• Kıymetli kardeşlerim, kıymetli dostlarım, bu gün sizlerle beraber Seyfettin... Abi ile şairleri tanımak, onlar adına paylaşılan sahte alıntıları öğrenmek adına hazırladığımız serinin ilk bölümü ile karşınızdayız. 1000Kitapta Oğuz Atay veya herhangi başka bir yazar adına paylaşılan sahte alıntılar üzerine çeşitli çalışmalar var. Fakat şairler adına açıkçası pek rastlayamadım. Bu yüzden böyle bir seri ile şairlerin de adının kirlenmesine engel olmak istiyoruz. İlk bölümde de ünlü ve kıymetli şairimiz Cemal Süreya ile başlayacağız.

    Cemal Süreya’nın Hayatı:

    1931 Erzincan doğumlu olan ünlü şairin asıl adı Cemalettin Seber’dir. Annesi Gülbeyaz Hanım, babası Hüseyin Beydir. Kendisi ailenin en büyük çocuğudur. Ailenin diğer çocukları Kemal, Perihan, Ayten’dir. Kemal, çocukken ölür.

    Cemal Süreya çocukluğunu şu sözlerle anlatır:
    "1931 yılında Erzincan'da doğdum. 6 yaşında oradan ayrılmışım. Asıl çocukluğumu geçirdiğim kent Bilecik. Liseyi İstanbul'da, yüksek öğrenimi Ankara'da okudum. Şimdi de aynı çocukluğu İstanbul'da geçirmekteyim. Annem 6 yaşında öldü, yüzünü bile hatırlamıyorum ama bazı tavırlarını hatırlıyorum; bende çok kalmış. Belki beni edebiyata götüren bir sürü neden var ama bir keskin neden ararsam, bunu annemde bulduğumu söyleyebilirim.”
    Şeyh Sait isyanından sonra devam eden bir dizi Kürt isyanı, ailenin 1938’de Erzincan’dan sürgün edilmesine sebep olur. Yük vagonunda uzun bir tren yolculuğuna çıkılır. Bu tren yolculuğu “Kişne Kirazını ve Göç, Mevsim” şiirine de aksetmiştir: “Ben bir yük vagonunda açtım gözlerimi” (Süreya 2005: 81).

    Bu zorunlu göç Bilecik’te biter. Aile, Bilecik’te yaşamaya başlar. Hüseyin Bey, ağabeyi Memo ile birlikte nakliyecilikle uğraşır. Ailenin Bilecik’ten ayrılması yasaktır. Gülbeyaz Hanım 23 yaşında ölür. Bu sırada yedi yaşında olan Cemalettin, annesinin ölümünden sonra iyi bir eğitim alması için halasının yanına İstanbul’a gönderilir. Beyoğlu 37. İlkokuluna başlar:
    “Ben ilkokula bir yıl geç gittim. Hastaydım. Gittiğim zaman okumayı yazmayı
    her şeyi biliyordum. Hatta amcam bana beş sıfırlı rakamlarla matematik yapmayı bile
    öğretmişti. Bu yüzden birinci sınıfta arkadaşlarımla aramızda büyük bir fark vardı. O
    fark hep devam etti. Bu beni tembel olmaya götürdü. Ama bir yandan da dışardan
    okumaya götürdü.” (Süreya 1993: 12)


    1942 yılında on bir yaşındayken tekrar Bilecik’e gönderilir. Babası karayollarında çalışmaktadır. Bilecik Birinci İlkokuluna yazdırılır. Okula uyum problemi yaşar. Hüseyin Bey, karısının ölümünden altı sene sonra Esma Hanımla evlenir. Üvey anne ile Cemalettin ve kardeşlerinin yıldızları barışmaz. Esma Hanım, çocuklara eziyet eder. “11 Beyit” şiirinde yapılan kötü muamele şöyle anlatılır: “Kuyuya sarkıtan kadın/Saçından kavrayıp kız kardeşimi” (Süreya 2005: 267)

    Daha sonradan ilk eşi olacak olan Seniha Nemli ile ortaokul ikinci sınıfta tanışır. Seniha Nemli’nin ailesi, o yıl Bilecik’e taşınmıştır. Seniha, Cemalettin’in sınıfına verilir.

    Ortaokulun ilk senesinde Dostoyevski ile tanıştı. Karamazov Kardeşler romanından öyle etkilendi ki, içindeki huzursuzluğu yazarak dışavurmaya o zaman karar verdi: "Aslında ikinci bir doğum tarihim vardır benim, edebiyatla ilgili olarak. 1943'te Dostoyevski'yi okudum ve bende hiç huzur kalmadı. Bugün onu eskisi kadar seviyor muyum? Çok şey aldı onun yerini ama yine de beni edebiyata, şiire iten şeylerde tuhaf bir şekilde en çok bir romancının, Dostoyevski'nin etkisi vardır."
    İyi bir okur olduğu kadar, başarılı bir yazar ve şair olacağı, okuldaki duvar gazetesinde karaladığı, güzel kızlara yazdığı aşk mektuplarında kendini belli etti. Günlük hayatta içine kapanıktı ama yazdıklarındaki yaşam coşkusu ve nevi şahsına münhasır alaycılık, ilk dönem ürünlerinden itibaren Cemal Süreya'nın alametifarikası oldu.


    Süreya, ortaokuldan mezun olunca 1947-1948 eğitim öğretim yılında Haydarpaşa Lisesine yazılır. "Lisede aruz ile, eski tarz yazardım. Bizim kuşağın içinde biraz geç çıktım ortaya, uzun süre yazdıklarımı yayınlamadım. Bir çeşit utangaçlık, çekingenlik, kendine güvenemeyiş ya da kusursuzu aramak diyebiliriz... Biraz geç yayınladım. 1953'te sanırım, Mülkiye Dergisi'nde bir şiir yayınladım. Ondan sonra da sürekli yayınlamaya başladım. Ben yeni edebiyatla, yeni şiirle de geç tanıştım."

    Bu okulda da parasız yatılı okur. Hafta sonu tatillerinde kardeşlerini ziyaret etmeye gider. Ama üvey annesi görüşmelerine engel olur. Sürekli problem çıkaran Esma Hanım, mahallede çıkan bir olay sonucu evden kaçar. Sonraları Hüseyin Bey, Refika Hanımla evlenir.Cemalettin, liseyi iyi dereceyle bitirir. 

    Mülkiye (Siyasal Bilimler Fakültesi)’ye Maliye ve İktisat Bölümüne kaydolur. En yakın arkadaşları Sezai Karakoç, Hasan Basri, Muzaffer Erdost, Nihat Kemal Eren’dir.Cemal Süreya, 1952’de Seniha Nemli ile nişanlanır. Bir sene sonra da evlenirler.1954 yılında Mülkiye’den mezun olur. Eskişehir Vergi Dairesinde stajyer olarak göreve başlar. Seniha Nemli ile evliliği sıkıntılıdır. Süreya’nın maddî durumu iyi değildir. Üstelik aralarındaki eğitim farkı evliliği zora sokmaktadır. Süreya, zaman zaman şiddete başvurur. Karısıyla arasının bozuk olması onu başka maceralara iter. Bu boşlukta aynı iş yerinde çalıştığı, “Üvercinka” diye isimlendirdiği kadına âşık olur. Onu arkadaşlarından kimse tanımaz, bilmez. Şairi çok etkilemesine rağmen Üvercinka’yla ilişkisi çok kısa sürer. (Perinçek- Duruel 1995: 97). 1955’te kızı Ayçe dünyaya gelir. Müfettişlik sınavına girer ve kazanır. Müfettiş yardımcısı olarak İstanbul’a atanır. (Perinçek- Duruel 1995: 107-108).

    Süreya’nın bütün zamanı vergi dairesi, edebî çalışmaları ve kızı Ayçe arasında geçer. Seniha ile geçimsizliği had safhadadır. Dayağa karşı dayanacak gücü kalmayan Seniha, baba evine döner. 1958’de Maliye Müfettişliğine atanır. Süreya, Seniha ile tekrar bir araya gelir. Kız kardeşi Ayten’i de yanlarına alır. Ama Ayten ile Seniha geçinemez. Ayten, tekrar geri gitmek zorunda kalır. Seniha ile Süreya’nın geçimsizliği boşanma kararıyla neticelenir. Seniha, kızıyla beraber baba evine döner. Süreya, Ayten ve üvey annesi Refika Hanımla beraber yaşamaya başlar.1959 Temmuz ayında 50. dönem yedek subay olarak askere gider. 31 Aralık 1959’da asteğmen, 30 Haziran 1960’ta teğmen olur.31 Aralık 1960’ta terhis olur. 1961 Kasım ayında Paris’e görevli olarak gönderilir.

    1967 yılında Zuhal Tekkanat’la evlenir. Zuhal Hanım, Yelken dergisinde düzeltmenlik yapmaktadır. Süreya, dergiye sık sık gitmektedir. Arkadaşlık evlilikle sonuçlanır. Oğlu Memo Emrah, Kasım 1969’da dünyaya gelir. Süreya, memuriyete dönmek zorunda kalır. İstanbul Hocapaşa Vergi Dairesinde işe başlar. Sonra Ankara’ya Maliye Tetkik Kuruluna atanır. Eşini İstanbul’da bırakarak görevine başlar. Ama yine de iki evin masrafları ekonomik sıkıntıya sebep olmaktadır. Zuhal Hanımın işi Ankara’ya naklettirilir. Aynı evi paylaşmalarına rağmen geçinemezler. İkisi de kıskançtır. Sürekli aldatıldıklarını düşünürler. Geçimsizliği daha ileriye götürmeden boşanırlar. Süreya, üçüncü evliliğini bir arkadaş toplantısında tanıştığı Güngör Demiray’la 1975’te yapar. Aynı yıl İstanbul Darphane ve Damga Müdürlüğüne atanır. Güngör Hanımla da büyük bir sevgiyle başlayan birliktelik uzun sürmez. Bir sene sonra noktalanır. Süreya’nın tutarsızlıkları, kıskançlıkları evliliği bitirmiştir. Tartışmalardan en çok etkilenen yine oğlu Memo’dur. Üstelik Memo aşırı kilolu, hastalıklı bir çocuktur. Darphane Müdürlüğünde devlete büyük hizmetlerde bulunur. Ama Bakanlıktan gelen baskılara dayanamaz. Darphanedeki görevinden de istifa eder. Maliye Tetkik Kurulundaki görevine geri döner.

    1976 yılında Zuhal Tekkanat’la yeniden birlikte olmaya karar verirler. Kendisi Ankara’da, Zuhal Hanım İstanbul’da, oğulları Memo Göztepe Pansiyonlu İlkokulundadır. Üstelik Memo derslerinde başarısız bir çocuktur. Süreya ise iki evin geçim yükünü zar zor kaldırabilmektedir. Zuhal Hanımla ikinci beraberliği de yürümez. Ayrılırlar. Memo, annesinin yanında kalır. Süreya oğlunu İstanbul’da bırakıp Ankara’ya geri döner. Teftiş yapmaya Erzincan’a gider. Süreya’nın son eşi Birsen Sağnak’tır. Birsen Hanım, kitabevi sahibi dört çocuklu dul bir hanımdır. Kitabevine gidiş gelişlerle başlayan tanışma evlilikle neticelenir. Birsen Hanım, Süreya’nın tutarsızlıklarını, iniş-çıkışlarını dizginler. Ona âdeta anne şefkatiyle yaklaşır. Süreya gerçek anlamda aile sıcaklığını onun yanında bulur. Düzenli bir aile hayatının yanı sıra Birsen Hanımın oğulları ve torunları evlerini cıvıl cıvıl eder.

    Süreya, 1980 yılında başmüfettişliğe terfi eder. 1982’de Maliye’deki görevinden emekli olur. Bütün vaktini edebiyata ayırmak niyetindedir. Ama emekli aylığı masraflarını karşılamaya yetmez. Ortadoğu İktisat Bankasında çalışmaya başlar. Ancak, banka altı ay sonra iflas eder. Uzun bir süre yargılanır. Sonuçta beraat eder. Birsen Hanımla Kadıköy’deki evlerinde düzenli bir hayat yaşamaktadırlar. Sigara ve kahve alışkanlığını bırakır. Ama alkolden uzaklaşamaz. Düzenli hayatlarını bozan şey oğlu Memo’dur. Aşırı şişman, asosyal, uyumsuz bir gençtir. Taşkınlıklarıyla ailede huzur bırakmaz.Cemal Süreya, ömrünün son bir senesini oldukça sıkıntılı geçirir. Birsen Hanımla huzurlu bir ev hayatı yaşarken Zuhal Tekkanat ve Memo onların yanına taşınırlar. Süreya kendini içkiye verir. Memo’nun davranışları taciz ve şiddet boyutuna varır. Süreya stres altındadır. İşkenceli günler yaklaşık bir ay sürer. 9 Ocak 1990’da girdiği alkol komasından çıkamaz.


    Süreyya değil Süreya
    Aslında küçük bir çocukken, adı henüz Cemalettin Seber o zamanlar, bir yazarın üç adı olması gerektiğini tespit edip, Cemal Süreyya Seber olarak değiştirmişti adını.
    Ancak iddiaya girmeyi çok seviyordu Cemal. Bir gün arkadaşıyla bir telefon numarası üzerine iddiaya girdi. Kaybederse soyadındaki ‘’y’’ harflerinden birini sildirecekti. İddiayı kaybetti ve bize de onu Cemal ‘’Süreya’’ olarak tanımak düştü.
    Bir harf sildirdiği soyadı, ilk kez 1956’da, ‘’Elma’’ şiirinin imzasında kayda geçmişti.

    Cemal Süreya’nın Dünya Görüşü:

    Süreya, kendini "sol sempatizanı demokrat aydın" olarak nitelerken düşünce olarak da "formalist" olarak tanımlamıştır. Herhangi bir siyasi partiye dâhil olmayan veya herhangi bir eylemde bulunmayan Süreya, düşüncesini daima koruduğunu ve Türkiye'nin sosyalizmle kurtulup gelişeceğini dile getirmiştir. Kendini feministlerden yana hissetmiş ve feminizm sorununun dünyada ancak sosyalizmle ve kendiliğinden çözüme kavuşacağı kanısında olduğunu fakat "dünyanın hiçbir yerinde gerçek anlamda bir sosyalist toplum kurulamadığı için kendi payına bu umudumu yitirdiğini" açıklamıştır. Devlet, aydın, halk, politika, sanat, sanatçı gibi konuları sosyalist bir perspektifle ele almış ve iktidar sahibi olarak itham ettiği devlet, sağ görüşlü, gerici, demokrasiyi "burjuvanın estrümanı" olarak sunan, kültürü ve sanatı baltalayan kişilerden oluşmuştur. Demokrat Parti, Adalet Partisi ve Anavatan Partisi eleştirdiği hükûmetlerin başında gelmiştir.
    Annesi öldüğü zaman mevlid okumuş ve müezzin ödülü olarak Cihangir Camii'nin minaresinde iki defa ezan okumuştur.

    Cemal Süreya’nın Şiir Dili:

    Modern Türk Şiiri’nin tarihsel serüvenine göz attığımızda bugünün şiir dilini kuran ve onun anlatım olanaklarını esnetip genişleten kuşağı hiç düşünmeden İkinci Yeni olarak yorumlayabiliriz. Garip akımının şiire kattığı gündelik konuşma dili, özellikle İkinci Yeni çizgisinde daha da netleşti ve ölçü ile aruzun tıkandığı ve artık yetmediği noktada şiire taze kan aşıladı. Böyle bir katkının şiiri taşıdığı yerde şüphesiz ki yeni anlatım biçimleri ve farklı bakış açılarının izlerine rastlamak mümkün. Melih Cevdet Anday ve Oktay Rifat gibi dönemin önde gelen şairleri ilerleyen dönemlerde başka bir şiirin izini sürseler de İkinci Yeni’den aldıkları lirik ve coşkulu anlatımdan vazgeçmediler. Üstelik bu durumu yalnızca şiirlerinde değil, edebiyatın öteki verimlerinde de sürdürdüler.

    Cemal Süreya içinse kısa süren yaşamı boyunca şiir yazmaya ve şiir üzerine düşünmeye çalışarak öteki şairlerden ayrıldı diyebiliriz. İkinci Yeni’nin önde gelen isimleri roman, tiyatro ve öykü gibi alanlarda eserler üretirken, Cemal Süreya’yı çoğunlukla şiir yazan ve şiir üzerine yazılar yazan bir şair olarak hatırlarız bu yüzden. Cemal Süreya’nın 59 yıl yaşadığını ve yaklaşık olarak 35 yıl boyunca şiir yazdığını düşününce bu süre daha da az gelir. Kendi deyişiyle “az yazan” ya da “şiirsiz şair” olarak düşünülür Cemal Süreya. Yaptığı şiir çevirelerini, eleştiri yazılarını ya da Dünya edebiyatından dilimize kazandırdığı onca eseri de hatırlamak gerek elbette. Peki bu kadar ‘az’ yazdığı halde şiirin merkezinde yer alabilmeyi ve mevcut şiir anlayışını büyük ölçüde değiştirmeyi nasıl başarabilmişti? Bu soruyu yanıtlamak için şairin meslek yaşamının ve özel hayatının dışında kalan zamanlardaki uğraşlarına göz atmakta fayda var. Şiirle birlikte öteki sanatlara olan merakı, onun şiirine kattığı yeniliklere bir ölçüde açıklık getirebilir. Sinemadan, resimden, müzikten, felsefeden, tarihi olaylardan, bazen siyasetten ve çoğunlukla kişisel meselelerden hareketle şiirini kurar Cemal Süreya. Dolayısıyla şiirindeki başkalık ve çok renklilik, neredeyse sanatın bütün dallarıyla ilgili olmasına bağlanabilir.

    Cemal Süreya kendi şiirini, farklılığını ilk bakışta belli eden, oldukça sade ve güçlü bir dil üzerine inşa etmiştir. Şiir dilinde kurduğu benzersiz söz dizimi ve çarpıcı imgelerle örülü yalın anlatımı, Cemal Süreya’nın özgünlüğünü hemen ortaya koyar. Bunun yanı sıra toplumsal konuları didaktik bir bakışın uzağında tutarak şiirine yedirmesi, aşkı anlatırken beraberinde erotizmi ve çıplaklığı da şiirine katması, diyebiliriz ki Cemal Süreya’yı İkinci Yeni’nin ve genel anlamda modern şiirimizin en ayrıksı şairlerinden biri yapar. 1956 yılında kaleme aldığı Folklor Şiire Düşman adlı yazısında, çağdaş şiirin kelimeye dayandığını ifade ederek halk deyimlerinin ve folklorün şairleri kısır bir döngüye sıkıştırdığını anlatır Cemal Süreya. Yayınlandığı dönemde büyük tartışmalara yol açan bu yazı, mevcut şiir dünyasını eleştirmekle kalmıyor, aynı zamanda Cemal Süreya’nın kurmaya çalıştığı yapıyı da işaret ediyordu. Şöyle diyor aynı yazının devamında: “Bir halk deyimi içindeki kelimeler o deyimdeki anlam dizisinde kaynaşmışlardır… Tek yönlüdürler. İşlemleri, güçleri, bir bakıma uyandıracakları çağrışımlar bellidir. Ne olsa değişmeyecektir. Bu kelimelerin meydana getireceği şiirlerle, mısraları hep şarkı mısralarından, hep türkü mısralarından meydana gelen şiirler arasında pek büyük bir ayrılık göremiyorum.” Garip akımının kırmaya çalıştığı yerleşik halk dilini, İkinci Yeni’nin de tümüyle kıramadığını da anlıyoruz bu ifadelerden. Oysa Cemal Süreya folklor sözcüğüyle, kalıplaşmış ve birincil anlamının ötesine çıkamamış ifadeleri eleştirir bu yazıda. Dolayısıyla yerel duyguların veya bize ait olan değerlerin bütünüyle şiirden çıkarılması gerektiği gibi bir sonuç anlaşılmamalıdır. Kaldı ki Cemal Süreya’nın ilk yıllarında aruz ölçüsüyle şiirler yazdığını da unutmamak gerek. Çağdaş şiirin kelimeye dayanması ifadesi de bu anlamda Cemal Süreya’nın tek bir çağrışımın dışına taşmayı ve çok bakışlı bir şiir yapısı kurmayı hedeflediğini gösterir.

    Cemal Süreya’nın geleneksel şiir anlayışını bütünüyle reddetmediğine, 1980 yılında yayımlanan Sözcükleri Değiştirmek adlı yazısında da tanıklık edebiliriz. Bu yazıda da yine sözcükler üzerinde duran Süreya, Yeni Türkçe’nin büyüsüne kapılıp eski şiirlerindeki sözcükleri değiştiren şairleri ele alır. Yazılmış şiirlerin o döneme ait izler taşıdığı düşüncesinden hareketle şiirdeki bu değişimi veya yenilenmeyi geçerli bulmaz Cemal Süreya. Özellikle Oktay Rifat ve Fazıl Hüsnü Dağlarca’nın dildeki bu arınma çabalarını yersiz ve anlamsız bulduğunu söyler. Oktay Rifat’ın İkinci Yeni çizgisinden gittikçe uzaklaşması ve kendi edebiyat dilini kurmasının altında şüphesiz ki konuşma dilindeki sadeliği biraz daha zorlamak istemesi ve onun ötesine çıkma gayreti yatıyor. Bu konuda şöyle diyor Cemal Süreya: “Bir şiiri yeniden yazmak başka, onun bazı sözcüklerini dil kaygısıyla değiştirmek başka. Gerçekte, otuz yıl önce yazılmış bir şiiri yeniden yazma çabasını da pek anlamıyorum ben. O şiir belli bir dönemin, belli bir duyarlık ortamının, belli bir dil bağlamının ürünüdür. Ve olduğu gibi kalmalıdır.” Bu ifadeden hareketle Cemal Süreya’nın günlük konuşma diline yaslanmak için eskiyi bir kenara koymadığını; yazılmış eserleri o dönemin koşulları ve imkanları dahilinde yorumladığını belirtebiliriz.

    Sonuç olarak Cemal Süreya’yı İkinci Yeni’nin içerisinde yer aldığı halde aynı kuşaktaki şairlerin şiir anlayışına büsbütün katılmadığı için ayrı bir noktada değerlendirmemiz gerekir. Konuşma dilini kendi şiirine dahil ettiği için Garip akımına, kurduğu sade dille çok yönlü bir anlatım biçimi geliştirdiği için İkinci Yeni’ye yakın sayılabilir. Ancak kendi şiirini oluştururken var olan şiir dilini ve kendinden önceki şiir geleneğini hiçbir zaman tümüyle reddetmez. Yazının başında sözünü ettiğim Folklor Şiire Düşman adlı yazıda bu konuyu genel hatlarıyla ele aldığı halde yine de ifade etmek istediği düşüncelerin tam anlaşılmadığını kabul eder Cemal Süreya. Modern şiirin alt yapısını oluşturan halk şiirini her fırsatta savunur ve yeni bir anlayışın yeşerip büyüyebilmesi için öncekilerin yok edilmesine karşı olduğunu da ayrıca belirtir. Üstelik konuşma dilinin halk dilinden ayrı düşünülmemesi gerektiğinin de altını çizer.
    Şu ifadeler sanırım Cemal Süreya’nın halk diline ve konuşma diline verdiği önemi yeterince açıklayacaktır: “Kendi dilimizle konuşmak, bir şey anlatıyorsak onunla anlatmak. Bu, halk şiirinden hiç yararlanılmaz, hatta yararlanılmaz demek değil elbet. Ama arı çiçek yiyip bal yerine yine çiçek yapmaya başlarsa tehlikeye düşmüştür. Halk kaynakları şiiri besleyecektir. Ama onda eriyerek, özümlenerek, yakıt halinde.” (Arka kapak 16. sayısı)

    Cemal Süreya’nın şiir görüşü için buraya bakabilirsiniz: https://www.edebiyathaber.net/...anin-siir-gorusleri/

    Cemal Süreya adına paylaşılan sahte alıntılar:

    1- “Kırmızı bir atkı al sade, yalnızlığını saklar.
    Edip Cansever okuma bu kış ruhunu sakatlar.” (Şairi: Sinan Yeniceli)

    2- Öyle bir sihirbazdın ki beni bile kaybettin..

    3- Öperek uyandırdım bu sabah ayrılığı.
    Fırından yeni çıkan bekleyişler satın aldım.
    Kırmızı mavi ekoseli yalnızlığımı serdim masaya.
    Manzaraysa ayrılığa sıfır! İşte her şey hazır..
    Acılarımla iki lafın belini kırdık.
    Yokluğunda bir kuş sütü eksik.

    4- Parmak uçlarıma hapsettim seni.
    Dokunduğum her yerde seni hissediyorum,
    Canım yanıyor.

    5- Ne kadar silersen sil; ya yırtılır defterin ya da izi kalır cümlelerin. ‘

    6- Önce sevdiğiniz terk eder sizi, ardından uykunuz.
    Sonra ne sevdiğiniz geri gelir ne de uykunuz.

    7- “Unutulmaz babaların öldüğü
    Annelerin ise onlarla gömüldüğü”

    8- “Her gece üstünü açma üşütürsün diyeceğine, bir kere ‘kalbini açma üzülürsün’ deseydin ya anne…”

    9- “Seni seviyorum’ diyen, seni gerçekten seven değildir. seni gerçekten seven; ‘seni seviyorum’ demeye çekinendir.

