Giriş Yap
Bir roman okuduğumda kitapta geçen olayları başkahramanın girdiği evi, yaptığı konuşmaları zihnimde yaşarım. Kitap böyle anlam bulur. Raskalnikov ile beraber balta kaldırır. Samsa ile böcek olurum,karakterin gördüğü denizi ben de görürüm. Kitaplar sınırsız bir dünya sunuyor bize.
Reklam
DP Dönemi Siyasetle İlişkisi Demokrat Parti’nin 1950-1960 yıllarında iktidarda bulunduğu dönemde Serdengeçti dergisinin 11. sayıdan başlamak üzere 32. sayıya kadar toplam 22 sayısı çıkmıştır. Aşağıda da örnekleriyle incelendiği üzere bu sayılarda CHP’ye yönelik eleştirilere devam edilmekle birlikte, ilk dönem DP’ye karşı destekleyen ve tarafsız kalan yazılara yer verilmiştir. Böyle bir yayın politikası ortaya konulmasının nedenine de dergide yer verilmiştir. DP’nin halkın oylarıyla iktidara taşındığına işaret edilen dergide, millettin safında yer alması durumunda siyasi iktidarın destekleneceği mesajı verilmektedir. Yani Serdengeçti dergisi CHP’ye milletin düşüncelerinin tezahürü olarak karşı durmuşsa, DP’ye yönelik de yine milletin duygularının tercümanı olacağını duyurmaktadır. Ancak DP iktidarının devam eden süreçte ortaya koyduğu politikaları milletin sesi olarak değerlendiren ve yazılarında iktidarı uyaran Serdengeçti dergisi, CHP dönemindeki kararlı duruşunu bu devirde de sürdürmüştür. Serdengeçti dergisi bu yayın politikası yüzünden DP iktidarı döneminde de mahkemeye verilerek kapatılmış ve hatta Osman Yüksel bu yüzden tutuklanmıştır. DP’nin iktidara gelmesinin ardından Serdengeçti dergisinde CHP ve yeni döneme ilişkin “Yıkıldılar” başlıklı bir değerlendirme yazısına yer verilmiştir. Bu yazıda CHP’nin yenilgisi konu alınırken, DP iktidarına yönelik uygulanacak yayın politikası da net bir şekilde ortaya konulmuştur. “Kendilerini yarı ilah sanıyorlardı. Yapanlar onlardı, yaratanlar onlardı! Milleti onlar kurtarmıştı. Partilerinden bahsederken şerefli partimiz diyorlardı. 10 yılda 15 milyon genç yaratmışlardı. O kadar ileri fikirli, o kadar ileri gidiyorlardı ki, 400 yıllık mesafeyi 20 yılda kat etmişlerdi. Her şey onlarla başlıyordu. Şanlar, şereflerle dolu Türk tarihi onlarca devr-i istibdattı. Kapkara Orta Çağ’dı. Tam 30 yıl tanrılar gibi konuştular; firavunlar gibi saltanat sürdüler. Yediler, içtiler, kustular. Bol harcırahlar, hususi vagonlar, yatlar, kökünü kazıdıkları sultanların saraylarında şahane hayatlar, zevk, eğlence alemleri… Vur patlasın, çal oynasın. Her gün bayram, her gün seyran. Altta kalanın canı çıksın, altta kalan milletti, halktı, köylüydü. Amma nutuklarda, afişlerde ‘bu milletin efendisi köylüdür’ diye yazılı idi. Halkı ve milleti ‘efendimiz sensin’ efendi diye soydular. Ne usandılar, ne utandılar, ne doydular. Bir harfi tarif gibi yıllarca isminin yanında Dahiliye Vekilliği ayrılmayan, sayın İçişleri Bakanları, cadde ortasında namuslu aile kadınlarına musallat oluyor, bakanlık otomobilini seyyar bir kerhane gibi kullanıyordu… Bir tarafta asansörle inip çıkan, kaşanelerde yaşayan insanlar, bunlara gök sakinleri diyebiliriz. Diğer tarafta mağara devri yaşayan vatandaşlar, yeraltı sakinleri. Bir tarafta haritada gösterilecek kadar toprağı olan ağalar, beyler; diğer tarafta gönüllü köleler, ortaklar… Halkçı Halk Partisi’nin cemiyet nizamı” (Serdengeçti: S.11, s.3). İktidarı Demokrat Parti’ye bırakan CHP’lilerin kendilerinden hesap sorulması da istenmektedir. “Hangi hesap, hangi kitap, ey kitapsızlar! Atı çalan Üsküdar’ı geçti! Hırsızlık devletleşti; ahlaksızlık millileşti. ‘Bu memleketi biz kurtardık’ diye başa geçenler, diktatörler ve onun dalkavukları memleketi öyle bir batırdılar ki, kurtarabilene aşk olsun. İktidara hangi parti gelirse gelsin, isterse bin parti değişsin, bu köhne kadrolar, bu iki, üç, dört yüzlüler, bu sahte tavırlar bu kof bitmiş tükenmiş yıpranmış kıymetler, bu mukallitler, bu bina ve zina medeniyetçileri, bu ruh düşmanları, yerin dibine geçmedikçe, millet kendi kendine gelmedikçe ne yapılırsa yapılsın boştur” (Serdengeçti: S.11, s.3). Yazıda en çok dikkati çeken vurgu ise Serdengeçti dergisinin iktidara yönelik yürüttüğü yayın politikasının ana