşumu ciddiye alıp cevap veren diğer "oluşumları" görünce, durum bu kadar vahim mi demekten kendimi alıkoyamadım.Komik ama trajik olanından...
  • Merhaba arkadaşlar
    Sözel bır Bölüm
    TARİH COĞRAFYA VS
    okuyan varsa yoruma yazabilirmi sormam gereken bi kaç soru var
  • ISHAK ALATON

    Üniversitelerimizde yaptığım söyleşilerde bana en çok para hakkında soru sorulur.
    Herhalde iş adamı olduğum için.

    Ben, “paranın iki kişiliği vardır” derim.

    Birincisi;
    para bir değiş tokuş aracıdır.
    Para verip yiyecek, giyecek, ev, bark, hatta sağlık satın alabilirsiniz.

    İkincisi ile
    gelecek korkusunu yenersiniz.

    “Yaşlılığımda çaresiz,
    muhtaç, perişan kalmam, çünkü kötü günler için paramı bir kenara ayırdım” dersiniz.

    Ama para ötesi, yani
    para-üstü bir konu daha vardır. Bunu parayla satın alamazsınız.

    Bunun adı
    zevk ve keyiftir.

    Zevk almak, keyif duymak, ancak KÜLTÜR ile mümkündür.

    Resimden zevk almak için sergiler bedava,
    müzik, kaset ve diskler üç otuz para.

    Ayrıca konserler de pahalı değil.
    Tiyatrolar hamburger fiyatına…
    Aşk ve sevgi zaten bedelsizdir.

    Güneşin batışından, denizin hışırtısından ya da
    bir satranç oyunundan zevk alabiliyorsanız,
    kalenizle bedavaya şah çekebilirsiniz.

    Güneşi kaç paraya batırabilirsiniz?

    Denizi hışırdatmanın fiyatı nedir?

    Yaşlılığınız için biriktireceğiniz kötü gün parası kadar belki ondan da önemli olan bu zevkler ve mutluluklardır.

    Bunlara sahip olmak ancak kültürle mümkündür.

    Para kazanmaya emek verdiğiniz kadar kültür edinmeye de emek verin !..

    İster genç olun, ister yaşlı, yaşınızla barışık değilseniz
    ihtiyarsınız demektir.

    Çok genç ölen yaşlılar olduğu gibi ihtiyar doğanlar da vardır.

    Yaşlılar ölüme daha yakın derler. Ama ölüm nüfus kâğıdı sormuyor.

    Şimdiki tutkulu projem, bir ceviz ormanı yetiştirmektir.
    Fidanları dikmeye başladım bile.

    Ceviz fidanı 8 yıl sonra ağaç olup, ceviz verirmiş.

    Şimdi 76 yaşındayım. Yani 84 yaşımda ceviz kıracağım.

    Bu kez kendi cevizlerimi..