    10- Bilirsin sigarayı da kalem tuttuğum gibi tutarım. Ondan tüter “sevda sözleri…” (Şairi: Kübra Yüzüncüyıl. Bir Kadının En Mahrem Yeri/ Sayfa:6)

    11- Ne zaman bu şehirden kaçıp gitme isteği gelse, bir köşeye oturup geçmesini bekliyorum. Gidersem dönmem çünkü biliyorum…

    12- ‘Üzülme değmez’ sözünü duymaktan sıkıldım.
    Değmeyenlere zaten üzülmem. Üzüldüğüm şey
    Değmeyenlere yüreğimin değmiş olması.

    13- “Sen bakma bu kadar hüzünlü şeyler yazdığıma, ben çok gülerim ve gülerken hiç kimse yalan olduğunu anlayamaz…”

    14- Allah’ım bana öyle bir eş nasip et ki; ömrümün son demlerinde bile gözlerine baktığımda kalbim ilk gün ki gibi çarpsın!

    15- Bir ‘hoşçakal’a sığdırdı beni, yere göğe sığdıramadığım.

    16- “Annesinden dayak yediği halde, yine ‘anne’ diye ağlayan bir çocuktur “aşk”…”

    17- “Gözlerine baktığımda kayboluşumun nedeni gözlerindir sanma…
    Her insan kendini kaybolmuş hisseder boşluğa bakınca!..”

    18- “Karşıdan karşıya geçer gibi sev beni. Önce bana, sonra bana, sonra tekrar bana bak…”

    19- “Gözlerinin kahvesinden koy ömrüme,
    Kırk yılın hatırına “sen” kalayım.

    20- “Parkta salıncak sırası bekleyen çocuk gibi bekledim seni. Biraz heyecan, birazda salıncağı ‘başkası kapacak’ korkusu işte.”

    21- Gelmeye fırsatın yok biliyorum…
    peki ya ben!
    ben var mıyım?
    ya da hakkımda bildiklerini sırala!
    gelmiyor mu hiç bir şey aklına?
    anladım.
    konuşan gözler meselesi,
    belki de konuşuyordur gözlerin ama ben gözce bilmiyorum ki;
    sessizce biliyorum
    usulca biliyorum
    masumca biliyorum
    yapabildiğini bildiğin tek bir şey var ama nolur bu sefer ağlatma yüklemi
    peki ya sen!
    sen var mıydın?
    hakkımda bilmediklerine ağlarken…
    yoktun
    gözlerinin konuştuklarını neden anlamıyorum merak ediyor musun?
    çünkü;
    onlar da yoklar.

    22- ‘Üşüdüysen söyle sevgilim, seni bir kat daha seveyim’

    23- “Ki ben; senin ilkokul yıllarında durmadan yere düşürdüğün kurşun kalem gibiyim: dışı sapasağlam, içi paramparça.. “

    24- Bazen diyorum ki; ne olacak söyle gitsin..
    Sonra diyorum; ”söyleyince ne olacak, sus bitsin !”
    25- “Düşenin dostu olmaz” der kimileri. Sanki ayakta olanın dostu çokmuş gibi…”

    26- Giden gitmiştir gittiği gün bitmiştir.

    27- “Belki o her şeye değecek kadar değerli senin için; ama sen de, onun için kendini hiç edecek kadar değersiz değilsin.”

    28- “Seni ne zaman uyurken hayal etsem; affediyorum”

    29- ‘Birer birer, seve seve çıktığım aşk basamaklarını; onar onar, söve söve iniyorum şimdi!’

    30 – Aynı şehirde, sen varsın, ben varım, biz yokuz!

    31 – “Çocuk olsam yeniden…
    Bir tek düştüğüm için acısa içim
    Ve kalbim; çok koştuğum zaman çarpsa sadece.”

    32- “Bir kadını ortadan ikiye böl; yarısı annedir, yarısı çocuk.”

    33- Önemli olan hastalıkta sağlıkta değil, yalnızlıkta yanımda olman..

    34- “Dokunulmasa da, görülmese de;
    kalpte yer verilir bazısına, nedensiz…”

    35- “Mutlu olmanın yolunu, karşıdakini mutlu etmek sanıyorduk. Yanıldık! Çünkü ne kadar mutlu ettiysek, o kadar yalnız kaldık”

    36- Uzaktan seviyorum seni
    kokunu alamadan,
    boynuna sarılamadan
    yüzüne dokunamadan
    sadece seviyorum

    öyle uzaktan seviyorum seni
    elini tutmadan
    yüreğine dokunmadan
    gözlerinde dalıp dalıp gitmeden
    şu üç günlük sevdalara inat
    serserice değil adam gibi seviyorum
    öyle uzaktan seviyorum seni
    yanaklarına sızan iki damla yaşını silmeden
    en çılgın kahkahalarına ortak olmadan
    en sevdiğin şarkıyı beraber mırıldanmadan
    öyle uzaktan seviyorum seni
    kırmadan
    dökmeden
    parçalamadan
    üzmeden
    ağlatmadan uzaktan seviyorum
    öyle uzaktan seviyorum seni;
    sana söylemek istediğim her kelimeyi
    dilimde parçalayarak seviyorum
    damla damla dökülürken kelimelerim
    masum beyaz bir kağıtta seviyorum.

    37- “Git diyorsun da olmuyor işte git demekle, her şeye rağmen gidemiyor insan. Bende sana sev diyorum mesela, sevebiliyor musun?”

    38- “Ertesi gün sana kavuşmayacağım için, uyumadığım geceler var benim.”

    39- “Unuturum diye uyudum. Yine seninle uyandım.
    Belli ki uyurken de sevmişim seni.”

    40- Cevap veriyorum! Zamanla her şey geçer diyen akıllılara; geçen tek şey zamandır; anlayan anlatsın anlamayanlara.

    41- Çok günah işledim, korkuyorum.
    Ayaklarının altına al beni anne!
    Cennete gitmek istiyorum.

    42- “Kimse benimle oynamıyor diye ağlayan çocuk! Sen büyü hele, bak ne oyunlar oynayacaklar seninle.”

    43- Sen bir çocuktun
    ben bir çocuk
    1000. sözü söylemek bana düştü
    bir ben bir sen oyununda

    44- “Ve sevda darağacında, elimi çeksem senden olacağım, çekmesem kendimden…”

    45- “Denir ya aşk iki kişilik, yalan! Aşk bile bile delilik. Bi de hayat müşterektir denir. Bu da yalan çünkü aşk acısı hep tek kişilik.”

    46- “Sana yolculuk yapmak istiyorum. Kes yüreğine giden bir bilet; “can” kenarı olsun…”

    47- “’Git’ diyorsun da olmuyor işte git demekle, her şeye rağmen gidemiyor insan. Ben de sana ‘sev’ diyorum mesela. Sevebiliyor musun?”

    48- “Aklım mı? O yüzsüz bir misafir. Hep sende kalıyor…”

    49- “Küçükken aldığım dışı güzel, içi hep çürük çıkan elmalı şekerler gibisin. Aranızdaki tek fark; o elmalı, sen ise el’malı.”

    50- “En az benimki kadar annemin de ahı tutar sana. Burnumdan getirdiğin süt, onun sonuçta.”

    51- “Ne olmuş her fırsatta kendimle konuşuyorsam? Bakma sen yanlış demiş eskiler, kendi kendine konuşana deli değil, yalnız derler.”

    52- “Her gece onu düşünmekten saatim ilerlemez oldu. Kim sorarsa saat kaç diye. Cevabım hep aynı; o’na doğru” gibi adamın ağzına sıçan bir söz söylemiş. Bunu okumamın hemen akabinde şahsıma, ‘üzülme değmez’ sözünü duymaktan sıkıldım. Değmeyenlere zaten üzülmem. Üzüldüğüm şey; değmeyenlere… Yüreğimin değmiş olması.”

    53- ‘’Denize ilk giren çocuk masumiyetiyle seviyorum seni. Boğulacakmışım gibi.”

    54- “Gitmekle gidilmiyor ki… Gitmekle gitmiş olamazsın; gönlün kalır, aklın kalır, anıların kalır.”

    55- “Nasıl bilirdiniz, sorusuna, “tanıyamamışım” deyip geçtim.”

    56- “Bir daha beni sevdiğini söyleme! Neden biliyor musun? Çünkü yine inanırım.”

    57- “Ve sonra gülüşün geldi aklıma ve dedim ki, yine gelsen yine severim seni ‘

    58- “Üşüyor musun? Üzülme bee! Gel yanıma.. O kadar yaktın ki canımı; ısınırsın. Üşümezsin bir daha.”

    59- “Seni soruyorlar… Öldü mü diyeyim yoksa dönecek mi? İkisi de imkânsız değil mi? Çünkü biliyorum; asla geri dönmezsin. Ve biliyorsun; sen benim için asla ölmezsin…”

    60- “Günlerce konuşmaz, yazmaz, aramaz, sormaz. Sonra gelir bir ‘merhaba’ der, yine o kazanır…”

    61- Sen dedi; intihar gibisin. Hem herkes tarafından bir kez düşünülen hem de cesaret edilemeyen.

    62- Sevişti bir bakir ile bakire
    erkeğe milli dediler kadına fahişe.

    63- Gider gibi yapmadım ben, ya kaldım ya gittim. Sen ise kalır gibi yaptın, ama gittin ve ben bittim.

    64- Benimsin demeden önce, seninim demeyi bilmeli insan.

    65- “Tamam mesafeler aşka engel değil, ama ben burada ağlasam senin yanakların ıslanır mı orada?”

    66- Uğraşamam dünümle ve dünümdekilerle. Ben yarına bakarım yanımdakilerle.

    67- Özlemek, ölmekten sadece iki harf fazla be çocuk

    68- Zaman lazım sadece, unutacaksın! Nasıl unuttuysan çocukluğunu, kırılan oyuncaklarını… Kırılan kalbini de öyle unutacaksın.

    69- Senin çelme taktığın yerden başlıyorum hayata.. Varsın yara içinde kalsın dizlerim, yüreğim kadar acımaz nasıl olsa.
    70- Aslında annem seni anlatır dururmuş çocukluğumda, meğer her masala seni anlatarak başlarmış. Bir varmış, bir yokmuş.

    71- “Sen; aklım ve kalbim arasında kalan, en güzel çaresizliğimsin.”

    72- Cenaze arabalarını süslemek gibidir yokluğunu yazmak. Ne kadar güzel olsa da, ölüm taşır.

    73- “Gidemem artık oraya” dediğim yere yine gittim.

    74- O beni herhalde sevmiş! oysa ben onu her halde sevmiştim.

    75- Bazen seni sevmiyorum, sonra hemen geçiyor.

    76- İnsanın başına ne gelirse meraktan gelir. Seni merak edeyim.

    77- Bilirsin beceremem yaşamayı..
    Bir damla su olsam,
    gider rakıya damlarım…

    78- Hiç nefret ede ede sevdiniz mi?

    79- Sen yeter ki içinden de olsa bir seni seviyorum de; Benim kulaklarım çınlasın kâfi.

    80- Küçükken anneme mezarlıktan korkuyorum dediğimde ‘ölüden değil, diriden kork’ demişti. Zamanla anladım ki; annem yine haklıydı.

    81- “Aklının ucuna oturup kendimi bekledim; gelmedim, gelmedim, gelmedim.”

    82- Keşke şöyle yapsaydım belki severdi deme. O senin için ne yaptı da sevdin sanki? Akıl işi değil, gönül sevdi mi gerisi bahane.

    83- Sahi
    sarkıntılığa girer mi acaba?
    - ayrılırken -
    gözlerimin sana sulanması (Şairi: Tekin Deniz)

    84- Bir kadını ortadan ikiye böl;
    yarısı annedir
    yarısı çocuk
    yarası ben
    yarası aşk
    duyanlar bilmez bunu
    görenler anlamaz,
    yarısı rivayettir
    yarası gece (Şairi: Tekin Deniz)

    85- Oyuncağın kırıldı diye üzülme çocuk.. Büyüyünce kalbin paramparça olacak !…

    86- Sevmenin bin türlüsü vardır, sevmemenin bir…
    Git iş işten geçmeden,çok geç olmadan vakit… (Şairi: Cemal Safi)

    87- Böl gecemi, destursuz gir mabedime.
    Şifa niyetine dokun yüzüme..
    Gel be,
    Gel işte. (Şairi: Şafak Yolcu)

    88- Şimdilerde.!
    Altından geçtiğim
    Bütün ağaçlar yapraklarını döküyor..!
    Havada hazan var
    Yüreğimde hüzün. (Şairi Tamer Polat)

    89- “Ne dua’lar kurtarır bizi artık, ne de zaman.. Unutabilmek gerek bazen, ağlamadan.” (Şairi : Özdemir Asaf)

    90- Ah ulan ayrılık bir senle ayrılamadık!

    91- ellerim ceplerimde yürüyorum
    ve ben ne zaman bir şiir duysam
    şahadet getiririm
    ölürüm
    ankara olurum bazen
    kaldırımlarımı telaşlı topuklar döver
    kalabalıklar arasında ezilir yalnızlığım
    korkarım
    geceleri renkli ışıklar süsler mutsuzluğumu
    kavgalar eksik olmaz
    ayrılıklar düşmez yakamdan
    ağlarım
    şarkılar söylenir adıma
    belki gelen gidenden çoktur ama
    unutturamaz boşluğunu
    hatırlarım
    adını haykırmak isterim bazen
    sesimi bastırır yokluğun
    tüm reklam panolarına suretini asarım
    ve sokak lambalarına kendimi
    sesini duymak isterim şehirler dolusu
    susarım...

    92- “Nasıl bir his biliyor musun ?
    Oda çok geniş ama sığamıyorsun,
    bak kapı orda ama çıkamıyorsun,
    pencere açık ama nefes alamıyorsun..”

    93- "Baktım sana kızgın değilim, kırgın değilim, dargın değilim. Kısacası ben sana artık hiçbir şey değilim." (Şair: Mehmet Ercan)

    94- "Birbirimize birkaç adım mesafelerdeyiz aslında ama aramızda kilometrelerce gurur var."

    Tam 94 tane SAHTE ALINTI! Ve bunlar sadece benim keşfettiklerim. Siz nerenizle okuyorsunuz bu kitapları? Kimseden hiçbir ses seda yok! Paylaşılıyor binlerce kez, ama kimse sesini çıkarmıyor. Hiç mi bilmiyorsunuz? Hiç mi okumadınız? Eğer sizin de sahte olarak paylaşıldığını bildiğiniz bir söz, şiir varsa yorum bölümüne yazarsanız sevinirim.
  • Sonelerin Konuları

    Shakespeare'in 154 sonesinin genel konusu sevgidir; öyküsü ise bir sevgi serüveni. Bu öykünün dört kişisi var:

    Ozan (belki Shakespeare'in kendisi, belki de anlatım aracı olarak yarattığı bir ozan), sarışın erkek sevgili, esmer kadın ve rakip ozan.

    İlk sonelerde ozan kendisine ihsan ve yardımlarda bulunan bir genç aristokrata güçlü ve heyecanlı bir sevgiyle bağlıdır. Sonraları, bir rakip ozanın göze girmesi ve başka sadakatsizlikler yüzünden acıklı durumlara düşer. Son soneler, bir esmer kadına duyulan cinsel sevgiyi anlatır. Bu kısa özetten anlaşılacağı gibi, 154 sone ozanın soyut sevgiden cinsel ilişkilere kadar geçirdiği türlü türlü ruh olaylarının öyküsü gibidir.

    Genel konunun gelişmesi bakımından, soneler çeşitli sıra ve sınıflara konulabilir, ama en belirli bölme şudur:

    1. Sone l'den Sone 126'ya kadar soylu gence yazılmış olanlar,

    2. Sone 127'den Sone 152'ye kadar esmer kadına yazılmış olanlar.

    (Sone 153 ve 154, dizinin bütünlüğünden ayrı düşmektedir. Bunlar, iki eski Yunan şiirinden çok serbest ve aksak olarak İngilizceye aktarılmıştır.)

    Birinci uzun bölümdeki sevgili (Shakespeare kendisinden yer yer “dost” ya da “arkadaş” diye de bahsetmiştir) genç ve soylu bir adamdır. Bir kadın gibi güzel, ozandan çok daha genç, servet ve soyluluk bakımından çok üstündür.

    İlk on yedi sonede Shakespeare, gencin evlenmesi ve güzelliğini çocuklarında devam ettirmesi için yalvarır. Geçen zaman ve yaklaşan ecel, güzelliğin baş düşmanıdır. Güzellik, ancak devam etmekle zamanın ve ölümün elinde yok olmaktan kurtulabilecektir. Onun için, genç adam güzelliğini çocuklarında sürdürmelidir.

    Sone 18'den başlayarak, ozan, sevgilisinin güzelliğini şiirlerinde yaratmak ve yaşatmak zorunluluğunu duyar. Bir yandan, yaşlanmaktan yakınan ozan, şiiri – hele kendi şiirini- güzelliğin bir görkemli anıtı olarak görür. Zaman ve ecel sevgilisinin güzelliğini alıp götürse bile o güzellik sonelerde sonsuz yaşayacaktır.

    Sone 26'dan sonra, ozan, sevgilisinden bir süre uzak kalır. Bu sürede geçmiş günlerin mutluluğunu özlem ve üzüntüyle düşünür: Nedense kaderin sillesini yemiş, insanların (ya da soylu gencin) gözünden düşmüştür artık.

    Soylu genç, ozanın sevgisine ihanet etmiştir: Anlaşılan, ayrılık sırasında genç adam ozanın metresiyle düşüp kalkmış. Ama ozan, genç adamı ölesiye sevdiği için bu utanç verici olayı bile bağışlar.

    Sonra yeniden yollara düşen ozan, özlem acısı çekerken şiirinde sevgilisinin güzelliğini bir yandan soyutlaştırır, bir yandan sonsuzlaştırmaya çalışır. Varlık, onun için bir çile olmuştur artık; dünyadan elini eteğini çekmeye yeltenir, ama sevgisi öyle derindir ki bu düşünceden cayar. Derken, sevgilisinin adının karıştığı bir rezaleti haber alınca derin bir üzüntünün pençesine düşüp ölümü düşünür kara kara. Yine de sevgilisini bir türlü aklından çıkaramaz. Gelgelelim, rakip bir ozanın göze girmesi yüzünden Shakespeare gözden düşmüştür. Sevgilisini bırakmaya karar verir, ama bu sefer sevgilisi ona döner. Ozan kuşkular içindedir, güveni kalmamıştır artık. Bundan sonra sırayla ayrılıklar başlar, sevgi yeniden canlanır, ihanetler olur: Ozan sevginin ölümsüzlüğünü ister ama, cinsel iştahlarla ihanetler ve ayrılıklar yüzünden zaman ve ecel, sevgiye karşı zafer kazanacak duruma gelmiştir.

    Sone 127'den Sone 152'ye kadar uzanan ikinci bölüm, ozanın esmer kadınla yaşadığı yarı acı yarı tatlı hayatın öyküsü. Bu bölümde, genç adama duyulan manevi sevgiye karşılık, esmer kadına bağlanmanın ozanı cinsel isteklere tutsak düşürdüğü anlatılmaktadır. Shakespeare, Elizabeth çağının gerçek güzellik saydığı sarışınlığa kıyasla esmerliğin üstün olduğunu savunur. Ozan, metresine candan bir sevgiyle bağlı görünmez. Esmerliği övmekle beraber, yer yer esmer kadını güzel değilmiş gibi gösterir. Bazen “esmer” derken“kara”, “karanlık”, “şom” anlamını vermek istiyor gibidir. Evli bir kadın olan metresi başkalarıyla da düşüp kalkmaktadır. Ozana en büyük ihaneti, soylu gençle yaşaması olmuştur. Bütün bunlara rağmen, kadının öyle güçlü ve çekici bir kişiliği vardır ki ozan ona körü körüne bağlı kalmakta, gönlünden bir türlü söküp atamamaktadır. Cinsel iştahın zaferidir bu.

    Yukarıdaki özet, Shakespeare'i sonelerde kendi gönlünün acılarını ve mutluluklarını anlatmış gibi gösterebilir. Belki de, gerçekten, sonelerin otobiyografik bir niteliği var. Bunu kesin olarak bilmiyoruz. Sonelerde Shakespeare dört beş yıl süren ve kanlı canlı bir cinsel heyecandan en ince soyut sevgiye kadar değişen bir kişisel serüveni izlemiş olabilir.

    Bazı eleştirmenlere göre, soneler Shakespeare'in kendi hayatını yansıtmıyor. Ben diye konuşan ozan, Shakespeare’in kendisi değildir, sanat sesidir. Bu şiirlerin gösterdiği sevgi anlayışı ve estetik kaygılar, Rönesans'tan Shakespeare çağına gelmiş olan belli başlı geleneklere uymaktadır. Sevgi şiiri, doğrudan doğruya kişisel sevgiyi anlatmaz ve onu bir duygu, bir insanlık yaşantısı olarak inceler. Erkek ya da kadin, herhangi bir güzel varlık, kendisi olarak değil, soyut gerçekler yönünden şiire konu olur. Yirminci yüzyıl eleştirmenlerinden Northrop Frye, Shakespeare sonelerinin Batı uygarlığında bilinç ve istemin son sınırlarına kadar araştırılmasına yol açan ruh arayışını çağın edebiyat geleneği içinde özetlediğini söylüyor. Frye'a göre, Shakespeare Batı dünyasında Petrarca’nın idealizminden Proust’un acıklı bunalımlarına kadar sürüp gelmiş olan sevgi çeşitlerini sonelerinde algılayıp yaratmıştır.

    Shakespeare'in kendi yaşantılarını anlatsa da anlatmasa da, soneler sevginin sayısız yönlerini çırılçıplak ortaya atıyor ya da hafifçe duyuruyor, alev alev heyecanla haykırıyor ya da incecik duygularla yansıtıyor, ruhun derinliklerini aydınlatıyor ya da karanlık kıvranışları üstü kapalı söyleyişlerle gizli bırakıyor. Birbiri ardına sonelerde sevgi dolu bir gönlü sarsan heyecanlar, onu didik didik eden çileler bazen canlı bazen duru, ama her zaman duygulu bir lirik sesle açıklanmış: Taparcasına sevmek, kuşku, özlem, ihanet, sevginin mutluluğu, kıskanma, iyilik ve gaddarlık, cinsel istek, güzelliği ve sevgiyi çürütecek olan ölüm karşısında korku, hayal kırıklığı, sevgi uğrunda her acıya katlanma, umut ve karamsarlık, günah ve suç duygusu, sevgili önünde benliğin değersizliği, şiirin yaşatma gücü, lanet ve nefret... Sevginin insan ruhundaki her duygusu, insan yaşantılarındaki her görünüşü sonelerin bir yerinde ifade edilmiştir denebilir. Sevgiye değin, gönle değen duygular ve değerlerle doludur soneler. Belki de başka hiçbir şiir dizisi, sevgiyi bu denli derinlemesine ve genişlemesine anlatabilmiş değildir.

    Sonelerin çoğunluğunun genç bir erkeğe yazılmış olması ve ateşli bir sevgiyi haykırması, Shakespeare'de homoseksüel (pederast) eğilimler olduğu düşüncesine yol açmıştır, Shakespeare uzmanları arasında çözülememiş bir nokta bu. Herhâlde hiçbir vakit çözülemeyecek. Bir ozanın bir güzel erkeğe hayranlık ve sevgi duymasının o çağlarda bir edebiyat geleneği ve günümüzdeki homoseksüellik anlayışından başka bir sanat tutumu olduğunu öne süren bilginler var. Özellikle eski İtalyan sonelerinde sık sık kendini gösteren erkek sevgisini sone geleneğinin bir çeşit gereği sayan bu görüşe karşılık, bazı sonelerde rastlanan belirli ifadeler, Shakespeare'in sarışın gence karşı gerçekten eşcinsel nitelikte bir sevgi duyduğu düşüncesinde azımsanamayacak bir gerçek payı bulunduğunu ortaya koymaktadır.

    Shakespeare ile sevdikleri arasındaki ilintileri, felsefi ve estetik yönden yorumlamak da mümkün: Shakespeare belki de sarışın genci ideal güzelliğin simgesi olarak görüp öyle yaratmıştır. Ozan, sevgilisinin erkekliğiyle kadın yüzünü eşi olmayan bir karışım hâlinde birleştirmiş olabilir. Sarışın gencin soyluluğu da, aslında bir manevi temizlik, arınmış ruhun bir boyutudur. Böyle bir güzelliğe duyulan sevgi, cinsel iştahların çirkinliğinden uzak kalır. Soyut bir sevgidir o. Sarışın gençte dış güzellik gerçek bir gönül zenginliğinin, yaşama dürüstlüğünün ve manevi değerlerin belirtisidir. Güzellik, bu anlamda erdemdir. Sonelerdeki bu estetik anlayışında (gerçekten böyle bir anlayış varsa) bir dinsel nitelik bulmak da mümkün: Güzellik bir erdemse ona gönül vermek ve tapmak, onun üstün ahlakına ermeye çalışmak gerekir. Güzelliğin böylesiyle vuslat olamayacağı için, seven gönül ona erişememekten doğan çileye katlanmalıdır. Seven ve bu çileyi çeken gönül arınır, bedenden koparak gerçek temizliğe kavuşur.

