• Ben deliyim…

    Yorgun ve yalnızım kaldırımlara misafirim…
    Gecenin gözleri üzerimde.
    Denizin ortasında küçük bir
    adayım, yüzme bilmem…
    Emrederim adım gibi,
    Emir benim!

    Yüreğimi bir yere bırakmışım,
    bıraktığım yerden çok uzaklardayım.
    Kapıları kapatmışım üstüme,
    sürgüleri beynime çekmişim.

    Hey… Hey sana diyorum!
    Sabreden derviş!
    Bir koç'um ben,
    Bana da sabretmeyi öğretsene?

    Ben deliyim, ama çok şey bilirim.
    Renkler ve zevkler hiçbir şey ifade etmez bana…
    Sonların başladığı yerden,
    Başlangıçların son bulduğu yere gidiyorum.
    Kara bir tren gibiyim yani, bir istasyondan bir
    istasyona, hep aynı raylar üzerindeyim…

    Ben deliyim…
    Yağmurun yağması benim için romantik değildir,
    ben kurşun yağmurlarını bilirim.
    Benim güneşim batmaz,
    dünyam dönmez,
    Ay'ım hep mehtap halindedir,
    Rüzgârlarım doğudan eser…
    Kadehime doldurduğum hüzünle sarhoş olurum,
    Mezem ise bir dilim umut…
    Ezbere bilirim yaşamayı,
    Yaşarken savaşmayı…

    Ben deliyim…
    Benim mevsimim değişmez sadece bahardır,
    Kuşlardan sadece güvercini bilirim,
    Yüreğim kanatlarıyla beraber çarpar.
    İnsanlardan yalnız çocukları severim,
    Onları da büyüyünceye kadar..

    Ben deliyim…
    Benim tanrım yoktur..
    Bir çift göze, bir güler yüze taparım…

    Bazen en içten gülüşe aşık olurum,
    En güzel kahkahayı “İlah!” ilan ederim,
    Dokunuşunda bir kızıl elmanın,
    Bazen kendim bile çözemem kendimi,
    Bulmacaya benzerim..

    Kimi zaman soldan sağa bir nota,
    Kimi zaman yukardan aşağıya
    eski Mısır'da bir tanrıyım…

    Bağıra bağıra şarkılar söylerim,
    Sessiz sessiz şiirler yazarım.
    Bilmediğim yerlerin,
    Tanımadığım kişilerin resimlerini çizerim…
    Aşık olduğum yüzlere sarkılar bestelerim,
    Ozan olurum, aska aşığımdır,
    Sevdiğimi göklerde yürütürüm de,
    Kendimi cehennemin yedinci katında ağrılarım

    Ben deliyim…
    Kendimle sohbet eder,
    Kendi kendime gülerim.
    Telefon kulübeleriyle kavga ederim.
    Asfaltın siyahında kaybolup,
    Düşüncelere dalarım.
    Çıkmaz sokaklarda kendimi ararım,
    Bir de güzel hayaller kurarım…

    Hayal kurmayı çok severim,
    Biriyle hayal kurmayı daha bir severim ama,
    Siyah bir deri koltukta öperim kadınımı,
    Bir beyaz gömlekli psikoloğumu mesela,
    Bazen vucudunda kaybederim kendimi,
    Sonra hayallerimle beraber suya düşerim.

    Bir düş'tü…
    Suya düştü der, hayıflanırım..

    Ben deliyim…
    Çayım sekiz şekerlidir,
    Sigara üstüne sigara yakarım.
    Sonra hatırıma gelir,
    Sigara içmem ki ben?
    Nargileyi pek severim ama,
    Tophane'de, elmalı olsun!
    Çekin oradan hemen!
    Haydi oglum! Biraz hizli,
    Yetismem gereken bir vapurum var,
    8:15 vapuru,
    Parayı sevmem ama para için çalışırım.
    Çalışırken annemi düşünürüm ağlarım..
    Alnımın teri gözyaşlarıma karışır…
    Babamın otobüsüyle geçmişe yolculuk yaparım…
    Babamı özlerim…

    Ananemin masallarıyla ,
    Annemin radyodan ezberlediği
    Türk sanat müziği şarkılarını hiç bıkmadan defalarca dinlerim..
    Dört yaşında aşık olduğumu,
    Ablamla vardiyalı kullandığımız çadır bezinden çantayla okula başladığımı görürüm..

    Sonra babamın
    Başımı hiç dayamadığım omuzlarında uykuya dalarım..
    Rüyalar görürüm uyandığımda hiçbirini hatırlayamadığım…

    Ben deliyim…
    Güzel bir yaşam benim için anlam taşımaz,
    Ben köyleri ve yürekleri yakılmış insanlar görürüm.
    Kimsenin düşmanı değilim kimseye dost olmadım..

    Ben yabancıyım bana..
    Söyleyemediğim düşüncelerim vardır..
    her akşam ayrı bir meydanda
    Atatürk heykelinin karşısında,
    Olmayan aklımı darağacına asar, ipini çekerim….
    Deniz gibi…
    Bir özgürlük türküsüne kurban ederim kendimi,
    Her gece bitmeden!
    Deniz'im ben!
    Devrimin bekçisiyim!

    Ben deliyim..
    Ben buralara ait değilim.
    Dağları sırt sırta vermiş bir ülkem,
    Surlarla çevrili bir şehrim,
    On ikiden sonra volta attığım caddelerim
    Kızıl sakallı bir dayım bir de kara saçlı yarim var benim..
    Koyu kahve gözleri var bir de,
    Neyse ki konumuz bu değil…

    Ben deliyim…
    Çizilmiş sınırları reddetmişim.
    Ben Hakkaride düşen çığ,
    Şırnak'ta kömür yatağıyım,
    Eskişehir'de tabut hücre
    Nevşehir'de pari bacalarıyım..

    Maraş'ta katliam
    Marmaris'te orman yangınıyım.
    Tunceli'de ozanların sazı
    Erzurum yaylasında çoban kavalıyım
    Diyarbakırlı yedi kardeş burcu
    Akhisar'daki o zeytin ağacıyım,
    Şekerini yediğin…

    Almanya'da yıkılmış bir duvar
    Amerika'da bağımsızlık heykeliyim
    Fransa'da yıllanmış bir şarap
    İngiltere'de özgürlük meydanıyım
    Somali'de aç bir çocuk
    Hollanda'da bir gram kokainim,
    Irak'ta mülteci kampı
    İran'da rejim muhalifi bir demokratım,

    Brezilya'da görkemli bir festival,
    Kadınların dolgun kalçalarıyım,
    Suriye ile Lübnan arasında Beka vadisiyim
    Bir Kürdüm ben teslim ol çağrılarına ateşle karşılık veren
    Bir militanım sırtımdan vurulmuşum bedenim dört parça..
    Direniş koltuk değneğim..

