• Öğretmenlik hem bu dünyadaki her şeye benzeyen hemde bu dünyadaki hiçbir şeye benzemeyen, görev tanımı hakkında bile bir uzlaşıya varılamayan nadir mesleklerden
    biridir. Buna rağmen çoğu kişi öğretmenliğin bahçıvanlığıanımsattığında hemfikirdir. Ama bu bahçıvanlık; bitkileri estetik ve takdir edilme kaygısıyla istediği gibi budayan, söken, temizleyen, mizaçlarına ve genetik çorbalarına bakmaksızın canı istediği gibi birbirlerine aşılayan kese kâğıdı sesli, asık
    suratlı, bahar yağmurundan veba salgınından kaçar gibi kaçan, bir çiçeğin rayihasını hiçbir zaman ciğerlerinin en dibine kadar çekmemiş, ensesinde güneş pişirmemiş ve bir yamaca
    uzanıp süt köpüğü gibi bulutları izlememiş bahçıvanların,bahçıvanlıklarına benzemez.

    Öğretmenlerin yaptığı bahçıvanlıkta tarhındaki bitkileri tanımak, onların en iyi şekilde yetişebileceği ortamları bilmek, her birinin yanındaki yöresindeki bitkilere dikkat etmek, toprağı gübrelemek ve sulamak, gerektiğinde güneşin önünden çekilmek ve gölge vapmamak, eli kulağında fırtına bulutlarını kovalamak vardır. Öğretmen bahçıvanlık yaparken heybesinde herhangi bir keski bulundurmaz. Karşılaştığınızda onunla aynı mahallede büyümüş, kırmızı pötikareli örtü serili bir masada, annenizin evden koyduğu azığı bölüşmüş ve aynı kaldırım taşlarında yerden yüksek oynamış gibi hissedersiniz. O yüzden sarılsa hiç de yakınmayacağınız biridir.
  • Karbonari'nin teşkilatı 1814 de kuruluşundan beri İtalyan Karbonarileri eski kömürcülerin ve masonların teşkilatlarını kopya etmişlerdi. Mensupları çırak ve usta gruplarına ayılmıştı, mezhebin merasim usulüne göre Joeaları kareli tahta kaplama olurdu. Bir
    uçta dört köşe olmayan bir Kütük bulunur ve orada usta otururdu.
    Kütüğün üzerinde bez örtü, su, tuz, haç, ağaç yaprakları, sopalar,
    ateş, toprak, akdikenden bir taç, bir makara iplik ve rumuzları tamamlamak
    için mavi kırmızı ve siyah üç kurdele bulunurdu. Ustanın
    arkasındaki duvarda bir üçgen ustanın isminin baş harflerini
    taşımaktadır. Soldaki üçgen de Joeanın arınasını taşırdı, Sagdaki iki
    üçgende ise çırakların gizli isimlerinin baş harfleri bulunurdu. (Alta
    Vendita) büyük Locası birbirlerine yardım edeceğine yemin ederdi.
    Usta rütbesinde merasimi yapan Pilat adını alırdı. Onun Kaif ve
    Herot adında iki yardımcısı vardı. Gözleri kapanmış aday merasim
    esnasında bir haça bağlanırdı. Gizlenmiş üyeler Avusturya askerleri
    farz edilerek tüfeklerini boşa atarlardı.
    1865, ilk anayasamızı yazacak olan "Yeni Osmanlılar" cemiyetinin
    kurulduğu tarihtir. Kendisi de bu cemiyetin üyelerinden birisi olan
    Ebüzziya Tevfik, cemiyetin kuruluşunda ilginç bir noktaya dikkatimizi
    çeker. Hazİran ayının bir cumartesi günü akşamı Tansu. O pazar günü, Osmanlı tarihinin sonraki
