• Kitap İnceleme Yazısı
    Kitap Adı: Bilgelik Hikâyeleri

    Yazarı : Prof.Dr. Cevdet Kılıç (1971-….)

    Yayınevi : İnsan Kitap

    Baskısı : 100.Baskı / Ocak 2018/231 Sayfa



    “Bakmakla öğrenilseydi, kedi kasap olurdu” diye bir söz vardır.

    Tamam doğru da bakmadan da olmuyor ki ama. Görüp, gözlemlemek, test etmek, tartmak için önce

    bakmamız gerekiyor.

    Araç sürmeyi öğreneceksek; önce aracı tanımak, kuralları, yolu bilmek/öğrenmek zorunluluğu var.

    Devamında öğretici bir usta eşliğinde araca binip ancak stajyer sürücü olabiliyoruz.

    Yüzme öğrenmeye niyetliysek, suyun kaldırma kuvvetini öğrenip, ona güveniyoruz önce.

    Suyu, ırmağı, denizi, mevsim şartlarını, güvenlik önemleri hakkında bilgi ediniyoruz peşinden.

    Önce 50 cm. suda hareketler yaparak öğrendiklerimizi test ediyoruz. Devamında 100 cm. derken boyumuzu aşabilen sularda yüzmeyi öğrenebiliyoruz. Bisiklet sürmek de böylesi bir deneyim.

    İşte bu kitap da bizi; hakikat, hakkaniyet, zarafet, mutluluk, anlam ve gerçeklik, güzergâh arayışlarımızda, madde ve mânânın her halinden geçiriyor.

    Felsefeden hikmete, edebiyattan maneviyata, bilgelik hikayeleri, vasiyetler, öğütler, kıssalar, beyitler,

    Filozoflardan hazır cevaplar…

    Yüzlerce kitapta, bir kısmı daha önce karşıma çıkan bu güzel ifade sanatları, birbiriyle ilişkili olarak çok güzel harmanlanmış.

    Düşünce ufkumuzu, bilgi dağarcığımızı, idrak yeteneğimizi, gözlem/analiz/tahlil/sentez kabiliyetimizi, hepsinden önemlisi sevgi atmosferimizi büyülten bir yazılı eser.

    Ailece, sesli olarak bir hafta boyunca okunmasını öneriyorum.

    Böyle bir başlangıç; bireylere ve topluma okuma isteği ve ilgisini aşılayacaktır.

    “oku, anla, anlat, yaşa, yaşat” toplumsal değişim/gelişim ve kalkınma sloganımız bu olmalı.

    Ha gayret, siz yoksanız bir eksiğiz. Ben yoksam, siz yalnız kalacaksınız. Milletin bütünlük ruhu budur.

    Birbirine güvenen, yaslanabilen, sevebilen, azim ve cesaretle yürüyebilen bir toplum, bu tezgâhtan geçiyor.

    Hele 203. Sayfada tarihsel bir anlatım var ki, tüm duygu ve düşünce dünyamı derinden sarstı.

    Yıl 1785, yana daha 233 yıl önce Atlantik’de dolaşan bir ABD gemisi, Osmanlı donanmasınca ele geçirilir. Süregelen zaman içince 11 ABD gemisi daha ele geçirilir. Gerekçesini ve gerekliliğini tartışacak konumda değilim fakat deniz ve savunma gücümüzü tasvir için güzel bir örnek.

    Buna karşın ABD donanması daha güçlenmek için hamleler yapar. 5 eylül 1795’de Osmanlı ile hem de Türkçe anlaşma yaparak, vergi ödemeyi kabul eder. ABD tarihinde, kendi dillerinde olmayan ve vergi ödemeyi kabul ettikleri tek anlaşmadır bu.

    Nerden nereye, nasıl ve niye geldiğimizi, çöküş, dağılma ve yıkılma dönemlerimizi gözlemlemek için çok güzel bir örnektir bu.

    Büyük ülke olmak için; çok büyük toprak parçası ve çok kalabalık nüfus gerekmiyor aslında.

    Nitelik, yerindelik ve mantık süzgecinden geçen; araştırma, planlama, uygulama, üretim süreçlerimizin bilimsel gerçeklerden beslenmesi gerekiyordu.