    Türlü yönlerden doğru ve yararlı olsa da bunlar şiir-dışı bakış ve yorumlardır. Asıl önemli olan şiirin kendi iç gerçeğidir. Ona ermek için en doğru ve en değerli kaynak, sonelerdir. Sonelerin gerçeği, kendi içlerindedir.
    William Shakespeare
    Sayfa 18 - XVIII - XXIII
  • _Orospuluk ne güzel şey.
    _Oh dostlarım! Size söylemek istediğim şey bol bol sikin, sikilin ve sikişin. Siz sikmek ve sikilmek için dünyaya geldiniz! Bu yasaklar sadece sikişmenin tadına varamayanların ortaya attığı şeylerdir. Siz en güzel ve en tutkulu günlerinizi yaşıyorsunuz ve bu günleri saçma yasaklara bağlı kalarak yaşamak size sadece mutsuzluk getirecektir. Günleri despot kurallara uymadan geçirerek kendinizi orospuluğun dayanılmaz güzelliğine bırakarak geçirmelisiniz.

    _Kızımın içinde geldikten sonra yatakta yatan babamın yanına uzandım, onun yaşlı bedenini okşamaya başladım. Kalan son nefesiyle bile aletime vurmaya çalışıyordu, yavaşça arkasını çevirip içine, küçük yaşlı deliğinden içeri girdim, onu düzmeye başladığımda zevkten ne hale geldiğimi düşünebilirsin, işte o sırada babam çoktan ölmüştü. Ölümün soğukluğuyla seksin sıcaklığı birleşmişti.

    _Orospuluk sana sunulmuş olan hediyedir. İşte orospuluğun tadı ancak bağırsaklarına akan spermle çıkar. Tanrılar Tanrısı doğanın sana verdiği bu zevk dünyanın en yüce zevkidir. Ben tam bir orospuyum ve bundan zevk alıyorum. Ah Siktir! Penisleri yine dimdik" diye bağırdı fırtınalı Delbene. Havalanmış ve yeniden canlanmışlar, onları aynı şekilde tutun çünkü onları içime almak ıstıyorum. Gelin güzel dostlarım, gelin ve kıçımı düzün, kıçım çok aç ve çok susuz, baştan çıkmış kıçımın en derinlerine zehirlerin izi akıtın. Eğer bu gerçekleşirse sakatatlarımda yanan ateş biraz olsun durulacaktır. Onun bacaklarının arasını emerken kesinlikle hayata dönecektir.
    _Orospuluğun en önemli kuralı ilişki kurduğun insanları asla sevmemen gerektiğidir. Ruhsal olarak kadın kocasına tapar ama fiziksel olarak ona en güzel ini yaşatan genç ve güçlü erkeği sever. _Kanlarımızın orospuluk yapmasından büyük zevk alıyoruz ama bu da suç. Oysa Eski Doğu Avrupa onurlu bir davranış…

    _Erkekliğini kızın gül goncasına, kutsal çukuruna, tanrının gözüne sapladı. Küçük aletini gizleyecek büyük hediyeler verdi.
    _Bu leziz delikler bugün çok davetkar ama yarın kurtçuklar tarafından yenecekler.
    _Erkeklerin aklında olan tek yer kadının kıçıdır. Bir erkek beğendiği kadında ilk olarak onun kıçı ile ilgilenir.
    _Evlilerle seks yapın ve çarşaf gibi sevgili değiştirin. Oğullarınızla babalarınızla seks yapın. Ensest dünyanın en mükemmel zevklerindendir.
    _Toplarını emdim, ağzımın içine osurmasına izin verdim, memelerime sıçtı, yüzüme tükürdü ve işedi, meme uçlarımı ısırdı, tokat attı, tekmeledi, sıkıştırdı ve bütün bunların sonunda ağzıma boşaldı spermlerini son damlasına kadar yedim.
    _Ah! Düzüşsünler, zarar görmeksizin düzüşsünler! Biraz sahte şeref, ciddiyetten uzak dini umutlar onun gösterdiği fedakarlıkların verdiği zararı telafi edecek midir? Hayır, hayır, erdem, ahlaksızlık, tabutun içinde hepsi birbirine karışır. Birkaç yılın sonunda, kamu birilerini daha fazla yüceltirken ötekileri mahkum mu eder? Yoo! Hayır, bir kez daha hayır! O zavallı, zevk almadan yaşamış olarak son nefesini verir, ne yazık ki, telafisi imkansızdır artık.
    _Eğer bir gün insan etinin tadına bakarsanız eminiz ki tabağımızı tamamen sıyırıp sonuna kadar bitirirsiniz. İnsan eti tam bir sperm yumuşaklığınadır ve diğer etler onun tadına vardıktan sonra çekilmez.
    _Lidyalı kadınların değeri ise birlikte oldukları erkek sayısı ile ölçülürdü. Kanarya Adaları 'nda aileler kızlarını demir kaplı iri bir penisle denerlerdi, bu ya deliği kırıp geçerdi ya da geri çıkardı, bu ikinci durumda kızın içine aynı demir kütlesi ölümcül yapay penis, yüksek ısıda yanmış halde sokulurdu. Bunun asıl nedeni kocasının rahatı için deliğin büyütülmesi ve ön hazırlığın sağlanması idi.
    _Baba kızı ile sevişen adamı kırbaçlar, kızının içindeki adamı yavaşça çıkartarak onun yerine kendisi geçer ve az önce kırbaçladığı adamı da kendi içine alır, sonunda baba kızının içine, adam ise babanın içine boşalır.
    _Arkanızı dönerek bana deleceğim soylu kıçlarınızı gösterin ve iyi bir kız olup onları öpmem için bana sunun. Kıçımın derinlerine bıraktığı tohumlarından dolayı çok gururlu. Ağzıma sıçacaksın fakat ben bu arada Tanrıya dua ediyor olacağım ve kısa süre önce anüsüne boşalttığım spermlerimle karışan bokunu son lokmasına kadar yiyeceğim.
    _Geyiğin kadından bile daha çok zevk verdiği söylenir, bu hayvan doğa tarafından özel olarak yaratılmıştır, anal kanalı dar ve sıcaktır, hayvan çok isteklidir. Mısırlı kadınlar ise kendilerini timsahlara veriyorlardı.
    _Benim babamın olması ve beni dünyaya getirmiş olması neyi değiştirecek? O sadece annemin amindan içeri boşalmış ve ben oluşmuşum yani bu onun bir anlık zevki sonucu meydana gelmiş.
    _Daha önce hiç bu kadar güzel bir vücut ve en önemlisi bu kadar enfes bir kıç görmemiştim. Bu kesinlikle Afrodit. _Senin beni şaşkına çeviren tadına bakmaya ve Tanrısal güzelliğine tapmaya devam etmeyi çok istiyorum.
    _Senin vücudun hayranlarının gelip tapınacağı bir kilisedir.
    _Basit olmak yerine adi olmak bence daha iyi.
    _Gökyüzündeki yıldızları istese adam alıp getirecek.
    _Belirsizliğe mantıkla bakarsan, her şeyi doğa açıklayacaktır zaten.
    _Korku zevki azaltır, onu çoğaltacak olan tek şey gizemdir.
    _Fanilerin suç dedikleri şey senin için hayatın anlamı olacak. Yap ve öyle yaşa! Suçun ardından oluşan vicdan azabı, zayıflığın ifadesidir. Yapmamız gereken nedensiz pişmanlıkları bırakmaktır. Böylece ahlaksızlık, gaddar, suçlu ve rezil şımarıklıkların ne kadar değerli olduklarını kavrarız. Bize zevk verirler.
    _Ülkenin konumuna göre ahlak ve davranış her yerde biçim değiştiriyor, oysa doğa hiçbir şeye yasak koymamıştır. Felsefe ise geleceği görebilme gücü ile bunların hatalı olduğunu doğadan başka hiçbir şeyin bize fikir veremeyeceğini ortaya koyuyor ve mantıklı insanın bunları terk etmesi, doğanın doğrularını kabul etmesi gerekmektedir.

    _Şu pezevenk Tanrı, bizi aklımızla değil duygularımız yoluyla etkilemeye çalışıyor. "Bu sinir bozucu ve nefret Tanrı despottan, barbardan, canavardan başka bir şey değildir ve ondan nefret edilmesi gerekir. Kendinin ne kadar cahil olduğunu bilmeyen bu Tanrı, cahil fanilerinden nefret eder; insanı kendi cahilliğinden dolayı cezalandırır. Onları ibneliğin ve güzel tatların peşine düştükleri için cezalandırır. Oh Juliette! Bu berbat bir şey, işte bak Tanrının ne kadar despot, barbar, canavar olduğunu görüyorsun ve ben de bundan dolayı ondan nefret ediyorum. Ve şu maneviyat safsatalarından hiçbir şekilde heyecan duymuyorum. Hiçbiri bana Tanrının varlığını kanıtlayamıyorlar. O sadece kendi kurallarını kabul etmemizi ve üzerinde düşünmeden onaylamamızı istiyor. O halde Tanrı adil değil. Eğer tanrı zaten daha önceden değiştireceğini bildiği bir karar alıyorsa geleceği bildiğini nasıl iddia edebiliriz? Bu değişim güçsüzlüğün ve güvensizliğin ifadesi değil midir?
    _Dinden sakınmalısın. Hiçbir şey seni dinden daha kötü bir şekilde tuzağa düşüremez. Fantastik Tanrı safsatası çocukluğundan beri mantıklı düşünmeni engelliyor, kutsal baskılar aklını karıştırıyor. Oh Juliette ! Unut onu, küçümse onu, Tanrı olgusu yararsız ve saçma. Onun varlığı, bir hayal, deli saçması ve bu hatanın içinde huzuru bulman imkansız. Onun sana verebileceği ödül mutsuzluktan başka bir şey olamaz. Her fırsatta kendi aptallığını ve güçsüzlüğünü bize kanıtlıyor. Bunun sonu yok Juliette. Ben içimde Tanrının verdiği tüm endişelerden kurtuldum, onun adının anıldığını duyduğumda, sinirlerim bozuluyor, onun hakkında konuşan, ona inanan insanların hiçbir şeyden haberi olmayan salaklar olduklarını düşünüyorum, bu inanış dünyada yayıldıkça onları katletmek istiyorum, insanların kalbinden ve aklından bu saçmalıkları silip yok etmek istiyorum. Tanrının varlığını kabul ediyor olmanın ve ona ibadet etmenin tek bir basit nedeni korkudur. Küçük yaratık "Ben Tanrının oğluyum ," derken kendini ondan meydana gelmiş olarak göstererek "Ben Tanrıyım,demek istiyor. Bilgimiz yetersiz geldiği için her şeyi Tanrının eserleri olarak görüyoruz.
    _Oh Juliette! " diye devam etti öğretmenim. Eğer o kurallarına uymayanları en kötü şekilde cezalandıracağını her fırsatta yineliyorsa bu onun ne kadar adaletsiz olduğunu gösterir. Ve o eğer inanmayanları kendi yoluna bağlayamıyorsa yetersiz demektir. Maddenin özündeki enerjiyi reddediyor, işte Tanrınızın asıl yaptığı budur ve şimdi sizi sadece bir sinek gibi gören ve ezmeye hazırlanan Tanrınız için ibadet ediyor ve ona saygı duyuyorsunuz.
    aklın dini kabul etmesi imkansızdır, bunu fark edemeyen kişinin dini savunması onun aklını kullanamadığının ifadesidir.

    _Anal ilişki_Tüm çapkınlar ve şehvet tutkunları kadınların arkadan sevişmekten hoşlandıklarım sonuna kadar doğrularlar. Değerli dostlarım, sevişmek kendinizi eğlendirmenizin bir şeklidir. Bazılarının bunu kıskançlıktan ve aptalca ön yargılarıyla engelledikleri açıktır. Arkadan seviş• meniz sizin için en güvenlisi ve onur verici olanıdır. Hiçbir riski olmadığı gibi varacağınız zevk de en az bin kez daha fazladır.

    _Zina_Yunanlılar tarafından tamamen kültür olarak kabul edilmişti. Romalılar karılarını kendi aralarında paylaşırlardı.Brahminler karşılıklı olarak arkadaşlarına karılarını kızlarını alıp verirlerdi. Peru'da erkek bakire karısını hor görür; arkadaşından karısını ilk olarak bekaretinden kurtarması için yardım ister. Venezüellada kızlar için bekaretini papaza teslim etmek tam anlamıyla bir onurdur. Doğu İspanya Adalan'nda koca karısından hoşlanacak olan en son kişiydi. Tüm tanıdıkları, tüm iyi arkadaşları ve akrabaları karısını becerirlerdi. • Aynısı İzlandada, Nazamaeans da, Mısır kabilelerinde geçerli idi. Düğünün ardından gelin davetlilerin altına yatar ve hepsinden hediye alırdı.
    _Biri diğerinin sekse olan açlığını ve susuzluğunu dindiremezse, işte o zaman zina devreye girmektedir. Dünyanın neresinde olursa olsun namus ve geleneklere en çok bağlı gibi görünen yerler her zaman için en fazla zamparaların olduğu yerlerdir. Erkeklerin aklında olan tek yer kadının kıçıdır çünkü oradan birleştiği kadın üzerinde hiçbir risk oluşturmayacağını iyi bilir ve bu kaygılanmasını önler. Bir erkek beğendiği kadında ilk olarak onun kıçı ile ilgilenir.
    _Konstantin tarafından zinanın cezası, yakılarak öldürülme. Moğollar zina yapanı kılıçla ikiye kesiyorlardı. Tonkin Krallığı 'nda ise zina yapan kadın filin ayağı altında ezilmek yolu ile öldürülüyordu. Miami'de evlilik dışı cinsel ilişkinin cezası burunlarının
    kesilmesidir. Fransız kaşif kabilesi olan Guax-To zina işleyen kadını şeflerinin huzuruna çıkarır ve küçük parçalar halinde doğrarlardı ve bu parçalar izleyiciler tarafından yenilirdi.
    _Hırsızlık erdemdir. Doğaya uyumdur. Çifçi patatesi fazla fiyattan, din adamı tansıyla kulun arasında para almaktan, politikacı yüksek vergilerden hırsızlık yapar. Sicilya'da haydutluk şerefli bir meslek olarak kabul edilmektedir. Tohukichi 'de bir kız hırsızlık konusundaki hünerlerini ispat etmeden evlenemez. Romalılarda bu felsefe üzerine festivaller yaparlardı. Mısırlılar ise eğitim olarak hırsızlığın kurallarını verirlerdi
    _Yaşlandığınızda gençliğinize dönüp o günleri yalnızlık ve sıkıntı içinde geçirdiğiniz için çok pişman olacaksınız. Kadınlar sevilmek için yaratıldınız.
    _Kıyafetinizde asla yirmi tane aşığınız olduğunu belli etmeyecek bir sadeliğin olması çok önemlidir. Saçlarınız olabildiğince zarif olmalıdır. Gece elbiseleriniz de aynı şekilde şık olmalı. Sizi hem delice düzmek için can atmalılar hem de bundan çekinmeliler ki güvende olasınız. Toplum içinde asla kimseye gerçek yüzünüzü göstermemelisiniz ki ihtiyacınız olduğunda toplum sizi korumak için yanınızda olsun
    _İçlerindeki kötü gücü fark eden kadınlar, gerçek kötülük ve ahlaksızlık olmadan hayatın tadına varamazlar. Onlar için bu bir gerekliliktir. Onlar için yasak yoktur ancak bu şekilde zevk alıp, orgazm olurlar. Acımasızlık ve kötülük seksi daha çok alevlendirir, inanın bana dostlarım biz kızların içinde yanan bu acımasızlık ateşi her türlü suçu işleyebilecek güçtedir.
    _Kendini erkeğin istekleri doğrultusunda sunamayan ve onu tatmin edemeyen bir kızın evimde yeri yoktur. Şimdi senin böyle biri olmadığını düşündüğüm için bana kulak verip beni iyice dinlemeni istiyorum." İnsanı üzen, onu umutsuzluğa salan şeyler aslında insan düşmanı olan erdem safsatasından meydana gelmektedir. İnsan sürekli yokluğunu hissettiği hazları tadarsa, işte o zaman mutludur.
    _Ayrıca şiddet ve zevk ayrılmaz bir bütündür. Sadece zevki tercih eden bir kişi şiddetle birlikte zevki tattığında ancak gerçek zevki hissedebilecektir. Nazik zevkler mi yoksa güçlü, etkili ve şiddet içeren zevklerle mi gerçek mutluluğa ulaşılabilir? Bizim düşünce şeklimizde mutluluk sadece hayal gücümüzü alevlendirecek gerçeklerdir.
    _Birinden yardım aldıktan sonra o kişinin varlığı sana zaman içinde ağır bir yük olmaya başlayacaktır; onun varlığından nefret edeceksin; onu görmek bile istemeyeceksin.
    _Sen benim düşüncelerimin, günlerimin, kalbimin hakimisin. Gül kadar taze bir halde eşlik ettim ve bana güneşten daha güzel göründüğümü söylediler.
    _Doğa gökyüzüne yıldızları koyduğu gibi yeryüzüne de büyük insanları getirmiştir; onlar hiç durmadan dünyaya ışıklarını yaymak zorundadırlar.
    Aşk Tanrıçası 'na benziyordum ve sahip olduğum güzellik oldukça doğall
    _Adam kendi hazırladığı kimyasal bir zehri yine kendi üzerinde denemiş ve ölmüştür.
    _Madam Clairwil 'in zekası çok iyiydi, bilgiliydi, önyargılı değil. Çocukluğundan itibaren iyi bir eğitim görmüştü; felsefede daha önce hiçbir kadında rastlamadığım kadar çok ileriydi. Aktris olarak doğduğu kesindi; güzel şiir yazabiliyor, iyi resim yapıyor, tarihi biliyor, çok gezdiği için coğrafyayı iyi biliyordu; müzisyen olduğu söylenemezdi ama iyi bir yazardı; kimsenin onun kadar iyi olabileceğine inanamazdım. Hayatında ilk defa bir kadına gerçekten ilgi duyduğunu ve o kadının ben olduğumu söylemişti.
    _Size şimdi baştan çıkarıcı, ahlaksız, çekici ve tehlikeli bir rahibenin, ruhumun derinlerinde, gelecekte ortaya çıkacak çiçeklerinin ahlaksız tohumlarını nasıl ektiğini anlatacağım. Hoş olmaktan çok, olağanüstü bir kadındı; her sanatçı için uygun bir modeldi. Sekse sonsuz bir susuzluğu vardı. Seni tutkuyla arzuladım. Çok çekicisin. Senin gibi genç bakirelerin kalbimde yeri başkadır, diye devam etti. Şu leziz göğüslerin Venüs kadar güzeldi. Bu kadar beyaz, tatlı bir ten, bu kadar güzel dolgun kıvrımlar, bir bedende böylesine çarpıcı bir şekilde şekillenemezdi. Alevler içinde yanarken, Güzel yaratık!" bu hayatın tüm modası geçmiş alışkanlık ve adetlerinden kurtaracağım, ona doğanın doktrinlerini öğreteceğim, aklını büyüleyip, enerjisini yanlış yerlerde kullanmasını engelleyeceğim. Onun yanında olduğum zamanlarda kendimi kusursuz ve eksiksiz hissediyordum. Ruhunu özgür bırakman, diğerlerinin düşüncelerini ciddiye almaman gerekiyor.
    ____________________


    __Sodom__
    _Kadınlar, hazlarımız için yaratılmış zayıf ve esir yaratıklardır. Aşağılanma ve itaat tek erdemleri olmalıdır. Dünya için çoktan ölüsünüz ve yalnızca bizim haz almamız için hayattasınız. Bir sineğin ölümünü kimse fark etmez yeryüzünde. Yaptıklarımız biraz aşırıya kaçıyor şüphesiz. Hiçbir şeyden iğrenmeyin, kılınızı bile kıpırdatmadan teslim olun ve her şeye sabır, itaat ve cesaret gösterin. Şanssızlık eseri aranızdan biri tutkularımız sonucu ölürse, kaderi böyle demektir. Bu dünyada sonsuza kadar var olamayız, üstelik bir kadının başına gelebilecek en güzel şey genç ölmektir. Kadın, bir fırın gibi, vajinasının derinliklerinde bir miktar akıntıdan üretim yapan bir yaratık.” olarak düşünüldüğünde hazzın iktidarının yeniden üretildiği bir alana dönüşür ve bütün iktidarlar suç işlemekten haz alır.

    _Sefalete duyulan her türlü merhamet doğanın düzenine karşı işlenmiş hakiki bir suçtur. Zayıflar, nasibi kıtlar yıkılıp gitmelidir.
    _İnanç bir ruh hastalığıdır. Ne kadar çabalarsak çabalayalım düzelmez; kötülüklere sükunetle katlanmalarını sağlayacak safsatalar sunar.
    _Dört zengin ve sapkın adamın seksüel uçları keşfetme hikayesini anlatır. Bu karakterler aristokrat veya din adamı gibi toplumda yer alan saygın bireyler, ama toplum içindeyken taktıkları maskenin ardında toplumun asla onlardan beklemeyeceği karanlık bir taraf var. Bu keşfi gerçekleştirmek için kendilerini genç erkek ve kadınlardan oluşan 46 kurban ile birlikte “Saint Martin de Belville” adındaki bir kaleye kapatırlar. Ayrıca yanlarına aldıkları dört genelev sahibi kadına maceralarını ve hayatlarını anlattırırlar. Bu kadınların anlatıkları ise kurbanlara yapılan seksüel taciz ve işkencelerin ilham kaynağı olur. İşkencelerin sonu ise katliam ile biter. Oman kaledeki dört ayı anlatan dört bölümden oluşuyor. İlk bölümde çocuklara yapılan cinsel istismarlar mide bulandırıcı derken, diğer bölümlerde iğrençliğin yanında vahşilikle karşılaşıyorsunuz. Ama ne vahşilik, kan gövdeyi götürüyor. Hamile kadınların öldürülme şekilleri, bebeklerin annelerinin gözü önünde vahşice öldürülmeleri insanı çok derinden etkiliyor. Her bireyin yaratılıştan gelen vahşi bir yanı vardır. Bu vahşilik ancak bireyin kendisini sınırlandırması ile sağlanabilir.

    _Sade, Freud’un psikanalizde ana konusu olan cinsellik ve şiddet dürtüsünün incelemesinde öncü olarak görülür. Sürrealistler (gerçeküstücüler) onu öncüleri olarak görür ve Guillaume Apollinaire onu ‘var olmuş en özgür ruh’ olarak değerlendirir 1801 yılında Napolyon Bonaparte Justine ve Juliette’nin anonim yazarını tutuklama emri verdi.
    _Marquis de Sade: Eɾotik edebiyat'ın önemli yazaɾlaɾındandıɾ. Yaklaşık 29 yılını hapishanede, 13 yılını akıl hastanesinde geçirmiştir ve en önemli eseri Sodom'un 120 Günü'nü hapishanede yazmıştır. Yazılarında ahlakı, yasayı, dini öğeleri dikkate almadan aşırı özgürlüğü (hatta ahlaksızlığı) ve en iyinin zevk olduğunu savunuyordu. Kişilerarası ilişkilerde insanın sahip olduğu onur bir yana bırakıldığında, ortaya çıkan yeni ilke kendi yararını koruma sonuna kadar götürülecek olursa; zorunlu olarak "sadizm"e varılır.
    ___________________________________




    __Erdemle Kırbaçlanan Kadın__
    _Hangi uğursuz yıldızın etkisi altında doğmuş olmalıyım?
    _Dünyanıza sıçayım, adaletinize sıçayım, aile kavramınıza sıçayım. İkiyüzlü kıçlar, yalancı götler ve gıllolar.
    _Her şeyi yaşamayan hiçbir şeyi yaşamamış demektir.
    _Din, insan doğasını değiştiremez çünkü insanoğlu güce tapar ve dini de bu gücü elde etmek adına kullanır.
    _Eğer bir cinayet için sôz verilmişse yeminden geri dönmek erdemdir.
    _Mutsuz insanın en büyük avuntusudur dua.
    _Ancak mutlu günler yaşayan talihli insanlar için korkulacak bir şeydir ölüm ama kanlı ayakları yalnızca dikenler üzerinde dolaşan, göğsüne yalnızca zehirli yılanlar bastıran, erkekleri yalnızca iğrenmek için tanımış olan, gün ışığını yalnızca ondan nefret etmek için gören zavallı bir yaratık, acı talihsizliğin ailesini, servetini, yardımları, koruyucusunu, dostlarını elinden aldığı biri, hayatta yalnızca içmek için göz yaşları, beslenmek için felaketlerle karşılaşan biri için ölüm bir kurtuluştur.
    _Bak sopie hayatın akışıyla git. İyilik ve erdemle bir yere varamazsın. Hayat kötü. Zenginlik güç için kötü olacaksın. Acıma, vicdan olmayacak. Hayata karşı gelme.
    _Pis yılan gülü kirletiyordu.
    _Erdemsizliği, kötülüğü ve her türlü zalimliği ilke edinen ve bunlardan zevk alan yönetici kesimin, bu erdemsizlikleri sayesinde nasıl hep iktidarda kaldıklarını ve erdemli insanların hayatına nasıl zulüm ettiklerini, ne entrikalarla halkı uyuttuklarını anlatır. Bu iktidar sahiplerinin en büyük silahı ise dindir. Tanrı ve din, onlar için sadece kendi yaptıklarını gizlemek için kullandıkları bir araçtır.
    _Her şeytanlıktan bir iyilik doğar. Dengenin sağlanabilmesi için, iyilerle eşit sayıda kötülerin de bulunması gerekir.
    _Güç ve zenginlik hep kötülerin elindeyse iyiler de kötü olmaya özenmez mi?
    _Tanrınız güçsüz, bunca kötülüğe sessiz kalan bir tanrıya tapmak zavallılıktır.
    _Kötülük yoktur, güç vardır.
    _Kötülüğe teslim olmanın iyiye ulaşmanın yollarından biri olduğunu söylemeyecekler midir?
    _Ama felaketlerle dolu bir tablodan bir iyilik doğacaksa, bunları sunuyor olmaktan pişmanlık duyulabilir mi?
    _Acıdan daha güçlü bir duygu yoktur.
    _İyilikseverlik nasıl zayıf ruhlara özgür bir erdemse, nankörlük, bir kötülük olmaktan çok, güçlü ruhlara özgü bir erdemdir. Köle, sahibi için, her zaman nankör olduğunu söyler, çünkü buna ihtiyacı vardır. Öküz ya da eşek konuşabilselerdi eğer, aynı şeyleri söyleyeceklerdi kuşkusuz ama tutkuları ve davranışları doğa tarafından daha iyi yönetilen en güçlü insan yalnızca işine yarayan ya da hoşuna giden şeylere teslim olur. Eğer bir zevk duyuyorlarsa bırak istedikleri kadar yardım etsinler karşısındakilere ama yardım etmiş olmak için kimseden bir şey istemesinler.

