• Sadece gözlüğünün yuvarlak camlarından, o parlayan ve her şeyi emen camlardan milyarlarca siyah harfi filtre ederek beynine iletiyordu, bunların dışındaki her şey farkına bile varmadığı boş bir gürültüden ibaretti. Aslında otuz yıldan daha uzun bir süre, yani yaşamının önemli bir bölümünü sadece burada, bu kare masanın başında okuyarak, karşılaştırma yaparak, düşünüp hesap ederek geçirmişti, sürekli devam eden, yalnızca uyuduğu zaman kesintiye uğrayan sürekli bir düştü yaşamı."
  • Zweig, 24 saat ile bir olay anlatıyor. Anlatırken de kadınları konuşturuyor ve o açıdan bakarak bir şeyler söylüyor.
    Anlatım şekli olarak sizi içeriye çekebiliyor. Sıkılma, kasma yok ama konu sizin için uygunsa. Ama uygun değilse bitse de kurtulsam diyebilirsiniz.

    Yer ve kişi tasviri ayrıntılı. Sanki oradaymışsınız hissi verebiliyor. Kumarhanenin içini ve kumarbazların davranışlarını ayrıntılı bir şekilde paylaştığından, kendinizi kumar masalarına yukarıdan bakmış hissedebilirsiniz.

    Bir kadın, arzu ve tutkularının ne kadar esiri olabilir ve nereye kadar gidebilir?

    Herşey bir tatil mekanında başlıyor. Mutlu, güleç insanlar bir anda burjuva olduklarını unutup bariz ve galiz hakaretler eşliğinde tartışmaya başlar. Bu tartışmanın sebebini ise daha sonra okuyoruz. Genç, yakışıklı, sarışın güçlü bir Fransız erkeği. Kadın ve erkeklerden oluşan grup buradan hareketle yoğun bir tartışmanın içinde kendilerini bulduktan sonra başlayan tartışmalar konuyu farklı alanlara taşır.

    Anlatım dili diğer Zweig kitaplarında olduğu gibi sade, açık ve anlaşılır niteliğe sahip. Kadın erkek ilişkileri; arzu ve tutku nereye kadar götürülebir; anlattığı konu ve kişilerin ayrıntılı tasvirini yaparak sizi olayın içine dahil etmeye çalışır.

    Anlatıcı bir kadın ve kadının gözünden olayları okuyoruz.

    Kadın ve erkek ilişkilerinin masaya yatırıldığı bir anlatım ile birbirine bağıntılı konuların iç içe geçirildiği bir konu işleniyor.

    Açıkça söylemek gerekirse hiç beklemediğim, tahmin etmediğim ve hatta düşünemediğim şekilde kitap bitti....Nasıl yani dediğim oldu. Zweig, 24 saati anlatıyor ama esasında daha kapsamlı yazabilseydi, iyi bir sosyal psikolojik roman çıkabilirdi. Ama diğer kitapları gibi kısa tutup, başka bir kitaba geçiyor.

    Ters köşe yaptı. Ayrıca kumar tutkusunun nereye kadar insanı götürebileceğini de görebiliyoruz.

    Tavsiye ederim.