    Alnımdaki üç renkli bayrağı göğsümün kafesinde
    özgürlük türküsü öten yaralı kuşla dalgalandırırım..
    Ölüm kurşun olup yağar üstüme,
    binlerce kez öldürülmüş ama ölmemişim.
    ben sıratın cambazı,
    doğal bir felaket,
    Sosyal bir belayım..

    Ben deliyim.
    Duygularım hep sansüre uğramış,
    Bir fahişenin hayatı gibi yalancıdır gözyaşlarım…

    İplerim inceldiği yerden koptu kopacak
    Ve ufacık bir bakış boğazımı düğümlendiririr.
    Kimi özlediğimi bilmeden hasretin en yoğun halini yaşarım.
    Ahh içimden dağıtmak gelir,
    dağıtamam ya,
    Kendimi dağıtırım.

    Gözlerimin kahverengisi gitgide koyulaşır,
    insanlarınki kankırmızılaşır.
    Bakamam kimsenin yüzüne,
    sevgiye muhtaç bir yavruya dönerim
    Kalbim titrer..

    Ben deliyim..
    Susturucu takılmış bir silah,
    Saati durmuş bir bombayım..
    Haykırırım ama duyuramam sesimi…

    Yine de sardığım tütünde,
    Yaktığım cigarada bulurum
    Mutluluğu…
    Sonra yine hatırıma gelir,
    Yahu ben sigara içmem ki!?
    Dumanı şehrimin üstüne iner efkarım ağlamamaya yemin etmiş gözlerim,

    Ben deliyim..
    Unutulmuş bir hatıra
    Sonu dramla biten üç bölümlük bir komedi dizisiyim
    Çorbama kinimi doğrar,
    öfkemi kaşıklarım.
    Zehir kokan bir gül biter dudaklarımın arasından,
    Başımı göğe kaldırırıp bakışlarımı çivileyip gökyüzüne seni seyrederim,
    Sonra bir bidon gök kuşağı döküp üstüne yakarım seni
    Külünle birlikte zamana savrulurum.

    Ben deliyim…
    Zülfüm her gece ihanetler rıhtımında ciğerinin üzerinde sevdasını kurşuna dizer..
    Geceyi ikiye bölerim bir parçasına gece yarısı derim
    Öbür parçasına yürek yarısı..
    Şafaktansa bir parça aydınlık koparıp ekmeğime sürer.
    Üstüne demli bir kuş cıvıltısı içerim..
    Sonra hayatın adını yalan koyarım…
    Ben yüreklerde ünlem,
    Kafalarda soru işaretiyim.

    Ben deliyim…
    Bağrı taşlarla dolu bir toprak parçasıyım.
    Bir uçtan bir uca kurumuşum.
    Karınca yuvaları ve ayak izleriyle süslüdür tenim…

    Kar yağar üşür,
    güneş vurur kavrulurum.
    Kimisi tükürür, kimisi öper;
    Tükürene mezar, öpene lalezâr olurum..
    Ben nehirlerin yatağı,
    Dağların mekanı,
    Şeytanın babasıyım..

    Ben deliyim…
    Mutluluğu uzaktan seyrederken,
    cebimde küçük umutlar biriktiririm,
    gözlerimin kapının eşiğine
    Duvardaki fotoğraflara takıldığı saatlerde
    Kendimi param parça olmuşluğun,
    tükenmişliğin koynunda bulurum.
    İşte o zaman hayat acı kahve tadı verir,
    Hep içime atarım,
    Amma!
    Kendimi içine atacak yer bulamam.
    Anlamayana az gelirim,
    anlayana çok…

    Ne yarınlar bir şey bekler benden,
    Ne de ben bir şey beklerim yarınlardan..
    Ercan İntaş
  • 380 syf.
    (Çok uzatırdım ama kıyamadım size)

    ~Kahveler hazır mı? O halde başlayalım..~

    Herb ve Vera'nın bir çocukları olur. İsmini Johnny koymuşlardır.

    Johnny altı yaşlarındayken buz pistinde kaymayı öğrenirken hokey oyuncusu olmak için geri geri kayması gerekmektedir. Johnny günün devam eden vakitlerinde, ummadık bir anda bunu başarır, Johnny artık geri kaymaya başlamıştır... peki bu ödülmüydü cezamı? Aşşağıya doğru indikçe neler olup bitecek hep beraber şahit olacağız, bazen olayın büyüsüne kapılacak, bazen de "yok artık" kıvamına geleceğimiz mükemmel bir "King" romanını inceleyeceğiz...


    "Johnny dikkat et..." ve acemi patenci, O zamanlar Altı yaşında olan Johnny'a çarpar ve uçurur. Johnny ne olduğunu anlamadan kanatlanmıştır çoktan...
    Lastik kokusu... Kara buz... karanlık... kapkara..

    Johnny ayılma başlarken Chuck iyi olduğunu konusunda şüpelidir... ufak bir şişlik!. -bir şişlik daha sonra nelere mal olacak bakalım-

    Johnny yirmilerini geçtiğinde, Cleaves Mills Lisesinde öğretmenliğe başlar.. Sarah ile tanışırlar -"Sarah" bir dönem uçuk kaçık "Dan" ile çıksada, sonunda Dan bir askeri birliğe katılır. (Burdan sonra Dan'i den bahsetmek gibi bir niyetim yok. Sanırım yazarımız "King" te onun sonunun ne olduğunu bilmiyor :))) )

    Johnny ve Sarah bir akşam panayıra gitmeye karar verirler... Sarah Johnny'nin evine gelir ve ürkütücü bir tablo ile karşılaşır. Ev karanlıktır karşısına korkutucu bir surat çıkar, *Maske* Sarah kalpten gitmeye ramak kala.. -hahaha bu tabloyu izlemeliydim...- (-yasasın kötülük-)
    "Aman ne komik"
    Sarılır sarmalanırlar Johnny, Sarah tarafından affedilir

    Panayıra vardıklarında çarpışan arabaya binmedikleri kesin... Dönmedolaba binerler.. Johnny Sarah'a "tepeye çıkınca seni öpebilir miyim?" -Elbette ki öptü, hemde bir kaç defa... daha sonra bir kaç defa daha.- (şimdi ki aşklar çılgınca yaşanıyor)
    Bu arada : "aşk bodrumda yaşanıyor güzelim" (bu sarkıdan da nefret ederim. Aklıma nereden geldiyse)


    sosisli sandaviçlerin kokusu harika geliyor.. (biz erkekler yemek olunca..) Güzel bir panayır eğlencesinden sonra panayırdan çıkmaya hazırlanırlar ve kapatmak üzere hazır olan

    Playboy kulübünün önünden geçerken ikisi arasında bir sohbet geçer...