    _Konu_
    Ahlaksız, cani, katil, zinakar, hırsız, hayat kadını yani ruhu tamamıyla kötü olan yılan bakışlı julietta, hayatta çok başarılı, sevilen, itibarlı ve zengin bir konumda iken; melek gibi temiz, ahlaklı, iyiliksever, dindar kardeşi justine’nin hayatı aşağılanmalar, iftiralar, tecavüzler ve işkencelerle azap dolu geçer.

    _Juliette ve Justineyi, babaları annelerine bırakıp kaçtı. Annesi de manş denizini geçerken öldü. Kendi başlarına kaldırlar. 12 yaşlatrında juliet diye çağrılan kız sonra kontes olacak. Juliette'ten çok daha değişik bir yüze sahipti bu genç kız; birincisinin çizgilerinde düzenbazlık, ikiyüzlülük, koketlik dikkati çekiyor, ikincisinin görünümündeki iffet, incelik ve çekingenlik herkeste hayranlık uyandırıyordu. Bir bakire havası, ilgiyle parıldayan iri mavi gözleri, göz kamaştırıcı teni, ince ve hafif vücudu, dokunaklı ses tonu, temiz ruhu, yumuşak karakteri, bembeyaz dişleri, güzel kumral saçları, tüm bunları bir tuval üstünde gerçekleştirmek isteyen bir ressamın fırçasından kaçamayacak kadar yapmacıksız güzelliği ve sevimli hatlarıyla işte tepeden tırnağa albenili bir genç kız. Büyük bir hanım olacağını ileri süren Juliette, erdemli ve bayağı eğilimleriyle adını lekeleyecek olan bu küçük kızla görüşmeye nasıl razı olabilirdi. (Servetini büyüleyici güzelliğine, bir sürü ahlak dışı davranışlara ve çevirdiği çeşitli dolaplara borçlu olan Kontes de Lorsange juliette, Venüs rahibeleri kadar güzel bir kadındı. _Justine ise, kendi bakımından, rezilce zevk ve eğlencelere düşkün bir toplumun kurbanı olmaya mahkum bu ahlaksız kızın yanında törelerini tehlikeye atabilir miydi? Justin tanıdık bir terziden iş istedi ama kovuldu. Şaşırdı. Papaza gitti papaz ona dolgun bir öpücükle evimde temizlikçi ol deyince uzaklaştı. _Juliette ise 15 yaşında hükümet danışmanıyla aşk yaşadı, evler mücevherler paralar zengin bir hayatı oldu. Ahlaksız zengin arkadaşının tavsiyesiyle bir kadının yanına gitti. O kadın sözlerimi dinlersen çok zengin olacaksın dedi. Önce 80 erkekle sevişti ve eve kabul edildi. Bundan zevk aldı. Hizmetiyle ünlendi alçalmasının ve ahlaksızlığının derecesi kendisine gösterilen ilgi için bir ölçüydü sanki. 40 yaşındaki kont ona tutuldu ve evlenmeye karar verdi. 20 yaşındaydı ev para miras hakkı altınlar aldı. juli o andan sonra kendini tamamiyle kötülüğe kaptırdı kocasının bir an önce ölmesini istiyordu bencilce. Kocasını öldürdü ve gömdü. Özgürlüğüyle birlikte kontes adını da kazanan Madam de Lorsange yeniden eski alışkanlıklarına döndü, sosyetede kendini bir şey sandığından yapacağı işlerde daha bir yol-yöntem izlemeye karar verdi ; satışa çıkarılan bir kız değildi artık, birbirinden güzel ziyafetler veren, evine davet edilmekten kentlilerin de, saraylıların da büyük mutluluk duyduğu bir duldu. Cinayetler işledi, cocuklar öldürdü, kürtajlar oldu. zengin bir adamla evli gibi yaşamaya başladı ve yoldakilere bakarken mahçup, sefil bir kızın polislerce tutulduğunu görüp yanına gitti. Suçu ne? Hırsızlık, falan filan. Üzüldü. Çok masum görünüyordu ve idam için yargılanacaktı. Yanına aldı. Aslında kendisi katildi -kuşkusuz ondan çok daha suçlu olan benim-..anlatmaya başladı. Annesi öldüğünü yalnız kaldığını süründüğünü sonra bir adamı tavsiye ettiklerini. Onun da nasıl sulandığını her şeyin karşılığını istediğini.


    __Cezalandırılan ilk erdem: Dubourg'un evinde iffetini koruması. Uşakla seks yapacaksın dedi. Hakaret edip kaçtım. Cezalandırılan ikinci erdem: Du Harpin'in evinde hırsızlık yapmayı kabul etmemesi, adımı sophie demiştim. Kimliğimi gizlemek için. 2. evde adam. İlk aradığım kural namussuzluktur dedi. Cimri yaşlı çift çok az para vereceklerdi. Ne yersin dediler. Çok az ekmek ve çorba dedim. Çorba mı? Biz bile haftada bir içeriz dedi cimriler. İşin çok az kızım. Evi temizle, havalandır, bulaşık çamaşır peruklarımızı temizle, saçlarımızız tara, baykuşumuzu besle vır vır vır… İşte çok kolay. Üst kattaki zenginin altınlarını çaldırmak istediler yapmadım. Yatarken polisler geldi yatağımız altında elması buldular iftira ettılar işte. Hapiste biriyle tanışıyor ve yangın çıkarıp kaçıyorlar. Kaçan ateist tanrının sadece kötülere iyi davrandığını senin gibi iyilerin acı çektiğini söylüyor. Sen de kötü ol. Tanrıya başkaldır kötülüğün sonunda iyilik vardır. Cezalandırılan üçüncü erdem: bir hırsız çetesine katılmayı kabul etmeyince Bondy ormanında ırzına geçilmek istenir. Ateist kadın da kötü çıktı güldü dalga geçti. 4 erkeğin tecavüzüyle tehdit etti. 4 erkek kavgaya tutuşunca kaçtı. Mutsuz insanın en büyük avuntusudur dua. Tanrı bir yandan bilgisizliğin, öbür yandan zorbalığın, baskının meyvesidir; en güçlü, en zayıfı zincire vurmak istediğinde, bir tanrının kendisinin ezdiği demirleri kutsadığını söyleyerek kandırdı onu ve güçsüzlüğünden aptallaşmış olan zavallı da ötekinin arzuladığı her şeye inandı. Sağduyuyu titreten gizemler, doğayı alçaltan doğmalar, insanda yalnızca acı acı alay etme isteği uyandıran gülünç, kaba törenler görüyorum tümünde de. Eğer bir cinayet için sôz verilmişse yeminden geri dönmek erdemdir, demişti trajedi şairlerimizden biri. Cezalandırılan dördüncü erdem: Madam de Bressac'ı zehirlemesi için yapılan öneriyi kabul etmemesi. Ormanda saklandı ve 2 erkeğin ilişkisini gördü. Yakalandı. Onu tehdit ettiler. Sonra eve çalışmaya götürdüler. Markinin annesinin şatosunda hizmetçilik. Sonra marki annesini öldürmek için zehir hazırlatmıştı onu da ikna etti ama sopia annesine söyledi. Annesi de ulakla haber gönderip şikayet edecekti ama ulak markinin adamıydı. Markiye getirdi mektubu ve daha öncesinden köpeği zehirlemişlerdi marki bundan şüphelenmişti zaten ve tekrar sopiayı kandırıp annesinin yemeğine zehri kattılar ve öldü. Sopiayı oraya götürdü, aynı yere. Arkadaşlları da oradaydı onu bağlayıp kırbaçladılar. Manastırda cezalandırılan altıncı erdem: Dindarlığı. Oraya kendini dine vermek için gider, ırzına geçilir. Oradan uzaklaştı ve bir kasabadaki cerraha sığındı. Tedavi oldu. Cerrahın yanında çalışmaya başladı. Cerrahın alt katında 12 yaşındaki bir rehine kız vardı. Kaçırılmış kobay olarak kullanılacakmış. Onu kurtarınca anladılar ve sopieyi dövdüler, kırbaçladılar, birer parmaklarını kestiler, dişlerini söktüler, sırtına demirden mühür vurup bıraktılar. Sopie bir manastır görüp sığındı ama içerdeki rahipler sapıktı. Fark edemedi. Bakire misin, kimsen var mı? dedikten sonra tecavüz edip rehin aldılar. Daha önceki evde öldürülen annenin oğluna mektup yazmış. O da annesini onun öldürdüğünü tekrar yazarsa yakalanacağını haber vermişti. Beni acılar içinde kıvrandıran, aşağılayan, zincirlere vμranların tüm cinayetleri, Tanrı sanki erdemin gereksizliğini bana göstermeyi iş edinmişçesine, gözlerimin önünde ödüllendiriliyotdu. Bu şato sürekli yenilenen kızlar ve kaybolan kızları konuştu arkadaşıyla. Sonra 15 yaşında dünya güzeli kıza geldi. İşkenceye uğradı. Kuşkusuz şimdiye dek bundan daha beyaz bir ten, daha düzgün kıvrımlı bir vücut görülmemiştir yeryüzünde ama gördüğüm bu güzellikleri çizmek benim fırçama düşmez tabii; Doğa, genç kıza, sanki sırf onların saldırması için vermişti bunca güzelliği. Pis yılan gülü kirletiyordu ve yaşlı bir peder yemin ettirerek onları serbest bıraktı. Özgürdü artık. İyi görünen ama dünyanın en ahlaksız rahiplerinin elinden kurtulmuştu. Bir şehre gitti. Eski işvereni katilin yükseldiğini kralın doktoru olduğunu görüp kederlendi. Cezalandırılan yedinci erdem: Yardımseverlik. Dilenciye yardım ederken dilenciden yumruk yiyor ve cüzdanını kaptırıyor. Cezalandırılan sekizinci erdem : Kalpazanların ölmek üzere olan şeflerinin hayatını kurtarması. Dayak yiyen adamın yardım ediyor adam da kendisinin şatosu olduğunu karısına yardım edebileceğini söylüyor. İş teklif ediyor. Eve gidiyorlar ama adam sahtekar. Uzak bir yere götürüyor ve değirmen çevirme görevi verip aşağılıyor, kaltak. Sakın bırakma. doğanın kanunun bu. Kuzgun aslana, karga kartala, köle de efendisine boyun eğer. Şimdi değişti kölelik, efendilik zenginlik oldu. Gönül borcu, bunu kabul eden kişinin gururunu kırarak, onun için bir yük oluyor. Beni gönül borcu altında bırakan kişinin gözleri her üzerime çevrilişinde neden aşağılanmama izin vermeliyim? İyilikseverlik nasıl zayıf ruhlara özgü bir erdemse, nankörlük, bir kötülük olmaktan çok, güçlü ruhlara özgü bir erdemdir; sonra haydut italyaya gidip zengin hayatı yaşıyor. Sopie ve köleler ise mahkemeye çıkıp serbest kalıyorlar. O sıralarda yine eski hapisten kaçmasına yardım eden kadınla karşılaşıyor memnuniyetsiz. Öğüt veriyor. Bak sopie hayatın akışıyla git. İyilik ve erdemle bir yere varamazsın. Hayat kötü. Zenginlik güç için kötü olacaksın. Acıma, vicdan olmayacak. Hayata karşı gelme. Size acı veren şeyleri sık sık tekrarlayın, vicdan azabından kurtulmayı başardığınızı göreceksiniz; başka yerlerde kötülük sayılan erdemleri uygulamak, bir başka iklimde en iyi davranış olarak nitelendirilen suçlardan kaçmak istemek saçmadır. Zevki ya da çıkarı için, ülkesinde suç, Japonya ya da Çin'de erdem sayılan bir davranışı yerine getirdi diye insan vicdan azabı çekebilir mi ? Eğer aklını çelemiyorsam, hiç olmazsa kalbini elde edeyim. Ben kendi kendimin efendisiyim, kimseye bağlı değilim, Cezalandırılan dokuzuncu erdem : Grenoble'da bir hırsızlığa, la Dubois'nın tüccar Dubreuil'ü soymasına karşı çıktığı için soyulur. Eski mahkum kadın zengin bir adamı soymak ister ve yardım ister. Sopie adama gizlice soyulacağını haber verir. Adam da ona başka ülkeye gidelim evlenelim der. Geri dönüşünüzde soyadımla soylu olarak koruma teklif eder ama mahkum kadın yemekte adamı zehirler ve soyar. Cezalandırılan onuncu erdem: Bir çocuğu yangından kurtarması ve bunun üzerine, kendisi aleyhine bir cinayet davası açılması. Hangi uğursuz yıldızın etkisi altında doğmuş olmalıyım? Ey Tanrı'm, artık adaletinden şüphe etmeme izin verilecek misin? Ancak saf ve mutlu günler yaşayan talihli insanlar için çekinilecek bir şeydir ölüm ama kanlı ayakları yalnızca dikenler üzerinde dolaşan, gögsüne yalnızca zehirli yılanlar bastıran, erkekleri yalnızca iğrenmek için tanımış olan, gün ışığını yalnızca ondan nefret etmek için gören zavallı bir yaratık, acı talihsizliğinin ailesini, servetini, yardımları, koruyucusunu, dostlarını elinden aldığı biri, hayatta yalnızca içmek için göz yaşları, beslenmek için felaketlerle karşılaşan biri… Ölen adamın arkadaşı sopieye yardım eder bir kadınla girmesini söyler. Madam çok cahil ve gevezedir. Bir hana yerleşirler ve bir yangın çıkar. Sopie ateşlere atlayıp çocuğu kurtarmaya kalkar. Bacağı yanar tam kurtaracakken çocuk ateşlere düşer ve anneleri onu sen öldürdün diye mahkemeye verilir ve idama mahkum edilir. Eski papaz seni kurtarma karşılığında yine metresim ol der ama kabul ettiremez. işte böyle. Sonra kız kardeşler birbirlerini tanır. Onu kurtarıp evlerinde prensesler gibi bakarlar. Gülümsemeye başlar. Temize çıkarılır. Melektir. Sonra bir fırtına kopar ve bir yıldırım üstüne düşer ve ölür. Kız kardeşi madam çok üzülür. Tanrı onun iyiliğine karşı böyle bir hayatı reva gördü. Benim gibi kötüye ise çok iyi bir hayatı der ve kocasından boşanıp çileli bir hayatı seçer.
    _Ey siz, bu kitabı okuyacak olanlar, bu görkemli ve doğru yolu seçen kadınla aynı sonucu çıkarabilir misiniz, onun gibi gerçek mutluluğun yalnızca erdemin göğsünde bulunduğuna, gökyüzünde kendisine çok daha göz kamaştırıcı ödüller kazandırılacağı için erdemin acı çekmesi gerektiğine inanabilir misiniz.

    Marki de Sade: İnsanoğlunun ruhundaki kötülüğü, çarpıklığı haykırdıkça toplum dışına itilen; doğa-toplum ilişkisini çağının çok ötesinde değerlendirdiğinden sevgisiz bırakılan bir bilinç.
    __________________________
  • _Tolstoy_
    _Hayat bizi dört işlеmlе sınar. Gеrçеklеrlе çarpar, ayrılıklarla bölеr, insanlıktan çıkarır vе sonunda topla kеndini dеr.
    _İnsan parasını kaybedince fakir, özgürlüğünü kaybedince esir, aşkını kaybedince şair olurmuş.
    _Bozuk para insanın cebini deler, bozuk insanda kalbini. Bu yüzden ikisini de harcayın gitsin
    _Sıkıntı sürеcindе olgunlaşan, düşüncеylе yoğunlaşan, еmеklе hazırlanan vе еn iyiyi vеrmеyi amaçlayan faaliyеtе sanat dеnir.
    _Hеr zaman kalbimizdеn gеlеn vе doğru bulduğumuz sеsе uymalıyız, çünkü o sеs hiçbir zaman yalan söylеmеz.
    _Bir insan acı duyarsa canlıdır. Başkasının acısını duyarsa insandır.
    _Eskiden önce orospularla yatıp sonra temiz aile kızlarını alırdık, şimdi önce temiz aile kızlarını alıp sonra orospularla yatıyoruz.
    _Her şey beklemesini bilen kişiye kendiliğinden gelir.

    _Beni öyle bir yalana inandır ki ömrümce sürsün doğruluğu.
    _Öyle horozlar vardır ki, öttükleri için, güneşin doğduğunu sanırlar.
    _Sadelik, iyilik ve doğruluk olmayan yerde büyüklük yoktur
    _Birine çаmur аtmаdаn önce düşün ve sаkın unutmа; İlk önce senin ellerin kirlenecek.
    _İnsanı bedenen ameliyat etmek için bayıltmak gerekir, ruhen ameliyat etmek içinse ayıltmak.
    _Menfaat karşılığı yapılan iyilik, iyilik değildir. İyilik, sebep ve netice zincirinin dışındadır.
    _Bir insan trеni kaçırırsa başka bir trеn gеlir onu alır. Bir ulus trеni kaçırırsa başka bir ulus gеlir onu alır.
    _Bir insanın bir ömür boyu seveceğini söylemek bir mumun ömür boyu yanacağını iddia etmekle aynı şeydir.
    _İnsanlar sistemlere, bazı soyut kavramlara o denli bağlıdırlar ki, sadece mantıklarını haklı çıkarmak için gerçekleri göz göre göre değiştirmeye, gözlerini kapayıp kulaklarını tıkamaya razıdırlar
    _Kadının sakladığı biricik sır, yaşıdır.
    _Kötüler, kendilerine tahammül edildikçe daha çok azarlar.
    _En güçlü iki savaşçı; sabır ve zamandır.
    _Uçmak bilmeyenler, yükselenleri küçülür görür.
    _Sen bana bakma ben senin baktığın yerde olurum.
    _Yalnızlık paylaşılmaz paylaşılsaydı yalnızlık olmazdı.
    _Nаsıl kаfа sаyısı kаdаr düşünce vаrsа, kаlp sаyısı kаdаr dа sevgi çeşidi vаrdır.
    _Hаyаttа unutаmаyаcаğımız en büyük pişmаnlık, pişmаn olurum diye yаpmаdıklаrımızdır.
    _Bu dünya için sıradan bir yalan olabilirsin. ama bеlki dе birisi için, onu hayata bağlayan tеk gеrçеksin!
    _Sеn yalan içindе yaşıyorsun, bеn hakikattе iddiası, bir insanın ötеkinе söylеyеbilеcеği еn acımasız sözdür.
    _Bil ki; Yaşadıklarınla dеğil, yaşattıklarınla anılırsın. Vе unutma; Nе yaşattıysan еlbеt birgün onu yaşarsın.
    _İnsanları yalan söylеdiklеrindе dinlеmеyi sеvеrim. Çünkü; ‘Olmak istеdiklеri ama olamadıkları insanları anlatırlar.
    _Hеrkеs hеp mutlu olmak istеr, mutsuzluğu yaşamadan. Oysa düşünsеnе, hiç gеcе olmasaydı, günеşin tadını çıkarır mıydı insan?
    _Biriylе еl sıkıştıktan sonra bеşi dе yеrindеmi diyе parmaklarını saymak zorundasın.
    _Bir insanın dеğеri bayağı kеsirе bеnzеr: Pay gеrçеk dеğеrini göstеrir, payda kеndisini nе zannеttiğini. Paydanın dеğеri arttıkça kеsrin dеğеri azalır.
    Nietzsche aptal ve anormaldi.
    _İnsanlar, aşk üzеrindеki görüşlеrini dеğiştirmеlidir. Kadınla еrkеk, cinsеl aşkı şimdi olduğu gibi şiir havasına büründürmеktеn kaçınmalıdır. Bunun yalnızca insanı alçaltan hayvanca bir iş olduğu kabul еdilmеli.
    _Ana-babaların, yöneticilerin ve öğretmenlerin çocuklara Teslis, Bakire Meryem, İndralar, Trimurti, Budhalar, Muhammed'in göğe yükselmesine dair çağdışı ve akla sığmaz öğretiler yerine, sade gerçekleri, bütün dinlerin herkesçe paylaşılan taraflarını, insandaki tanrısal ruhun metafizik özünü ve kendisine nasıl davranılmasını istiyorsa başkalarına da öyle davranması gerektiği biçimidenki kılgısal yasayı öğretmeleri seçilmelidir

    (1828 – 1910) Zengin bir ailenin çocuğu. Asalet unvanlarından, lüksten sıkılıyordu. Bütün servetini köylülere dağıttı, her haliyle onlar gibi yaşamaya başladı. Kaba saba giyiniyor, giydiği her elbiseyi kendisi dikiyordu. Değişmeyen tek tarafı bıkıp usanmadan yazmasıydı.
    ____________________




    _Puşkin_
    _Oyun bitince, şah da piyon da aynı kutuya konur.
    _Genellikle bütün büyük yanlışlıkların altında gurur yatar.
    _Yüksek nitelikli komedya yalnız gülmeye dayanmaz ve çoğu tragedyaya yaklaşır.
    _Eleştiri, edebiyat ve sanat eserlerinin güzelliklerini, çirkinliklerini ortaya çıkaran bir bilimdir.
    _Övgüyü de iftirayı da umursama, Ne hakaretten kork ne çelenk iste Ve tartışma aptalla

    _(1799 – 1837) Babası Sergey Lvoviç, soylu bir ailenin ilk çocuğudur. Annesi Nadejda Osipovna Hannibal'in dedesi Etiyopya'lı Hannibal'in Rus Çarı I. Petro'nun vaftiz çocuğudur. Çok iyi Fransızca bilirdi ve Fransız yazarlarından etkilendi. Döneminin tanınmış şair ve yazarları, Puşkin'in evine gelip gidenler arasındadır. Ancak hiçbiri onu kendisine Rus masallarını anlatan, eski Rus türkülerini söyleyen dadısı kadar etkilememişti.
    ___________________




    _Maksim Gorki_
    _Ne kadar az bilirsen, o kadar iyi uyursun.
    _Unutma! İnsanlar bilgi değil avuntu isterler.
    _İnsanı en çok acıtan şey birine hayatını hediye etmişken, o kişinin kendini başkasına hediye etmesidir.
    _Buz sıcağı görene kadar yaşar.
    _Gerçeğin ateşi kan deryalarında bile söndürülemez
    _Günah, bataklık gibidir. İlerledikçe daha çok batarsın!
    _Geçmişin arabalarıyla hiçbir yere gidemezsiniz.
    _Bütün insanların ruhları gridir. O yüzden hepsi biraz allık peşinde.
    _Tıpkı ateşin ateşle söndürülemeyeceği gibi, kötülük de kötülükle alt edilemez.
    _Yalan olduğunu bilsen dahi inanacaksın insanoğluna yani dinleyeceksin onu niçin yalan söylediğini anlamaya çalışacaksın. Bazen yalan insanın özünü gerçeklerden daha çok açığa vurur.
    _İnsanlar türlü türlüdür. Kiminin ayağındaki zincir, ruhunu özgür kılar, kiminin ruhu zincirlenmiştir.
    _Yoruldum ayağımın değil yüreğimin götürdüğü yerlere gitmekten. Sustum dilimdekileri değil yüreğimdekileri söyleyememekten.
    _Bir kadının terbiyesi, birisiyle tartıştığı zaman belli olur.
    _Yaşlanmak, iş yerinizde sizi sevmeyen bir arkadaşınızın olması gibi.
    _Hayatta hiç kimseye tam anlamıyla güvenme! Unutma ki; beyaz gülün bile gölgesi siyahtır.
    _Aşkı tanıyan bir kadın, asla aşktan azına razı olmaz ! Sahibi olamayacağı boş sevdalarda kiracı kalmaz
    _Şımaracak kimsen olmadığında hayat seni kocaman bir adama çevirir.
    _Bizi en çok bozan kendi ahlaksızlığımızdır.
    _Uyurken güçlü bir adam bile çocuk gibi korunmasızdır.
    _Tok insan bulmak kolaydır ama namuslu insan bulmak zordur!
    _Eskiden insanları hırsızlık nedeniyle deliğe tıkarlardı. Şimdi de doğruluk nedeniyle içeri atmaya başladılar
    Herkesin gözü kapalı olmaz. Kimileri kendi istekleriyle yumarlar gözlerini.
    _Ateş karşısında bozulmayan altın altın karşısında bozulmayan kadın kadın karşısında bozulmayan erkek kalitelidir.
    _Ölümü ölümle onarmalıyız. Bunun için insanları diriltmek için ölmek gerek. Binlerce insan ölmeli ki milyonlarcası yerine gelsin. Ölüm zor bir şey değil,pek kolay. Yeter ki ötekiler can bulsun, bellerini doğrultsun.
    _Söylenmesi gereken bir şey, her zaman çekinmeden söylenmelidir. Bir bebeğin mamasına azar azar bakır katarsanız, kemiklerin gelişmesi durur ve coçok cüce kalır. Aynı şekilde bir insanı altınla zehirlerseniz, o adamın ruhu küçülür, solar, renksizleşir, on paralık lastik top gibi.