    Notlar:
    ++ Okuduğum kitap Türkiye İş Bankası Kültür Yayınları'ndan çıkmış. 6. Basım Mart 2017 tarihli
    ++ 13 Haziran 2018 günü hazırladığım yazıyı ancak (buraya yazamadığım yazılar -incelemesi bitmiş- var ama bunu unutmuşum) bugün 08/08/2018 tarihinde ekliyorum.
  • Bu kitap bir kadının yirmi dört saati değil ömrünün her bir anını kaplayan aşkı, hayalleri, umutları, nefret ve en derinden yaşadığı pişmanlıklarını bir solukta insanın ruhuna işleyen bir kitaptır şüphesiz.
    Bir kadının daha önce hiç tanımadığı bir erkek uğruna tüm hayatını, onurunu hiçe sayıp ' onun için sokaklarda dilenirdim' diyebilecek kadar aşkı doruklarında yaşamasının yanı sıra aynı adamın ölüm haberini aldığında 'hiç etkilenmedim, mutlu bile oldum, çünkü onunla yeniden karşılaşma korkum sonsuza dek yok olmuştu' diyecek kadar pişmanlık, nefret ve hayal kırıklığıyla sarmalanması sanmıyorum ki daha iyi anlatılabilsin!
    Mrs. C'nin sevdiği adam tarafından görülmediği o anlardaki hisleri, onu kaybettiğinde yine onun anılarına sığınışı, mekanları sevdiği adamın hatıralarıyla bağdaştırma çabasıyla sıkışan yüreğinin ihanetle karşılaşması... Her biri efendim, her biri ruhumun acıyla kavrulmasına neden oldu. Bilmiyorum belki de bu hisleri Mrs. C'yle birlikte doruğunda yaşamam içinde bulunduğum yoğun ruh halleri dolayısıyladır.
    Zira onun gibi tek bir hatıraya tutunabilme çabasıyla Yıldız Parkı'na gitme isteğiyle yanıp tutuşan, reddedilme hissini bir kenara bırakıp İstiklal'de çekilen iki fotoğraf arasında adım sayan hatta ümitli anlarda 'Âh evet bu fotoğrafta iki adım uzaktaymışım ' diye sevinen, kalan diğer tüm anlarda ise 'Sanırım beş adım...' diyerek üzülen bir yüreğe sahiptim.
    Ancak elbette bu hisleri derinden yaşamış olmam Zweig'in bir kadının ruhsal tasvirini çıkarmadaki başarısını inkar etmeme değil aksine perçinlemeye çalıştığım tüm o hisleri tekrar tekrar yaşayıp kitabı bitirmemden günler sonra bile hala bu kitap hakkında düşünüp ilk incelememi yazmama sebep oldu.
    Zweig, bir kadının ömrüne sığdırdığı yirmi dört saati, hissiyatıyla insanın omuzlarını çökerten 90 sayfalık bir kitapla anlatıyordu ve size sadece bir nefeste okuyup eriyip bitmek kalıyordu.
  • Yazar: Necip G.
    Hikaye Adı : Mutfak
    Link: #32154078
    Ressam : Chagall

    Değirmenci ailesinin mutfağı evde devam eden bir yaşam olduğuna dair tek kanıttı. Fevzi bey, her sabah olduğu gibi, elindeki gazeteye dalmış, okuduğu sayfayı resmi ilanlarına kadar hatmettikten sonra onun yaşındaki insanlara has çevik bir el hareketiyle arka sayfaya geçmiş ve kahvaltı sonrası yaktığı ilk sigarasını yine küllükte unutmuştu. Şükran hanım ise her zaman oturduğu koltuğunda burnunun ucuna düşen yakın gözlüğünün üzerinden kullanmaya bir türlü alışamadığı yeni akıllı telefonunu dikkatle kurcalıyor, sanki biriyle gizli bir sırrı paylaşıyormuş gibi kendi kendine mırıldanıyordu. Bu sabah rutininin olağan sessizliğini ilk bozan Fevzi bey oldu;

    - Şükran bir dilim ekmek daha uzatsana, şu Ayvacık'tan aldığımız portakal reçelini bitireyim bari. Bozulacak yoksa o reçel. Benden başka kimse yemiyor.
    - Fevzicim şu ekmeği bırak artık. Karatay'ı hiç mi dinlemiyorsun? Zehir diyor kadın, ha beyaz ekmek yemişsin ha zehir yemişsin aynı şey diyor... Reçeli de bitireceğim diye uğraşma. Kimbilir nasıl şekerle yapıyorlar o reçeli... Karatay şeker kesinlikle yasak diyor. Artık dikkat et kendine biraz...
    - Yahu bir dilim ekmek istedik başladın yine sabah sabah Karatay da Karatay... İçim şişti, şu kadının adını söyleme artık, yeter!
    - Vallahi sen bilirsin Fevzi, bak kadın o yaşa gelmiş seni beni cebinden çıkarır. Keyfine konuşmuyor ya canım! Bol bol zeytin tüketeceksiniz diyor. Bak sen hiç zeytin yemiyorsun, reçel yiyeceğine şu zeytinlerden ye birkaç tane...
    - Tamam Şükran, Allah aşkına sus sabah sabah... Şurada yarına çıkacağım belli değil, senin ettiğin lafa bak. Yetmiş bir sene o ekmeği yedim ben. Bu saatten sonra mı öldürecekmiş Allah'ın nimeti? Varsın öldürsün o zaman ne diyeyim ben şimdi sana...
    - Sus Allah gecinden versin Fevzi... Al bu dilimi de ye ama daha yeme artık. Çayını tazeleyim mi?
    - Kendine yapacaksan benimkini de tazele...