    Sarah, "İçeri girip eğitimini tamamlamak istemez misin?" diye sordu.
    Johnny güldü, "Temel eğitimimi bitireli çok oluyor. Doktora içinse hiç acelem yok." :))

    "İncelemeyi bölmeyin lütfen.."

    Johnny ve Sarah'ın planlarına göre bu akşam bu akşam ayrı bir eğlence vardı ve ikisi de bu eğlenceden mahrum kalmaya da niyetli değillerdi. -sabahlar olmasın...- (bakalım sabahlar olacak mı?)

    Johnny şans tekerinin yanından geçerken Johnny şansını denemek ister. Ve son bir kaç dolarından bir parça masaya koyar... her seferinde kazanır.. ta ki son oynayacağı (tüm kazandığı) parayı yatırama kadar. -ne oldu dersiniz?- 21 e oynar .... Bu arada Sarah yediği sosisli sandaviçlerden midesi bulanıyordu ve bu mide bulantısı giderek artmıştı..
    (Buz pateninde kafasını çarpan Johnny'e mükemmel bir hissin ilk parcası hediye edilmişti. Peki bu kadar avantajlı olacak, asşağıya indikce göreceğiz)
    -
    Johnny, Sarah'ı eve bırakmak için direksiyon başına geçer, Sarah arabayı kullanacak durumda değildir.. Johnny, Sarah'ı eve bırakır telefon ile bir taksi ister... Sarah rahatsızlığından dolayı Johnny'e bu geceki birlikte olamadığından dolayı üzüntüsünü belirtir. -başka bir zamana artık -

    ~Taksi gelir ve Johnny yola çıkar. Sarah öpücüklerle çoktan uyutulmuştur. ~

    Okul arkadaşlarından bir öğretmen sabah Sarah'ı arar, haber vermek ister ama Sarah'ın hiçbir sey den haberi yoktur.

    Cleaves Mills’li iki gencin yapmış oldumları yarıştan Johnny'nin eve gitmekte olduğu taksi çarpışır..

    ~Johnny dört buçuk sene uyuyacaktır..
    ~Sarah evlenecek..
    ~Danny isminde bir çocuğu olacak..
    ( DAHA SONRA IKINCISİ DE OLACAK TABII)

    /Altı sene sonra Johnny ve Sarah buluşurlar ve o gecenin acısını birkaç zaman diliminde çıkartırlar/

    Kazadan sonra Johnny'e mükemmel bir 6. His (biz buna 7. diyelim) dokunduğu insanlar hakkında bir çok bilgiye sahip olabiliyor, geleceklerini hissedebiliyor...

    Tabi açıkca şunu söylemek isterim ki, Macera'nın eksik olmadıği dev yapıtı, sinema da King'in filimlerinden birini izler gibi yaşadım, ve, yer yer filmin içerisinde kendimi buldum diyebilirim (şahane bir anlatım, harikulâde bir kurgu.. Beklentilerimden fazlasını bile buldum diyebilirim)

    ~Tabii romanın yarısından sonrasını anlatmadım. SPOİLER verme taraftarı değilim. Zaman ayırmaya değecek harika bir yapım~


    Umarım sıkmadan bitirmişimdir? Fazla mı konuştuk?

    Devam mı edeyim ? Bıkmadınız yani?
    Peki o halde kaldığımız yerden devam.ediyoruz..

    TAMAM ya! Şaka yaptık

    Zaman ayırdiğınız için teşekkür ederim. Umarım okumadan önce kahvenizi hazırlamışsınızdır


    O kadar yazıyı okudukta bir kahve ısmarlamadın diyenleri duyar gibiyim. Ama şu yukarda bulunan kahve size değil! O kahve benim
    Sizi de düşünerek kahvesiz bırakacak kadar insafsız değilim afiyet olsun.

    Bir başka "inceleme"de buluşmak dileğiyle, Sevgilerimle...
  • 1000kitap İstanbul Okuma Grubu olarak 16. toplantımızı özel bir mekan olan Ahmet Hamdi Tanpınar Edebiyat Müze ve Kütüphanesi’nde gerçekleştirdik.

    “Yaşadığım Gibi” adını taşıyan hatıralarında "Hayatımın hangi devrinde edebiyatçı olmağa karar verdim? Bunu pek söyleyemeyeceğim. Günün birinde kendimi edebiyattan başka bir işe yaramaz buldum.” diyen Ahmet Hamdi Tanpınar’ın “Huzur” romanı, “Tanpınar iyi ki edebiyattan başka bir işle uğraşmamış” dedirtecek türden özel bir eserdir. Bir yandan bu özel eserin üzerimizdeki etkisi, bir yandan bir zamanlar Alay Köşkü olarak kullanılmış, 1926 yılında uygun bir mekan aramakta olan Güzel Sanatlar Birliği’ne Atatürk’ün emriyle tahsis edilmiş, birliğin 1928 yılında kurulan Edebiyat Şubesi’nin ilk kongresine ev sahipliği yapmış ve o tarihte hayatta olan yazar ve şairlerin çoğunu bir arada gösteren fotoğrafa ev sahipliği yapmış bir mekan olması gibi sebeplerle böyle bir ortamda bu toplantıyı düzenlemekten dolayı heyecanlıydık. Ayrıca Ahmet Hamdi Tanpınar, Şubenin aynı yerde, 19 Eylül 1929 tarihindeki toplantısında aza olarak seçilmiş ve 1930’lu yıllar boyunca burada edebiyat toplantıları yapılmış ve bu toplantılar, sohbetler dönemin edebiyat gazete ve dergilerinde yer almıştı.

