• 272 syf.
    ·Beğendi·8/10
    “Yayinlandigi dönemde izleyicisini ekrana kitleyen #leylailemecnun diyordu; #mecnun , #ismailabi , #yavuzhirsiz , #babaiskender ve #erdalbakkal yeni bir macera pesine dusuyor.” “O geminin gelecegine ilk günkü gibi inananlarin, sevdigi kizin gözlerinin icine bakarak SENI SEVIYORUM diyemeyenlerin, kendi çölünde kaybolanlarin hikayesi Leyla ile Mecnun...” diyordu #kapakyazisi -nda... #burakaksak kalemiyle gelmisti, eee okumadan olmazdi. Zaten Nisan2018 de cikan #kitap ; 2018’in Mayis ayinda 9.baskisini yapmisti. Gec bile kalmistim... Diziyi ister izleyin, ister izlememis olun; bu farkli bir hikaye, fakli hir yolculuk diyordu Burak abi.. Ben diziyi sadece karakterleri bilecek kadar (birkac bölüm ve parca parca) izlemis birisiyim. Pakize karakteri disinda bircok karakter canlandi gozumde.. Karakterleri azda olsa biliyor olmak biraz avantaj tabi; ismail abinin “Hooop” demesi, Erdal Bakkalin sinsice yaklasmasi kafada oturuyor. Eglendirici bir kitap ama kuzen #Selçukaydemir’in #mahalledenarkadaşlar ve #lisedenarkadaşlar kitaplari kadar degil. Bu dedigimi yanlis anlamayin (malum ülke olarak yanlis anlamaya cok yatkiniz - kitap okuyanlar bile ); Bu kitapta öyle cümleler varki satir aralarinda, cok acitiyor. Hayatin icinden, yasanilan aci anlar. Bu anlar öyle cümlelere dökülmüs ki; ic parcaliyor. Hele hele bu bölümleri kitapta gecen #Moğollar grubunun #PulluTepe sarkisi fondayken okursaniz; vay halinizee... Salya sümük aglarsiniz... Kitapta öyle bir bölüm varki; galiba devami gelecek.. Erdal Bakkal’in hikayesi yolda gibi, belki devaminda ismail abi’nin hikayeside gelir. Yani anlayacaginiz (buyuk ihtimalle - insAllah öyledir) yeni hikayeler yolda... (Yup piiiii) #yavuzhırsız ve ismail abi’nin #ogemihikayesi üzdü. Ama Baba iskender’in oglu (Mecnun) icin yaptiklari ve ogluna tavirlari, sakalari muhtesemdi. Ister diziyi izlemis olun, ister izlememis; ama mutlaka bu kitabi ve bu kuzenleri tanima firsatini kacirmayin. Pisman olmayacaksiniz...
  • 150 syf.
    ·Beğendi·10/10
    Hayata dokunuşlar var bu kitapta; acıların, hataların kibarca yüzümüze vuruluşu var. Deneme diye okurken bazen şiire bürünüyor önümüzdeki satırlar bazen hikayeye. Bazen de işte bu benim diyorsun. Bisiklet dersleri mesela. İşte bu bendim, babamın ağaca dayadığı bisiklet bekliyordu beni de. Tentürdiyotu annem değil ama komşu teyze basardı yaralarıma. Rüzgarla yarışırdım ben de. Bisiklet sürmeyi öğretirken desteği yavaş yavaş azaltıp, bırakmayacağım diye söz verdim ama tutamadığım zamanlar oldu benim de. Fakat başka türlü öğrenemezdi bisiklet sürmeyi. Bisiklette denge kurmayı öğrenirken aslında hayata tutunmayı öğreniyorsun diyor yazarımız. Boşluğa terkedilen ellerde değil nereye tutunacağını bilen ellerde diyordu özgürlük.
    Çocuk dizlerindeki yaraların kabukları, serçelere dönüşüp uçuyor satırlarda. Çocuklar sevdikleri, göstermeye bayıldıkları yaralarını büyüdükçe gizlemeyi öğreniyorlar. Ne acı! Bizi en çok yaralayan, evet asılsız mazeretler, tutulmayan sözler, sergilediğimiz ya da gizlediğimiz hislerimiz ama en çok yaralayan yalandır diyor yazarımız. İsyanı yalanın çoğalması ve normalleşmesine. Ne yazık ki her üç dakikada bir yalan söylüyormuş insan.
    Kahin ve kadını okurken bazen şiir bazen hikaye okuyorsunuz. Haber: Mona Lisa’nın iskeleti bulunmuş. Sergileyecekler onu. Resim yapılırken kahin kulağına fısıldıyor Mona Lisa’nın. Öfkelenip terkediyor, tablo yarım kalıyor. İskelet Louvre müzesindeki kalabalığa karışıyor. O benim diyecekti ressamlara oysa. Merak ettiğiniz tebessümün sırrı şu. Bir dilenci sanıp kemikten ellerine para koymasalardı eğer. İnsan da giyinik iskelet olduğunu unutmasa korkmazdı filmdekilerden. Kendiyle dalga geçer gibi anahtarlık küllükler yapmazdı iskeletten.
    Keyifle okunacak, altı çizilecek çok şey var bu kitapta. Özgün benzetmeler de.
    Ben de limonlu çayı çok severim. Ama sarı sandallar gibi bırakmadım hiç ince dilimleri kıpkırmızı sulara.
    Severek okuduğum bir kitaptı. Umarım siz de seversiniz.
  • 160 syf.
    KARAKTER TABLOSU:
    https://i.imgyukle.com/2020/01/21/V3M0NR.jpg