    Çayını alan Fevzi bey, şimdi gazetesini bir kenara bırakmış; Şükran hanımın da içeriye gitmesini fırsat bilerek bir sigara daha yakıp son günlerde sık sık yaptığı gibi anılarına doğru günlük gezintisine çıkmıştı... Ne zaman yalnız kalsa hemen kendini bir hatıranın kucağına bırakıyordu artık. Bu eve taşındıkları ilk gün geldi aklına... Tam yirmi dört sene geçmişti aradan... İyice emin olmak için aklından kısa bir parmak hesabı yaptı. Bir yandan da sağlama yerine geçebilecek şu cümleler çıktı ağzından;

    "Tansu Çiller'in devalüasyon yaptığı yıl 93 müydü 94 müydü? 94 olması lazım... Allah razı olsun o kadından. Onun sayesinde biriktirdiğimiz marklar fırladı da kriz mriz ayağına bu ev nasip oldu bize... Yoksa başka türlü nasıl alacan koca evi?"

    İşte o gün bugündür hiç ayrılmadılar o evden. Büyük kızları Şebnem, üniversiteyi kazanıp Ankara'ya gitti. Sonra da evlenip oraya yerleşti. En fazla üç yıl yaşadı bu evde... Şebnem'den iki yaş küçük Pınar ise ablasına nazaran daha fazla oturdu evde ama o da sonunda evlenip kendi evine gitti. Koca ev yıllardır Fevzi beyle Şükran hanıma kaldı böylelikle...

    Şükran hanım misafir ağırlamayı çok sevmezdi. Geleni gideni de fazla yoktu. Salondaki takımın üzerini örtülerle kapatıp ayda yılda bir açılmak üzere o odanın evle bağlantısını kesti. Kızların odasını ise oturma odası yaptı. Hülâsa, zaman içinde karı-koca yaşam alanlarını evin mutfağına taşıdılar. Orada yiyip içtiler, orada sohbet edip, en önemli kararlarını orada aldılar...

    Fevzi bey, hesap kitap işlerini tamamlayıp ilk taşındıkları zamanın üzerinden 24 yıl geçtiğine emin olduktan sonra küçük bir mola verdiği anısına geri döndü. O yıllarda emekli olmamıştı henüz. Akşam eve geldiğinde mis gibi yemek kokuları karşılardı onu. Kızlar bir yanda, Şükran hanım bir yanda telaşlı bir hareketlilik içinde sofrayı hazır etmek için koştururlardı. Sanki biraz geç kalsalar, o akşam yemek yemeyeceklermiş gibi sürekli saate bakarlardı. Akşam yemeği saati diye özel olarak kimsenin belirlemediği ama herkesin üzerinde hemfikir olduğu gizli bir vakit vardı. O vakit geldiğinde sofraya beraber oturulur, çatal kaşık seslerinin ahenginde beraber yemek yenirdi. Yemek bittiğinde, sıra kimdeyse, kızlardan biri Fevzi bey ve Şükran hanımın kahvelerini yapar ve odalarına çekilirlerdi.

    Ah ne de güzeldi o yemeklerin lezzeti... Ne de güzeldi o kahvenin kokusu... Fevzi beyin içini öylesine bir özlem kapladı ki, arayıp iki kızını da eve davet etmek geldi içinden. Sonra o kısa zaman diliminde Şebnem'in Ankara'da olduğu aklına gelince kovdu bu düşünceyi kafasından hemen...