    Bin adet bir liranın toplamı bin liradır. On adet yüz liranın toplamı da bin liradır.

    10 bin tankın yapacağı savunmayı, uzak menzilli 5 nükleer füzeyle yapabiliyorsunuzdur.

    Biz de süper güçler liginde oynamak istiyorsak; ne yapmamız gerektiğini ve ne yapmamamız gerektiğini çok iyi biliyoruz aslında. Fakat konuşmak daha kolay geliyor insanlara.

    Konuştuğumuz kadar dinlemeyi, dinlediğimiz kadar da okumayı başardık mı, inanınız siz de kendinizi tanıyamayacaksınız. İyi okumalar.

    27.10.2018

    Ali Rıza Malkoç

    #armozdeyis
  • Mavi Kuş, maviye boyanmış,bakımsız,önünden geçenlerin dikkatini çeken, değişen parçaları yüzünden hangi marka olduğu belli olmayan, paslanmış, yer yer dökülmüş ve solmuş boyalı,şoför kapısının üzerinde hangi kuş olduğu belli olmayan,kanatlarını açmış,beyaz bir kuş resmi resmin hemen altında da “Mavi Kuş” yazısı yer alıyordur.

    Deli Kenan otobüsün tamiriyle uğraşırken Seyfi’de öğle yemeğini yemekteydi. Beyaz keten ceketli, beyaz pantolonlu, hasır şapkalı,şişman,dazlak,yabancı olduğu her halinden belli olan adam kutularını bagaja koyuyordu. Sefa Oteli’nin üst pencerelerinden bakan adam dürbünle bu adamı gözetliyordu. Daha sonra dürbünü koyarak Çardaklı kahvesine yöneliyor bu defa orada oturan iki bayanı izlemeye başlıyordur. Bu sırada bir köylü sırtında taşıdığı hasta karısını otobüse getirmeye çalışıyordu. Kadın çektiği acıyı saklamaya çalışmaktadır. Otobüse vardıklarında kadın ve adam çocuklarına ve babasına ağlayarak sarılarak vedalaşırlar. Otelde ki genç yine Çardaklı Kahveyi gözlemektedir. Kahvede arkada masaların birinde buralarda görülmeyen iki tip başbaşa vermiş fısıltıyla konuşmaktadırlar.

    Adil Ustanın Mardin’de askerdeyken Nazım adında bir oğlu olur. Adil Usta Mardin’de askerdeyken Arap bir kıza aşık olmuştur. Ondan da Davut isimli bir çocuğu olmuştur. Adil Usta köye geri döndükten sonra karısı kahrından ölmüş Nazım’a babaannesi bakmıştır. Sonra Nazım’ı yanlarına almışlar fakat Nazım’a burada üvey annesi ve Davut eziyet etmiş Adil Ustada Nazım’ı hor görmeye başlamıştır. Buna dayanamayan Nazım, Davut’u öldürüp İstanbul’a kaçmaya karar verir. Otobüs hareket saatine hazırlanırken Nazım dükkanını kapatır ve otobüse biner. Tam bu sırada genç karı-koca yüksek sesle tartışarak otobüse doğru gelmektedir. Erkek alttan aldıkça kadın iyice bağırmaktadır. Erkek öğretmen olduğu için tayini buraya çıkmış , kadın ise burada kalmak istemiyor bunun için tartışıyorlardı. Mavi Kuş’un yolcuları arasında Doktor Yahya’da vardı. Doktor Yahya karısından boşanmış boşandıktan sonrada bu kasabaya tayinini istemiştir. Senelik iznini kullanmak üzere İstanbul’a gitmektedir.



    Sokağın iki tarafında uzanmış duvarın üzerinde iki çocuktan birisi olan Erol gizli olarak otobüse binme planları yapmaktadır. Planını gerçekleştirerek otobüse binecektir. Az sonra fiyakalı bir atla otobüsün önünde Beşir Ağa belirir. Beşir Ağa Ankara’dan gelecek önemli misafirler için trene yetişmek istemektedir. Jandarma da aralarında bir mahkumla gelmektedirler. Jandarmada geldikten sonra Deli Kenan bütün yolcuları otobüse çağırır. Yabancı karı koca bir koltuğa anlarında ki kızda bir koltuğa oturmuştur. Otelin penceresinden meydanı izleyen genç adam gelip güzel kızın yanına oturmuş ve yolculuk başlamıştır. Genç adam kendisini mühendis olarak tanıtsa da aslında tarihi eser kaçakçılığını takip eden polis memurudur.