    (1868 - 1936), Sovyet Rus yazar, sosyalist gerçekçi yazımın öncüsü politik eylemci. 11 yaşında tamamen öksüz kalır, anneannesi ve büyük babası tarafından Nijniy Novgorod'da büyütülür. Masalları ile büyüdüğü anneannesinin üzerinde büyük etkisi vardır. Yalnızca birkaç ay okula gidebilir. 8 yaşında çalışmaya başlar, bu sayede Rus işçi sınıfının yaşamını yakından tanır.
    _______________________




    _Gogol_
    _"Kentin birinde aptal bir adam yaşardı diye yazacak olsanız, bunu hemen kendi kişiliğine yönelik bir saldırı olarak gören bir saygıdeğer yurttaş öfkeyle yerinden fırlayıp, "Ben de bir adam olduğuma göre, ben de bir aptal mıyım yani?" diye terslenir."
    _Takdir edilmeyi beklemeden namuslu olamayanların namusuna inanmam..
    _Bizim ülkemiz yabancılardan değil, bizden ve kendi davranışlarımızdan zarar görüyor.
    _Ölüm olmasaydı hayat bütün güzelliğini kaybederdi.
    _Milyoner sözcüğü büyülü bir sözcüktür. Herkesi etkiler.
    _Gördüğün şey hoşuna gitmiyorsa aynayı suçlamanın manası nedir?
    _Derler ki, boğulan biri küçücük bir saman çöpüne sarılırmış. Çünkü artık düşünüp seçecek zamanı kalmamıştır. Saman çöpü bir sineği bile taşıyamaz, koca bir insanı nasıl taşısın? Fakat onun aklına bunlar gelmez ve saman çöpüne tutunmak ister…
    _İnsanların yaşadığı her yerde, en aşağılık, pis, fakir semtlerden, yüksek, şekilci, sıkıcı, soğuk çevrelere kadar değişik yerlerde insan hiç olmazsa hayatında bir defa, hiç kimseye benzemeyen, hayatı boyunca hatırlayabileceği, içinde bambaşka duygular uyandıran biriyle karşılaşabilir.
    _Unutulmuş ıssız bir köşede rastlanılan bir insan, sıcacık konuşmasıyla insana benliğinin bozuk yollarını, sığınılacak bir köşeciği, zamanı, insanların aptallıklarını, yalancılıklarını unutturabilir.
    _sahteciliğin kökleri ruhumuzun ta derinliklerine kadar sokulmuş ve rüşvet alma, olağan bir hak durumuna girmiştir. Düşman karşısında nasıl silaha sarılmışsak, namussuzluk ve sahteciliğe karşı da ayaklanmamız gerektiğini herkes anlamadıkça kötülükleri ortadan kaldırmamıza olanak yoktur.

    _(1809 – 1852) Ukrayna kökenli toprak sahibi bir ailenin çocuğu. Gogol soyadının Slav ve Avrupa dillerinde tam bir manası yoktur. Türk dilini konuşan insanlar tarafından geçmiştir. Gogol hanedanının Türk olduğuna dair Eski Slav kaynaklarında açık bir bilgi yok. Yazar, yazı sanatında büyük ölçüde Puşkin’in etkisi altındadır.
    _____________





    _Turgenyev_
    _Hiçbir şey yapmamaktan yorgun düştüm.
    _Kişilik kaya gibi sağlam olmalıdır çünkü her şey onun üzerine inşa ediliyor.
    _İnsanoğlunun duaları hep mucizeler içindir. Her türlü dua aslında şuna indirgenebilir: Yüce Tanrım, lütfen iki kere ikinin dört etmemesini sağla...
    _İradesi zayıf insanlar bir şeye kendiliklerinden son veremezler, bunun onun dışında oluşmasını beklerler.
    _İleride, önümde, uzun, çok uzun bir yol duruyor; benim ise hiçbir hedefim yok... Canım adım atmak bile istemiyor.
    _İrade, özgürlükten daha değerli olan tek şeydir.
    _Tek tek insanları anlamak için zahmete girmeye değmez. Bütün insanlar özdeştir, bedence olduğu gibi ruhça da. Tümümüzün bir beyni, dalağı, yüreği ve ciğerleri var, bunlar özdeş yapıdadır. Moral denilen şeyler de özdeştir hepimizde.. Ufak tefek değişiklikler önemli değildir. Bir tek insanı ele almak, bütün ötekileri tanımak için yeter. İnsanlar ormandaki ağaçlar gibidir: Hiçbir bitkibilimci, tek tek bütün meşe ağaçlarını incelemeye kalkmaz.
    _Bana göre bir kadına, yalnızca küçük parmağının ucunu kaptırmak yerine, gidip yollarda taş kırmakla daha iyi edersin
    _Bir fotoğraf, bana kitaptaki on sayfanın anlattığını, birkaç çizgide gösterebilir.
    _Sizin gibi insanlar soylu kişilerdir. Soylu birine yaraşır uysallıktan ya da öfkeden öteye gidemezler. Bunlar ise boş şeyler! Örneğin, sizler dövüşmezsiniz. Buna rağmen, kendinizi aslan gibi görürsünüz. Biz ise dövüşmek istiyoruz. Ama, konuşmak boşuna! Bizim savurduğumuz toz sizin gözlerinizi yakar, bizim çamurumuz seni kirletir. Sen bize ulaşamadın. Elinde olmadan kendini beğeniyorsun, kendi kendini suçlamak hoşuna gidiyor. Halbuki, bütün bunlar bizim canımızı sıkar. Biz başkalarını kırmalıyız. Sen sevimli bir çocuksun; ama ne olursa olsun, yumuşak, liberal bir beyzâdesin. Babamın söylediği gibi; işte hepsi bu kadar!

    (1818 - 1883) Rus tarihçisi Nikolay Baskakov, Turgenyev'in Tatar Türkleri soyundan geldiğini belirtir. Turgenyev, Tatar dilinde çabuk anlamında. Babası soylu bir ailedendi, fakat yoksul düşmüşlerdi. Süvari albayı baba Turgenev, Spasskoye malikanesinin sahibi, yaşlı bir kadın olan, Varvara Petrovna Lutovina ile evlenir. Bu evlilikten İvan doğar. Okumuş, eğitime, kültüre düşkün fakat bir o kadar da sert olan annesi, suç işleyen toprak kölelerini acımasızca cezalandırır, kırbaçlatır. Turgenyev'in fikirleri bu durumlar yüzünden küçük yaşta şekillenmeye başlar. Belinski ile tanışır. Belinski'nin dialogta olduğu insanlar toprak köleliğine karşı duran aydın kesimidir. Seçtiği yol; Puşkin'in ortaya attığı ve Gogol'ün geliştirdiği gerçekçiliktir. Nihilizm'in temel taşı varsayılan romanı Babalar ve Oğullar'ın konusu 1859'da geçer. Epilogu ise toprak köleliğinin kaldırılmasından (1861) sonraki dönemi anlatır. Bu dönemde Rus yaşayışının en önemli sorunu olan; serflik ilişkilerinin insana aykırılığını, feodal-aristokrat Rusya'nın yıkılışını, yeni burjuva-demokratik güçlerin yükselişini gerçekçi biçimde yansıtır. Babalar ve Oğullar'da reformist akımla, radikal akımın çatışmasından oluşan nihilizmi vurgular.
    ____________________





    _Dostoyevski_
    _İnsanın en iyi tarifi, iki ayaklı ve nankör olmasıdır.
    _Dünyada gerçeği konuşmak kadar zor, yalakalık yapmak kadar kolay bir şey yoktur.
    _Doğru, hiçbir zaman doğruya benzemez. Doğruyu doğruya benzetmek için içine biraz yalan karıştırmak zorunluluğu vardır.
    _Kalp bir kez kırıldı mı hiç kimseye aldırmaz ve hiçbir şeyi umursamaz. Belki mutluluğun sonu ama huzurun başlangıcıdır bu
    _Paranın en iğrenç yanı, en bayağı insana bile yetenek verebilmesidir. Dünya batana kadar da vermeye devam edecektir.
    _İnsanın canını en çok acıtan şey; hayal kırıklıkları değil, yaşanması mümkünken yaşayamadığı mutluluklardır.
    _Gerçek bir centilmen tüm servetini bir anda yitirse bile yine de soğukkanlılığını bozmayacaktır. Para centilmenliğin öylesine uzağındadır ki, bunun lafı bile olmaz.
    _Eğer kirli bir ırmağı içine alıyorsan, bozulmadan kalabilmen için deniz olmalısın.
    _Toplayacağınız çalı çırpıyla yakacağınız ateş soğumuş kalbinizi ısıtmaya, ruhunuzu yeni bir alevle canlandırmaya, kanınızı damarlarınızda eskisi gibi hızla dolaştırmaya, gözlerinizi yaşla doldurmaya asla yetmeyecektir.
    _İnsanın ruhunu yücelten acı, ucuz bir mutluluktan daha değerlidir. İnsanların saadet kadar felakete de ihtiyacı vardır.
    _Sevmek; güzel birinde aşkı aramak değil, bir başkasında, kendini bulmaktır.
    _İnsan şeytanı kendine bakarak kendisini örnek alarak uydurmuştur.
    _Küçük bir çocuğu üzen kişiye yazıklar olsun!
    _Üstün zekâlı insanlarda paradoksal düşünceler oluşur. Onlar yaşamları boyunca bu düşüncelerinden dolayı ıstırap çekerler ve düşünceleriyle birlikte yaşamanın bu denli acı verici hatta imkânsız olması için yüksek bir fiyat ödemişlerdir.
    _Kendi yolunda yanlış yöne gitmek, başka birinin yolunda doğru yöne gitmekten iyidir.
    _Aşağılık insanoğlu her şeye alışır.
    _İçtikçe hissetmeye başlıyorum. İşte içki içmemin nedeni budur. İçkide his ve sempati bulmaya çalışıyorum.
    _Dünyayla mücadele etmek istiyorsan, önce kendinle olan mücadeleni kazan.
    _Korktuğum tek bir şey var: Acılarıma layık olamamak.
    _Yüz adet şüphe bile bir adet kanıt oluşturmaz.
    _Bazı insanların düşmanlığı dostluklarından daha yararlı oluyor.
    _Tok olan açın halinden anlamaz derler; ama bazen aç olan da açın halinden anlamıyor.
    _Ne garip değil mi? Sevdiğimiz insanın her yalanında bir doğru sevmediğimiz insanın her doğrusunda bir yalan ararız.
    _İnsan hayata iki anlam yükler biri ağlarken diğeri gülerken ve tek bir kere kıymet bilir o da elindekini kaybederken.
    _İnsanın hırsız olması için başkasına ait eşyayı çalması gerekmez; başkasına ait sırları çalmak da hırsızlıktır. Hem de hırsızlığın en bayağısıdır.
    _İnsanın, ne derece büyük olursa olsun, her türlü felakete alışı vermesi, ürkütüyordu beni.
    _Kaçması engel olmak için mi insanın ayaklarına prangalar takılır? Hiç de değil. Pranga sadece küçük düşürme aracı, bir ayıp, bedene de, ruha da bir ağırlıktır.
    _Yaşamakla yaşamamak arasında hiçbir fark kalmadığında özgürlüğüne kavuşur insan.
    _Baş kaldıranları her zaman yenecek üç güç vardır yeryüzünde bunlar; mucize, sır ve otoritedir.
    _Doğada gülünç hiçbir şey yoktur
    _Evet, derin, gereğinde çok derin bir yaratıktır insan, ben olsam bu kadar derin yaratmazdım onu.
    _Bence insanların birbirlerini tanımaları için en iyi zaman, ayrılmalarına yakın zamandır

    _Kadın her ihtiyacını karşılayacak tek bir erkeği ister. Erkek ise tek ihtiyacını karşılayacak her kadın.
    _Erkek ulaşamadığı kadını lanetler. Kadın ulaşamadığı erkeğe aşk der.
    _Bir kadının yaşamı; herhangi bir erkeğe boyun eğip bağlanmak için bir arayıştan başka bir şey değildir.
    _Kadın her şeyi gören gözü bile aldatır.
    _İnsanın en büyük kusuru erdemsizliğidir.
    _Acıda hazların en tatlısı saklıdır.
    _Bil ki insanın değerini varlığı değil yokluğu gösterir. Unutma yokluğu bir şey değiştirmeyenin varlığı gereksizdir.
    _Herkesin yanlış yaptığı şeyi sen doğru yaparsan; Herkesin yaptığı doğru senin yaptığın yanlış olur. Herkesin yolu ayrı
    _Sanki bir suç işlemişim gibi bir çeşit sebepsiz hüzün ve keder içindeyim.
    _Hayat bir sınavdır ama diğer sınavlara pek de benzemez. Çünkü bazen yaptığın bir yanlış tüm doğrularını götürebilir.
    _Her şey üstüne üstüne geliyorsa belki de sen ters gidiyorsundur.
    _Kimilerine derler ki: Bu sersem bundan adam olmaz. Bende diyorum ki: Ne yapsınlar peki yanlış hayat doğru yaşanmaz.
    _Hiçbir şeye şaşmamak çok akıllı olmanın belirtisidir derler; bence aynı ölçüde ve aynı güçte ahmaklık belirtisidir de
    _Her mutsuzluğun ötesinde yine yaşam bekler. Ama insana özgü bir yeteneksizliktir yaşayamamak. Yoksa hangi balık boğmuş kendini hangi serçe atlamış damdan.
    _Dehşet verici şey şu ki güzellik gizemli olduğu gibi korkutucudur. Tanrı ve şeytan orada dövüşürler ve insanın kalbidir o savaşın alanı.
    _Kadını kalkındıran, onu uçurumun dibine kadar yuvarlanmaktan koruyarak hayata yeniden doğmasını sağlayan biricik kuvvet aşktır.
    _Bir insan umudunu yitirir ve amaçsız kalırsa, sırf can sıkıntısı bile onu bir hayvana çevirebilir.
    _Bazı insanların düşmanlığı, dostIukIarından daha yararlı oluyor.
    _Eylemde bulunarak aşık olmak, hayal kurarak aşık olmaktan çok daha zordur
    _Saçmasapan konuşmak, insan türünün diğer canlılara karşı sahip olduğu bir imtiyazdır. Bir kişi saçmasapan da olsa konuşarak doğruyu bulabilir. Saçma konuşuyorum, o halde insanım.
    _Hayata yeniden başlasaydım saniyelerin nabzını tutardım.
    _Yeryüzünde tek bir çocuk dahi acı çekiyorsa Tanrı yoktur!
    _Rahatlıkla mutluluk olmaz. Mutluluk acıyla elde edilir. İnsanoğlu hayata mutlu olmak için gelmemiştir.
    _Birini terk etmeye karar verdiğinde o kararın altında yatan gerçek; aslında senin çoktan terkedilmiş olduğundur.
    _Buluşlar gerçekleştirenler dâhiler alanlarıyla ilgili çalışmalarının ilk yıllarında çoğu kez son yıllarında da toplum tarafından hep birer salak olarak görülmüşlerdir.

    _Ukala insanlara toplumun belli kesimlerinde kimi zaman, hatta çoğu zaman rastlanır. Herşeyi bilirler. Zamanımızın bir düşünürünün dediği gibi, yaşamda ilgi duydukları daha önemli şeyler ve görüşleri olmadığından, zekalarının, yeteneklerinin tüm ilgisi tek yöndedir.Gelgelelim, Her şeyi bilirler derken burada oldukça sınırlı bir alanın kastedildiğini bilmek gerek: Falanca nerede çalışıyor, kimleri tanır, malı mülkü ne kadardır, vali olarak nerelerde görev yapmıştır, karısı kimlerdendir, ne kadar drahoma getirmiştir, kuzeni kimdir, uzak akrabaları kimlerdir,

    _Orada leş gibi kokan iğrenç yeraltında, alaya alınarak güçlendirilmiş sıçancık yavaş yavaş kine; soğuk, zehirli, özenle sonu gelmez bir kine boğulur. Kinini kırk yıl en ince, en utanç verici ayrıntılarına dek anımsayacak; her anımsayışta kendinden daha bir yüz kızartıcı şeyler ekleyerek, bu uydurmalarıyla kendini yiyip bitirecektir. Bir yandan kuruntularından utanır; bir yandan da olanları anımsamaktan, yeni baştan kurcalamaktan, "olabilirdi" düşüncesiyle başka başka uydurmalar eklemekten kendini alamaz. Bağışlamak nedir bilmez. Belki öç almaya bile kalkışır, ama beceriksizce, miskin miskin, uzaktan uzağa, sinsice, ne öç almak hakkına, ne de başarısına inanmadan yapar bunu; öbür yandan öç almak istediği kimseden yüz kat fazla üzüleceğini, ötekinin kılının bile kıpırdamayacağını ta başta bilir. Ölüm döşeğinde bunları bir kez daha, bunca zaman birikmiş faizleriyle birlikte anımsayacak ve...Bakın işte, bu soğuk, iğrenç yarı umutsuzlukla, yarı inançla, kahrından kendini bilinçli olarak yeraltına kırk yıl diri diri gömmede; zorlamayla yaratılmış durumunun yine de kısmen içinden çıkılabilir olmasında; bütün o içe işleyen doyurulmamış isteklerinin özünde; kesin olarak verilen kararla bunun peşinden gelen pişmanlıklar çalkantısında yatmaktadır o garip acı hazzının özü

    _Her zaman kendimi çevremdeki insanlardan daha zeki olarak gördüm. Bundan bazen de utanç duydum. Tüm hayatım boyunca insanlarla göz teması bile kuramadım.
    _Zerrece suçum olmadığı halde birtakım düşler kurarak kendi kendimi suçlu bulduğum olmuştur.
    _Alıştığım ortamdan ayrılırsam sudan çıkmış balığa dönerim. İnsan alıştığı yeri bırakmamalı en iyisi, günleri yarı yarıya acı içinde bile geçse, yabancı bir yerden daha rahat eder alıştığı ortamda.
    _Gülüşün, ruhun en güvenilir aynası olduğunu biliyorum. Bir bebeğe bakın: yalnızca bebekler tam anlamıyla hoş gülerler. Bunun için de çekicidirler. Ağlayan çocuktan nefret ederim ama gülen çocuk cennetten bir ışıktır benim için. Geleceğin ve insanlığın tertemiz, saf olacağı zamanın temsilcisidir.
    _Yazar olarak pek çok kusurum olduğunu biliyorum. Çünkü öncelikle ben kendim, hiç hoşnut değilim kendimden. Kendi kendimi tarttığım bazı anlarda, çoğu kez, sözcüğün tam anlamıyla, anlatmak istediğimin ancak yirmide birini anlattığımı, belki de hiç anlatamadığımı gördüğüme inanmalısınız.
    _İnsanlığa hizmet yolunda büyük işler başarmayı düşlüyorum sık sık gerçekten de insanların mutluluğu uğruna çarmıha gerilmeye bile giderim belki ama öte yandan bir insanla aynı odada iki gün yalnız kalmaya dayanamam bunu deneyimlerimden biliyorum. Bana yakın olunca kişiliği onurumu eziyor özgürlüğümü kısıtlıyor. Gelgelelim kişilerden nefret ettiğim ölçüde insanlığa olan sevgim artıyor.

    _Fyodor Mihayloviç Dostoyevski (1821-81)
    Çocukluğu sarhoş bir baba ve hasta bir anne arasında… Arkadaşları, sinirli ve aşırı duyarlı bir yapıya sahip olduğu için "Ateş Fedya" lakabını taktılar. ilk kitabı İnsancıklar. Bu eserinin ardından yazdığı kitaplarla beklediği başarıya ulaşamayan Dostoyevski'nin umudu kırıldı. Devlet aleyhindeki bir komploya karıştığı iddiası ile tutuklandı. On ay hapishanede kalan, kurşuna dizilmek üzereyken diğer sekiz tutuklu arkadaşı ile affedildi. Cezası dört yıl kürek, dört yıl da adî hapse dönüştürüldü. Sara nöbetleri ve kumar bağımlılığı…
    ____________________________
  • _İnsanIar, kuşIar gibi uçmayı, baIıkIar gibi yüzmeyi öğrenmişIer ama insan gibi yaşamayı öğrenememişIer.
    _Görmek isteyenler için ışık, istemeyenler için karanlık vardır.
    _Kuvvete dayanmayan adaIet aciz, adaIete dayanmayan kuvvet zaIimdir.
    _Bir gemiye kaptan oIarak, o gemide doğmuş birini seçmeyiz.
    _Ölüme, yoksulluğa, bilgisizliğe çare bulamayan insanlar, mutlu olmak için bunları hiç düşünmemek gerektiğini anladılar.
    _İnsanIığın bütün sorunIarı, kişinin tek başına bir odada sessizce oturamamasından kaynakIanır.
    _Sanat hakkında: Asıllarına hayran olmadığımız pek çok şeyin yansımalarına hayranız. Hepsi doğada…
    _Her seçim bir vazgeçiştir.

    _Hiçbir şeyi kendisi kadar sevmeyen insan, sevdiği varlıkla, kendi kendisiyle baş başa kalmaktan çok hiçbir şeyden korkmaz. Her şeyi kendi için arar ama en çok kendinden kaçar. Kendini bulmak istemez. Çünkü kendini iyice görebildiği zaman, istediği gibi olmadığını anlar, içinde müthiş bir zavallılık, hiçbir zaman dolduramayacağı uçurumlar, boşluklar bulur.
    _Kabahatleri ve hataları itiraf etmemek yeni kabahatlerle yüklenmek demektir.
    _Hükumetin öncelikli görevi işsizliği ortadan kaldırmaktır, aksi takdirde toplumun düzeni bozulur.
    _Yüreğin kendi aklı vardır, aklın hiç bilmediği.
    _İnsanlar dinsel inançla yaptıkları kötülükleri başka bir yolla asla bu kadar eksiksiz ve neşeli yapamazlar.
    _Ne çok acı verir kişiye Türklerin; sapkınların ve inançsızlık yolunda atalarının ardından gittiklerini görmek. Bunun tek nedeni herbirinin benimsedigi önyargının, en iyi oldugunu sanmalarıdır.
    _İnsana büyüklük saglayan düşüncedir. Ben elsiz, ayaksız, başsız bir insan düşünebilirim ama düşüncesiz bir insan düşünemem. Düşünsem ancak bir taş ya da yırtıcı bir hayvan düşünürüm.
    _Kim bilir, içinde uyanık oldugumuzu sandıgımız yaşamın öteki yarısının uyandıgımıza inandıgımız uyku türünden bir uyku olmadıgını?
    _Ahlaksızlar, dogrulugu kendilerine bir kazanç sagladıgı için benimserler, yoksa atarlar.
    _Eskiden insanın önemi yaratıklara egemen olmasına dayanıyordu, bugün ise onlardan ayrılmaya.
    _Neden çogunlugun ardından gidilir? Daha mı çok aklı var? Daha mı güçlü?
    _Duygu ile yargı vermeye alışanlar, usla, anlayış gücüyle kavranandan bir anlam çıkaramazlar. Biz us'a baglı kalırsak mutsuz, ona uymazsak deliyiz demektir.
    _insanlar gerçekten bizdeki eksiklikleri bulup ortaya çıkarırsa bize haksızlık etmemiş olurlar. Bu eksikliklerin ana nedenleri onlar degildir.
    _Papağan, temiz de oIsa gagasını siIer.
    _Tanrı’yı tanımak ve O’nu sevmek arasında ne çok fark vardır.

    _YararIı oImak ve bir başkasına yanıIdığını göstermek istediğimizde, o kişinin söz konusu şeyi hangi açıdan eIe aIdığını gözIemIememiz gerekir, çünkü geneIde bu şey o açıdan bakıIdığında doğrudur. Bu gerçeği kabuI etmeIi, ancak bunun hangi açıdan yanIış oIduğunu görmesini sağIamaIıyız. Karşımızdaki bundan mutIuIuk duyacak, çünkü yanıImamış oIduğunu, tek eksikIiğinin bütün açıIardan görememek oIduğunu anIayacaktır. Çünkü her şeyi görmemesinden ve eIe aIdığı açıda doğaI oIarak yanıIabiImesinden kaynakIanır.
    _Şairlerin, sevgiyi kör olarak göstermeye hiç hakları yoktur: sevginin gözündeki bağ çıkarılmalı ve görme gücü bundan böyle ona geri verilebilmelidir.
    _İyilikler iade edilebilme sınırı içinde kaldıkça hoşa gider, bu sınırı aşınca şükranın yerini nefret alır.
    _Bir adam bir nehrin öteki tarafında yaşıyor ve onun lideri, benim liderimle kavga etti diye, biz aramızda kavga etmediğimiz halde, kalkıp birbirimizi öldürmeye kalkışmamızdan daha aptalca bir şey olabilir mi?
    _Ey hayat, ölüme minnettar ol! Seni o yüzden seviyorum

    _Beni bu dünyaya kimin gönderdiğini bilmiyorum, bilmiyorum dünya nedir, ben kimim, ben korkunç bir tarzda her şeyden bihaberim. Nereden geldiğimi bilmediğim gibi, nereye gideceğimi de bilmiyorum. Budur benim durumum: çaresizlik, zayıflık, karanlıkla dolu.