çizgilerini ortaya koymasıdır. “Bizim muhalefetimiz parti muhalefeti değil, millet muhalefetidir” ifadesinin altının çizildiği yazıda bu muhalefetin ‘göklerden yağarcasına, yerlerden doğarcasına, tertemiz, dupduru’ bir muhalefet olduğu vurgulanmaktadır. CHP’nin seçimden yenik çıkmasının nedeni içinse yazıda, “CHP kendini edebi bildiği, putlarını ilahlaştırdığı için gafil avlandı. Millet onları 14 Mayıs 1950’de yerin dibine geçirdi! Cehenneme kadar yolları var!” denilirken, millet için ‘düşene acır, geçmişi çabuk unutur’ kaygısı ortaya konularak şu çağrıda bulunulmaktadır: “Ey Türk milleti! Bu gün sözde muhalefeti temsil edenler, dünkü alkışçı, şakşakçılardı. Bugün sana yaranmak isteyenler, ayaklarına kadar gelenler, dün seni ayakaltı edenlerdi. Bugün adaletten, hakkaniyetten, maneviyattan bahsedenler, dün senin imanını, vicdanını alçakça çiğneyenlerdi. Vatan ve millet cellatlarını unutma ve affetme!” (Serdengeçti: S.11, s.3). “Hadiselerin Muhasebesi” başlıklı yazıda ise güncel siyasi ve sosyal konulara yönelik değerlendirmeler yapılarak, derginin görüşü okuyuculara aktarılmaktadır. Bu yazıda Demokrat Parti’nin Kore’ye asker gönderme ve NATO’ya girme çabası desteklenirken, buna muhalefet eden CHP ise eleştirilip, ilginç bir benzetme yapılmaktadır: “Bir adam evlenir, karısıyla düşer kalkar; 9 ay 10 gün sonra bir çocuğu olur. Koca karısına çıkışır: Bu çocuk nereden çıktı yahu. CHP’nin Kore meselesinde çıkışması da tıpkı buna benzer. Meclisin toplanıp toplanmaması meselesine gelince: Toplanıp karar verilse fena olmazdı, gerçi netice değişmeyecekti, değişmeyecekti ama, hem bundan sonra iktidara gelecek partilere iyi bir örnek verilmiş olur, hem de sağdan soldan yükselen itirazlara meydan verilmezdi” (Serdengeçti: S.11, s.8). “Bundan Sonra Serdengeçti” başlıklı yazıda, derginin Demokrat Parti iktidarına karşı nasıl bir yayın politikası izleyeceği net bir şekilde aktarılmaktadır. “Bugün de aynı yolun yolcusuyuz. Hiçbir partinin ve hiçbir adamın adamı değiliz. Memleketin, milletin ve mukaddes davanın adamı olmaya çalışıyoruz. Bugünkü iktidar artık eski iktidar değildir. Halkın reyi ile işbaşına gelmiştir. Meşrudur. Meşru bir irade ile, gayri meşru bir iktidar karşısında takınacağımız tavır tabiatıyla başka olacaktır. Bu demek değildir ki, DP hükümetinin her icraatını, her hareketini tasvip edip alkışlayacağız. Bilakis halkın isteği ile iktidara gelen bir parti, halkın isteğine, halkın menfaatine aykırı bir iş yaparsa, bu en hafif tabiriyle millete ihanet olur. Yeni hükümetin böyle bir hareketini görürsek CHP karşısına nasıl dikilmişsek, DP karşısına da öyle dikileceğiz. İdare edenle idare olunan, devletle millet arasında sağlam bir köprü vazifesini göreceğiz. Ama bizim köprümüzden ‘ayıya dayı’ diyenler geçemeyecek. Memleketin en büyük düşmanı ayı-dayı zihniyetidir. Dalkavukluk, riya, namussuzluk, hırsızlık, fuhuş, taklitçilik, vatansızlık, hainlik, bolşeviklik… Bütün bunlara karşı amansız bir mücadele açmıştık. Bu mücadelemize devam edeceğiz” (Serdengeçti: S.11, s.15). Serdengeçti dergisinde, meşru iradenin tecellisi olarak görülen DP’ye karşı tavrın farklı olacağı ifade edilmesine rağmen siyasete karşı mesafeli durulduğu da açık bir gerçektir. Siyasetin ve siyasetçilerin ülkeye faydasının olmadığı belirtilen “Merhaba Arkadaşlar” başlıklı yazıda da bu konuya yer verilirken, siyasetin birleştirici değil ayırıcı olduğunun altı çizilmektedir. “Girdik, gördük ve dinledik ki; partilerden, derneklerden, cemiyetlerden hayır yok. Bu teşekküller maalesef birleştirmekten ziyade ayırıcı, kayırıcı bir rol oynuyorlar. Türlü ihtiraslar, türlü hizipler, karşılıklı ithamlar, iç tüzük, dış tüzük münakaşaları, usul hakkında nutuklar, nümayişler, alayişler, beyannameler, kahrolsun, yaşasın sesleri bir hengamedir gidiyor. Dostluk yerini düşmanlığa, sevgi intikama, din kine terk ediyor” (Serdengeçti: S.13, s.2). Bu yazının sonunda ise derginin birçok müracaat ve ısrarlara rağmen hiçbir partiye girmeyeceği okuyucuya duyurularak, “Biz parti adamı değil, memleket adamı, nutukçu söz adamı değil iş adamı, politikacı değil gönül adamı, samimi adamı arıyoruz, istiyoruz… Bu memlekete ve bu millete bitmiş tükenmiş insanlardan, İttihat ve Terakki artıklarından, partilerden, particilerden hayır gelmez! İş yok onlarda” denilmektedir. İktidarda DP olmasına rağmen dergide muhalefet partisi CHP’ye yönelik eleştirel yazıların daha çok olması dikkatlerden kaçmamaktadır. M. Kubilay İmer’in “Özümüz, Sözümüz, Yüzümüz Birdir” yazısında CHP için kullanılan ifadeler bunun açık göstergelerinden bir tanesidir: “CHP’li demek; materyalist (maddeci) zorba, eli bayraklı, başıbozuk yeniçeri demektir. Yeniçeri adı bu devşirmelere pek yaraşır. 