    Deli Kenan kedisi olmadan asla yolculuğa çıkmamaktadır. Kedi gelip Kenan’ın kucağına oturduktan sonra yolculuk başlar. Yolda biraz ilerledikten sonra köylülerle karşılaşırlar Deli Kenan durup köylülerden domates,maydanoz,salatalık ve ayran alır. Otobüste ki yolculara bunları ikram eder. Almak istemeyen olduğu zaman zorla ikram eder. İleride ki dereden geçerken otobüs çamura saplanır. Koto Bayram inekleriyle otobüsü çamurdan çıkarmak karşılığında Kenan’dan para alır. Dereyi geçtikten sonra Kenan Bilal’i görür ve onuda otobüse alır. Bilal bir kızı sevmiş onunla evlenmiş,daha sonra karısı hamile kalmış fakat çocukları ölü doğmuştur. Karısı da bu olaydan sonra can vermiştir. Bilal’in bu durumu atlatması için arkadaşı Kenan onu avcılığa alıştırmıştır. Kenan Seyfi’den Alet çantasını getirmesini istemiştir. Seyfi bagaja çıktığında brandanın altında Erol’u görmüştür. Erol’a orada ne işi olduğunu sorar Erol kendisinin ikinci muavin olduğunu söyler. Seyfi biraz saf olduğu için buna inanır,birinci muavin kendisi olduğu için gururlanarak aşağıya iner ve Kenan’a olanları anlatır. Han’a vardıklarında Hancı Hasan otobüsün geleceği saati bildiği için hazırlıklarını yapmış onları beklemektedir. Herkes bir şeyler yemek için aşağıya iner. Hasta kadını da kocası sırtına alarak indirmiş kadın burada iyice fenalaşmıştır. Erol’unda karnı acıkmış yanına aldığı elmaları yemektedir. Doktor hasta kadına bakmak için kadının yanına gider. Fakat kadın vefat etmiştir. Otobüs ölen kadını ve kocasını orada bırakarak yoluna devam etmiştir. Tren garına çok az bir yol kala otobüs aniden durdu. Tekerleğinin patladığını anlayınca tekerleği yaptılar tam takacakları sırada Seyfi tekeri elinden kaçırdı. Hava karanlık olduğu için tekeri biraz zor buldular. Tekerleği bulup taktıktan sonra yollarına devam ettiler. Akşam havanın soğumasından dolayı üşüyen Erol John’un kutusunun içindeki antikaları aşağıya atarak kutunun içine girerek uyumuştur. Az ilerde istasyonun ışıkları görünmeye başlamıştı ki bu sefer de polis otobüsü arama yapmak için durdurdu. Bunu duyan John ve Elizabeth’in içine korku düştü. Tam bu esnada nazım Usta vicdan azabına dayanamayarak “Ben öldürdüm” diye polislerin önüne atladı. Ancak polislerin aradığı kişi o değildi. Polisler Nazım’ı tutuklayarak aramaya devam ettiler. Kasaların içine bakarlarken aradıkları tarihi ederlerin yerine Erol’la karşılaştılar. Polisler çok şaşırdılar. Bunu gören John ve Elizabeth rahat bir nefes aldılar.

    Erol yolun vermiş olduğu yorgunluk,uyuşukluk, ve açlık yüzünden kendini toparlayamayarak kendini seyredenlerin yüzüne aptalca bakmaktadır.