    Telefonla konuşan Şükran hanımın mutfağa girmesiyle birlikte Fevzi bey birden oturduğu koltukta irkiliverdi. Şimdi geçmişe dair o görüntüler bir anda dağılmış, yerini Şükran hanımın telefonda karşı tarafa duyurmaya çalıştığı sese bırakmıştı;

    "Ay biliyorum Aytencim ben o kadını... Derya Baykal'a çıkmıştı birkaç kere. Ben o işlemeli örtülerden iki tane yapıp birini Şebnem'e diğerini de Pınar'a verdim. Şebnem pek bi beğendi, 'ay annecim ellerine sağlık çok güzel işlemişsin ama ben bunu sermeye kıyamam ki' dedi... 'Ayol nolacak kirlenirse bozulursa yenisini yaparım kızım' dedim..."

    Mutfağa yaptığı kısa ziyaretin ardından Şükran hanım tekrar dışarı çıktı ve ses de onunla birlikte yavaş yavaş uzaklaştı... Fevzi bey uyandığı anılarına tekrar dönmeyi denedi ama bu kez başarılı olamadı... Aklına Şükran hanımın bahsettiği örtülerin görüntüsü geliyor, bu örtülerin hangi örtüler olduğu, Şükran hanımın bunları hangi ara işlediği gibi lüzumsuz sorular kafasını kurcalıyordu. Sonra sabah yarım bıraktığı gazeteyi kaldığı yerden okumaya niyetlenirken bulmaca eki ilişti gözüne. Gazeteden vazgeçip biraz oyalanırım düşüncesiyle bulmaca ekini açtı masanın üzerine... Açmasıyla söylenmesi bir oldu;

    "Resimdeki sanatçı kimdir... Yahu bin çeşit adam çıktı sanatçı diye, artık hiçbirini tanımıyorum ki. Bunları bulmadıkça da bulmaca ilerlemiyor. Kim ki bu kadın? Dur, Şükran bilir belki... Şükraaaannnn!!! Şükraaaannn az baksana..."

    Fevzi beyin bulmaca çözdüğünü gören Şükran hanım daha mutfağa girerken neden çağrıldığını tahmin ediyordu;

    - Yine kimi soracaksın Fevzi bey?
    - Şu kadını tanıyor musun sen? Ben hiçbirini bilmiyorum bunların, hepsi yenilerden...

    Şükran hanım bilirkişi edasıyla göğsünün üzerinde sallanan yakın gözlüğünü hızlıca gözüne yerleştirdi;

    - Ya bu şey değil mi? Muhteşem'de oynuyor ya hani... Neydi adı bu kızcağızın?
    - Hangisini diyorsun Şükran, ben çıkartamadım?
    - Ya Kanuni'nin karısını oynayan kız işte. Ağzını yaya yaya konuşan var ya...
    - Hürrem Sultan'ı mı diyorsun?
    - Evet evet, adı aklıma gelmez ki şimdi böyle düşününce. Dur, Ayten'i arayım da ona sorayım. Çatlarım ben şimdi bulamazsam...
    - Ara bakalım, kimmiş bir öğren...
    - Alo, Aytencim rahatsız ettim kusura bakma. Fevzi bulmaca çözüyor da, resimdeki kadının adı aklımıza takıldı sana soralım dedik. Şu Muhteşem'de Hürrem'i oynayan kimdi?
    ..........
    - Hah tamam, ay Allah iyiliğini versin, hadi öpüyorum canım seni...
    - Kimmiş Şükran?
    - Meryem Uzerli. Bak bakalım sığıyor mu?
    - Mer-yem U-zer-li... Tamam sığdı...

    Değirmenci ailesinin mutfağı, şehrin bir köşesine saklanmış, irili ufaklı anılarla, lezzetli yemek kokularıyla, çatal kaşık sesleriyle, kahvaltı sonrası içilen kahvenin 40 yıllık hatrıyla dekore edilmiş küçük bir sığınaktı... Fevzi Bey ve Şükran hanım, yaşamları boyunca bu küçük sığınağı korumaya ve yaşatmaya devam ettiler...