27 sene millî bayramlarda nutuk çektiler, yalan attılar. Yeyip, içip yan yattılar. Milyonlara milyonlar kattılar. Velhasıl ortalığı toza dumana verip, halkı birbirine kardılar, kattılar. Fakat şimdi de yerlerde sürünüyorlar” (Serdengeçti: S.13, s.6). Dergide DP’nin yürüttüğü politikalara yönelik ilk uyarıya 13. sayıda yer verilmiştir. “Bu Meclisten Beklediğimiz” yazısında milletin oylarıyla seçilen milletvekillerinin ‘basma kağıt tüccarları’ ve ‘babıadi yaygaracıları’ olarak ifade edilen bir zümreye karşı kendilerini sorumlu tuttukları ve hesap verdikleri anımsatılarak, “Siz adı üzerinde milletvekili, milletin hakiki mümessillerisiniz. Sizi oraya şefler tayin etmedi; zümreler seçmedi, biz tayin ettik, biz, millet! Türk milleti… O halde bugünkü varlığınızı bize borçlusunuz. Siz, babıadi yaygaracılarına, Müslüman Türk milletiyle zerre kadar alakası olmayan 27 yıllık kopkoyu bir diktatörlüğü alkışlayan, basma kağıt tüccarlarına değil, bize hesap vermeye mecbursunuz… Biz sizi oraya hangi ümitlerle göndermiştik, düşünün. Etrafınızı saran, yutkunan, bir şeyler bekleyen kalabalığa neler vadetmiştiniz düşünün. Neyi, kimi, neleri koruyacaktınız? Şimdi neyi koruyorsunuz, düşünün!” denilmektedir (Serdengeçti: S.13, s.13). Dergide sadece Osman Yüksel’in değil diğer yazarların da DP iktidarına yönelik eleştirileri bulunmaktadır. Selçuk Köroğlu’nun kaleme aldığı “163. Maddenin Tenkidi” yazısında DP’ye yönelik ilk açık eleştiriye yer verilmiştir. CHP devrinde meclise getirilen 163. maddenin DP döneminde daha ağır fıkralar ilave edilerek tekrar ele alınmasını konu alan yazıda şöyle denilmektedir: “İktidara din hürriyeti, vicdan hürriyeti vadederek gelen DP iktidarının bazı ateistleri, el çabukluğu ile CHP’sine rahmet okutacak gayrı laik, gayri İslami, gayri insani, gayri vicdani –ne kadar gayri varsa- olan bu kanunu daha da ağırlaştırarak öne sürmüşlerdir. Bereket versin bu hareket Konya Milletvekili Fahri Ağaoğlu gibi bazı milletvekillerinin gözünden kaçmamış, birçok itirazlara sebep olmuş, bunun üzerine Menderes de dosyayı koltuğuna kıstırmış gitmiştir. İnşallah bir daha vicdanlara, imanlara, kutsi duygulara köstek vuran bu kanun geri gelmez. Tamamen ortadan kaldırılır. Demokrat Parti’yi kendi isteği ile iktidara getiren, Müslüman Türk milleti bunu istiyor, bunu bekliyor” (Serdengeçti, Mayıs-Haziran 1952: S.15-16, s.6). İktidara yönelik haklı eleştirilerle birlikte yapılan iyi icraatlar ise desteklenmektedir. Bunun en önemli göstergelerinden biri Serdengeçti imzalı “Yaşa Be Menderes!” yazısıdır. Yazıda, derginin diğer gazete ve dergiler gibi DP iktidarından hiçbir beklentisinin olmadığı net bir şekilde ortaya konulmuştur: “Şu satırları yazan adam, ilana ilanı aşk eden, senden, senin partinden, senin hükümetinden bir şeyler bekleyen adam değildir. Şimdiye kadar da hiçbir devlet adamı hakkında kendini bildi bileli bir satır methiye yazmış değildir. Onun için şu satırları herhangi bir menfaat kaygısına hamletmeyiniz. Bilakis sizin hükümetiniz de, sizin idareleriniz de mecmuamı toplattı. CHP’ye karşı ön saflarda çarpışan ben, bu davanın Serdengeçtisi olan ben, bu kavgayı herhangi bir menfaat saiki ile yapmadığım için neticede de bir şey beklemedim, beklemiyorum davama, davamıza hürmetten başka. Şu satırları da aynı düşünce, aynı duygu ile yazıyorum. Mukaddes davamızın yüzü suyu hürmetine yazıyorum. Sen Antalya nutkunda, sana inkılâp düşmanı diyenlere aynen şöyle demişsin: ‘Bu kanunlar acaba hangileridir ve tavizler hangi tavizlerdir? Galiba ezanın Türkçe ve Arapça okunmasını ve vicdan hürriyeti üzerinde yapılan baskının kaldırılmasını kast ediyorlar. Eğer inkılâp kanunları bugüne kadar halk tarafından benimsenmemişse, jandarma zoru ile yürütülecekse, millî vicdanın hilafına olan bu kanunları kaldırmak demokratik bir idarenin başta gelen vazifesi olmak icap eder. Hakiki inkılâp Türkiye’de şimdi oluyor. Bir milletin rüştünü ispat etmek için yaptığı hareket hakiki inkılâptır. İnsanları sürü olmaktan kurtaran idareyi kurmaktayız. Demokrasiyi, halk hâkimiyetini hakiki inkılabı şimdi yapmaktayız.’ Bunu duyduğum zaman içimden gayri ihtiyari ‘Yaşa be Menderes!’ diye bağırdım. Aynı his, aynı duygularla, içimden geldiği gibi şu yazıyı yazıyorum. Yaşa be Menderes! Bu sözleri söylediğin için yaşa… Dilin, elin, ayağın dert görmesin. Yaşa! Bizden oldukça ‘sağ’ oldukça yaşa. ‘Arkadaşlar, bu millet sağcılıktan zarar görmemiştir, sağla sol bir arada harman edilemez’ dediğin için yaşa… Daima sağ kalasın, sağ olasın! Bu millet, aksi ve kötüye solak demiştir. Bu din, İslam dini hayra sağ, şerre sol demiştir. Sen bu sözlerinle, bu milletin yıllarca beklediği, rüyasında bile görse inanası gelmeyeceği ilk ve tek başvekilsin. Varsın Cahit ‘Ulus’ta, ‘Türkiye’nin Müslüman Başvekili’ diye senin bu vasfınla alay ededursun. Varsın babıadinin kiralık ağızları, nikahsız kalemleri senin her birisi bir şaheser olan nutuklarına ‘Menderes gene attı tuttu’ desinler. Evet sen onlara atıyorsun, bizi tutuyorsun. Biz ki milletiz. Bu memleketin hakiki sahipleriyiz. Seni başımıza geçiren de biziz. Onlar, basma kağıt tüccarları, onlar demokrasiyi gazete satmak için tutuyorlar. Köhnemiş adamları, yıpranmış kuvvetleri, yalama olmuş, içi geçmiş herifleri, sırf muhalefet olsun diye tutuyorlar. Onlar sana ne kadar yüklenirlerse yüklensinler, dayan sevgili Müslüman Başbakanımız dayan. Evvela Allah’a, sonra Allah-Millet-Vatan yolunda yürüyen bizlere dayan, millete dayan. Maişetlerini gazetelerine attıkları yalancı ve yabancı manşetlerle temin eden, bu vefasız, bu vurguncu, bu fırsatçılara yüz verme. Sen İttihat ve Terakki artıklarından, sen Makedonya çetesinden değilsin. Sen bizdensin, bizim toprağımızdan, bizim hamurumuzdan. Sen Aydınoğullarının torunu, Selanik dönmelerinin sözüne bakma. Sen bize bak. Anadolu çocuklarına bak. Bahtsız Anadolu’ya bak” (Serdengeçti, Mayıs-Haziran 1952: S.15-16, s.25). Yazının devamında ise yine Menderes’e uyarılarda bulunulmuştur. “Sakın ha, politika oyunu yapıyorum diye zikzak yapma. Zira halâ sana güvenemeyenler var. Menderes demek zikzak yapan, kıvrıntılar yapan, dirsek çeviren demekmiş. Kelimenin manâsı bu. Ege Bölgesindeki nehirler kıvrıla kıvrıla aktıkları için onlara Menderes demişler. Sen de böyle imişsin. Gördün mü Menderes gördün mü? Düşmanların senin için neler uyduruyorlar? İsminle nasıl oynuyorlar. Dirsek çevireceksen, onlara çevir, bizlere çevirme. Aslan Menderes! Varsınlar o teresler sana ne derlerse desinler. Bu millet seni bir tuttu mu yaşadın gitti. Bu millet tuttuğunu atmaz. Bu milleti tutan batmaz aziz Başvekil! Sen bu milleti tuttukça bu millet seni başında taşır. Tekrar ediyorum; sen politika canbazlarının, sen basma kağıt tüccarlarının, sen dönmelerin, sen iki yüzlü, üç yüzlülerin hezeyanlarına, tehditlerine kulak asma. Sen bize bak bize… Allah tuttuğun hayırlı işlerde sana yardım etsin. Bir kelime ile: Varol, sağol!” (Serdengeçti, Mayıs-Haziran 1952: S.15-16, s.25). Milletin düşüncelerinin tercümanı olan Serdengeçti dergisinde, vatandaşın CHP’ye neden soğuk baktığı, DP’yi ise neden desteklediği de ele alınmıştır. “DP ve Halk Vicdanı” başlıklı yazıda milletin partilere yönelik düşüncelerine atıfta bulunularak, CHP’nin yanlışları ortaya konulmaktadır. Yazının devamında ise DP’nin son dönemdeki uygulamalarıyla CHP’ye benzediğine işaret edilerek uyarılara yer verilmiştir: “İşte Halk Partisi bunun için yıkıldı. İbret almalısınız ibret. Vicdanlardan baskıları kaldırdık diyen Menderes nerdesin! Millet evvel Allah sonra sana dayanıyor. Sana bakıyor. Göster kendini… Bu memlekette demokrasi ya vardır ya