    Tam bu sırada yüksek bir ses “STOP” diye bağırır ve ışıklar yanar. Meydanda ki sahnenin bir film seti olduğu anlaşılır
  • Sevgili 1000Kitap ailesi uzun bir aranın ardından kendi çapımda bir şeyler karalayarak karşınıza geldim. Eleştirilerinizi ve yorumlarınızı bekliyorum.Umarım beğersiniz,keyifle okumanız dileğiyle :)



    Yirmi beşinde ölmek

    Hayal, Arapça kökünden gelen Xayâl "imgelem, zihinsel görüntü,gövdeden ayrılmış ruh"sözcüğünden alıntıdır.Ruh,dinlerin ve ruhçu felsefelerin insanın vücudunda bulunduğunu kabul ettikleri ,yaşamın özü saydıkları, canlılığı sağlayan, maddesel olmayan varlık, ölümsüz sayılan tözdür.Yaşamın özü olan bu ruh gövdeden ayrılınca beş harflik küçücük bir kelimeye sığınmış; aslında küçücük olan ama içine dünyayı sığdıracak kadar da büyük bir kelime; hayal...Öyle ki tarihte ne kadar yaşanmışlık varsa hepsi de hayallerin gücünden almış payını. Fatih Sultan Mehmet İstanbul'u aldığını hayal etmese fethi gerçekleştirecek kudreti, Graham Allessandra'nın sesini duymayı hayal etmese telefonu, Galileo yıldızları yakından gördüğünü düşlemese teleskopu bulabilir miydi? Örnekler elbette çoğaltılabilir. Mesela sen gördüğün gömleğin kafanda kombinini yapmasaydın o gömleği, bu sosla ne güzel salata yapılır demeseydin o sosu, kahvenin yanında güzel gideceğini düşünmeseydin o çikolatayı almazdın. Elini tuttuğunu,yan yana gökyüzünü izlediğinizi hayal etmesen ona bu kadar bağlanır mıydın? Yolda, iki dağın arasından geçerken dinlediğini hayal etmeseydin o şarkı listesini hazırlar mıydın? Evet bu küçücük kelime, zihninde canlanan şey,senin dünyanı içine sığdırabilecek kadar da büyük.Çizdiğin resimden yazdığın şiire kadar dünyana ve dünyamıza aktardığın her şey hayal gücün...
    Fosil kayıtlarına göre anotomik olarak çağdaş insan tanımına uyan en eski fosiller yaklaşık 195.000bin yıl öncesine ait. bizim türümüzdeki insan (Homo Sapiens) yani modern insan ağırlıklı görüşe göre 50-60 bin yıl öncesinden beri var. İşte hayal etmenin tarihi de bu; insanoğlunun dünyaya gelişi. İlk tekerlek, ilk araba ,para, çivi yazısı ve daha nicesi hepsi de hayal gücünün ürünü.
    Elbette her hayal gerçek olmayacak, bazıları daha dışa aktaramadan toprağa gömülecek, bazıları başarılamadığı için sadece hayal olarak kalacak ve bazıları tarihin tozlu sayfalarında büyük harflerle yazılacak. Kırılanlar da olacak ama kırılır diye de hayal kurmaktan vazgeçilmeyecek... Bana kalırsa "ortalama bir insan yirmi beşinde ölüyor ama yetmiş beşinde toprağa gömülüyor"cümlesi de hayal kurmaktan vazgeçenler için söylenmiş.Vazgeçmeyin, gerçekleşmese bile hayal kurmaktan vazgeçmeyin.Genelde pahalı olan şeyler gözde olur ama unutulmaması gereken paha biçilmez olanın hayaller olduğudur. Hem uğruna savaşlar verilen, çoğu şeyden vazgeçilen,paha biçilemeyecek kadar değerli olan hem de oksijen gibi bedava olan tek şey hayaller değil midir? Kendini Pariste gezerken hayal ediyorsun,fotoğraf çektirirken beş kuruş dahi ödemiyorsun. Oysa Paris'e uçak bileti bakarken bile internet için para ödüyorsun. Albert Einstein mantık sizi A noktasından B noktasına götürür, hayal gücü ise her yere derken bunu kast etmiş olsa gerek. En yüksek dağın zirvesinde arkadaşlarla oturup kahve içiyorsun, buzullarda yaşıyorsun, uzaya seyahat ediyorsun. Mantık kuralları çerçevesinde imkansız öyle değil mi? Ama hayalde sınır ve imkansızlık yok, düşünebildiğin kadar özgürsün.Hayal kurmak bu kadar güzel ve bedava işte.
    Sizin içinizde size sizden daha yakın... Hayaller bazen gerçeklerden çok uzak bazen gerçeklere ölesiye yakın.Gerçeklerden uzak hayaller bu köhne dünyada birazda olsa acıyı hafifleten ,ölmüş ruhları dirilten nadir güzelliklerden.Gerçeklere ölesiye yakın olanlar ise çalışma isteği, hayata tutunma gücü,azim ve başarı getiren;bir gün gerçekleştirebileceğinize inandıklarınız.
    Bu dünyanın güzelliklere ihtiyacı var, yani hayallere.Göğe bakmak,kedi beslemek,birilerinin hayatını güzelleştirmek, uçan kuşun sırtında dünyaları dolaşmak varken yirmi beşinizde ölmeyin; yaşamak delicesine güzelken. Unutmamak gerekir ki insan ruhu felç olmaz,ölmez, nefes aldığınız sürecece hayal kurabilirsiniz. Belki de sıradaki hayalin sizin nefesinize ihtiyacı vardır.
  • Kapaklarında kedi ve köpek olan bir sayı. Tam da hayvanlara yapılan eziyetleri iyice ayyuka çıkmasının ardından güzel bir mesaj vererek başlamış dergi. İlk 15 sayfa hayvanlarla ilgili olarak devam ediyor. Yazarların hayvan sevgisi üzerine sözlerle... Hayvanlarla ilgili kitaplar falan. İlber Ortaylı'nın yazısı süperdi. Murat Uyurkulak'ın Göztepe'de Bir Mektup hikayesi duygulandırıcı. Madımak tabiki bahsedilmiş Nebil Özgentürk ve İsmail Saymaz ile. Cioran bölümü çok etkileyiciydi; hemen bir kitabını okumak için işaretledim. Mehmet Güreli'nin bölümü de okunmaya değer. Çeşitli reklamlar ve kitap tanıtımlarıyla süslenmiş. Not defteri, ayraç ve köpeğin meleğe dönüşen kartpostal hediyeleriyle güzel bir sayı. 16 da 16 yaptım. Tavsiye edebileceğim bir dergidir.
  • *Yazarın okuduğum ilk kitabıdır.