    _Bana filozofların değil, peygamberlerin haber verdiği Tanrı gerek.
    _Şu zavallı çocuklar, "Bu köpek benim” diyorlardı. İşte tüm dünyayı gasbedip sahiplenme davasının nasıl başladığının en canlı timsali.
    _Kendi çizdikleri yüzden korkan çocuklar.
    _Kısa bir mektup yazacak zamanım olmadığı için sana uzun bir mektup yazıyorum.
    _Mekân olarak evren, dört bir yanımı çevreleyip beni bir atom zerreciği gibi yutuyor; ama ben zihinsel düşüncemle dünyayı kavrıyorum.
    _Bize ait olmayan zamanlar üzerinde kafa yoruyor; bize ait olan biricik zamanı ise asla düşünmüyoruz. Geçmişi düşünürsek, gelecekle ilgili planlarımız aydınlanır; geçmiş, geleceğin aynası olur. Bizim sonumuz, kesinlikle şimdiki zaman değildir. Geçmiş ve şimdiki zaman bizim araçlarımızdır, sonumuz ancak geleceğimizdir. Bu bakımdan, hiçbir zaman fiilen şu anda yaşıyor sayılmayız; daima yaşamayı ümit ediyor ve ileride nasıl mutlu olacağımızı planlayıp duruyoruz.
    _Zaten insan dediğin doğada nedir ki? Sonsuzluğun karşısında hiçbir şey, hiçliğin karşısında her şey, hiçbir şey ve her şey arasında bir orta nokta ve ikisini de anlamaktan son derece uzak.
    _Akla baglı kalmak, işte gerçek hristiyanlık buna dayanır.
    _Tanrıtanımazlık güçlü bir anlayış gücünün belirtimidir. Tanrıtanımazlar, hangi kanıt vardır elinizde insanın bir daha dirilmeyecegini söyleyebilmeniz için?
    _Annem, ben dogmadan önce ölseydi bende olmayacaktım, öyleyse ben gerekli bir varlık degilim.
    _Çocuklar bile babalarının alışkanlıgından edinmiştir, hayvanlarda görülen avlanma gibi, alışkanlık insanı duvarcı, er, yapı işçisi v.s yapar.
    _Kleopatra'nın burnu daha kısa olaydı evrenin yüzü bambaşka olurdu.
    _Yanılmanın ana nedeni, duyularla akıl arasındaki savaştır.
    _Yutuldugu sonsuzluk gibi içinden çıktıgı yoklugu da görme gücünden yoksundur insan.

    _Blaise Pascal (1623 – 1662) Fransız matematikçi, fizikçi. Janselist
    19 yaşında bile değilken, 3 yıllık uğraştan ve elli prototipten sonra, babasının bitmek tükenmek bilmeyen vergi hesaplamalarına yardımcı olmak için mekanik hesap makinesinin ilk iki mucidinden biri olmuştur.16 yaşındayken konikleɾ üzeɾine biɾ inceleme yazdı. _Pascal üçgeni. 1..12..121..1331..14641..1 5 10 10 5 1_ Hidrolik pres (hidrolik basınç kullanarak kuvveti arttırma) ve şırınga, icatları arasındadır. Galileo ve Torricelli gibi o da 1646’da “Kainat boşluk kabul etmez” ifadesini savunan Aristoteles’in takipçilerini çürütmüştür.

    _Olasılık kuramı, Matematiğe yaptığı en etkileyici katkıdır. İlk olarak kumar oynanırken uygulanmıştır. Belirsizlik, risk, karar verme ve bireylerin ya da toplumun gelecekteki olayların gidişatını etkileme kabiliyetine bakış açımızı değiştirmiştir.
    _Pascal’ın münzevi yaşam tarzı, insanın acı çekmesinin doğal ve gerekli olduğunu söyleyen bir inançtan türemiştir
    _Hidrolik pres (hidrolik basınç kullanarak kuvveti arttırma) ve şırınga, icatları arasındadır. Hidrostatik basıncın sıvının ağırlığına değil yükselti farkına bağlı olduğunu kanıtlamıştır.
    _Barometre, atmosfer basıncını ölçmeye yarayan alet. Genellikle civalı (sıvılı) ve aneroid (havalı) olmak üzere yaygın olarak kullanılan iki çeşidi vardır. Cıvalı barometre 1643 yılında Evangelista Torricelli tarafından bulunmuştur.
    Cıvalı barometre, içi cıva dolu dikey bir borudur. Borunun üst ucu kapalıdır. Alt uç ise açık, ancak cıva dolu bir kaba daldırılmış durumdadır. Atmosferin bu kap içindeki cıva yüzeyine yaptığı basınca göre, borunun içindeki cıva sütunu yükselip alçalır. Cıva sütununun yüksekliği barometre basıncını gösterir. Havalı barometre atmosfer basıncına bağlı olarak daralan ve genişleyen, daralma-genişleme miktarını da rakamlı bir düzenek sayesinde ölçek üzerinde işaret eden metal bir kutudur._Pascal, nasıl bir gücün cıvanın bir kısmını tüpün içinde tuttuğunu ve tüpün üzerindeki boşluğu neyin doldurduğunu sorgulamıştır. Çoğu bilim adamı orada vakum yerine görünmez bir maddenin olduğunu ileri sürmüştür. Bu düşünce, evrenin görünür ya da görünmez bir madde olduğunu ve bu maddenin daima hareket halinde olduğunu savunan Aristocu düşünceye dayanmaktadır. Pascal, deneyi Paris’te 50 metre yükseklikteki Saint-Jacques-de-la-Boucherie kilisesinin çan kulesinin tepesine bir barometre çıkararak tekrarlamış ve cıvanın 2 çizgi düştüğünü görmüştür. Her boşlukta bir maddenin bulunmasının zorunlu olduğu eleştirisine karşı Pascal, Estienne Noel’e cevap olarak 17. yüzyılın en büyük ifadelerinden birini vermiştir. [Karl Popper]’ın popülerleştirdiği bu ifade, bilimsel teorilerin çürütülebilirliklerine göre karakterize edilmesi fikrinin dikkat çeken bir öngörüsüdür: “Bir hipotezin doğruluğunu göstermek için bütün olguların onu izlediğini göstertmek yeterli olmaz; fakat, eğer hipotez olgulardan herhangi birinin tersine bir yol izliyorsa bu onun yanlışlığını ortaya çıkarmak için yeterlidir.” Pascal’ın vakumun varlığı konusundaki ısrarı, Descartes da dahil olmak üzere diğer seçkin bilim adamları arasında çatışmaya yol açmıştır.
    _Matematik felsefesi_Pascal, gerçeklerin keşfedilmesi meselesi için kullanılan metodun en ideal halinin daha önceden saptanmış gerçekler hakkındaki tüm önermelerin ortaya çıkarılması olduğunu savunmuştur. Aynı zamanda bunun imkansız olduğunu iddia etmiştir çünkü önceden saptanmış gerçeklerin desteklenmesi için başka gerçeklere ihtiyaç vardır ve bu nedenle ilk ilkelere ulaşılamayacaktır. Buna dayanarak, Pascal geometride kullanılan prosedürün, bazı ilkelerin doğru varsayılması ve diğerlerinin onlara dayanılarak geliştirilmesi yoluyla da olsa, olabileceği en mükemmel durumda olduğunu savunmuştur. Buna rağmen varsayılan ilkelerin doğruluğunu test etmek için bir yol bulunmamaktadır.

    _Jansencilik bir Katolik teolojik harekettir. Fransa'da gündemde olmuştur. Günahın kaynağı, insanın dünyaya gelmesiyle oluştuğunu savunan görüşü benimsemiştir. İlahi lütuf ve Mukadderat ilkelerini savunur. Jansenizm e göre Tanrı daha doğuştan itibaren insanı günahkar ya da günahsız olarak seçmiştir. İnsan ne yaparsa yapsın bunu değiştiremez. Kalvinizm işe çok benzer yanları olan bu akım da İsa sadece seçilmişler için canını vermiştir. Hareket Hollandalı teolog Cornelius Jansen'in eserinden ileri gelmişti.
    ______________________________________




    _Francis Bacon_
    _Yıllanmışlığın güzelliği dört şeyde kendini gösterir; yıllanmış şarap, eski dostlar, yakmak için odun ve eski yazarlar. _Çirkin insanlar genellikle doğa ile ödeşirler çünkü doğanın kendilerine ettiği kötülüğün acısını onlar da doğaya kötülük ederek çıkarmaya çalışırlar. _Yalnız kendisini düşünen insan, yumurtasını pişirmek için komşusunun evini yakar.
    _Sahilde durup gemilerin denizde gidip gelişini izlemek bir zevk. Bir kalenin penceresinde durup, bir muhabereyi, aşağıda süregiden macerayı izlemek bir zevk. Ancak hiçbir şey, gerçeğin gözetleme mevkiinde durup da... Aşağı vadideki hataları, amaçsız gezintileri, pusları ve fırtınaları görebilmekle mukayese edilemez _Her işe karışan, her şeyi soran kurcalayan bir adam, çoğunlukla başkalarını çekemeyen bir adamdır.
    _Gerçek, göze en güzel gündüzleyin görünen bir inciye benzetilebilir belki ama bu inci, alacalı ışıklarda en güzel görünüşünü kazanan pırlanta ile yakutun çok gerisinde kalır, işe biraz yalanın karışması her zaman daha büyük bir haz verir.
    _İntikama odaklanan insan, normalde iyileşip düzelecek olan kendi yaralarını açık tutar.
    _Düşmana acıyan, kendine acımaz.
    _Yılca genç olan bir kimse, zamanını çarçur etmemişse, saatçe yaşlı olabilir.
    _İnsanın nefsine hâkim olmasını sağlayan başlıca şey onun kendisine saygısıdır.
    _Övülme, tahta kaplamaların hem parlamasını sağlayan, hem de ömrünü uzatan cilaya benzer
    _İnsan ilişkilerinde yapmacıklık ne kadar nefret uyandırıcıysa, dini konularda da hurafeler öyledir.
    _Türklerin elinde, savaşı haklı göstermek için, kendi yasalarıyla dinlerini yaymak gibi bir neden her zaman hazırdır.
    _Büyük insanlarda, liyakat sahibi olanların kendilerini budalaca aska kaptırdıkları görülmez. Büyük ruhlar ve büyük işler aşkla uzlaşmaz.
    _Yalanlamak ve reddetmek için okuma! İnanmak ve her şeyi kabullenmek için de okuma! Konuşmak ve nutuk çekmek için de okuma! Tartmak, kıyaslamak ve düşünmek için oku!
    _Dertlerini dökecek dostları olmayanlar kendi yüreklerini kemirirler. _Dikkatli bir şekilde gözlemlenirse, yaşlılık bedenden ziyade ruhları bozar. _Hiçbir şey göze, güzelce biçilmiş yeşil çimlerden daha hoş görünemez. _Güzel bir evi kötü bir muhite inşa etmiş kişi, kendisini hapse tıkmış gibidir. _Bizi güçlü yapan yediklerimiz değil, hazmettiklerimizdir. Bizi zengin yapan kazandıklarımız değil, muhafaza ettiklerimizdir. Bizi bilgili yapan okuduklarımız değil, kafamıza yerleştirdiklerimizdir. _Evli ve çocukları olan bir adam, artık kaderine tutsak olmuş demektir. _Hem aşık hem de akıllı olamazsın.
    _Kadın kocasının, delikanlılıkta sevgilisi, olgun çağda arkadaşı, ihtiyarlıkta da hasta bakıcısıdır
    _Tarih bilgili kılar, şiir iç zenginliği, mantık tartışma kabiliyeti, bilim derinlik…
    _Francis Bacon'ın Yeni Atlantis (Nova Atlantis) Ütopyası: Okyanusta bir ada. Dünyaya kapalı. Ülkeyi bir bilim kurulu yönetmektedir. Ahlaklı kültürlü insanlar.12 yılda bir dünyayla haberleşirler. Işık Toplayıcıları adı verilen12 kişilik grup gizlice yabancı ülkelere giderek son bilimsel gelişmeleri ülkeye taşırlar. Bacon’un bu bilim toplumu ütopyası, dönemindeki gelişmelerin bir yansıması olarak kabul edilebilir.

    _Francis Bacon (1561 - 1626), İngiliz filozof, devlet adamı
    Kɾaliçe 1. Elizabeth'in adalet bakanı Nicholas Bacon'ın oğluduɾ. Pragmatist. Hıristiyan ahlâk yaρısının uzağında daha makyavelist bir ahlâk görüşü hakimdir. Barok çok yönlülüğünü taşır ve çok duygucudur hazcıdır. Aristo felsefesine karşıdır. Kan dolaşımını bulan Harveye ve Copernike inanmaz. Saraydaki şatafat gözlerini kamaştırır. Cambridge'de skolastik felsefeyle tanıştı ve skolastik felsefeye karşıt görüşlerinin tohumları burada atıldı
    _Felsefesinin merkezinde bilim vardır. Bilimin insanları aydınlatma ve geliştirme işlevini öne çıkarmıştır. O'na göre bilim, doğanın özüne yönelmelidir. Doğayı deneyle kavramaya çalışmıştır. Pragmatizm ile sonuçlanacak olan deney temeline dayanan İngiliz felsefesinin ilk tohumlarını atmıştır. Bacon'a göre bilimin başlıca yöntemi tümevarım yöntemidir.
    _Ötanazi kavramını ilk kez kullanmıştır. Hastanın iyileştirilemediği durumlarda ona kolay bir ölüm sağlamayı savunmuştur.
    ______________




    Hamlet, William Shakespeare
    _Olmak ya da olmamak, işte bütün mesele bu! Katlanmak mı zalim kaderin yumruklarına, oklarına. Yoksa diretip bela denizlerine karşı: Dur, yeter! demek mi? Ölmek, uyumak sadece! Düşünün ki uyumakla yalnız bitebilir, bütün acıları yüreğin, çektiği bütün kahırlar insanoğlunun. Uyumak, ama düş görebilirsin uykuda, o kötü! Çünkü ölüm uykularında, sıyrıldığımız zaman yaşamak kaygısından. Ne düşler görebilir insan, düşünmeli bunu. Bu düşüncedir uzun yaşamayı cehennem eden. Kim dayanabilir zamanın kırbacına? Zorbanın kahrına, gururunun çiğnenmesine. Sevgisinin kepaze edilmesine. Kanunların bu kadar yavaş Yüzsüzlüğün bu kadar çabuk yürümesine. Kötülere kul olmasına iyi insanın. Bir bıçak saplayıp göğsüne kurtulmak varken? Kim ister bütün bunlara katlanmak. Ağır bir hayatın altında inleyip terlemek. Ölümden sonraki bir şeyden korkmasa, O kimsenin gidip de dönmediği bilinmez dünya. Ürkütmese yüreğini. Bilmediğimiz belalara atılmaktansa. Çektiklerine razı etmese insanı. Bilinç böyle korkak ediyor hepimizi: Düşüncenin soluk ışığı bulandırıyor, yürekten gelenin doğal rengini ve nice büyük, yiğitçe atılışlar. Yollarını değiştirip bu yüzden. Bir iş, bir eylem olma gücünü yitiriyorlar.
    ______________________________





    _Anton Çehov_
    _İnsana kelebek hayatta bir kere konar; kaçırırsan başka şansın yoktur çünkü o kelebek ertesi gün ölmüş olur.
    _İnsan hayatı tıpkı tarlada açan bir çiçeğe benzer. Bir katır gelip yiyiverir onu, çiçek sizlere ömür! İşte hayat.
    _İki mükemmel insan asla birlikte olamaz çünkü mükemmel kadın 1. seferde evet demez, mükemmel erkekse 2. şansı vermez.
    _Köpeğin ölümü de köpekçe olur.
    _Üç çeşit insаn vаrdır: 1.’si ekmek gibidir; her zаmаn аrаrsın ‘bаzen’ bulursun. 2.’si ilаç gibidir; ihtiyаcın olduğundа аrаrsın ‘pek аz’ bulursun. 3.’sü mikrop gibidir, sen аrаmаsаn dа o seni ‘her zаmаn’ bulur.
    _Şeytan herhalde meleklerin bilmedikleri bir şey olan yalnızlığı istediği için Tanrıya ihanet etmişti.
    _Kendini yalnız hisseden kimse için her yer çöldür.
    _Birileri arkanızdan konuşuyorsa, onlardan öndesiniz demektir.
    _Basit bir kıskançlık olayı bu. Yeteneği olmayıp da hevesi olanların gerçek yeteneklere çamur atmaktan başka yapacakları bir şey yoktur çünkü. Ne denir, bu da bir çeşit avuntu işte!
    _Anlamaya çalışma. Hayat böyledir işte. Hep o kıyamadıklarımız kıyar size.
    _Eğer sen, kusursuz olsaydın; başkalarının kusurlarını bulup çıkarmaya bu kadar meraklı olmazdın.
    _Ölüm korkunç bir şeydir ama insan eğer ölmeyi başaramayıp sonsuza kadar yaşasaydı bu daha korkunç olurdu.
    _İnsanlara ne kadar değer veriyorsan o kadar tepene biniyorlar. Hele bir de verdiğin değeri onlara belli ettiğinde.
    _Bаsit kаdın; güzel olmаyı zeki olmаyа tercih eder. Çünkü bаsit erkekte zekâyı аnlаyаcаk kаfа değil, güzelliği görecek göz vаrdır.
    _AğIаttığın bir kаdının gözyаşIаrını yа o аn siIersin, yа dа o gözyаşIаrındа boğuImаmаk için ömür boyu çırpınmаk zorundа kаIırsın.
    _Hayat seni güldürmüyorsa, Espiriyi anlamadın demektir.
    _Sana bir iyi bir de kötü haberim var. İyi haber; henüz ölmedik, Kötü haber; hala yaşıyoruz.

    _Çehov kuralı: Eğer birinci perde açıldığında duvarda bir tüfek asılı duruyorsa veya oyunculardan birisinin belinde tabanca görülüyorsa. O tüfek patlamalı, o tabanca kullanılmalı. Uluslararası ilişkiler ve politik durumlardaki silahlı caydırıcılık/müdehale örneklerinde de kullanılan bir ifadedir.
    _ Çehov’un kaleme aldığı çocuklar; içine kapanık, hayal dünyası ile gerçek dünyanın arasında kalmışlığı hissedersiniz.

    Anton Çehov (1860 – 1904)
    Kısa öykü alanında tarihteki en büyük yazarları arasında sayılmaktadır. Çehov, edebî kariyerinin çoğunda tıp doktoru olarak çalışmış ve "Tıp benim nikâhlı karım, edebiyat ise metresim." sözlerini dile getirmiştir. Taganrog'taki Yunan Ortodoks manastırında ve babasının korolarında şarkı söyledi. herkes bize duygulu bir şekilde bakıyor ve ailelerimizi kıskanıyordu ama biz o sırada kendimizi küçük mahkûmlar gibi hissediyorduk. Çehov daha sonra Ateist oldu.
    ____________________




    _George Orwell_
    _Bir toplum gerçeklerden ne kadar uzaklaşırsa, gerçeği söyleyenlerden o kadar nefret eder.
    _Her türlü ahmaklığa inanabilirdi, yeter ki Parti tarafından söylensin.
    _Ortaçağlarda Engizisyon vardı, Doğru yoldan ayrılanları yok etmek amacıyla işe başladı. Ama sonunda yok olan kendisi oldu.
    _İntikam ve cezalandırma fikri çocukça bir hayalidir. Dürüst olmak gerekirse, intikam diye bir şey yoktur. İntikam, güçsüz olduğunuzda ve güçsüz olduğunuz için gerçekleştirmek istediğiniz bir eylemdir: Güçsüzlük hissi ortadan kalktıktan hemen sonra o arzu da buharlaşır
    _Dindarların ve ahlaksızların doğal olarak birbirlerini buldukları bir gerçektir.
    _Bağlılık, düşünmemek demektir, düşünmeye gerek duymamak demektir. Bağlılık, bilinçsizliktir.
    _Sanatın politikayla hiçbir ilgisinin olmaması gerektiği fikrinin kendisi de politik bir tutumdur.
    _Zulüm ve işkenceye kıllarını kıpırdatmadan seyirci kalan eğitimli kişiler; körlükleriyle mi aşağılıktır, yoksa vicdanlarıyla mı, bilinmez.
    _Savaş kazanmak amacıyla yapılmaz, aksine savaşın sürekli olması istenir. Toplumdaki hiyerarşinin sürmesi ancak yoksulluk ve cehalet temeli üzerinde sağlanabilir. Savaş asıl olarak, toplumu açlığın eşiğinde tutmak için planlanır. Savaş, egemen grup tarafından kendi vatandaşlarına karşı yürütülür ve bu savaşın amacı zafer kazanmak değildir.
    _Zekilik kadar aptallık da gerekliydi. Ama aptalca davranmak da zekice davranmak kadar zordu.
    _İnsan devrimi korumak için diktatörlük kurmaz. İnsan diktatörlük kurmak için devrim yapar.

    _Ağır koşullarda çalışmaktan, boğaz kavgasından, komşularla didişmekten, sinema, futbol, bira ve en önemlisi de kumar yüzünden kafalarını çalıştırmaya fırsat bulamıyorlardı. Onları denetim altında tutmak hiç de zor değildi.
    _Ezildiğinin bilincinde olmayan kitleler.
    _Hepimizi satın almışlar, hem de kendi paramızla.
    _Biraz uğraşırsanız nefes alıp verişinizi bile denetleyebilirdiniz: Ama kalbinizin atışını denetlemeniz olanaksızdı
    _Biz duymak istediklerimizi söyleyen kitapları severiz. Söz ola kese savaşı, Söz ola kestire başı
    _Politik dil, yalanları gerçekmiş gibi, cinayeti saygın göstermek için tasarlanmıştır. Söz ola kese savaşı, Söz ola kestire başı
    _Önemli olan yaşamak değildir. Başarmak hiç değildir. Önemli olan insan kalmayı bilmektir. Söz ola kese savaşı, Söz ola kestire başı
    _Sahtekarlığın evrensel düzeyde egemen olduğu dönemlerde, gerçeği söylemek devrimci bir eylemdir. Söz ola kese savaşı, Söz ola kestire başı
    _Partinin sloganında belirtildiği gibi: 'Proleterler ve hayvanlar özgürdür.
    _Güç araç değil, amaçtır. İnsan devrimi korumak için diktatörlük kurmaz, diktatörlük kurmak için devrim yapar. Eziyetin amacı eziyettir. İşkencenin amacı işkencedir. Gücün amacı güçtür.
    _Biz düşmanlarımızı yok etmek için uğraşmayız, onları değiştiririz. Bilmem, anlatabiliyor muyum_ _Bir zamanlar dünyanın güneşin çevresinde döndüğüne inanmak delilikti. _Tartışmalı konulardan uzak durmak, sorunu çözmez
    _Eğer tarihinizi bilmiyorsanız dün doğdunuz demektir. Dün doğduysanız; politikacılar size istedikleri hikayeyi anlatabilirler. _Hayvan Çiftliği'nde Cumhuriyet ilan edildi. Bir başkan seçmek gerekiyordu. Tek aday olan Napolyon oy birliğiyle başkan seçildi.
    _Dua kitabı tanrıyı sevmenizi ve ondan korkmanızı söylüyordu; fakat korktuğunuz birisini nasıl sevebilirsiniz ki?"
    _Çağdaş hayatın en önemli özelliği, acımasızlığı ya da güvensizliği değil, çıplaklığı, ruhsuzluğu ve bayağılıydı.
    _Tanrılar kıskançtır ve şansınızın yaver gittiğini onlardan gizlemeniz gerekir
    _Alt sınıf açısından, hiçbir tarihsel gelişme, efendilerinin adının değişmesinden öte bir anlam taşımamaktadır
    Sırtı yükten yara olmuş bir eşeğe herkes acır ama sırtında odun taşıyan kadını ancak tesadüfen fark ediyor insan
    _Yaptığınız, söylediğiniz ya da düşündüğünüz her şeyi en ince ayrıntısına dek ortaya çıkabilirler ama gönlünüzün derinliğine, işleyişine, sizin bile bilmediğiniz o yere el uzatamazlar.
    _Artık saf aşık ya da tutku söz konusu değildi. Hiçbir duygu saf olamıyordu, çünkü her şeye korku ve nefret sinmişti. Kucaklaşmaları bir savaş, orgazmlarıysa bir zafer olmuştu. Bu, partiye indirilmiş bir darbeydi. Sevişmek siyasal bir eylemdi.