    Çünkü mutfak demek, aile demekti...

    Hikayeye ilham veren resim;
    http://hizliresim.com/zMJDNY
  • Değirmenci ailesinin mutfağı evde devam eden bir yaşam olduğuna dair tek kanıttı. Fevzi bey, her sabah olduğu gibi, elindeki gazeteye dalmış, okuduğu sayfayı resmi ilanlarına kadar hatmettikten sonra onun yaşındaki insanlara has çevik bir el hareketiyle arka sayfaya geçmiş ve kahvaltı sonrası yaktığı ilk sigarasını yine küllükte unutmuştu. Şükran hanım ise her zaman oturduğu koltuğunda burnunun ucuna düşen yakın gözlüğünün üzerinden kullanmaya bir türlü alışamadığı yeni akıllı telefonunu dikkatle kurcalıyor, sanki biriyle gizli bir sırrı paylaşıyormuş gibi kendi kendine mırıldanıyordu. Bu sabah rutininin olağan sessizliğini ilk bozan Fevzi bey oldu;

    - Şükran bir dilim ekmek daha uzatsana, şu Ayvacık'tan aldığımız portakal reçelini bitireyim bari. Bozulacak yoksa o reçel. Benden başka kimse yemiyor.
    - Fevzicim şu ekmeği bırak artık. Karatay'ı hiç mi dinlemiyorsun? Zehir diyor kadın, ha beyaz ekmek yemişsin ha zehir yemişsin aynı şey diyor... Reçeli de bitireceğim diye uğraşma. Kimbilir nasıl şekerle yapıyorlar o reçeli... Karatay şeker kesinlikle yasak diyor. Artık dikkat et kendine biraz...
    - Yahu bir dilim ekmek istedik başladın yine sabah sabah Karatay da Karatay... İçim şişti, şu kadının adını söyleme artık, yeter!
    - Vallahi sen bilirsin Fevzi, bak kadın o yaşa gelmiş seni beni cebinden çıkarır. Keyfine konuşmuyor ya canım! Bol bol zeytin tüketeceksiniz diyor. Bak sen hiç zeytin yemiyorsun, reçel yiyeceğine şu zeytinlerden ye birkaç tane...
    - Tamam Şükran, Allah aşkına sus sabah sabah... Şurada yarına çıkacağım belli değil, senin ettiğin lafa bak. Yetmiş bir sene o ekmeği yedim ben. Bu saatten sonra mı öldürecekmiş Allah'ın nimeti? Varsın öldürsün o zaman ne diyeyim ben şimdi sana...
    - Sus Allah gecinden versin Fevzi... Al bu dilimi de ye ama daha yeme artık. Çayını tazeleyim mi?
    - Kendine yapacaksan benimkini de tazele...

    Çayını alan Fevzi bey, şimdi gazetesini bir kenara bırakmış; Şükran hanımın da içeriye gitmesini fırsat bilerek bir sigara daha yakıp son günlerde sık sık yaptığı gibi anılarına doğru günlük gezintisine çıkmıştı... Ne zaman yalnız kalsa hemen kendini bir hatıranın kucağına bırakıyordu artık. Bu eve taşındıkları ilk gün geldi aklına... Tam yirmi dört sene geçmişti aradan... İyice emin olmak için aklından kısa bir parmak hesabı yaptı. Bir yandan da sağlama yerine geçebilecek şu cümleler çıktı ağzından;

    "Tansu Çiller'in devalüasyon yaptığı yıl 93 müydü 94 müydü? 94 olması lazım... Allah razı olsun o kadından. Onun sayesinde biriktirdiğimiz marklar fırladı da kriz mriz ayağına bu ev nasip oldu bize... Yoksa başka türlü nasıl alacan koca evi?"