    *Önsözde bahsettiği gibi, akademik bir kitap olmasındansa daha basit bir dil kullanarak günümüz Rusya'sını inceliyor. Tarihsel açıdan edindiği devlet politikaları, temel sorunları, insanlarının genel yapısı, mimarisi vb. birçok özelliğine dikkat çekiyor ve uzun süredir Rusya'ya gidip gelmiş olması sebebiyle de bir miktar savunma halinde.

    *Kitabın ilk bölümleri bir gezi yazısı havası yaratırken, orta bölümler daha çok iktisat ve enerji politikalarına, son bölüm ise güncel politik hareketlerine(Ukrayna, Gürcistan, Suriye gibi) yer veriyor.

    *Kitabın anlatımı, benzerlerinin aksine, çok akıcı ve hiç sıkmıyor.

    *Eleştiri olarak söyleyebileceğim bir konu; Kitabın önsözünden önce iki yazarın kitap hakkındaki kısa yazıları verilmiş. Bunlardan birinin(Soner Polat) kitabını daha önce okumuştum. Fikir babalarının kitaplarını da okuduğum Avrasyacı yaklaşımını yetersiz bulduğum bu yazarın yazısıyla daha kitaba başlamadan karşılaştığım için istemsiz bir ön yargı oluşturdu. Bu yazılar kitabın sonunda veya arka kapakta(kısaltılarak) verilebilirdi. Kitabın kendisi bu ön yargımı seyreltti fakat yine de yazara ve yayıncıya önerim bunu yapmamasıdır. Zaten Kırmızı Kedi Yayınevi, takip edenleri için ciddi, değerli bir yayınevidir. Kitabın satması-okunması için bu kitabı basıyor olması yeterli bir güvencedir.
  • Üniversiteye başladığım yıl almıştım kitabı. Senelerce kütüphanemde durdu. Renkli-resimli ve kronolojik olduğu için Kpss'ye çalışırken okumak istedim. Bu bahaneyle okudum, yoksa daha senelerce dururdu. Ben gazetecinin, gazetecilik; tarihcinin; tarihçilik; hayvancilik ile uğraşanın hayvancilik yapmasi gerektiğini düşünüyorum. Mesela ben tarihçi olarak süt sagmaya kalkarsam elime yüzüme bulaştirir; sagilmiş sütü de mundar ederim. E kalkip gazeteci de tarihçilik yapmaya kalkinca eline yüzüne bulaştırıyor. Ortaya tarihi bir makale değil yazanın görüslerini pompaladigi bir köşe yazisi meydana geliyor.