    Bizler de bu özel romanı bu özel mekanda konuşmak üzere yola çıktık ve bu toplantıyı gerçekleştirdik. Berna Moran’ın o çok kapsamlı makalesinde “huzursuzluğun romanı” olarak nitelendirdiği roman; görünüşte bir aşk hikayesi olsa ve yazarı da bu romanı "Bu, dünyanın en basit, âdeta bir cebir muadelesini hatırlatacak kadar basit bir aşk hikâyesidir."(s. 73) diye nitelendirse de roman temelde, ne tam doğulu ne tam batılı olmayı başarabilmiş, arafta kalmış Türk aydınının trajedisinin romanıdır. Nitekim Tanpınar bu durumu şu cümlelerle çok güzel anlatır:

    "Biz şimdi bir aksülamel devrinde yaşıyoruz. Kendimizi sevmiyoruz. Kafamız bir yığın mukayeselerle dolu;, Dede' yi Wagner olmadığı için, Yunus' u Verlaine, Baki' yi, Goethe ve Gide yapamadığımız için beğenmiyoruz. Uçsuz bucaksız Asya' nın o kadar zenginliği içinde, dünyanın en giyinmiş milleti olduğumuz halde çırçıplak yaşıyoruz."(s. 252) "Debussy'yi Wagner' i sevmek ve Mahur Beste'yi yaşamak, bu bizim talihimizdi." (s. 140)

    Romanın ismi "Huzur" olsa da okuyanların tamamı bu kitabın huzurdan söz etmediğini bilir. Bu bağlamda romandaki huzursuzluğun nedenleri üzerine konuştuk toplantımızda. Mümtaz’ın; anne babasını yitirmesi, İhsan’ın hastalığı, aşkın bitişi, ikinci dünya savaşının patlak vermek üzere olması gibi pek çok travmatik durumla boğuşmak zorunda kalması onun huzursuzluğuna sebep gibi görünse de, Tanpınar aslında burada huzursuzluğun çok daha derinlerde olduğunu anlatmak istemiştir. Esasen huzur dış şartlardan ziyade insanın içinde hissettiği bir durumdur ve romandaki karakterlerin neredeyse tamamı da bu iç huzurundan yoksundur. Tanpınar, roman boyunca sanki bu huzursuzluğa bir sebep ya da deva arar gibidir. Romanın sonunda huzursuzluk had safhadayken bizi tüm bu meselelerle baş başa bırakarak bitirir romanı. Bu bağlamda roman huzurun değil “huzuru arayan huzursuzların romanıdır.”

    Genel olarak romanın kurgusuna baktığımızda eser; yaz sonuna doğru, İkinci Dünya Savaşı’nın ilanından aşağı yukarı bir gün önce başlar, yirmi dört saat sonra savaşın ilan edilmesiyle sona erer. Roman dört ana bölümden oluşmaktadır. Bu bölümler romanın dört kahramanının; İhsan, Nuran, Suat ve Mümtaz’ın adlarını taşımaktadır. İkinci ve üçüncü bölümlerde geriye dönüş tekniğiyle aynı zamanda romanın merkezini de teşkil eden Nuran-Mümtaz aşkı anlatılır. Eserde iki bölüm boyunca anlatılan Nuran-Mümtaz aşkı pek çok kültürel detayı ve en önemlisi İstanbul’u ve bizim öz mûsikîmizi kendisine fon yaparak öyle büyüleyici şekilde anlatılır ki bu bölümde Tanpınar’ın dehası karşısında hayranlık duymanız kaçınılmaz olur. Kahramanlarının aşkını İstanbul tutkusu ile birleştiren ve onlara 'Birbirimizi mi, yoksa Boğaz'ı mı seviyoruz?" dedirten Tanpınar, mekan ve karakter tasvirinde öyle derinleşir ki her cümlesiyle mevcut hayatımızın tekdüzeliğine karşın hayatın güzelliğinin detaylarda saklı olduğunu haykırır adeta. Romanın dördüncü ve son bölümünde tekrar hal-i hazıra dönülür.

    Romanda 1940’ların İstanbul’u çok özel bir yer tutmaktadır. Tanpınar, mekanla kahramanların ruh halleri arasında münasebet kurmuş, mekanı da adeta romanın kahramanlarından biri haline getirmiştir. Birinci bölümde mekan olarak İhsan ve Macide’nin evi, sahaflar, bit pazarı, İstanbul’un fakir mahalleleri yer almaktadır. Bunun yanı sıra Mümtaz’ın geçmişine dönülerek onun kısa süreli olarak bulunduğu, fakat muhayyilesinde iz bırakan bir mekan olan Antalya ve Sinop da yer alır. Mümtaz Nuran’la birlikte hemen hemen İstanbul’un bütün semtlerini ve mimari eserlerini dolaşır. Boğaz ikisi için de vazgeçilmezdir. Hatta zaman zaman birbirlerine “Birbirimizi mi yoksa boğazı mı seviyoruz?”(s.206) diye sorarlar. İki kahraman da Boğaz’da oturmaktadır. Nuran’ın evi Kandilli’de, Mümtazınki ise Emirgan’dadır. Tâlî şahıslardan Âdile Hanım ve eşi Sabih, Taksim’de oturmaktadırlar ve evlerinde sık sık müzikli, danslı davetler düzenlerler.

    “Huzur” romanını konuşurken, romanla Tanpınar’ın biyografisi arasındaki bağlardan da söz ettik. Tanpınar’ın “Antalyalı Genç Kıza Mektup” adlı yazısı ile romanda Mümtaz’ın geçmişinin anlatıldığı kısımlar ya da babasının kadı olması sebebiyle gittiği mekanların romanda kullanılmış olması gibi detayları konuştuk. Yine romandaki Nuran karakterinin gerçekte yaşamış bir karakterden ilham alınarak oluşturulduğu, Tanpınar’ın adı geçen hanımla böyle İstanbul gezileri yaptığı gibi detayları da sohbetimize konu ettik. Yine Tanpınar’ın çok sevgili hocası Yahya Kemal’den çok etkilendiği ve romandaki İhsan karakterini oluştururken hocasından yararlandığını ve iki karakter arasında benzerlikler olduğunu da ifade ettik. İhsan, Fransa’da eğitimini tamamlamış, Türk tarihini, mûsikîsini ve edebiyatını çok iyi bilen, çok kültürlü bir kişidir. Yahya Kemal de derin kültürüyle Tanpınar üzerinde çok etkili olmuş bir şahsiyettir.

    Romanda kullanılan kelimelerin müzikalitesi ve eserin sesli okumaya ne kadar müsait olduğu da konuştuklarımız arasındaydı. Toplantıya katılan dostlarımızdan bazıları kitabı okumakta zorlandıklarını ifade ettiler, bizler de bazı kitapların okunma zamanları olduğunu, olmuyorsa bırakmak ve zamanının gelmesini beklemek gerektiğini ifade ettik.

    Son olarak toplantımıza katılarak bu çorbaya tuz ilave eden herkese çok teşekkür ediyorum. Toplantı iletisini yazma görevi bu seferlik Hercaiokumalar /Ayşe Hanım'a düştü. Bu yüzden kendisine bu zahmeti, emeği ve detaylı iletisi için çok teşekkür ederiz. Umarım iletiyi okuyan arkadaşlarımız toplantı hakkında az da olsa fikir sahibi olabilmiştir.