    safhalarını derinden etkileyecek olan hareketin fünyesi çekilir.
    Toplantılarda yanlarına aldıkları birkaç kitap vardır. Bunlardan birisi,
    Karbonari lnkılab Cemiyeti hakkındadır, diğeri ise Lehistan
    (Polanya) Gizli Cemiyeti hakkında. Dev ağaçlar altına serilmiş
    hasırlara oturan bu altı gencin ellerindeki Karbonari Cemiyeti'nin
    esasları, Yeni Osmanlılar'ın da örgütlenme ve stratejisine temel teşkil
    etmiştir. Peki nedir bu Karbonari?
  • Yunanistan'da Kapadokiko köyünde yaşayan Kayseri'nin sadece Ortodoks nüfus barındırmış köylerinden
    birisi olan Rum Kavak'lı 85 yaşındaki Anastasios Apostolidis'in verdiği bilgiye bakılırsa Karamanlılar arasında da
    pehlivanlar vardır ve kardeşi Antimos bir pehlivandır. Kapadokiko halkı ile yapılan görüşmelerde bu tür spor faaliyetlerinin özellikle düğünlerde gerçekleştirildiği yönünde bilgiler elde edilmiştir. Karamanlı köylerinde gerçekleştirilen düğünlerde bu tür spor faaliyetleri dışında başka Türk gelenek ve göreneklerinin
    izlerini görmek de mümkündür. Karamanlı köylerinde genelde düğünler bir hafta kadar sürmektedir.
    Çeşitli oyunların oynandığı ve yemeklerin yenildiği gelin hamamı tabir edilen adet gereği gelin arkadaşları ile birlikte hamama gitmektedir. Perşembe günü gelinin evinde bütün kızlar toplanarak ekmek yapmaktadırlar. Bir tekne içinde bulunan una bir altın atılır ve tüm kızlar ellerini kullanmadan ağızlarıyla altını bulmaya çalışır. Cuma günü gelinin elbiselerini almak için klarnet, zurna eşliğinde damat evine gidilerek elbiseler
    alınır. Aynı şekilde de damadın elbiselerini almak için gelinin evine gidilir. Ertesi gün, yani cumartesi günü akşam damadın evinde çok büyük eğlence yapılırken, kız evinde damat evine
    nazaran daha sessiz bir eğlence düzenlenir. Çalınan tef eşliğinde
    kızlar kaşıklarla oyunlar oynarlar. Damat evinde ise evin damına
    kırmızı bayrak asılır. Bu arada damat tıraşı adeti gereği zurna
    ve davul eşliğinde berber önce yaşlı insanları, daha sonra gençleri ve en son damadı tıraş eder. İçinde pamuk, pirinç ve çorap bulunan ve damat tarafından gezdirilen büyük bir tepsiye insanlar
    para atarlar ve bu paralar da berber tarafından alınır. Daha sonra cirit veya güreş gibi spor faaliyetleri gerçekleştirilerek yemekler yenilir ve en son dam üstünde oynanan oyunlarla
    geç vakitte eğlence biter. Ancak düğün henüz bitmemiştir. Pazar günü Ortodoks Hıristiyan inancının gereği doğrultusunda, sabah köyün papazı gelin ve damadın evlerine giderek elbiseler
    üzerine dualar okur ve sonra kiliseye gider. Bu arada damadın yaşça en büyük akrabası tek tek giyeceği kıyafeti damada vererek hazırlanmasına yardım eder. Aynı şey gelin için de geçerlidir.
    Daha sonra önde davul zurna arkasında damat ve onun