    "Ruslar çeşmede donanmamizi yakti tüüü Allah belalarini versin" tarzi kalemlerden hoşlanmam.
    Tüm gönlümle şunu söyleyebilirim ki Türkiye Cumhuriyeti vatandaşı olmaktan her zaman onur duyarım. Ve Türkiye Cumhuriyetini Osmanlinin devami olarak görmekteyim. 2. Mahmut dişinda da hiç bir problemim olan Osmanli padişahi, damat ferit dişinda da şahsi bir problemimin olduğu devlet adami da yok. Hatta 5.Mehmet Reşat'a çok üzülürüm ve yeryüzünde konumunda olmak istemediğim tek insan odur. Vallahi Vahdettini de severim. Amaaa yook Bu kitabin yazarina göre hepsini ayni anda sevemem ve benimseyemem. Tarafimi seçip tartışmaya dahil olmaliyim... Bunun gibi adamlarin Cumhuriyet ile ne karin agrisi varsa sancidan çatlasin, patlasın....
    O kadar burnu büyük ve egoist ki iste bildiklerimi mayin tarlasinda yürümek adina da olsa yazicam ben her seyi biliyorum çok entellektüelim tavirlari rezalet. Şunu söyleyeyim bu kitapta yazanlarin hepsi vikipediada padisah potreleride google görselde var!!! Ne kattin sen şimdi bu kitaba....
    Bilmediğin bi sey üstüne illa konusmak gerekmiyor... bilmiyosan bilmiyosundur.

    Kendi kenisiyle çelişen o kadar cümlesi var ki...
    Mesela hürrem sultanin ne kadar iyi oldugu. Bi süru ham ve hamam tarzi insanlarin yararlanmasi için yaptirdiklarindan bahsediyor. Bu bir iyilik kıstasi midir? Bence hayir.... haftanin 5 günu insanlara hayati dar etsem, sokaktan gecen kedi köpeği tekmelesem, yaşli teyzeleri yolun karşisina geçirmek icin koluna girsem yol ortasinda biraksam ama haftasonu gitsem huzur evinde vakit geçirsem bu beni iyi bir insan yapar mi yapmaz...
    Fatih döneminden kardes katlini devletin bekaasi icin öven Yavuz beyin kalbi hürrem sultan ve sari selime konu gelince merhamet meleği kesildi. Yok efendim hurrem selimi çok seviyomuş. Oğlunun ölmemesi için onun padişah olmasi için çalismiş.. Devletin bekaasini düsunmüs... E Mahidevran da mustafayi seviyodu. O tahta da en çok o yakisırdi Selim'in cani candi da mahidevranin oglu mustafanin cani patlican miydi? Çok düşünüyoduysa devletin bekaasini çekileydi bi kenara . Şartlarin Sari selimden sonra değişmeye basladigini hepimiz biliyoruz.
    Ayrica Vahdettin'in halife kimliğini kullanmadigini, buna tenezzül etmediğini yoksa tüm müslümanların ayaklanip genç cumhuriyetin başinin derde gireceğini söylemis Yavuz bey...
    E kullanaydi Yavuz bey....
    Mehmet Reşad halifeliği kullanip cihadi ekber ilan etti de noldu. Hint müslümanları ingilizlerin yaninda agzimizdan girdi, Araplar yemende ingilizlerle birlikte burnumuzdan çikmadi mi??? Demek ki halifeyi pek umursamadiklari gibi halifenin de kuyusunu kazanlarla çalışmişlar.
    Üniversite sınavına girecek arkadaşlara nacizane kamu spotumdur. Tarih ve siyaset bölümünü seçmeyin... bu üllkede herkes bu iki dal hakkinda her halti biliyor...