yoktur. Bunun ikisinin ortası olamaz. Biz olduğuna kaniiz. Bekliyoruz. Yüzümüzü kara çıkarma” (Serdengeçti: S.19-20, s.13). Derginin 19-20 ortak sayısında ayrıca “Yaşasın Demokrasi” yazısında Serdengeçti’nin 17. sayısında yayınlanan “Ayasofya” başlıklı yazıdan dolayı milli mukavemeti kırmaktan derginin askeri mahkemeye verildiği okuyuculara duyurularak, DP hükümetine CHP’nin yolunda olduğu yönünde uyarılara devam edilmiştir. “Biz CHP devrinde bile –tabutluklar faslı müstesna bu yazdığımız yazılardan değildi- askeri mahkemeye verilmedik. O kadar sert, taaruzi ifadeler kullandığımız halde… Türkiye’de 50-60 bin, bütün besleme neşriyatın hepsinden çok okuyucusu olan, yeni nizamı şiddetle, menfaatsiz, adeta delicesine müdafaa eden CHP devrinde hapishanelerden hapishanelere sürülen, bir adamın DP zamanında da mütemadiyen hırpalanması, askeri mahkemelere verilmesi hayra alamet değil. İktidar bastığı dalı farkında olmadan kesiyor. Yahut kesenleri görmüyor. Balta, herhalde mesul mevkide bulunan, itimat ettiğimiz devlet adamlarının elinde değil. Milletin menfaatini, hürriyetini baltalayanların elinde. Önümüzdeki günlerde cereyan edecek hadiseler bize darbenin nereden geldiğini gösterecek” (Serdengeçti, Ekim-Kasım 1952: S.19-20, s.15). Derginin “Gülünç Hakikatler” mizah bölümünde de iktidar ve siyasi partilerle ilgili yazılara yer verilmiştir. Bu yazılar daha çok mizahi bir dille yazılarak, okuyucuya mesaj farklı bir şekilde verilmiştir. “Partiler Arasında Siyasi Hava Raporu DP: Demokrat Parti, yüksek tazyik merkezinin tesiri altında olup, rüzgarlar parti grubundan hızla esmekte, ortalığı kaplayan Adnanüs Menderesüs bulutlarını dağıtmaktadır. Görüş mesafesi gittikçe genişlemekte, hararet sıfırın üstünde 40-41 derecededir. CHP: Kuzeyde teşekkül eden alçak basınç merkezinin etkisi altında olup muhtelif istikametten esen rüzgarlar, bu partiye hakim olan İnadüs İhtirasüs ve Sağırüs bulutlarını dağıtamamıştır. Görüş mesafesi 6-7 yıl evvel ne ise odur. Hararet derecesi gayet düşük olup her şey donmuş kalmıştır. CMP: Batıdan gelen alçak tazyikin tesiri altında olup, rüzgarlar ölüm fırtınaları halinde esmekte, partinin güzide elemanlarını öteki dünyaya götürmektedir. Hararet çok yüksek, görüş mesafesi Osman Bölükbaşı uzunluğundadır. TKP: Köylü partisi hiçbir tazyikin tesiri altında değildir. Rüzgarlar bir kağnı yavaşlığı ile esmekte, görüş mesafesi övendire uzunluğundadır. Hararet normaldir. Hür P: Ne taraftan tazyik göreceği henüz belli olmayan bu partide rüzgarlar her istikametten esmekte, hararet gah inmekte, gah çıkmakta, yarının ise ne olacağı bilinmemektedir. Babıali canibinden esen rüzgarlar bu partinin yelkenlerini bir hayli şişirdi ise de, Anadolu canibinden şimdilik kuvvetli bir hareket görünmemektedir. Bakalım bu parti belini ne zaman doğrultur. Hava-Cıva Rasathanesinden” (Serdengeçti: S.21, s.14). Serdengeçti dergisinin ilerleyen sayılarıyla birlikte DP iktidarına yönelik eleştirilerin arttığı da gözlenmektedir. “Temel Atma-Çamur Atma Merasimi” başlıklı yazıda DP’nin her açılışta muhalefet partisi CHP’ye yüklenmesine yer verilerek, bunun yanında DP’nin ortaya koyduğu diğer yanlış uygulamalara da atıfta bulunularak bunların yanlış olduğu vurgulanmıştır: “Gel gelelim bunların da çok kötü adetleri var. Mesela bir fabrikanın açılış merasimindeyiz. Menderes’in konuşmaya ‘niyeti yoktur’ söze böyle başlar. Amma bir başladı mı, aman Yarabbi! Temel atma merasimi döner çamur atma merasimine. Verir veriştirir… DP’lilerin diğer bir hatası da, Meclis’te bir CHP’li konuşmaya başlayınca onu susturup, ‘1950’den önce memleket ne halde idi. Siz neler neler yapmadınız’ tutturmalarıdır… Türkiye’de demokrasiyi geliştirmek istiyorsak, temel atma merasimlerini çamur atma merasimine çevirmeyelim. Kötülükle, hatada ısrar ve inat etmeyelim, yarışa çıkmayalım. Geniş olalım, unutalım, onların yaptığı hataları yapmayalım” (Serdengeçti: S.22, s.14). Dergide DP iktidarı yanlış uygulamaları yüzünden eleştirilse de doğru icraatlar da desteklenmektedir. “Mabetsiz Şehir Mabede Kavuşuyor” başlıklı yazıda DP Genel Başkanı ve Başbakan