    arkasında da arkadaşları olmak üzere kirveyi(sağdıç) almak için
    kirvenin evine gidilir ve kirve alındıktan sonra gelin evine
    yönelinir. Gelin de alındıktan sonra yine davul zurna önde damat
    ve akrabaları arkasında, gelin ve ailesi de damadın arkasında
    kiliseye doğru yürünürken papaz duaya başlar. Gelinin yüzüne
    damadın bakması yasaktır ve gelinin yüzü genelde kıvrak
    veya al denilen ve kırmızı pullu bir örtü ile kapalıdır. Hz. İsa
    ikonası önünde duran gelin ve damadın başlarının üzerine altın
    kaplama taç koyan papaz dua eder.
    Damadın tacının üzerinde Hz. İsa'nın, gelinin tacının üzerinde
    de Meryem Ananın ikonası bulunur. Daha sonra ellerinde mumlar
    tutan küçük çocuklar ilahiler okuyarak kiliseden çıkarken,
    papazı damat ve gelin onları da aile mensupları ve misafirler
    takip eder. Gelin ve damadın başına leblebi, buğday, küçük
    paralar atılırken aynı zamanda da dua ederler. Diğer taraftan
    davul ve zurna çalmaya devam ederken damadın evinde karşılama
    yapmak annenin görevidir. Elinde içi bal dolu bir tas tutan
    anne gelini çağırır. Gelin naz yaparken anne geline , tarla, inek
    vs. gibi hediye verirken gelin konuşmaz. Bunun üzerine anne
    elindeki tastan geline bal vermek ister gibi yaparak üç kere geline doğru uzatır ve çeker ve üçüncü de balı gelinin ağzına verir.
    Daha sonra anne üç parmağını balın içine batırarak evin kapısının
    üzerine bir haç işareti yapar. Gelin kapıdan içeri girmeden
    önce eşikte bulunan bir demire basar. Bu evliliğinin sağlam olması
    için yapılan bir harekettir. Sonra damadın akrabaları geline
    bir oğlan çocuğu verirler. Bu da kız değil de, bir oğlan çocuğu
    sahibi olmasının beklendiğini gösteren bir harekettir. Gelin ve
    damat eve girdikten sonra davul ve zurna ile eğlence devam
    eder. Gelin odasında meyve, çerez ve çeşitli yemeklerden oluşan
    bir tepsi vardır. Düğün gecesi gençleri bir yaşlı kadın beklerken,
    sabahında çarşaf gösterilmesi adeti vardır. Düğün gecesi sonrasında
    gelin damat tarafından kayınvalidenin evine götürülür ve
    gelin orada bir hafta kalır. Bir hafta sonra gelin çeşmeden su alıp
    damada götürürken çeşmede kızlarla türküler söylenir ve oyunlar
    oynanır. Gelin, bereket olsun ve hepsi de çabuk evlensin diye
    kızların üzerine su serper. Yukarıda yapılan düğün tarifinin
    Hristiyanlık inancının gerekleri bir yana bırakılırsa, Türklerde
    al kaftan ve al damganın ve bayrağın hakanlık sembolü ve gelinliğin
    sembolünün de al renk olması gibi evin damına kırmızı
    bayrak asılması, geleneksel yapılı Türk ailesinde soyun erkek
    çocukla devam edeceği fikri, evlilik kurumunun sağlam olması
    için evin eşiğinde yapılan bir takım ritler, gelin ve damadın düğün