    İşte o gün bugündür hiç ayrılmadılar o evden. Büyük kızları Şebnem, üniversiteyi kazanıp Ankara'ya gitti. Sonra da evlenip oraya yerleşti. En fazla üç yıl yaşadı bu evde... Şebnem'den iki yaş küçük Pınar ise ablasına nazaran daha fazla oturdu evde ama o da sonunda evlenip kendi evine gitti. Koca ev yıllardır Fevzi beyle Şükran hanıma kaldı böylelikle...

    Şükran hanım misafir ağırlamayı çok sevmezdi. Geleni gideni de fazla yoktu. Salondaki takımın üzerini örtülerle kapatıp ayda yılda bir açılmak üzere o odanın evle bağlantısını kesti. Kızların odasını ise oturma odası yaptı. Hülâsa, zaman içinde karı-koca yaşam alanlarını evin mutfağına taşıdılar. Orada yiyip içtiler, orada sohbet edip, en önemli kararlarını orada aldılar...

    Fevzi bey, hesap kitap işlerini tamamlayıp ilk taşındıkları zamanın üzerinden 24 yıl geçtiğine emin olduktan sonra küçük bir mola verdiği anısına geri döndü. O yıllarda emekli olmamıştı henüz. Akşam eve geldiğinde mis gibi yemek kokuları karşılardı onu. Kızlar bir yanda, Şükran hanım bir yanda telaşlı bir hareketlilik içinde sofrayı hazır etmek için koştururlardı. Sanki biraz geç kalsalar, o akşam yemek yemeyeceklermiş gibi sürekli saate bakarlardı. Akşam yemeği saati diye özel olarak kimsenin belirlemediği ama herkesin üzerinde hemfikir olduğu gizli bir vakit vardı. O vakit geldiğinde sofraya beraber oturulur, çatal kaşık seslerinin ahenginde beraber yemek yenirdi. Yemek bittiğinde, sıra kimdeyse, kızlardan biri Fevzi bey ve Şükran hanımın kahvelerini yapar ve odalarına çekilirlerdi.

    Ah ne de güzeldi o yemeklerin lezzeti... Ne de güzeldi o kahvenin kokusu... Fevzi beyin içini öylesine bir özlem kapladı ki, arayıp iki kızını da eve davet etmek geldi içinden. Sonra o kısa zaman diliminde Şebnem'in Ankara'da olduğu aklına gelince kovdu bu düşünceyi kafasından hemen...

    Telefonla konuşan Şükran hanımın mutfağa girmesiyle birlikte Fevzi bey birden oturduğu koltukta irkiliverdi. Şimdi geçmişe dair o görüntüler bir anda dağılmış, yerini Şükran hanımın telefonda karşı tarafa duyurmaya çalıştığı sese bırakmıştı;

    "Ay biliyorum Aytencim ben o kadını... Derya Baykal'a çıkmıştı birkaç kere. Ben o işlemeli örtülerden iki tane yapıp birini Şebnem'e diğerini de Pınar'a verdim. Şebnem pek bi beğendi, 'ay annecim ellerine sağlık çok güzel işlemişsin ama ben bunu sermeye kıyamam ki' dedi... 'Ayol nolacak kirlenirse bozulursa yenisini yaparım kızım' dedim..."

    Mutfağa yaptığı kısa ziyaretin ardından Şükran hanım tekrar dışarı çıktı ve ses de onunla birlikte yavaş yavaş uzaklaştı... Fevzi bey uyandığı anılarına tekrar dönmeyi denedi ama bu kez başarılı olamadı... Aklına Şükran hanımın bahsettiği örtülerin görüntüsü geliyor, bu örtülerin hangi örtüler olduğu, Şükran hanımın bunları hangi ara işlediği gibi lüzumsuz sorular kafasını kurcalıyordu. Sonra sabah yarım bıraktığı gazeteyi kaldığı yerden okumaya niyetlenirken bulmaca eki ilişti gözüne. Gazeteden vazgeçip biraz oyalanırım düşüncesiyle bulmaca ekini açtı masanın üzerine... Açmasıyla söylenmesi bir oldu;

    "Resimdeki sanatçı kimdir... Yahu bin çeşit adam çıktı sanatçı diye, artık hiçbirini tanımıyorum ki. Bunları bulmadıkça da bulmaca ilerlemiyor. Kim ki bu kadın? Dur, Şükran bilir belki... Şükraaaannnn!!! Şükraaaannn az baksana..."