Adnan Menderes’in Ankara Yenişehir’e bir cami yaptıracağı haber verilerek, bundan övgüyle bahsedilmektedir (Serdengeçti: S.23, s.3). Ayrıca DP’nin CHP’ye oranla din ve vicdan hürriyeti konusunda kıyaslanamayacak kadar ileride olduğu da vurgulanmaktadır Serdengeçti dergisinde siyasi olayların değerlendirilmesinde iktidar eleştirilirken, muhalefetin haklılığı da ortaya konulmaktadır. Bunun en önemli örneklerinden bir tanesi 1957 seçimlerinin öne alınmasıyla ilgili olarak yapılan değerlendirmedir. Bu yazıda DP iktidarının haksız olduğu, CHP muhalefetinin bu hususta haklı olduğu belirtilmektedir. Bu değerlendirmelerden de görüleceği üzere dergi, siyaset konusunda doğru olanı yapmaktadır (Serdengeçti: S.26, s.3). Dergide siyaset konusunda dikkat çeken en önemli yazılardan biri “İktidar ve Muhalefet” yazısıdır. Bu yazıda son dönemde DP’nin uygulamaları yüzünden halkın CHP’ye ilgi göstermeye başladığına işaret edilmektedir. Buna örnek olarak da Osman Yüksel başından geçen bir olayı göstermektedir. “Konya’dan Ankara’ya gelirken yolda büyük bir kalabalığa rastlamıştır. İsmet Paşa’nın Konya’ya gelecek olmasından bu kalabalık toplanmıştır. Bizi kurtar diye slogan atmaları üzerine kendi kendime düşündüm. Kurtulacak olan hangi memleket hangi millettir? Memleket düşman istilasında mıydı? Acaba bu işte iktidarın hiç mi kabahati yoktu? O gösteri kanunları, o el sıkmaya bile müsaade etmeyen, milletle muhalefetin arasına dipçik ve jandarmayı sokan kanunlar ne oluyordu. Bunlar eserine güvenen, doğru yolda yürüdüğüne inanan bir iktidarın yapacağı şeyler miydi? Neyi men edersen halk ona ve oraya hücum eder. Halk Partisi gibi kırk yerinde kırk mum yanan mazinin bütün şaibelerini, kirlerini üzerinde toplayan, bu yüzden halk tarafından alaşağı edilen bir partiyi, kanunlar çıkararak, zalimi mazlum mevkiine düşürüp tekrar iadeyi itibar etmelerine imkan veren kim?... Bir çok göze görünür büyük iler yapan bu iktidar, birçok da görünmez, küçük fakat aldığı beddua bakımından büyük işler yapmıştır. Bunlar arasında Milliyetçiler Derneği faciası, Malatya faciası unutulur şeylerden değil… Haddimiz olmayarak Demokrat Parti iktidarına şunu tavsiye ederiz: Boş yere kendinizi ve iktidarınızı korumak için mütemadiyen kanunlar çıkarmaktan vazgeçiniz. Kendi kendinizi kanunla korunacak hale getirmeyiniz… Kendi hatalarınızla bu adamları, Türk milletinin başına tekrar musallat etmeyiniz. Bırakınız kucaklansınlar. Bırakınız isterlerse boğsunlar. Siz menettikçe onlar işi azıtacak, hürriyet yok, adalet yok, müsavat yok diye bas bas bağıracaklar” (Serdengeçti, Ocak 1959: S.28, s.3-4).
300 syf.
·
9/10 puan
Reidgotaland,Viking Tanrılarının yaşadığı hayatı savaş ve eğlenceden ibaret olduğunu düşündüğü binlerce Viking'in bulunduğu yerdi. Yetişkin bir Viking erkeği ve savaşçı kadınları kralları için ömürleri kılıç ve balta sallayarak geçmektedir. Kral Heidrek ,Kral Höfund ve eşi kadın savaşçı Hervor'un çocukları olarak dünyaya gelmiştir. Mizaç olarak annesine benzemektedir onun gibi korkusuz, saldırgan, mizacı sert bir kişiliktir. Kral Heidrek'in babası cüceler tarafindan yapılmış (tabiiki onunda bir hikayesi kitapta var)efsunlu kılıç Tyrfing 'e sahiptir. Büyülü ve efsunlu kılıç, Heidrek'i etkisi altına alacağı gibi tarihte babası ve dedesinide aynı şekilde büyülemiştir. Tyrfing hem bir aile yadigarı hem de bir aile laneti olmuştur. Fakat Tyrfing'e sahip olma hevesi,bu laneti kabullenmelerini bastırıyordu. Gestumbilindi Iskandinavya da baskı ve güç çatışmaları arasında kalmış bir toplulukta yaşıyordu. Heidrek vergileri gün geçtikçe Gestumbilindi ve komşularını güç duruma sokmuştur. Kral Heidrek vergi verenleri ayağına çağırmıştır. Gestumbilindi ve aralarında kadın savaşçınında bulunduğu köylüleriyle Heidrek'e vergilerini vermek için ellerinde ne varsa yüklenip zorlu bir yolculuğa çıkarlar, bu yolculuğun sonunda ne olacak Gestumbilindi Heidrek ve lanetli kılıçın sonunu getirecekmi... Akıcı diliyle yazılmış fantastik,mitoloji kadim destan geleneğinden alınmış Viking Destanı okumak isteyenlere tereddütsüz tavsiye edebileceğim güzel bir kitap ....