    gecesi bir bayan tarafından beklenmesi ve çarşaf adeti gibi
    bugün Türkiye'nin birçok yerinde olduğu gibi tüm Türk dünyasında
    da aşağı yukarı aynı özellikleri taşıyan düğünlerle benzerlik
    gösterdiği açıkça ortadayken, gelinin çeşmeden su getirmesi
    de kızlara su seprmesinde de eski Türklerde var olan
    su kültünün izlerinin var olduğu söylenebilir.
    Evlendikten sonra gelinin yeni bir birey olarak katıldığı aile
    içerisinde yerine getirmesi gereken bazı görevleri vardır. Kayseri
    Çukur köy kökenli 83 yaşındaki Sultan Aslanoğlu bir gelinin
    neler yapması gerektiği ve büyüğe karşı duyulan saygı konusunda
    şunları söylemektedir:
    "Gelin oldunmuydu, kaynanaya, kaynataya, eltiye söylemezdik.
    Var mı sizin arda ? Zabanan kaktıkmıydı elimize bir desti alırdık
    peşgiri omuzumuza atardık, ellerine su dökerdik, o elini yurdu,
    öteki elini yurdu. Elti elti elini öperdi. Çocuk varsa onun da yüzünü öpüyordun. Her vahıt bunu yaparlardı. Şimdi burda büyüğün elini bile öpmüyorlar. Benim beş gelinim var. Beşi de el öper. Yerli öpmüyor. Köyü bozdular . . . Ayakkabıları çıkardırdık. Bir misafir geldimiydi, gidecek vakıt, yatacak vakıt ayaklarını yurduk. Siz yımnusunuz? Öyleydi adet. Kaynata, kaynana döşeğe girmeyincik gelin girmeyeceğiydi döşeğe. . . Ölen gızım güccüğüdü, yeni yürüyordu . . . Şora babımın evi . . . çocuğu aldık geliyor. Babam arkasında ben önündeyim. Gel yavrum gel dedim. Kaynanam da şorda soruduyor. Utanmıyon mu babanın yanında yavrum demeye dedi. Sevemiyodım çocuğu . . . ".
  • 446 syf.
    ·1 günde·Puan vermedi
    İlginç biçimde yazarın Yahudileşme Temayülü adlı bir kitabı var. Konusu adından belli bu kitapta Müslüman geleneğine girmiş Yahudi mitolojisinin, ilkelerinin ve uygulamalarının pek azını inceliyor, büyük bölümünü dokunmadan bırakıyor. Hahamların Müslüman geleneğinde bilerek veya bilmeyerek neden oldukları en büyük yozlaşma Muhammed’e “Kuran’ın bir benzerinin” daha indirildiği inancıdır. Çünkü hahamlara göre Musa’ya da “Tevrat’ın bir benzeri” indirilmiştir. Bu basit görünen ilke daha büyük yozlaşmalar doğurmuş ve hadis kültürü, din adamlarının otorite oldukları inancı, devlet başkanından başka bir de dinsel başkan olması uygulaması bunu izlemiştir. O kitapta odadaki fille yüzleşmeyen İslamoğlu, bu kitapta doğal olarak Muhammed’in örnekliğini barındırdığını öne sürdüğü sahte tarihsel belge külliyatını savunuyor. O külliyatın aynısı ve daha fazlası Rabbani Yahudilikte de var. Kuran’ın yanına koyup ezber edilen kitaplar Yahudi, Hristiyan ve Zerdüşt yazınından kopya edilmiş gibi. Gözümüze kırmızı ışıklar çakıyor, uyarı bayrakları her yerde. Ama görmek isteyene. İbrahim’in karısını “Sara” adıyla anan yazar bu bayrakları görmüyor belli ki.