    Toplantıya Katılan Arkadaşlarımız:
    Muzaffer Akar
    Hercaiokumalar /Ayşe
    Esas Adam
    Osman Y.
    nisan83
    Reşat Karakaş
    Kübra
    selda deniz
    ersal demirayak
    Mehmet Altıntaş
    Bülent
    Esra
    Sevda Bağ
    Ahmet
    Şeyhmus Oral
    Zeynep Feyza Karabulut
    Asiye
    Mücahide Haznedar

    Eksik olan arkadaşlar varsa bildirirlerse ekleme yapabilirim.

    Toplu fotoğraflar:
    https://i.hizliresim.com/v6ra9p.jpg
    https://i.hizliresim.com/16qp5G.jpg
    Diğer fotoğraflar:
    https://i.hizliresim.com/P1maEb.jpg
    https://i.hizliresim.com/grEYLQ.jpg
    https://i.hizliresim.com/9a0rpO.jpg
    https://i.hizliresim.com/QLmzgr.jpg

    Bir Sonraki Toplantı Tarihi, Yeri ve Saati:
    5 Mayıs Pazar, Okkalı Kahve Kadıköy, 13:30

    Okunacak kitap: Biri, Hiçbiri, Binlercesi
  • 1 Kasım, tereyağı sürülmüş bir dilim ekmeği ucundan ısırabildi, bütün gün hepsi buydu, portakal suyu içti, sahlep içti.
    2 Kasım, birkaç kaşık bezelye püresi, portakal suyu, sahlep.
    3 Kasım, tereyağlı ekmek, iki defa üzüm suyu.
    4 Kasım, sütlü kahve, iki defa üzüm suyu.
    5 Kasım, bamya püresi denediler, olmadı, sahlep içebildi.
    6 Kasım, sadece elma suyu ve sütle besleniyordu.
    Anca kaşıkla verilebiliyordu.

    7 Kasım, yarı uyur yarı uyanıktı.
    Zaman zaman bilincini kaybediyordu.

    Ömründe ilk defa canı "enginar" çekti.

    İstanbul'da bulmak mümkün değildi, Hatay'a telgraf

    çekildi.

    Yetişmedi, yemek kısmet olmadı.

    8 Kasım, artık kendinde değildi.
    Bir ara başını sağa çevirdi, "aleykümselam" dedi.

    Son kelimesi buydu.

    Aleykümselam.

    9 Kasım, istem dışı kasılmalar, aşırı ter vardı.

    10 Kasım perşembe saat 9'u beş geçe.

    Mustafa Kemal'i kaybettik.

    Henüz 57 yaşındaydı.
  • Her şeye bir çare bulunur ve her kalp ölmeden aşkı tadar.
  • "Önemli olan gitmesidir ve gitmiştir. Bir harf değiştiğinde bitmiştir..."
  • Islak saçlarımla sokağa atıyorum kendimi. İçimde aşkın patlamaya hazır coşkusu, üzerimde siyah pantolon, beyaz gömlek, aklımda Feride...

    Haziran akşamının sıcaklığı bir anda sarıveriyor nemli vücudumu. Sinek kaydı tıraş olmuşum, yüzümde seksen derece limon kolonyasının keskin ferahlığı, hava mis gibi, dışarıda bahçe duvarlarını çılgınca sarmış hanımeli kokusu.
    Feride de hanımeli gibi kokar, diyorum kendi kendime.
    Yüzüme tatlı bir akşam esintisi çarpıyor. Akşam güneşi karşı evin camlarından kıpkızıl çarpıp yüzüme yansıyor. Tüm renkler bakır kızılına dönüşüyor bir kaç saniyeliğine. Sonra her duvar kendi rengine bürünüyor teker teker. Mavi, yeşil, cırt pembe, kavuniçi...

    Mahallenin veletleri dikişleri patlamak üzere olan topu, taşları üst üste dizerek kurdukları kalelere sokmak için deli gibi sokakta koşturuyorlar.
    Naciye Teyze ve seksenlik saz arkadaşları kapı önüne attıkları tahta taburelere oturmuşlar. Duvar dibinde ekose bir masa örtüsüne sarılmış alüminyum çaydanlık duruyor. İhtiyar heyetinin ellerinde çay bardakları, bir tepsinin içinde Münevver Teyzenin pişirdiği dereotlu çörekler, hem yiyorlar hem sokaktan geleni geçeni izliyorlar.
    Hepsi kocaları gömmüş, torun tombalaktan bıkmış kadınlar. Naciye teyze hararetli hararetli bir şeyler anlatıyor. Asuman’ın aşağı mahalledeki Manifaturacı İrfan’la kırıştırmasından bahsediyor büyük ihtimal. Asuman; Kör Naci’nin en büyük kızı. Bir kaç yıl önce boşanıp, iki bebesiyle baba evine döndü. Biraz oynak, hafif meşrep bir kadın. Genç kızlığından biliyorum. Önüne gelene mavi boncuk dağıtırdı. Muhitte fingirdemediği herif kalmadığı için adı orospuya çıktı ama gördüğüm en güzel kalçalara sahip kadın olabilir Asuman. Kim ne derse desin mahallenin bütün erkekleri o göte hayran. Babamdan biliyorum. Kapının önünde Feride’nin geçişini beklediğim bir akşam, meyhaneden dönüyor babam. Kafası milyon kere milyon.
    N’apıyon la lüzumsuz, diye sataşıyor bana.
    Hiç, diyorum, hiç, oturuyorum.
    Tam o sırada fırtınaya yakalanmış balıkçı gemisi gibi kıçını sallayarak geçiyor sokaktan Asuman. Babam arkasından bakıyor ama gözü Asuman’ın entarisinin altında sallanan kalçalarında.
    Şu karıdaki göt bende olsa üç tane apartmanım vardı şimdi, diyor sırıtarak.
    Baba senin zaten üç tane apartmanın var, diyorum.
    Doğru söylüyon lan işe yaramaz, deden sağolsun, deyip bahçe kapısından içeri giriyor.
    Girerken de anneme bağırıyor, Nezaket, bana şekersiz bi kahve yap!

    Bu Asuman’ın bir zaman bana da kanca atmışlığı var ama ben gözümü açtığımdan beri Feride’ye aşığım tabi hiç yüz vermiyorum. Değil Asuman feriştahı gelse işlemez çünkü köpek gibi seviyorum Feride’yi.
    Mesele şipşak Feride’nin de kulağına gidiyor, tabi küçük yer. Feride bu, Tepebaşı Mahallesinin eli maşalı kızı, azıcık da deli, durur mu! Sokakta yakalıyor Asuman’ı.
    Bülent’e yanaşma, sen git Rüstem Ustaya görün, yılların ustası, o motordan anlar, diyerek veriyor ayarı. Asuman çekiniyor Feride’den. E haklı tabi. Deli Bülent’in deli yavuklusu. Bulaşmaya gelmez.