    Fevzi beyin bulmaca çözdüğünü gören Şükran hanım daha mutfağa girerken neden çağrıldığını tahmin ediyordu;

    - Yine kimi soracaksın Fevzi bey?
    - Şu kadını tanıyor musun sen? Ben hiçbirini bilmiyorum bunların, hepsi yenilerden...

    Şükran hanım bilirkişi edasıyla göğsünün üzerinde sallanan yakın gözlüğünü hızlıca gözüne yerleştirdi;

    - Ya bu şey değil mi? Muhteşem'de oynuyor ya hani... Neydi adı bu kızcağızın?
    - Hangisini diyorsun Şükran, ben çıkartamadım?
    - Ya Kanuni'nin karısını oynayan kız işte. Ağzını yaya yaya konuşan var ya...
    - Hürrem Sultan'ı mı diyorsun?
    - Evet evet, adı aklıma gelmez ki şimdi böyle düşününce. Dur, Ayten'i arayım da ona sorayım. Çatlarım ben şimdi bulamazsam...
    - Ara bakalım, kimmiş bir öğren...
    - Alo, Aytencim rahatsız ettim kusura bakma. Fevzi bulmaca çözüyor da, resimdeki kadının adı aklımıza takıldı sana soralım dedik. Şu Muhteşem'de Hürrem'i oynayan kimdi?
    ..........
    - Hah tamam, ay Allah iyiliğini versin, hadi öpüyorum canım seni...
    - Kimmiş Şükran?
    - Meryem Uzerli. Bak bakalım sığıyor mu?
    - Mer-yem U-zer-li... Tamam sığdı...

    Değirmenci ailesinin mutfağı, şehrin bir köşesine saklanmış, irili ufaklı anılarla, lezzetli yemek kokularıyla, çatal kaşık sesleriyle, kahvaltı sonrası içilen kahvenin 40 yıllık hatrıyla dekore edilmiş küçük bir sığınaktı... Fevzi Bey ve Şükran hanım, yaşamları boyunca bu küçük sığınağı korumaya ve yaşatmaya devam ettiler...

    Çünkü mutfak demek, aile demekti...

    -------------------------

    Bu kısa öykü denemesi Ağustos Ayı Hikaye/Deneme Etkinliği için #31906110 yazıldı.

    Hikayeye ilham veren resim;
    http://hizliresim.com/zMJDNY

    Keyifli okumalar dilerim...
  • Kitabın ilk başlarında biraz sıkıldım fakat Mrs. C. Adlı karakterin kitaba ismini veren yirmi dört saati anlatmaya başlamasıyla kitap sürüklemeye başladı. Kitapta hiçbir şeye önyargıyla yaklaşmamak gerektiğini hayatta herkesin başına her şeyin gelebileceğine değinilmiş. Oldukça güzel duygulu bir kitap. Bir kadının bir günde nasıl değişeceğini sevebileceğini sevdiği için yapacaklarını bütün hayatını nasıl değiştirebileceğini anlatmış. Gerçekten bir solukta bitirdim güzeldi.
  • Stefan Zweig çok sevdiğim bir yazar neredeyse tüm kitaplarını aldım. Bu kitabı da anlaşılır dili ve ince olması sebebiyle hemen bitti tabii. Kitap hakkında görüşüm son zamanlarda çok okuduğum için Zweig kitaplarını heralde diğerleri kadar etkilenmedim. Sanırım bir süre Zweig okumayacağım. Konusuna gelecek olursak Zweig bu novellasında bir kadının yaşamını etkileyen yirmi dört saati anlatıyor. Tabii kadının duygularını, arzularını ve psikolojisini az sayfalarla çok iyi anlatıyor zaten yazarın kendisi de iyi bir romanın uzun olmasına gerek olmadığını, kısa ve anlaşılır olanın makbul olduğunu söylüyor. Dediğim gibi kolay okunan bir Zweig kitabı tüm sevenlerine öneririm.