    Hayır, kesinlikle görmüyor:

    “Adil ve mutedil olan Buhari’nin “sahihtir” dediğini mutlak ve tartışmasız kabul etmek değil, Buhari’nin yaptığını yapıp daha da zenginleştirilmiş ve geliştirilmiş usuller ve ölçüler koyarak, rivayetleri tek tek o ölçülere vurmaktır.”

    Rabbani Yahudilerin de Mişna’ları var. Sonra o Mişna’ların yorumları olan Gemara’ları, sonra o Gemara’ların yorumları olan Tosefta’ları, Midraş’ları, ilmihalleri, bitmek bilmeyen on binlerce sayfalık yorum zincirleri ve bunları bilmek zorunda olan hahamların hepsinin bardak dibi gözlükleri var…

    “Dinin teorik kaynağı Kuran, pratik kaynağı Sünnet’tir. Allah’ın birleştirilmesini emrettiği bu ikisidir.”

    Birazcık mürekkep yalamış kişilerin karşısına böyle kolayca çürütülen, kırılgan savlarla çıktığınızda herkes kaybediyor. Çünkü böyle olunca, okur-yazar kişi örneğin hadisleri veya tarikatları çöpe atmakla her sorunu çözdüğünü, gerçek dine kavuştuğunu sanıyor. Oysa gerçekte bunları yaparak arın(dır)maya yeni yeni başlamış olur. Kuran’ın üzerinde bir tane değil, kat kat örtü var. Modernizmin önündeki gelenekçi direnç daha güçlü olmalı. Allah saklasın modernist değilim ama karşıt düşüncelerin çatışmasının, yığınların tek bir ideolojik kutba zincirlenmesinden daha iyi olduğunu düşünüyorum. Gelenekçi okuma zayıfladıkça modernist okuma güçlenecek. Sözgelimi eşitlikçilik, çokkültürcülük, feminizm, ruhçuluk, sosyalizm gibi dogmatik modern ideolojileri Kuran’la bağdaştırmak ana akım yorum durumuna gelecek. Böylesine zayıf bir gelenekçi kanatla, kalabalıkların modernizmin aksayan yanlarını (veya baştan aşağı tanrısız bir ideoloji olduğunu?) görüp güçlü bir sentez oluşturması olanaklı görünmüyor. Gelenekçi düşünce kendini yenileyemeyip geriledikçe, modernizmin orduları gelenekçi ailelerden gelen gençler üzerinde kesin bir zafer elde edecek. Bir yozluktan kaçıp bir başka yozluğa kapılacaklar, kapılıyorlar da. Yalnızca Kuran‘cılar yenilmemek için kendilerini iyi yetiştirmek ve düşünsel kaslarını –eğer yapılacaksa– sentez yapabilecek denli güçlendirmek zorundalar.

    Sanırım İslamoğlu'nun en büyük hizmeti evrimle ilgili yazdığı kitap olacak.
  • ÜRPERTİ…

    Üşüyerek uyandım zifiri karanlığa. Uyandığımda ellerim koynumda kollarımı ovuşturuyordum. Otuz zemheri geçişti. Her biri altı ay süren koca otuz zemheri. Her defasında farklı bir duygu yaşadığım otuz zemheri. Her günü parmak ile saysan ömür yetmez.

    Zemheri ile karakış kavga ederdi her defasında. Geceleri ayaza çalar yeryüzü. Dışardaki soğuk buz tutar camlarda. Akşam radyonun üzerinde ki el işlemesi beyaz örtü kutsal kitaba dokunur gibi dokunulurdu. Üzerindeki sütten beyaz el işlemesi örtü hürmet ile kaldırılıp, katlanır yüksekte duran radyonun sağ tarafına konurdu.
    Ocağın başında tahta iskemlelere oturmuş yamalıklı dirseklerini dizlerine dayanmış yüzü avuç içine büyük gelen gözleri çakır, burnu sümüklü çocuklar radyodan gelecek tılsımlı ses karşısında lal olmuş bir vaziyette dinlerlerdi arkası yarını. Nefeslerini tutmuş arkası yarını dinleyen çocukların ocaktan yayılan kızıl sıcak bir taraflarını ısıtırken bir tarafları soğuk ile arkadaş olurdu. Belirli aralıklar ile yer değiştirip soğuk ile arkadaşlıklarını bozarlardı.

    Akşam erken iner, beyaz örtüyü karabasan gibi boğmaya çalışırdı. Güz ekini karın altında dem tutardı. Tarla fareleri karın altında kıpırtısız tilkilerden saklanırdı. Boyunları çengelli kara burunlu kesik kulaklı kestel itler kurt boğmak için yarışırdı.

    Kar suyu sökün etti mi, Gücük ayında cemre düşmüştür havaya, evlerde Hıdrellez lokmaları yapılır. Ağaçlar niyaz eder toprağa bereketini artırmak için. Sular yürür fidana, fidan can bulur. Şah-ı Merdan Ali’nin doğum günüdür nevruzların açtığı gün.