    Usuldan yürümeye başlıyorum. Seviyorum bu taş döşeli sokakta yürümeyi. Dip dibe evler, rengarenk boyanmış duvarlar, pencere önlerine asılı begonyalar, sardunyalar... Kedisi, köpeği hiç eksik olmuyor mahallenin. Kuşları da öyle. Gece gündüz kuş sesleri geliyor insanın kulağına. Tepebaşı burası, heralde kuş sesi gelecek, diye konuşuyorum kendimle. Tepebaşı muhitin en eski mahallesi.
    Babam bir gün karşı evin çatısına bakıp, Bülent şurdaki kargalar var ya, ben çocukken de o çatıya tünerlerdi, yaşlandım, ölecem, hala o çatıda pezevenkler. Ne biçim hayvan lan bunlar, hiç ölmüyorlar, dedi.
    Düşündüm, mantıklı buldum. Zaten babam sarhoşken hep mantıklı konuşur.

    Sokaktan aşağı inerken top oynayan çocukların arasından geçiyorum. Veletlerden birinin pis burun vurduğu top baldırıma çarpıyor.
    Dönüp bakıyorum, hangi pezevenk attı lan bu topu, diye kızıyorum.
    Muhittin abinin fırlama oğlu Refik cevap veriyor, pezevenk filan ayıp olmuyor mu Bülent abi, diyor.
    Siktirme lan ayıbını, bacak kadar boyunla posta mı koyuyosun lan sen bana enik, deyip yakalıyorum kulağından.
    Ben de Fenerliyim Bülent abi, ayıp oluyo valla, cimbomlulara madara ediyosun burda beni, diye kıvrak bir çalımla can damarımdan yakalıyor beni.
    Doğru söylüyorsun lan Refik, diyorum, bırakıyorum kulağını.
    Kim gassaraylı lan burda?, diyorum.
    Çıt yok. Hepsi dut yemiş bülbüle dönüyor. Azıcık daha gürlesem hepsi altına sıçacak.
    Sikerim lan dalağınızı, bu mahallede Fenerli olmayanı barındırmam, gidin babalarınıza da söyleyin bunu, diyorum.
    Beşiktaşlı olduğunu bildiğim Müsaim abinin oğluna bakıyorum bunu söylerken. Gözlerini kaçırıyor çocuk. Hepsi put gibi bana bakıp, onaylarcasına aşağı yukarı kafa sallıyorlar.
    Kim Fenerli peki?, diyorum.
    Hepsinin eli havada.
    Mülayim, gel bakim koçum buraya, diyorum.
    Mülayim veletlerin en küçüğü. Diğerleri on iki on üç yaşında ortaokula gidiyorlar, Mülayim daha sekiz yaşında ilkokul bebesi, ama cin gibi maşallah. Çok da sevimli serseri. Nerden öğrenmişse, beni her gördüğünde, bonjur Bülent abi, diyor. Çıkarıp bir beşlik veriyorum, git kendine gazoz al diyorum, ama terli terli içme, hasta olursun. Topukları kıçına çarparak koşuyor bakkala.
    Geliyor Mülayim.
    Bonjur Bülent abi, diyor.
    Bonjur Mülayim, diyorum. Dövüyor mu bu itler seni?, diye soruyorum.
    Dövmüyorlar ama dalga geçiyorlar, bazen de beni oynatmıyorlar Bülent abi, diyor.
    Albay karşısında esas duruşta bekleyen erbaşlar gibi karşımda duran veletlere dönüyorum. Hepsinin suratında aha boku yedik bakışı.
    Baştan sona hepsini şöyle bir süzüp, Mülayim’e yanlış yapan bana yanlış yapar, anladınız mı lan keresteler, diyorum.
    Hepsi tek bir ağızdan, yaya yaya, anladık Bülent abi!, diye bağırıyorlar.
    En büyük kim, diyorum.
    Feneeeeeer!, diye bağırıyorlar.
    Hoşuma gidiyor öyle bağırmaları.
    Aferin benim koçlarıma, diyorum. Çıkarıp her birine beşer lira veriyorum.
    Gazoz alın, ama terli terli içmeyin, cırcır olursunuz, diyorum.
    Abiliğin gereğidir, seneye kırık not getireni mahalleye sokmam, diye inceden ayarı da verip tekrar yürümeye başlıyorum. İki adım sonra yine o heyecanlı bağırışları sokağı inletmeye başlıyor veletlerin. Aynı sokakta, aynı hırçınlıkla, aynı mutlulukla büyüdüğümü hatırlıyorum, dudağımın kenarı hafifçe kıvrılıyor, tebessüm ediyorum.
    Kendimi yokuşun tatlı eğimine teslim edip, kösele kunduralarımı aklımda yarattığım ritme uydurarak yürümeye devam ediyorum.
    Tak... Feride... Tak... Feride... Tak... Feride...

    Yaylana yaylana, usulca dönüyorum köşeyi. Kafamın içinde İnce Saz çalıyor. Biliyorum melodiyi, “Balat” bu. Hani şu Ekmek Teknesi diye bi dizi vardı bir zamanlar, işte o başlarken çalan müzik. Zaten mahallemiz de benziyor o mahalleye, biraz karakterler farklı sadece.
    Fırın desen var. Rizeli Bayram abi nar gibi kızarmış çıtır çıtır somun yapıyor, bir de bayatlamayan Vakfıkebir ekmeği.
    Berber desen var. Şükrü abinin tarife standart, ilkokula giden her çocuğu alaburus kesiyor, ortaokula gidenlere subay traşı, gençlere amerikan. İhtiyarların kafada iki tel saç kalmış, iki makas sallayıp kaldırıyor koltuktan. İhtiyarlar da lak lak etmeye gidiyor zaten. Alan razı, satan razı.
    Babam her gün mutlaka uğruyor Şükrü Abinin berber dükkanına. Muhabbetini seviyor çünkü. Muhabbet adamıdır babam. Bir ekmek teknesinin Nusret Babası değil belki ama Tepebaşı’nın Yadigar Abisidir. Bir evin bir oğlu, laf ebesi.
    Dedem yedi kızdan sonra buluyor oğlanı, soyuma sopuma benden yadigar kalsın diye Yadigar koyuyor adını. Babam pek hazzetmiyor isminden gerçi.
    Yadigar nedir ulan, gümüş tespih miyim, abanoz baston muyum ben? Koysana Ferdi, Orhan filan fiyakamız olsun, diye rahmetli dedeme söyleniyor.
    Anlayacağınız babam arabesk seviyor.
    E sen benim adımı Bülent Ersoy yüzünden mi Bülent koydun o zaman?, diyorum.
    N’alakası var terez, Ecevit’in adını verdim ben sana, diyor. Siz bilmezsiniz, halk adamıydı Ecevit, Kıbrısı Rumlar’dan da o kurtardı, diye anlatıyor heyecanlı heyecanlı.
    Bülent lan; şu bizim Berber Şükrü okusaydı kesin pırofözör olurdu, zehir gibi kafa var ama babası dangalak bunun, okutmadı çocuğu, diyor sohbet arasında.
    Konu değiştirmekde babamın üzerine kimseyi tanımam. Laf lafı açıyor lafındaki gizli özne babamdır benim. Taksicilikten alıştım, diyor.
    Güya müşteriler sıkılmasın diye sürekli farklı konulardan konuşuyormuş, öyle söylüyor. Tabi ne annem ne de ben, hayır yahu n’alakası var. Sen gevezesin, diyemiyoruz.
    Baba, diyorum.
    Sen de beni okutmadın ama şimdi Şükrü abinin babasına laf söylüyorsun, ayıp olmuyo mu?
    Ekşi ekşi bakıyor suratıma.
    Sende kafa mı vardı lan hayta, anca top peşinde koştun, okudun da ben mi okutmadım, diyor babam azıcık kızarak.
    Baba fen lisesini kazandım ya ben, taksiye kim çıkacak diye göndermedin ya hani sen beni, bak her şeyi unutmaya başladın sen, alzaymır mı oluyon yoksa, balık alayım da pişirsin annem, diyorum.
    Hamsi al, yanına rakı açarız, ablanı ara enişten olacak zibidiyi de alsın gelsin, torunumu özledim, diyor.
    Yine konuyu ışık hızıyla değiştirmeyi başarıyor.