Gestumblindi
9.0/10 · 5 okunma
·
360 syf.
·
Beğendi
·
8/10 puan
Hakan Günday - AZ İncelemesi
-BAŞTAN SONA SPOILER KOKAN BİR İNCELEMEDİR- Arkasını okumadığınızda belki sizi şaşırtabilecek bir kitap bu. Ama arkasında olayın en son varacağı noktayı alenen belirttiği için, sizi dumura uğratma oranı biraz düşüyor. Yine de kitabın isminin aslında ‘’Az’’ değil de a ve z harflerinin yanyana gelmesi olduğu veya en azından öyle olması ihtimali beni oldukça düşünmeye sevketmişti. Ufak bir alıntıyla başlayalım o zaman. ‘’Sen de fark ettin mi? Az dediğin, küçücük bir kelime. Sadece A ve Z. Sadece iki harf. Ama aralarında koca bir alfabe var. O alfabeyle yazılmış onbinlerce kelime ve yüzbinlerce cümle var. Sana söylemek isteyip de yazamadığım sözler bile o iki harfin arasında. Biri başlangıç, diğeri son. Ama sanki birbirleri için yaratılmışlar. Yan yana gelip de birlikte okunmak için. Aralarındaki her harfi teker teker aşıp birbirlerine kavuşmuş gibiler. Senin ve benim gibi…’’ Kitabın kapağını açtığımızda Nevzat Çelik karşılıyor bizi. Yok hayır önsöz yazmamış. Kitap kendisine ithaf olunmuş ve ‘’İtirazın İki Şartı’’ adlı şiirinden bir alıntı geliyor ithaf ilanının ardından. Kitabın neden Nevzat Çelik’e ithaf olunduğu hakkında bir röportajda Hakan Günday, üç nedende açıklıyor. İlk nedeni, Kinyas ve Kayra’yı basmayı kabul eden insan olması. Yazar, bunun her şeyin başlangıcı olduğunu belirtiyor. Diğer neden, Hakan Günday’ın çok büyük bir Nevzat Çelik hayranı olması ve son neden ise kitabın adının ‘’Az’’ olmasından dolayı, en başta verilen alıntı da ‘’çok olmadığımız kesin…’’ Sonrasında ise üç yüz küsür sayfa boyunca nefes almadan okuyacağınız bir roman. Romanı üç parçada incelememiz tahlilini kolaylaştıracaktır. İlk parçamız, ilk karakterimiz olan Derdâ. Romanın başında 11 yaşında olan karakterimiz, romanın ilk olayının da aynı zamanda başkahramanı. Kendi hemşehrisi birinin ölümünde kendince tamamen suçlu olan küçük kız, bu olay üzerine annesi tarafından kaldığı yatılı okulundan alınır ve bir tarikata satılır. Annesi böyle yaparak hem kızının iyiliğini düşündüğüne inandırır kendini, hem de kendi hayatını devam ettirecek kadar paraya sahip olur. Ve asıl macera da bundan sonra başlar. Derdâ, evlendiği kişi ve tarikatla beraber Londra’ya gider. Bu tarikatın bir kısmı bir suç örgütüdür aynı zamanda ve İngiliz İstihbaratı tarafından da harıl harıl çökertilmeye çalışmaktadır. Derdâ, bu şehirde bir apartman dairesine hapsedilir ve beş yıl boyunca o daireden aşağı inmemiştir. Sadece karşı komşusuna gider arada bir, o da bir erkektir ve bu görüşmeyi de gizli yaparlar. Karşı komşusuna para karşılığı işkence yapar ve yazar bunları anlattığı esnada mazoşizmi günlük hayatla efsane bir şekilde bağlamış, içimize işletmiştir. Karşı komşusu Stanley, bu işkenceleri bir arkadaşına anlatmıştır. Bu arkadaşının adı Mitch’dir ve Mitch, bu işkenceleri, uygunsuz filmler haline getirip şehrin her yanında izletir. Yaklaşık 4000 dolar para kazanmıştır Mitch ve Stanley ve onun 500 dolarını Derdâ’ya verirler. Derdânın ise harcayacağı bir yer yok gibi görünse de kendisi kaçma planları yapmaktadır. Bunun için dil öğrenmeye çalışır ve birkaç yüz kelime öğrendikten sonra bir gün evden kaçar. Evden kaçtığında denk geldiği ilk kişi, onu beş yıl önce İngiltere’ye alan gümrük memurudur ve bir süre onunla yaşarlar. Derdânın karşı komşusu Stanley ise bu gümrük memurunun oğludur. Daha sonra Stanley ile Derdâ, bu evden kaçarlar. Stanley bir eroin bağımlısıdır ve Derdâ’yı da bu yola sürükler. Para için yapmayacağı şey yoktur ve elli iki erkekle bir uygunsuz film bile çekmiştir Derdâ, uyuşturucu madde parası için. Sonra Derdâ, eroin satıcısı Kara T. ile tanışır. Kara T. , Derdâ’nın yatılı