    _1984
    _Parti'nin dünya görüşü, onu hiç anlayamayan insanlara çok daha kolay dayatılıyordu. Her şeyi yutuyorlar ve hiçbir zarar görmüyorlardı çünkü tıpkı bir mısır tanesinin bir kuşun bedeninden sindirilmeden geçip gitmesi gibi, yuttuklarından geriye bir şey kalmıyordu. Bireyselliğin yok edildiği, zihnin kontrol altına alındığı, insanların makineleşmiş kitlelere dönüştürüldüğü totaliter bir dünya düzeni.
    _1984 romanı özgürlüğü iki kere ikinin dört olduğunu söyleyebilmek olarak tanımlıyor. Winston’un yaşadığı dünyada ise iki kere iki parti ne derse odur anlamına geliyor. Farklı bir şey düşünmek suçtur ve cezası ölümdür. İnsanlar onlara ne söylenirse inanmak zorundadır ve ne istenirse yapmak zorundadırlar.
    _Dünya; Okyanusya, Avrasya ve Doğu Asya olarak üç süper gücün denetimi altındır. Bu üç devlet sürekli birbirleriyle savaş halinde ve müttefikler sürekli değişmektedir. Olaylar Okyanusda yani Britanya’da geçiyor. İngsos (İngiliz Sosyalizmi) partisi iktidarda ve çok sıkı bir rejim uygulanıyor. _Çift düşün yöntemi ile iktidar insanların gerçeklik algısını tamamen değiştiriyor. Örneğin Barış Bakanlığı savaşları organize diyor, Sevgi Bakanlığı’nda siyasi suçlular işkenceye tabi tutuluyor. Herkesin evinde tele ekranlar bulunuyor ve Doğruluk Bakanlığı ve düşünce polisleri tarafından denetleniyor. _Özel hayat diye bir şey yok. Her insanın her hareketi gözetim altındadır. Her yerde bulunan ‘’Büyük Birader Seni İzliyor’’ sloganı ile toplumun üzerinde büyük bir psikolojik baskı da mevcut. Kitaptaki kahraman Winston ise sıradan bir memur ancak yavaş yavaş tüm bu oyunların farkına varıyor. Julia ile gizli aşk yaşıyorlar ancak en sonunda yakalanıyorlar. İki çeşitli işkencelere maruz kalıyor. İşkenceler ile her ikisinin de doğru bildikleri her şey unutturuluyor. Böylelikle Winston Julia’yı bile tanımayacak hale geliyor. İngsos iktidarı sayesinde Winston tam da onların istediği gibi sıradan bir vatandaşa dönüşüyor.
    _Winston Smith her vatandaş gibi ona ne söyleniyorsa yapan sıradan bir vatandaştır. Winston’a dört parmak gösterilerek kaç parmak gösterildiği sorulur. Dört cevabını verdiğinde ise işkence görür. Zamanla gördüğün şeyin zihninin bir oyunu olduğunu söyler ve dört parmak gördüğü için zihnini sorunlu görmeye başlar.

    _Hayvan Çiftliği
    _Stalinizmin eleştirisidir. Totaliter rejimlere karşıt bir solcu olan Orwell, olayları kara mizah yoluyla ve mecazi bir dille anlatır. Kitapta Hayvanizm olarak anılan Marksizm ve Leninizm'den kesin olarak dönüş yapar. Koca Reis (domuz): Hayvanlara mutluluk ve barış dolu bir dünya vadeder, insanların çiftlikten kovulmasını ister. Karl Marx veya Vladimir Lenin'e benzer. Snowball (domuz): Hayvanlara okumayı öğretir, bir değirmen yapılması taraftarıdır. Lev Troçki'yi temsil eder. Moses (kuzgun): Din adamlarını temsil eder
    _Bir devrimin trajedisidir. Bu modern fabl, kesilmekten, kırkılmaktan, sağılmaktan, dövülmekten bıkarak zalim sahiplerine karşı ayaklanan Manor Çiftliği hayvanlarının hikâyesidir. Alaycı eşek Benjamin, fedakâr at Boxer, akılsız kısrak Mollie, hatta serçeleri tüm hayvanların kardeş olduğunu söyleyerek pençeleri arasına çekmeyi deneyen kedi bile akıllarda kolayca yer edinen, çok canlı kişiliklerdir. Onlar birlik olarak onlara sıkı baskı gösteren insanlara karşı İsyan ettiler onlara karşı savaşdılar ve onları çiftlikden kovdular. Hayvanlar, çiftliği geri almayı deneyen insanlara karşı yiğitçe çarpışır, gövdelerini mermilere siper eder; elleri olmadığı hâlde çiftliğin zor işlerinin üstesinden gelmeyi, hatta bir değirmen inşa etmeyi bile başarırlar. Ne yazık ki zaferleri, yöneticiliğe soyunup gitgide 'insanlaşan' domuzların hırsları ve entrikaları tarafından gölgelenmeye mahkûmdur.


    George Orwell (1903 – 1950)
    Paris'te İngilizce kursu vermek üzere bulunan, öğrencilerinin dersleri türlü bahanelerle bırakmasından sonra ise işsiz ve meteliksiz kalan genç bir adam. İngiliz sömürgesi olan Burma'daki memuriyet döneminde şahit olduğu acımasız uygulamalar, emperyalizme karşı geliştirdiği derin öfkeye katkıda bulunmuştur. Hitler ile Mussolini'nin de desteğini alan Franco'ya karşı çarpışacak gönüllülere katılarak İspanya'ya gider ama korkudan ve hastalıktan bir şey yapamaz.
  • .                BAHRİYE MEKTEBİ

    Ne oldumsa bu mektepte oldum.

    Bu mektepte bulûğa erdim; düşünmeye ve kişiliğimin ana dokusunu bu mektepte örgüleştirmeye başladim.

    1916 - 1920 arası 5 yıl okuduğum mektep... İsmi «Mektebi-i Fünun-u Bahriye-i Şahane»... İmtihanla ve en titiz muayeneler neticesinde alındık. Bedenî muayenemiz, geceleri horlayıp horlamadığımızı araştırmaya ve çirkinleri dışarıda bırakmaya kadar vardı. Ruhî ve içtimaî muayenemiz de en ince sual haddelerinden geçirilmemize ve aile sev vemizin incelenmesine dek uzandı.

    Kasımpaşa'da, tarihî kıymette Bahriye Nezareti binasında, alâkalı dairenin koridor duvarında bir liste... Kazananların listesi...

    Orada, ilk defa, baba adına bitişik olarak kalıplaştiralan ve «Abdülbaki Fazıl oğlu Ahmed Necip» yerine «Necip Fazıl» diye kaydedilen ismimi görünce sevincimden zıpladım.

    İmtihanı kazananlar birbiriyle kucak kucağa...

                                      •

    Sirkeci'de «Ordu - Donanma Pazarı»...

    Giyindik, kuşandık, takındık, taktik ve pırıl pırıl Bahriye talebeleri kılığında meydana çıktık. Yazlığımız ayrı, kışlığımız ayrı...

    Sefil bir özenişle «Cemaliye» diye markaladıkları ve zamanenin üç despotundan Bahriye Nazırı Cemal Paşa'ya yakıştırdıkları, önü sipersiz, yüksekçe bir takke biçimi, çipa markalı bir serpuş...

    İttihatçıların bu türlü külâhları, sanki İslâmiyet fesi emrediyormuş gibi, fese karşı, dolayısiyle müslümanlığa yönelik bir tepkidir. Nitekim «Enveriye» dedikleri kabalar da aynı mânanın ayrı bir tecellisi... Despotlardan biri yapar da öbürü durur mu?

                                      •

    Düz beyaz ve düz siyah, altı beyaz üstü siyah ve üstü beyaz altı siyah 4 giyim çeşidi olan cicili bicili Bahriyeli elbiseleri içinde uçuyorum.

    Mektebe gitmek için hazırlanırken, endam aynalari diyor ki bana:

    - Kıvrık uçları yuvarlak kolalı yaka, altında siyah kravat ve çıpalı parlak düğmeler ne de yakışıyor sana!.. Hele sokağa çık da gör; bütün genç kızların gözü sende kalacak!..

    . . . . . . . . . . . . . . . . . 

    «Neveser - Yeni Eser» yaftalı, eskilerin eskisi, müzelik, yandan çarklı bir vapurla Heybeliada'ya yanaştık.

    Mektep bizi teslim alacaktır. Mektebin demir parmaklıkla sınırlı, büyük talim meydanına yol veren ve önünde nöbetçiler bekleyen «Lumbar Ağızı» isimli cephe kapısından içeriye girdik. O gün, belli saatte, yoklamamız ve giriş törenimiz yapılacaktır.

    Bizi, ayaklarımızın önünde çantalarımız, sıraya dizdiler ve ilk nutku geçtiler:

    - Bugünden başlayarak artık askersiniz! Çocukluğa ve başıboşluğa paydos! Ben sınıf zabitiniz olarak size 1 haftalık mühlet variyorum. Bu 1 hafta içinde askerlik disiplinine uyacak ve ondan sonra, yanlış göz kırpmamacasına emirlere bağlanacaksınız. Bu 1 haftalık kabahatleriniz affedilebilir; fakat sonrakiler cezasıni görür. Açın çantalarınızı, getirdikleriniz listeye uygun mu, görelim ve peşinden yatakhanenizi, teneffüshanenizi ve dershanenizi gösterelim.

    Hepsi «hane» ekiyle mühürlü, yemekhane, jimnastikhane, kayıkhane, çamaşırhane, hastahane, gusülhane pavyonlarını tek tek dolaştık ve ilk acemilik gününün gecesi, yeni pijamalarımızı giyerek yataklarımıza uzandık.

    Başka sınıflarla temas yasak...

    Her yemekten sonra diş fırçalamak mecburî.

    Gece veya gündüz, hangi saatte yangın borusu çalacak olursa, ne vaziyet ve kılıkta bulunursa bulunsun, herkes koşarak tabur mevkiindeki yerini almakla mükellet...

                                      •


    Yatakta düşünüyorum:

    - Benden 1 yıl önce bu mektebe giren ve beni kılığının cazibesiyle aynı yere çeken yeğenim Tarık ve adada âşıkken dinlediğim boru sesleri yüzünden girdiğim bu hanede, hane, hane, tek hane olarak gurbethanede halim ne olacak?..

    Mektep bende, 1 günlük iç görünüşüyle dış cazibesini paslandırıyor, içle dış arasındaki hazin mesafeyi açmaya başlıyor ve bulunan şeye karşı ebedî inkisara ilk misali veriyordu.

    . . . . . . . . . . . . . . . . . 

    Çocuklar birbiriyle şakalaşır ve belki 50 metre boyunda taş zeminli yatakhanede kovalaşırken bir ses yükseldi:

    - Nöbetçi zabiti geliyor!

    Herkes yatağında, örtüler çeneye kadar çekilmiş ve sus - pus...

    Nöbetçi zabitinin tak, tak, tak ayak sesleri... Annemi düşünüyorum...

    . . . . . . . . . . . . . . . . . 

    Ah şu benim, zıt kutuplar arası en keskin ve mübalâğalı grafikler çizen yaratılışım!..

    Verilen 1 haftalık müddet içinde (melankoli) duygularımı kaybettim, hattâ neşe ve şımarıklığa geçtim.

    Bize gösterilen ilk talim dersinde, bir nevi dans sekmesini andıran ayak değiştirme şekli anlatılırken gülmekten kendimi alamadım. Bunu gören 20 - 30 metre ilerideki zabit, beni yanına çağırdı. Ona giderken, seke seke, ayak değiştire değiştire yol aldım ve önünde haşmetli bir selâm çaktım.

    Zabit, okşama denilebilecek yumuşak bir tokat aşketti yanağıma ve:

    - Terbiyesizlik istemem, dedi; dön şimdi sekmeden yerine!..

    Sınıfın (1) numaralı haşarısı olmaya doğru gidiyordum.

    . . . . . . . . . . . . . . . . . 

    Yemekhane bir âlem... (Komik) ve (dramatik) melekelerimin pişmeye başladığı bu mektepte yemekhane, içinde yüzülen tezatlar ve gülünç özentilerin en çarpıcısı.

    Oraya tabur nizamiyle girilir. Sınıflar, herbiri 10'ar kişilik masalara geçer, beyaz servis ceketli asker garsonlar ellerinde kocaman servis tabakları, İngiliz yemek dağıtma usûliyle sol yanlardan tabağı uzatarak dağıtma işini bitirir. Ve bütün masalar servisin sona ermesini bekler

    Orta boşluktaki tek kişilik masasında, yemeğini almış beklemekte bulunan zabit, ilk iş, önündeki çanı çalar ve yüksek sesle Besmele çeker. Herkes, sesler kısik, Besmeleyi tekrar eder ve yemek başlar.

    Ortada (Jakomi) isimli, patlıcan burunlu, muşmula suratlı, çökük ağızlı, resmî - sivil kılıklı bir ihtiyar dolaşmaktadır. O, gûya hem (metrdotel), hem de talebeye muallimlik vazifesinde bir İtalyan... Onu bu vazifeye getiren, ceket kollarında kaç sırmalı şerit taşıdığını hatırlayamadığım, Avrupa terbiye ve kültürünün deli - dîvanesi, mektep müdürü olmalı...

    (Jakomi) ihtiyarlığına rağmen cin mi cin!.. Bıçak tabak sesi çıkaranlara, bıçak sağ ve çatal sol elde yemek yenirken çatalı sağ ele aktaranlara, su içerken başta ve sonda ağzını silmeyenlere, ağzı dolu konuşanlara, dudak kenarlarını yağlı bırakanlara, sümkürmek için masa altına kaçanlara, geğiren ve sert sert öksürenlere ayıplarını ihtar eder, garsonların da en küçük yanlışına müsamaha göstermez.

    Bir de piyano ve en âdi soyundan bir yemek müziği...

    Yemek biter, çıngırak çalınır, herkes susar.

    Ve nöbetçi zabitin sesi:

    - Elhamdülillah...

    . . . . . . . . . . . . . . . . . 

    Şu Batı delisi müdür Şevket bey ömür adam ve ender bir tip...

    Uzun, kavak ağacı boylu, daima baştan aşağı kolalanmış beyaz elbiseler içinde, takma dişleri de kolalı hissini verecek kadar beyaz ve hep görünürde... Konuşurken yayvan ağızlı ve kısık sesli... Askerden başka her şey... Veremden İsviçre'de tedavi görmüş ve o yüzden mesleğine yabancı kalmış, hayli yaşlı, tohumluk bir salon zabiti karalaması... Bazı Kasımpaşa karılarınin edasiyle, elleri belinde çarpık tavırla ve onların üslûbuna uygun konuşur, bazen de yakası açılmadık sıfatlar ve teşbihler kullanmaktan geri kalmaz. İncelik gayreti içinde kabalığın ta kendisi...

    İttihatçılar bu adamı Bahriye Mektebine müdür seçmekle, hasta hayal ve mecnun ütopyalarına en yerinde hizmeti yapmışlardır. Zira o, bu ütopyanın baş maddelerinden biri olan bahriye zabiti tipini yetiştirecek... Harp Almanlar tarafından kazanılınca Fransız donanması bize verilecek... İşte bütün mesele bu donanmaya göre, hem şahsî zarafet, hem de meslekî maharette üstün bir kadro meydana getirmek... Bunun için, dışarıda herkes misir koçanı ve saman ekmeği yerken, biz 3 - 4 kap yemek atıştırıyor, İngiliz edep ve muaşeret ölçüleri içinde yetiştiriliyor ve hocalarımız tarafından da en olgun bir kültür sahibi olmaya davet ediliyorduk.

    - İleride kraliçe ve prenseslerin ellerini öpecek, her bakımdan teçhizatlı, yepyeni bir nesil... İlk numûnesi siz olacaksınız! Unutmayın!

    Müdür Şevket Bey, elleriyle boş böğrüne basarak hep bu lâfları eder ve sinif zabitlerinde küçük bir ihmal veya Şarklılık edasi gördü mü, onları fena halde haşlardı:

    - Olmaz efendim, olmaz! Haminnelik yok! Sümüklü Raziye tavrına veda!.. Çeşmeden takunyalı ayaklarla su taşır gibi değil, aşk ve şevk içinde, vazifeye kendimizi vererek çalışmalıyız! Nedir o sigara izmaritleri helâlarda?.. İçenleri yakalamanız, israr edenleri, kayıtları silinmek üzere rapor etmeniz gerekmez mi?

    Bir zabite, iki sıra talebe karşısında:

    -- Pantolonunuz neye ütüsüz, boyunbağınız niçin sarkık?

    İhtarında bulunacak ve onun otoritesini alenen kıracak kadar gerçek incelikten mahrum...

    Bazen de bahçeye çıkar, arkasında bir gramofon taşıyan nefere onu yere bırakmasını emreder, bahçede gezinenleri yanına çağırır, etrafında halkalar ve onlara bir opera plâğı dinletirdi. Arka sırada bulunanlara sivrisinek vizıltısı gibi gelen bu zamansız, mekânsız, icapsiz müzik, talebelere gayet tuhaf görünürdü.

    Aradabir Mektebe getirtilen ve «Deli İhsan» kumandasındaki meşhur bahriye bandosu da, şefinin cinnet getirdiği hissini veren ziplamaları, sıçramaları, kıvranmaları yüzünden ayrı tuhaflıkta...

    Müdür Bey, en öndeki koltuğunda, Deli İhsan Beyin hislenmesinden parmaklarını öperek kumanda ettiği (Travyata)nın (arya)sını dinlemektedir.

    . . . . . . . . . . . . . . . . . 

    Mustafa Reşit Paşa'dan başlayarak Ali, Fuad, Midhat Paşalar koluyle gelen ve bu gelişteki sahteliği sezmiş tek Padişah Abdühlamîd'e karşı İttihat ve Terakki paşaları elinde inkıraz şartlarını tamamlayan yahudi imzalı inkılâp hareketi, o zamanın Bahriye Mektebinde, son derece net bir röntgen camı...

    Ve ben, 12 - 16 yaşım arası, bu geliş ve gidişteki (komik) ve (dramatik) unsurları, henüz köklü bir tahlil ve terkibe vardıramaksızın hissetmekteyim...

    (İdeoloji) ve sâf fikir adına, niyet kuşlarının çektiği puslacıklar çapında ve hepsi muhasebesiz ve muhakemesiz, sığ ve sefil tekerlemeler...

    Hülasa:

    Doğru, iyi, yeni ve güzel, ne varsa Batıda; yanlış, kötü, köhne ve çirkin ne varsa da Doğuda...

    Ve bu ana mizan üssüne ve nirengi noktasına göre, her sahada bataklık ve bu bataklıklarda çırpınan bir millet ve devlet...

    Köke inememenin ve kurumuş yapraklar üzerinde kalıp, kök feyzinden yoksun kalmanın neticesi bu hayret tablosu da, küçük bir el aynasından küçük bir akis halinde, kendisini o zamanki Bahriye Mektebinde göstermekte...

    Bağları kemiklere kadar geçmiş olduğu için atılması zor bir yük olan İslâm, bu vasatta misafirliği uzun sürmüş bir yabancı muamelesine uğratılmakta, henüz resmen kovulmamış olsa da bodurum veya tavanarasında muhafaza edilmekte...

                                      •

    Mektebin camiine, o da resmî bir zorunluluk ifadesiyle değil, devam edegelmiş teamül halinde, ancak Cuma günleri gidilir. Zabitler ve hocalardan namaza rağbet gösterenler pek yoktur.

    Bir zorakilik ve iğretilik ki, demeyin gitsin!..

    . . . . . . . . . . . . . . . . . 

    Bazı günler, umumiyetle Cuma geceleri, jimnastikhanede filim de gösterilir. O gün başımızdaki «Cemaliye»leri havaya atar ve sevincimizden zıplarız. O devir artistlerinden (romantik) edalı (Pinamenikelli) ve komiklerden de züppe (Maks Linder) en tuttuklarımızdandır. Bazı şehevî sahnelerde talebenin kaskati bir dikkat kesildiği karanlıkta bile görülür.

    Sık sık kopan bu filimlerde böyle bir sahne gösterilirken kopuntu olsa ve ışıklar yansa, görülecektir ki, çehreler, duvağı düşmüş bir gelin yüzü kadar mahçup...

    . . . . . . . . . . . . . . . . . 

    Namzet sınıfını hoplaya ziplaya bitirdim ve birinci harp sınıfına geçtim.

    Tek derdim 3 ayda bir verilen 1 haftalık tatil iznini iple çekmek... Evet, tatilimiz 3 ayda bir ve tam 1 hafta... Yaz tatili de cabası...

    3 ayda bir kavuştuğum konakta 1 hafta kalıp mektebe dönmek bana çok ağır geliyor. Ada vapurunun alt kamarasına çekilip gizli gizli ağlıyorum.

    Mektepte bizi sıraya dizip, içki içip içmediğimizi anlamak için kokluyorlar, daha binbir muayeneden geçiriyorlar.

    Ve haydi teneffüshaneye!..

    . . . . . . . . . . . . . . . . . 

    Sigaraya 13 yaşında Bahriye Mektebinde başladım. Bulunmasının en zor ve cezasının en ağır olduğu yerde...

    Kapıda binbir gözcü, helâ avlusunda içiyoruz. Bazi sigara bulamayanlar, içenlerin koyuverdiği dumanları yutarak avunmaya çalışıyorlar. Müdür Beyin sert tenbihlerine rağmen zabitlerden bu işe pek aldıran yok... Lâkin en ziyade geceleri nöbetçi bir kürt hademe var ki, peşimizi bırakmıyor ve bizi idareye haber vermekle korkutuyor.

    - Şuna bir oyun edelim!

    Dedik ve uzun seneler Bahriye Mektebinde destanlaşan meşhur «Cin oyunu»nu oynadık.

    Rejisör benim!

    Karşılıklı iki büyük yatakhane arası bir hol vardır ve bu holde 3 kapılı bir dolap... Bu dolaba bir adam zor sığabilir, yükseklik olarak da başı tavana değmezse ne devlet!.. Kapılarında birer nefes deliği bulunan bu dolap (kodes) adlı (sembolik) ve (fantezik) hapishane... Küçük kabahatlerin suçluları 15 dakikadan 1 1 - 2 saate kadar buraya tıkılır, önüne bir süngülü nöbetçi dikilir, saati gelince koyuverilir ve nöbet defterine kaydı geçirilir.

    İşte, benim tiryaki arkadaşlara teklifim:

    - Bu adamın nöbetçi olduğu gece, üzerimize bornozlarımızı geçirerek ve kukuletelerini çenemize kadar indirerek dolaba girelim... Onu bir bahaneyle karşi yatakhaneye çağırtır ve hemen dolaba dalarız. Adam dolabın yanındaki sıra üzerinde etrafı kollamaya başlayınca biriniz dolaptan, esrarlı tavırlar ve mırıltılarla öbürlerini davet eder; «Yeşil cin, çık; mavi cin, çık!». Çıkarlar ve davetçinin arkasında, yine esrarlı hareketler ve mırıltılarla nöbetçiye doğru yürürler... Bu vaziyette nöbetçinin korkması ve büzülüp kalması lâzım... O zaman öndeki davetçi cin tarafından adama ihtar: «Talebeleri rahat bırak; sigara içmelerine engel olma! Yoksa seni çarparız!»

    Bir arkadaş:

    - Ya, adama vız gelir de üzerimize saldırırsa?..

    - Kukuletelerimizi kaldırır, kendimizi gösterir, «şaka ettik, kusura bakma!» der, oyalarız.

    Tatbikat aynen plâna uydu. Herif, en önde ben, sahte cinleri görünce donup kaldı ve oturduğu sıradan ileriye doğru kaymaya başladı.

    Tam o ânda beklenmedik bir hadise! Arkamdaki cinler yatakhaneye doğru kaçmaya başlamaz mı? Nöbetçi zabiti, elinde palaskası, merdiven başında...

    Enselendik ve muziplik olsun diye girdiğimiz dolapta, ertesi gün, cezalı olarak 1 saat bekletildik. Fakat mesele bu kadariyle kapanmadı. Bizden sonraki sinifların küçük yaşta talebeleri arasında cin hikâyesine inananlar oldu. Bunlar, gece yataklarından çıkamaz ve donlarına kaçırır oldular. Bir hikâyedir sürdü.

    Bizi ve daha küçük sınıfları toplanmaya çağırdılar.

    Kumandan:

    - 1054 Necip Fazıl, 3 adım ileri, marş!..

    Yüzümü talebelere çevirttiler:

    - Şu gördüğünüz haylaz, gece nöbetçisini korkutmak için bir cin hikâyesi uydurmuştur. Bu işin aslı fasli yoktur. İşte kendisini cin, cin diye satan haylaz karşınızda!.. Onu en büyük ceza olarak teşhir ediyorum!.. Siz de rahatınıza bakın ve geceleri korkunuzu gidermekte kuşkuya düşmeyin!

    . . . . . . . . . . . . . . . . . 

    Mektebe, ders ve disiplin nâzırı sifatiyle bir Almani getirdiler: (Her Boltz)...

    Tez zamanda selâhiyetini sonsuza kadar çıkarmayı beceren bu uzun boylu, 45 - 50 numara ayakkabılı, hareketleri sert ve keskin adam öyle bir disiplinciydi ki, rüzgârın adayı uçururcasına estiği kış gecelerinde yangin borusu çaldırıp talebeleri toplamaya, onlara gemilik elbiselerini giydirmeye, kayıkhanede 4 çifte işkampavya indirtip ada etrafında bir tur yaptırdıktan sonra yatma izni vermeye kadar gidebildi.

    Buna benzer hareketleriyle meşhurdu. Meselâ teneffüshanenin temizlik muayenesinde, her taraf pırıl pırıl ışıldarken, o, gider, piyanonun üst kapağını açar ve içindeki tozu parmaklayıp arkasından gelen zabite gösterir, tozu onun yüzüne sürmediği kalırdı.