    Enişte bey de Ablam gibi doktor, ismi Berkant. Evet, onun da babası şarkıcı Berkant hayranıymış vakti zamanında. Nedir ulan bu ana babaların çocuklarına artiz ismi koyma hevesi. Biz Feride ile konuştuk. Kız olursa Bilge, oğlan olursa Ömer koyacaz çocuğumuzun ismini.
    Neyse işte, biraz aristokrat ama temiz çocuk bizim Enişte. İlk zamanlar baya yadırgadı bizi, mahalleyi özellikle de babamı. Ama alıştı tabi zamanla. Babamla rakı bile içiyorlar bahçede. Başlarda rakı içerken ne dinleyecez kavgası oluyordu ama çok şükür ablamın sihirli dokunuşlarıyla o meseleyi de aştık kazasız belasız. Şimdi önce babam Orhan Gencebay takıyor kaset çalara. Kaset bitince bu kez Enişte Bey Müzeyyen Senar koyuyor. Bana hava hoş, nasıl olsa ikisine de bayılıyorum. Ha Akşam Güneşi, ha Benzemez Kimse sana...
    Fenerbahçeli olduğundan mıdır nedir, seviyorum keretayı. Ara sıra maça filan gidiyoruz bununla. Yoğurtçu Parkında iki bira içiyoruz tabi önce. Azıcık kafamız güzel olacakki tadı çıksın maçın.
    Sen jozef mezunudur eniştem, şakır şakır fransızca konuşuyor. Safiye ile Cerrahpaşa’da fakültenin ilk yılı tanışıyorlar. Berkant üçüncü sınıf o zaman. Kantinde görüyor ablamı, görür görmez yakıyor abayı.
    Ama inattır bizim kız. Ölse namusuna laf söyletmez, babama laf getirmez, öyle bir bakışa, iki göz kırpmaya düşecek sosyete zillilerine hiç benzemez. Pas vermiyor oğlana.
    Enişte bey mezun oluyor, Hatay’a atanıyor. Ablama öyle vurulmuş ki İstanbul’dan ayrılmak istemiyor. Anası profesör, babası ağır ceza hakimi. Ense kalın, çevre geniş, cemiyetin bütün ağa babalarını tanıyorlar, adam bulup Taksim İlkyardım’a yaptırıyorlar eniştenin tayinini.
    Adam altı sene peşinden koşuyor ablamın, dile kolay. Ablam diye söylemiyorum çok güzel kız tabi Safiye, çok talibi var ama kimseye yüz vermiyor, korkularından kimse mahalleye de yanaşamıyor.
    Damat bey tabi bilmiyor bizim mahallenin tatavasını, takılıyor ablamın peşine, geliyor bi akşam. Ulan Moda mı burası zibidi, bekar bi kızın peşinden kapısına kadar geleceksin. Ben İzmir Foça’da askerim o vakit. Ayıptır söylemesi jandarma komandoyum, bi çift fırfırım var, eğitim çavuşuyum. Kışlanın dışında adım atmamışız ama Anama elimde kalaşnikof, ardımda karlı dağlar, o biçim asker fotoğrafı gönderiyorum. Anam öpüp öpüp seviyor fotoğrafı ben gelene kadar.
    Neyse, hala çocuklarım kapının önünde görüyor bunu yemlenen tavuk gibi gezinirken.
    Sen hayırdır birader, ne geziyosun buralarda sansar gibi, deyip sarıveriyorlar etrafını eniştenin.
    Ik mık derken anlatamıyor meramını Enişte Bey. Hoş anlatsa nolacak, var mı öyle gelinlik kızın kapısının önünde volta atmak. İlla ki olacak bunun bi hesabı. Kalabalık sülaleyiz neticede anladın mı. Halaoğlu, dayıoğlu derken bi temiz sopasını yiyor Berkant efendi. Öyle kalabalık ki, bir vuran ikinciyi vuramıyor, heriflerin içinde uhde kalıyor az dövdük diye.
    Eniştenin kafa göz yamuluyor. Gözlükler bi yanda, rugan ayakkabılar bi yanda. Ablam giriyor araya, kurtarıyor bizim eşkıyaların elinden çocuğu.
    Ondan sonra anlıyor neyin ne olduğunu Eniştem. Amma hakkını verelim, katır gibi dayanıklıymış herifçioğlu. Çok şükür kaşına atılan dikiş izi haricinde kalıcı bir hasar kalmıyor eniştede. Onunla da şimdi hava atıyor hergele.
    Karizmatik gösteriyor Bülent bu dikiş izi beni, diyor.
    Çok hoşuna gittiyse bi tane de öbür tarafa imza atalım eniştecim, diyorum.
    Yok ya, sizinkiler insan döver gibi dövmüyorlar, istemez, kalsın, diyor inceden tırsarak.