okuldayken ölümüne sebep olduğu kızın abisidir ve Derdâ onun başına felaket getireceğini anlar. Bir gün Kara T. ‘ye çalışmayı kabul eder Derdâ ve ilk teslimatını babasına, yani tarikattan olan babasına yapmaya gider ama bundan habersizdir. Tam bu esnada bir polis baskını olur eve ve baskında ele geçirilen Derdâ’ya MI5 yani İngiliz İstihbaratı tarafından işbirliği teklifi gelir. Teklifi kabul eder, sonrasında da uyuşturucu kliniğine yatıp tedavi olur. Orada kendisine refakat eden hastabakıcı ile fazla yakınlaşır, hastabakıcı kadın Derdâ’yı nüfusuna alır. Derdâ, bir üniversiteye gider ve edebiyat bölümünü başarı ile bitirir. Kitabın ilk bölümünün sonu böyle biter. İkinci bölümde ise Derda adlı bir karakter karşılar bizi. Bir mezarlık çocuğudur. Evi mezarlıktadır. Derda bir erkek çocuğudur ve Derdâ gibi o da on bir yaşında başlar romana. Derda’nın babası cezaevindedir ve yurda gönderilmesinin önündeki tek engel hayattaki annesidir. Ama annesi vefat ettiğinde Derda, onu alıp yurda götüreceklerini anlamıştır. Fakat annesinin ölüsünü tek başına götüremeyeceğini anlayınca, bir balta ile annesinin cesedini parçalara ayırır, öyle gömer. Yazar, buralarda bu elim olayı bütün iğrençliği ile gözümüzün önüne serer ve açıkçası ben okurken sahnenin içinde kayboldum. Bu arada Derda, geçimini mezarlığa gelen mefta yakınlarından aldığı parayla sürdürmektedir ama yaşı büyüdüğünde artık bu işten ekmek çıkaramayacağını anlar ve korsan kitap basılan bir matbaada taşıma işine girer. Bir gün kitap götürdüğü işportaların birinde Oğuz Atay’ın Tutunamayanlar kitabına rastlar ve işporta sahibinden kendisine okumayı öğretmesini ister. Sonra okumayı öğrenip kitabı okur, ardından başka birkaç kitabını daha. Ve kendisi Oğuz Atay’a inanılmaz ve görünmeyen bir bağla bağlanır. Onun değerini bilmediklerinden dolayı öldüğünü söyler Oğuz Atay’ın. Ve ona yaşadığı dönemde değer vermediğini düşündüğü kişilerin toplandığı bir yere gider, Beyoğlu’nda bir meyhanedir burası. Burada silahlı bir saldırı yapar Derda ve bir gazeteciyi Oğuz Atay’a hakettiği değeri vermediği gerekçesiyle öldürür. 24 sene hapse mahkum olur. Hapisten çıkmasına yakın günlerde ise Derdâ’nın elli iki erkekle çekilmiş uygunsuz filmini görür ve Derdâ’ya aşık olup mektup yazar. Hapisten çıktıktan sonra Derdâ’yı aramayı kendine görev bilmiştir Derda fakat hiç bilmediği birisi ona bu konuda yardım eder. Sonuçta bu ikilinin buluşması Oğuz Atay’ın mezarının önünde olur. Size kitabın bitişinden harika birkaç dize : Seksen yaşındaydı İkisi de. Birlikte olabilmek için kırk yıl, Birlikte ölebilmek için de Bir kırk yıl daha Yaşamışlardı. Kitap değerlendirmelerinde kitabı anlatmayı sevmezdim normalde ama o kadar sarsıldım ki bunda, size de anlatmak istedim. Belki okuyacaktınız, belki de hiç kitaptan haberiniz bile yoktu, ama size şunu diyebilirim ki daha anlatmadığım bir ton şey var ve Hakan Günday, her sayfada bin tane detay vermiş. Bunu da kitabın eksi, hatta en eksi yönü olarak söyleyebiliriz. En eksi diye bir şey yok sanırım ama siz idare edin. Kitapta çok fazla rastlantıya yer var, çoğunlukla günlük hayatta denk gelemeyeceğimiz kadar çok rastlantı hem de. Onun dışında yazarın anlatım dili, gereksiz betimlemelerden kaçınması ve sürükleyici bir kitap olması çok iyi. Benim şahsi kanaatime göre dört dörtlük bir yeraltı edebiyatı ürünü, tüm unsurlarıyla ve aykırılığıyla. Her ne kadar sonu iyi bitse de içimizin burukluğula, beş üzerinden dörtlük, buram buram Oğuz Atay kokan bir Türk edebiyatı romanı…
Az
8.7/10 · 16,1bin okunma
Reklam
Bir kitap, zihnimizdeki donmuş fikirleri paramparça eden bir balta gibi olmalıdır.
Reklam
2
418
4.177 öğeden 1 ile 15 arasındakiler gösteriliyor.
©2022 · 1000Kitap Web Uygulaması · 2.26.42