    Nuh’un gemisinde şerbetlenmiştir bizim aşımız. Kıldan ince kılıçtan keskin sırat köprüsünü geçmek için, her cumey (Perşembe) akşamı ceralar yanar cem tutulurdu. Kutsaldır Cumey akşamları kadınlar iş yapmaz ibadet eder ağzı dolu dualar ile. Kadınlar keçi postundan yapılmış minderler üzerinde yüzünün içinde kaybolmuş küçük yumuk gözleri kapalı, bir deri bir kemik kalmış, zayıf çelimsiz, damarları çıkmış elleri göğe açıp, salavat getirirlerdi on iki İmamların yüzü suyu hürmetine aman dilerlerdi Şahı Merdan Ali’den.
    Anamın bildiği eski hesap; Mart dokguzu ile arbır beşi daha bir gün şaşmadı. Neye göre bilinirdi. Her biri sürmeli gözlü büyücüden farksız fesli kadınların bilgeliği. Burnunda ki hızması anlı efsunlanmış kara sudan kaymak alan Mercen Bibi çıtlık otundan yapılmış süpürge üzerinde kuruturdu kehribar sarısı kaymağı.

    Karşı köylerden kız alıp vermiştik. Kirvelik tutmuştuk, ikrar verip musahip olmuştuk. Boz atlı Hızır yanımızdan geçip Höbek Baba’ya giderken yeşil kaftanı yüzümüze sürülmüştü. Döldür dağları diz çökmüş baydığın dağının heybeti karşısında niyaz ederdi. Ağusu ecel şerbetinden acı şahmeranlar yol keser, çatal boynuzlu geyiklerin geçtiği patika yollara.

    Rüzgâr esiyor cin deresinden in deresinin kuytuluklarına. Kara kapkara kanatlı şahanlar, ölümü fısıldıyor soyuna ihanet etmiş al kınalı kekliklere. Göç zamanı gelmiş ürkek kuşların kanatları geçiyor gökyüzünden.
    Kayıkların kıyısında yunduğu şehirlerden ucu yanık mektuplar geliyor sevdalılara. Akşam isli lambaların gölgesinde ninniler söyleniyor al yanaklı tombul suratlı bebelere. Gölgeler kısalıp gün akşama döndüğünde kırmızı bir otobüs geçiyor köyün önünden. Okulun örmesinde oturan çocuklar sevinçle koşuyor kırmızı otobüse. Koşarken ayaklarından fırlıyor ucu yırtık delikli naylon ayakkabılar. Otobüs bazen pas geçiyor. Örmenin üstünde umutlarını tazeleyen çocukların önlerinden. Çocukların nefesi kesiliyor otobüs giderken. Pos bıyıklı otobüs şoförü bazen durup sohbet ediyor. Dirsekleri yamalıklı burunları sümüklü çocuklar ile. Bazen okunmuş tarihi geçmiş gazeteleri veriyor çocuklara. Birçoğunun okuması yok. Olanlarda böbürlenerek okuyor eski havadisleri yeniymiş gibi. Koca otuz zemheri geçmiş, koynumda sakladığım gazete parçalarını okuyalı.

    Seyit emminin yoncalığının üst tarafında kilden araba yapıp güneşte kurumasını beklerken, koca otuz zemheri geçmiş. Her biri altı ay süren koca otuz zemheri. Bazen dana yaydığımız değnekler ile tüfek yapıp bir birimizi vururduk yalancıktan. Yığma tepeden aşağı yuvarlanarak ölü taklidi yapardık yalancıktan vurulunca. Kıçımıza çakırdikeni batardı yuvarlanırken.

    Tatlı bir gülüş geçiyor yüzümden. Gözlerimi kapatıp yeniden dalıyorum uykuya. Kim bilir belki kaldığım yerden devam eder rüyam.
    Demir Kilit
  • Her şeyin ne kadar temiz ve düzenli olduğunu görmeni isterdim. Masanın üzerinde kırmızı kareli bir örtü bile vardı. Kahve fincanları da bizim evdekiler gibi teneke maşrapalar değildi.