    Öyle her köşe başında süpermarket filan yok bizim mahallede. İki tane bakkalımız var.
    Biri Şen Bakkal. Muhsin Amca. Sofu, dini bütün, beş vakit namaz kılıyor. Sabah namazlarında müezzinlik yapıyor camide. Bakkalda içki, sigara satmıyor. Dürüst adam amma velakin. Ama kafa hafiften gidik. Tuhaf rüyalar görüyor sürekli. Sadece görse iyi, bakkala gelenlere kilit atıp mutlaka anlatıyor.
    Babamla yan yana gelmeye görsünler, mahallede siyasi kriz çıkıveriyor. Babam Ecevit diyor, Muhsin Amca Erbakan. Haydiiii, çık bakalım işin içinden çıkabilirsen. Veresiye verdiği için müşterisi hiç eksik olmuyor.
    Öbürü Emek Market. Nurettin Abinin dükkanı. İçki, sigara, erotik dergi ne varsa satıyor, yalnız peşin.
    Eğlencenin veresiyeyi olmaz diyor.
    Filozof gibi adam. Ankara’da Siyasal Bilgilerde okurken eylemlere karışıp atılıyor okuldan. Yine de rahat durmuyor, bir sürü eyleme bulaşıyor özgürlük, eşitlik, emek diye. Tutuyorlar, atıyorlar bunu içeri. Sağmalcılarda iki yıl yatıyor. Ağır solcu, atesit. Allah, kitap tanımıyor. Niçe diyor, Marks diyor. Tezgahının üzerinde kitap eksik olmuyor. Samsun içmekten sararmış bıyıkları, uzamış kırçıllı sakalı, yuvarlak okuma gözlükleriyle hakikaten filozof galiba lan bu diyorum bazen.
    Mahalleli ona Eflatun diyor. Küçükken; dükkanı eflatuna boyalı diye öyle diyorlar sanıyordum. Meğer Eflatun başka Eflatunmuş, azıcık aklımız ermeye başlayınca anlıyorum.
    Nasıl babam Berber Şükrü’nün yanına mutlaka uğruyorsa ben de Eflatun’a selam vermeden geçmiyorum eve. Çok seviyorum Nurettin Abinin bana sürekli yeni bir şeyler öğreten muhabbetini.
    Sen de okumalıydın Bülent, diyor her seferinde. Ablan okudu doktor oldu bak, sen de direksiyon sallıyosun İstanbul trafiğinde, okusan mühendis olurdun kesin, diyor. Ruhumu okşuyor kereta.
    Sen de sahaf açmalıymışsın Nurettin Abi, ne bu tipitiple, kaşar peyniriyle uğraşıyosun, sen kitaplarla haşır neşir olacak adamsın, diyorum.
    Açtık evlat, açtık da; rahat bırakmadılar bizi, komunist dediler, anarşist dediler, yaktılar dükkanımı, diyor. Boğazımda bişey düğümleniyor, yutkunmam bir hayli vakit alıyor. Başka da bir şey söyleyemiyorum. Susuyorum.
    Bakkalda bir de çırağı var Nurettin abinin. Bizim İbrahim. Yetimdir İbo. Babası harfiyat kamyonunun altında kalıp öldü geçen sene. On bir yaşında ama evin en büyük çocuğu. Ardında beş kız, bir oğlan daha var. Annesi evlere gündeliğe gidiyor. Babam kira almıyor onlardan. Bu ev sizin diyor. Bunu her düşündüğümde boğazıma bir şeyler düğümleniyor. Aslan babam!
    Nurettin Abi okuluna devam etmek ve derslerinde başarılı olmak şartıyla çırak alıyor İbrahim’i yanına. İbrahim’in okul harçlığını koyuyor cebine, bir de evin mutfak malzemelerini gönderiyor her hafta.
    Akşama kadar sağa sola koşturuyor İbo. Güleryüzlü, uysal. Güzel çocuk uzun lafın kısası. Ama hayat güzel çocuk, çirkin çocuk ayırmıyor tabi. Yapıyor yapacağını...
    Hizmet, diyor Nurettin abi.
    Hizmet, esnafın cilasıdır, ne kadar çok hizmet edersen o kadar parlarsın.
    Dükkanda işleri iyi. Ben ayırmıyorum ama ikisini birbirinden. Bi Muhsin Amcadan alıyorum alacağımı, bi Nurettin abiden. Denge politikası izliyorum bir nevi. Neticede Yadigar Abinin veliyahtıyım. Mahalledeki dengeleri gözetmem şart.
    Başı sıkışan bizim evin kapısını çalıyor. Babam kimseyi geri çevirmiyor sağolsun.
    Rızkın kapısını aralık bırak ki bereket gün ışığı gibi sızsın hanene, diyor.
    Baba, diyorum. Nerden buluyosun afilli lafları?
    Okuyoruz oğlum, cahil miyiz biz, diye atarlanıyor.
    Ne okuyosun ya, anca Tommiks, Teksas. Ben hiç görmedim onların içinde böyle alengirli laflar, diyorum.
    Doğru düzgün okumamışsın, resimlerine bakıp kapatmışsın, deyip meselenin uzamasını engelliyor. Akıllı adam vesselam.
    Değişik adam benim babam. Çizgi roman hastası mesela. Askerde okumaya başlamış çizgi romanları, yetmişine gelmiş hala okuyor. Hasta Fenerli. Ablamı, beni, hala çocuklarını, teyze çocuklarını hatta mahallenin bütün çocuklarını Fenerli yaptı.
    Neden?, diye soruyoruz.
    Atatürk Fenerli, diyor. Bu beni ikna etmeye yetiyor da artıyor bile.
    Rakı içer babam. Yalnızca rakı ama. En pahalı şarabı, en ünlü viskiyi getir ağzına sürmez. Annem olmadan uyumaz. Annemle helalleşmeden kapıdan çıkmaz. Kapıdan çıkarken de, taksisinin kontağına basarken de besmele çeker. Namuslu adamdır. Mert adamdır. Kara gün dostudur. Herkesin abisidir mahallede. Yaşıtları bile Yadigar Abi der babama. Gururlanırım...
    Babam senin gibi adama beni nasıl verdi Yadigar diye takılıyor Annem ara sıra babama.
    Lan zaten vermedi, kaçırdım ya ben seni, diyor muzur muzur sırıtarak.
    Öyle ya, benim de kaçasım varmış zaar, diye cilveli cilveli bakıyor annem babama.
    Hooop! Ayıp ama ya. Kesin kurlaşmayı, ben hala burdayım, dikkatinizi çekerim, diyorum.
    Oğlum senin işim gücün yok mu, git bak bakalım Feride evde miymiş diyor babam. Güya aklınca bana laf sokuyor.
    Feride evde baba, diyorum bütün ciddiyetimle.
    Elimi sol göğsümün üstüne koyup, onun evi burası, diyorum...