    Bir gün, bir esneyene karşı, kocaman ellerini avuç içlerinden birleştirip parmaklarını açıp kapayarak timsah ağzı şeklinde taklit hareketi yaptığını hatırlıyorum.

                                     •

    Bir defasında, benim sıramın yanıbaşında sınıfa bir şeyler anlatırken, eğildim, tebeşirle muhteşem ayağınin boyunu çizmeye kalkıştım. Gördü ve beni kulağımdan tutup ayağa kaldırdı; sınıfın bir köşesinde tek ayak üzerinde bekletti.

    . . . . . . . . . . . . . . . . . 

    İngiliz terbiyesinden Alman eğitimine geçmiştik. Türk'ü arayan ve soran yoktu.

    Amerikan terbiyesine ise henüz vakit vardı.

    . . . . . . . . . . . . . . . . . 

    Barışmaz unsurların (kokteyl) vâri çalkantısı içinde, kraliçelerin ellerini öpecek kıratta bahriye zabiti yetiştirmek hayali daima yerinde...

    Dans ve muaşeret edebi dersleri, Tatlısu freng'i hocalar elinde ve ön planda...

    En iyi (vals) yapan benim ve daima (kavalye) mevkiindeyim... (Dam) rolünü oynayan yine benim gibi bir talebe... Erkek erkeğe dans... Ne komik değil mi?

    Siz ağlatıcı komikliğin derecesine bakın ki, İsveç veliahtı İstanbul'u ziyarete geldiği zaman, onu, Bahriye Mektebine de davet ettiler. Bu, boz renkli ceketinin göğsü nişanlarla dolu ve şapkası sorguçlu Prens'e müthiş bir Avrupalılık vesikası olarak, erkek erkeğe dansımizi seyrettirdiler.

    Jimnastikhanede, ayak üstü, heykel gibi, bizi ciddi ciddi seyreden ve sonunda beyaz eldivenli ellerini sessiz sessiz birbirine çarpıp alkışlayan Prens acaba ne düşündü?

    - Nerede İsveç tahtının timsali (Demirbaş Şarl) zamanındaki haşmetli Türkiye, nerede şimdiki tımarhanelik (manyak)?..

    Böyle mi?..

    . . . . . . . . . . . . . . . . . 

    İstanbul'a Avusturyalı bir operet kumpanyası geldi. Yıldızı, şehlâ gözlü meşhur dilber (Milovic)... İttihatçı bağlısı harp zenginlerinin, halk dilinde «bulgu palâs» sahiplerinin şiltesini banknotla doldurduğu, dillere destan aşüfte... Bahriye Nazırı ve yeni bahriye zabiti hayâlcisi Cemal Paşa'nın da gözdesi...

    (Miloviç)i Mektebe getirdiler, ona bir konser verdirdiler. Konserden sonra, beni, elime bir buket sıkıştirip Mektebin «Hünkâr dairesi» denilen şeref kısmına aldılar.

    Paşalar, yabancı amiraller, generallerle dolu büyük salon... Şehlâ gözlü dilber, sırmalı üniformalar arasında...

    Buketi uzatıyorum ve Almanca ezberletilmiş olan şu lâfları söylüyorum:

    -- Lûtfunuzdan ötürü size, arkadaşlarım adına bu buketi takdim ederim!

    Kadın, sıcak bir gülüşle buketi alıyor ve öpülme biçiminde elini uzatıyor.

    Müdür Şevket Bey kadının arkasında...

    Hem eliyle tarifini yapıyor, hem de söylüyor:

    - Sakın öptükten sonra eli alnına götürme!..

    Yani alafranga, tırnak ucundan öp!..

    -- Ben bilirim!


    Diyorum ve artistin elini bir Viyanalı zabit edasiyle öpüyorum.

    Tavrım o kadar hoşa gidiyor ki, iri kıyım bir Alman generali beni Almanvâri bir üslupla iki dirseğimden kavrayıp havaya kaldırıyor ve sahne kapanıyor.

    . . . . . . . . . . . . . . . . . 

    Üç ayda bir çıktığım tatillerden birinde, babam beni, mahut Tepebaşı Tiyatrosunda (Miloviçin (Çardaş Fürstin) operetine götürdü. O da kadının uzaktan uzağa âşıklarından...

    Opereti tek seyredişte adetâ ezberledim. Sonraları bando ve piyanodan dinlediğim bu operet bana öyle işledi ki, harfi harfine hafızama nakşettim.

    Babam beni yanına oturtur ve (Çardaş)ı söyletirdi. Mest, kendinden geçmiş, beni dinlerdi.

    Babamdan gördüğüm bütün alâka bu kadardır.

                                      •

    Tiyatrodan eve dönerken bana dedi ki:

    - Sen henüz kadınlık sırlarından anlayacak yaşta değilsin! Bak, şimdi eve gidiyoruz. Göreceksin, kapıyı anan açacak... Taşlıkta bir kenara çekilmiş bizi bekliyordur. İşte bu hal, kadınlık sırrına ters... Erkeğine bunca mahkûmluk gösteren bir kadında cazibe diye bir şey kalmaz... Kadın dediğin, tiyatroda bir örneğini gördüğün gibi, erkeği peşinden çekmeli...

    Gerçekten kapıyı annem açtı. Uykusuzluk ve yorgunluktan gözleri mahmur... Babam ona tek söz söylemeden odasına çekildi.

                                      •

    Kadın, her yerde, çeşitliliğine rağmen aynı mahlûk olsa da, bu misalde yine bir Doğu - Bati ayirimina mevzu teşkil ediyor ve fedakârlığını zillet diye gösteren bir telâkkiye çarpıyordu. Zira Türk cemiyeti, eskiden tek mihrakta topladığı erkeğini ve kadınını kaybetme yolundaydı.

    Nitekim babam, kendisi 30 yaşında ve oğlu 13 yaşındayken, annemi boşadı ve bana mektepten her çıkışımda dayıma, annemin yanına sığınmak düştü.

                                      •

    Babam, bir müddet sonra kendisine yazacağım mektuba:

    – Ne de güzel yazın ve üslûbun varmış! Cevabını verecek kadar oğlundan habersizdi.

                                      •

    4 yıl sonra, ben Erzurum'da dayımın yanındayken ölüm haberini alacak olduğum babamı bir daha görmedim ve onunla, o çağıma değin hayatımda hepsi hepsi 1 günlük kadar konuşamadım.

                                      •

    O, girdaplar çizen, her türlü nefs muhasebesine yabanci, ne yaptığını ve ne istediğini bilmez bir rüzgârdı; ve ne durgunlaşabildi, ne de kasırgalaşabildi, satıh üstü esip geçti.

                                      •

    Bir gün endam aynası karşısında:

    - Ben güzelim, ben güzelim, ben soyluyum! Diye mırıldandığına şahit olduğum babam, istidadina malik bulunduğu halde olamamanın, yerini alamamanın hazin ve içinden mahzun örneği...

    . . . . . . . . . . . . . . . . . 

    Bahriye Mektebi bahsini bu kadar uzatışım, bir dekor ve madde plânına değer vermekten gelmez. Aksine yaşımın tesadüf ettiği mekânda, ruhî billûrlaşmamı, yani mekân yerine zamana bağlı iç hayatımı resmetmek için...

    Bahriye Mektebi, bana göre, içindeki bütün ışık cümbüşleriyle bir ayna; bana beni gösteren çerçeve mahiyetinde mücellâ bir zemin... Bu bakımdan üzerinde durulmaya lâyık...

                                      •

    İlk (metafizik) arayıcılıklarım orada başladı. Madde ötesi düşünce ve bedahetler ilerisi eşyayı kurcalama, altında ne var diye tırmıklama gayreti...

    Sabit ve burgu burgu işleyici, sülük gibi yapışkan, asla kovulmaz, atılmaz, sökülmez hayaller...

                                       •

    Başta ismine «vehim» dediğim, sonradan «Tasavvuf» bahsinde «hatar - hatarat» denildiğini öğrendiğim, ve yıldırımvâri kalbe inişini tattığım bu zehirli hayaller, ruhumda sarmaşıklar gibi öyle dolanmaya başladı ki, «yoksa deli mi oluyorum?» şüphesine düştüm.

                                      •

    Evvelâ, kahkahalarla güldürücü mü, yoksa hüngür hüngür ağlatıcı mı, ne olduğu belirsiz bir hayret...

    - Bu dünyada her mevcut bir hayret mevzuu... Fakat kimse farkında değil...

    - Göz görüyor, ama nasıl görüyor? Ya kör ne görüyor ve rüyada ne yüzden görüyoruz? Kitaplardaki izah işin kabuk tarafı; öz nerede?..

    - Yoksa bunlar hakikati arama vasitası değil, onu kaçırma âleti, aldanma ve birbirini aldatma oyunu mu?

    Ve daha katar katar, nice şüphe, vesvese, vehim...

    Hususiyle «O ve Ben» adlı eserimde dokunduğum daire sırrı... Her şey daire içinde, bir yuvarlakta mahpus... Dünya daire, başım daire, bileklerim daire... Dümdüz bir hat bile asgarî belirtide bir genişlik göstermesi için uzatılmış, incelmiş bir daire olmaya muhtaç... Her şey bükülmüş, kırılmış, yassılaştırılmış, köşelendirilmiş dairelerden oluşuyor. Ya bu dairenin dişına çıkmak nasıl mümkün?..

    Boğuluyor, fakat kimseye halimi açamıyordum.

                                      •

    Bir gece, beni tutan ve boğan bu cin fikirlerden ayılmak için yüzüme su serpmek üzere musluklara çıktığım zaman kalbime ok gibi şu telkini sapladım:

    - Niçin semtine kimsenin uğramadığı muhaller peşinde koşuyorum da herkesin rahatça içinde barındığı bedahetler ve mümkünler dünyasına sığamıyorum... «Bu hezeyan!» de ve geç!..

                                      •

    Sabahleyin kalkarken lisanını unutacağı vehmine düşen çocuk, ben, bu telkin üzerine derin bir kurtuluş nefesi almıştım.

    . . . . . . . . . . . . . . . . . 

    Tasavvufla ilk temasım Edebiyat hocamız Aşkî Beyin yol göstermesiyle başlar.

    İbrahîm Aşkî... Bundan birkaç yıl önce, belki 100 yaşlarında ve hiç ayrılmadığı Heybeliada'da ölen Tatar asıllı bu adam, dar bir muhitin tanıdığı ve kıymetler borsasının ismini kaydetmediği, «şöhret âfettir» sırrına ermiş bir adam... Eski bahriyeli ve sonra emekli; ve Bahriye Mektebinde muallim... İngiltere'de de tahsil görmüş, yüksek riyaziye okumuş derin irfan sahibi...

    Nefesini içine çekerek ve ağzını şapırdatarak lâf eder ve edebiyatı şöyle anlatırdı:

    - Fenlerden başka her mücerret ilim çerçevesine dahildir.

    . . . . . . . . . . . . . . . . . 

    Mektepte ismim, şair aşağı, şair yukarı... Bir de «Nihal» isimli tek nüshalık bir dergi çıkarıyorum.

    Bizden iki sınıf ileride olan Nazım Hikmet de aynı şekilde tek nüsha, el yazması bir derginin başında... Bize rakip...

    O zamanki kafasiyle:

    «Ben de mürîdinim işte Mevlâna!»

    Gibilerden şiirler yazıyor. «Beni Stalin yarattı!» diyeceği günlere henüz 30 - 35 yıl uzaktadır.

                                      •

    Aruz vezniyle işe başlamış ve «Edebiyat-ı Cedide» tesirinden daha çıkamamış bulunuyorum:

    Bir refrefe-i bâl-i hubut gibi perran
    (Bir güvercin kanadının çırpınışı gibi uçan)

                                     •

    Zâbitlerin bile «şair! » diye çağırdıkları ben, teneffüshanede birkaç arkadaşı toplayıp aruz talimleri yaptiriyorum:

    - Ne dedin? (Failün)

    – Ne var ne yok? (Mefailün)

    -- Yârim benim bahriyeli... (Müstef'ilin, müstefilin)

                                      •

    Derken sade Türkçeye, halk diline dönüyor ve ona en uygun kalıp olarak hece veznini seçiyorum...

    Hâsılı, bir şey yapmak, şekli ve ruhiyle bir oluşa yerleşmek istiyor, fakat onun ne özünü, ne kabuğunu bulabiliyorum.

                                      •

    Ben bu çırpınış halindeyken, bazı ders vazifelerimden, geçirdiğim ilk oluş ve berzah acılarımı sezinleyen hocam İbrahim Aşkî Bey, bana sınıfta şöyle hitap etti:

    - Sana gel diyorum, dört ayağını diremiş gelmem diyorsun!..

    Ve ağzını şapırdatarak ilâve etti:

    - Kendi otladığın yerden memnunsun, ama asıl cevherli otu bulmaktan âcizsin!

                                      •

    Kendisine o zaman çıkan «Erenlerin Bağından» müellifi Yakup Kadri hakkında ne düşündüğünü sorduğum zaman da şöyle demişti:

    - Bağına girmiş ama üzümünü yiyememiş...

    İşte bu İbrahim Aşkî Bey, bana evinden iki kitap getirdi: «Semerat-ül Fuad» ve «Divan-ı Nakşî»... Gönül ürünleri mânasına gelen «Semerat-ül Fuad» Sarı Abdullah Efendi namında birinin iptidaî sayılabilir eseri, Tasavvufu anlatıyor ve bazı velî menkıbelerini hikâye ediyor. El yazması öbür kitap da, her halde fazla bulunmayan bir eser olarak, Nakşî zevk ve hikmetlerini manzumelendirmiş...

    ilk kitap bende, (kaleodoskop) içinde apayrı; ve kanunları bu dünyaya bir âlem seyretmenin vecdini yaşatan bir tesir bıraktı. Henüz meselenin meselesi Tasavvuf hakkında bir mizan bilgisine sahip değildim ve gözleri kapalı hayranlık çığırındaydım.

    İkinci kitaptan da bir şey anlamadım.

    Geceleri erken saatte uzandığımız yatakta, yatsı ezanı okunurken elimle başımı örtüyor ve dua ediyorum:

    - Allahım, bana yolumu göster!

    . . . . . . . . . . . . . . . . . 

    İngilizcesinden (Oskar Vayld)'i, hattâ (Şekspir)'i, (Lord Bayrın)'ı okuyorum. Amerikan mektebinden aldığım sermayeden ötürü İngilizcem kuvvetli... Gittikçe de kuvvetleniyor.

    (Madam Bâkir) diye bir İngilizce muallimimiz var... (Rey) adında ölmüş bir bahriyelinin dul karısı... Topal, zaif, kara kuru, sesi ancak işitilebilir... Sarkık bir iplik gibi püf desen havalanacak derecede mukavemetsiz bir yapı... Hiçbir hayatiyeti, varlık nümayişi yok... Sanki bir çığ altında kalmış da son dakikada kurtarılmış.. Öylesine donuk, bitik, ezik, ürkek... Sinifa girerken ayağa kalkan talebeden ödü patlar gibidir.

    Arkadaşlar bana sordu:

    - Şu kadını sınıfta bayıltabilir misin?

    - Çok kolay... Siz dediğimi yapın, yeter!

    Kadın sınıfa girdi. Ben «bak!» diye çok yüksek sesle kumandayı bastım. Bütün sınıf beton döşemeyi çökertecek bir şiddet ve «rap!» sedasiyle ayakta...

    Kadın iki adım atamadan düşüp bayıldı. Birkaç arkadaş onu koltuk altlarından ve ayaklarından kavradık; ve doğru (revir)e...

    Sual, sepet, ihtar, kodes...

    . . . . . . . . . . . . . . . . . 

    Türk muharrirlerinden hiçbiri beni sarmiyor.

    Romanımız Batıya nispetle «Darülaceze»lik; şiirimiz ise, Ziya Gökalp dürtüşüyle sade dile dümen tutmuş olsa da muhtevası bir posa...

    Ortada, genç nesil olarak, ilk Ziya Gökalp devşirmeleri Orhan Seyfi. Yusuf Ziya, Faruk Nafiz'den başkası yok.

    Ahmed Haşim ve Yahya Kemal muallâkta birer kandil, Tevfik Fikret ukalâ bir avukat, Abdülhak Hâmid dahi rolünde zoraki bir haşmet...

    Bütün bunları, o zamandan düşünebiliyor veya hissediyorum.

    Namık Kemal - ki bütün bir devrin siyasî dayanağı- kuru bir tebliğci, vatan, millet davulcusu...

    Nerede Fuzulî'den Şeyh Galib'e kadar gelen dümdüz sâf şiir hatti, nerede bu kılçık parçaları?...

    Fikirde de tam bir haremağalığı...

    İleride sahte kahramanların baş örneklerinden biri olarak göreceğim ve göstereceğim Ziya Gökalp, bu milleti bir oymak olarak teslim alıp Cihan İmparatorluğuna götürmüş eksiksiz bir ideolocyanin ters - yüz edicisi ve İslâmın Türkçülükle değiştiricisi olmaktan öteye, bir tefekkür asliyet ve şahsiyetine malik değil...

    Duyuyorum ama lisanını getiremiyorum o zaman...

    . . . . . . . . . . . . . . . . . 

    Bahriye Mektebi askerlikten korunmak istenen bazı isim sahiplerine sığınak oldu. Türk Ocakları güdücüsü Hamdullah Suphi, Yahya Kemal, Aksekili Hamdi bunlar arasında...

    Hamdullah Suphi... Kumral bıyıkları sıcak maşayla içine kıvrık hale getirilmiş, dalga dalga kir saçları orta yerinden ayrılı, aynı dalgalara denk bir (laterna) áhengiyle konuşan ve hiçbir değişik ruh haleti belirtmeyen bu meşhur hatip, rivayete bakarsanız Rum asıllidir, mühtedi bir aileden gelmektedir, fakat kim Türk, kim değil, fetva vermek makamındadır. Süleyman Nazif ne güzel söylemiş:

    - Ci, cü, cu gibi meslek edatlarının aslî maddeyle hiçbir zat alâkası olamaz! Meselâ ipekçi ipek, ütücü ütü, mumcu mum olmak demek değildir.

    Bu hikmeti:

    - Milliyet şuur işi değil, çok defa sahibinin farkında olmadığı, sadece yaşadığı bir HAL' dir.

    Diyen (Bergson) felsefesi de doğrular.

    Halbuki, din öyle değil... Onu şuurlaştıracak, bayrağını açacak ve öyle yaşayacaksınız!..

    Tepesinde civciv yazan tavuskuşu, renk renk ve pırıl pırıl hakikatini karartmış olur. Bu dâva da gide gide cevherle posa arasındaki farka çatar ve orada kalır. Ferdî ve kavmî olanla beşerî ve umumî olan arasındaki fark, dağ ve uçurum nispetine denk...

    İşte Türkçülük dâvası kahramanlarından, tek telli saz hanendesi Hamdullah Suphi'yi Bahriye Mektebine, İttihat ve Terakki ütopyasına hizmet etsin ve bir nevi ruh hamurkârlığı işini yapsın diye muallim ve konferansçı olarak böylece mal ettiler.

    . . . . . . . . . . . . . . . . . 

    Yahya Kemal'in Bahriye Mektebindeki hikâyesi «Bâbıâli» adlı kitabımda yazılı...

    Tekrarcı olmadan, yalnız birkaç çizgi içinde yeni bir belirtiş:

    Tarih muallimi... Tarihi, şapırşupur, bir istekle yenilen yemek gibi -zaten midesine pek düşkündüağzının iki yanından salyalar akıtıcı bir lezzet edasi içinde, ballandıra ballandıra anlatır. Fakat hiçbir seyir ve zaman ölçüsü takip etmez, her derste hangi bahis üzerinde kalındığını sorar ve o bahsi başından alıp ayni noktaya getirir ve bırakır.

    Ondan sonraki derste aynı sual:

    - Nerede kalmıştık?..

    - Fatih ayağını özengiye atarken boru çalmıştı.

    - Hâ evet, devam edelim!..

    Fakat, Fatih beyaz atına binemeyecek, ayağını tam özengiye atip sıçrayacağı sırada boru çalacak ve Yahya Kemal, fesinin üstüne heybetli bir selâm kondurarak girdiği dershaneden kaçak bir selâmla fırlayıp gidecektir.

                                      •

    O, derslerini bitirince mektebin kayıkhane kısmında bekleyen iki çifte futaya atlar ve karşıya, Büyükada'ya geçer.

    Nazım Hikmet'in annesi Büyükada'da oturuyor ve halkın kemiksiz dili bu ya, Yahya Kemal ona sevdalı...

                                      •

    Birkaç derse gelmedi.

    Mektepte bir uğultu:

    - İntihara kalkışmış!..

    Bekledik. Geldi. Beti benzi uçuk...

    Plân gereği ben ayağa kalktım.

    - Ne istiyorsunuz?

    - Müsaade ederseniz bir dilekte bulunacağım!

    - Neymiş o dilek?

    - Teessür beyanı...

    - Ne teessürü efendi?

    - İşittiğimize göre intihara teşebbüs etmişsiniz. Teessür beyan eder, sağlık dilerim.

    Masasına çöktü, önüne kâğıt - kalem aldı ve «silki Celil-i askerî» ile uyuşmaz hareketimden dolayı beni rapor etti.

    - İsminiz?

    - Necip Fazıl...

    - Numeronuz kaj?

    (Numaraya numero der ve bazı kelimelerde «ç» harfini «j» diye söylerdi.)

    - 1054...

    - Kaj?

    – 1054...

    O gün, Fatih Sultan Mehmed'in ata' binmesine lüzum kalmadı. Hamdullah Suphi'nin anlatışıyle Türk şiirini en ince ve titiz nakışlarla gergefleyen şair sınıftan çıkıp gitti.

                                      •
       
    Sonradan dostu olduğum ve her misra ve kelimeme dikkat eder olduğunu gördüğüm Yahya Kemal, muhakkak ki, eşyanın dış yüzüne müstesna bir zevk ve (estetik) gözlüğüyle bakmış, fakat ileriye geçememiş, bütün küçüklükler ve aşağılıklardan arınmış, fakat büyük «ulvî»ye yükselememiş, has ekmek yerine pasta kreması yuğurmuş ve ondan ibaret kalmış, kütük ve nakşı birbirine mezcedememiş, çileli tecritten yoksun, sadece (plâstik) bir idrak...

    0, şahsıyle de, mâverâ kurcalayıcısı bir görünüş ifadesine sahip olmak yerine, sınıfta burnunu karıştıran dalgın dâhi mevkiinde kaldı; ve Yunus Emre gibi «zehirle pişmiş aşı yemeye kim gelir?» sualini nefsine sormaksızın, Abdullah Lokantasında hindi dolması yemeye bayıldı.

    Bunlara rağmen hakikiliğini koruyabildi.

    . . . . . . . . . . . . . . . . . 

    Eski Diyanet İşleri Başkanı Aksekili Hamdi, verdiği bir vazifeye cevabımı sınıfta birkaç kere okumuş ve demişti ki:

    - Sende istikbalin beklediği İslâm düşünce adamından işıklar görüyorum.

    . . . . . . . . . . . . . . . . . 

    Dershaneler binasının denizden yana giriş avlusunda, bir masa üzerinde ve camekân içinde bir harp gemisi maketi vardır. Artık modası geçmiş bir zırhlı, bir (dretnot... İsmi «Sultan Osman»... Harbe girmeden İngiltere'ye ismarlanan, girince üstüne oturulan ve maketi bizde, aslı onlarda kalan, parası 1 milyon altin olarak önceden ödenmiş bulunan gemi... Avrupa'yla her münasebetimizde, asli va hakikati onlarda, maketi ve kopyası bizde kalma bahtının ne hazin simgesiydi bu maket!.. Bir iftihar madalyonu gibi yerleştirilmiş bu maketi dalgin dalgın seyrederken, onu hayalimde yüzlerce defa büyültüyor ve içinde kraliçelerin ellerini öpmek üzere yetiştirilmiş keten elbiseli zabitlerin dolaştığını görüyordum.

    . . . . . . . . . . . . . . . . . 

    Harp bitti. Mütareke...

    İstanbul'a Beyaz Rus akını... Gemilerin küpeştesinden aşağıdaki sandala altın yüzüğünü iple sarkitanların oltasına bir somun ekmek bağlanıyor ve tuttuğu balıktan yüzlerce defa haşmetli bu olta yemi alışverişinden her taraf memnun görünüyor.

                                      •

    Üçüz paşalar kaçmış ve memleketi alevler içinde bıraktıktan sonra, uzaktan yangın seyirciliğine çıkmışlardır.

                                     •

    Bahriye Mektebi öksüz, Müdür Şevket Bey sessiz, hocalar dilsiz, (Jakomi) silinmiş; ve yemekten ahçının çorabı çıkmıyor, ne âlâ!..

    . . . . . . . . . . . . . . . . . 

    Ben son sınıf talebesiyim, mektepten ginâ getirmiş durumdayım ve bir kolayını bulup Bahriyeden ayrıldıktan sonra Üniversiteye - o zaman ismi Darülfünungirmek düşüncesindeyim.

    «Kolay» kendi kendisine geldi.

    Son sınıf imtihanlarını kazanıp mektebi bitirmişken tahsil müddetine 1 sene daha ilâve ettiler.

    Ben de, ilâve sınıf imtihanlarında, üzerine «Bilmiyorum!» yazarak kâğıdımı boş teslim ettim.

    Kaydımı sildiler ve:

    - Serbestsin!

    Dediler.