    Kitabı kütüphaneden aldığım için elimde daha fazla hatırası olmasını istedim. Zira unuttuğumda yahut özlem duyduğumda, istediğim zaman, açıp da sayfalarını, karıştırıp, göz atamayacaktım.
    Oysa bu kitabı unutmayı hiç istemedim, bu nedenle benim için ne kadar zor da olsa, uzunca alıntıları not ettim arşivime (yani buraya). Toplamda elli sekiz alıntı paylaşmışım, öldüm! Kitabın yarısına gelmeden evvel pes etmiştim bile artık not almamak konusunda, fakat sonrasında, biriktirdikten ve bitirdikten sonra kaydetme kararı aldım.

    Kitabın bitmesine son beş sayfa kala ara vermek durumunda kaldığımda, etrafıma boş boş, leyla leyla gülümsediğimi hatırlıyorum. Öylesine, kendi kendime, manasızca, biraz da yorgun.
    Yorgundum çünkü kitabın dili ağır, eski kelimeler pek fazla, bununla beraber cümleler çok uzun. İpin ucunu kaçırmadan, dikkatle okumak gerekiyor. Bazı cümlelerin sonuna geldiğimde başını unuttuğum ve tekrardan okuduğum oldu mesela.

    Kitabın bir başka zorluğu ise, karakterler üzerinden yapılan zaman sıçrayışları.
    Yaşlı bir adamın (Behçet Bey'in), yetmiş beşli yaşamından bir kesitle başlayıp, çocukluğuna kadar giden, hayatına temas etmiş insanlara değinmekle birlikte, bu çocukluğun ötesindeki/geçmişindeki yaşamlara doğru yola çıkan bir hikâye sizi alıp götürüyor. Hikâye hem yukarıya, yani geçmişe doğru çıkıyor, hem de yanlara doğru yatay bir şekilde ilerliyor.
    Ve aslında söz konusu olan, tek bir hikâye değil. Dikey ve yatay düzlemde uzanan bir zaman diliminin insanlarının, kendi hikâyelerini konu ediniyor.
    Sanki yazar, bir hikâye kitabında farklı insanlara yer vermektense, aynı romanın içerisinde, birbiriyle bağlantısı olan insanların, birbirinden bağımsız hikâyelerini ortaya koymak istemiş gibi.

    Kitap hakkında okuduğum yorumlarda, kitabın bir konusunun, belirli bir olayının olmadığı, daha ziyade karakter analizleri üzerine kurulu olduğu düşüncelerine rastladım. Konu ve olay olmadığı görüşüne katılmamakla beraber karakter analizi kısmına katılıyorum. Zira, okuduğumuz hikâye kitaplarında olaylar özet olarak anlatılır, bu kitapta da karakter sayısı fazla olduğu için yaşantıları daha çok bir özet şeklinde ele alınmış. Bununla beraber karakter analizleri ön plana çıkmıştır.

    Okurken, geçmiş zaman ve şimdiki zaman arasındaki ve yatay düzlemdeki gidiş gelişler okuyucunun kafasını karıştırabilir, ve kim kimin çocuğuydu karmaşası ortaya çıkabilir. Zira sonlara doğru bu kafa karışıklığını ben yaşadım. Ve bir kenara bazı kişiler arasındaki bağlantıyı çizmek durumunda kaldım, böylelikle zihnimdeki yerleri daha sağlam oldu. Kitabı bitirdikten ertesi gün de bunları temize geçirdim.

    Karakterlerde genel olarak dikkatimi çeken şey; dış görünüşü pek iyi olmayan, yahut ruhen hassasiyeti fazla olan, kırılgan, yahut da maddi açıdan sıkıntısı olan, yahut da statü bakımından iyi bir konumda olmayan kimselerin; zamanla çok çalışıp, azmedip, kendine yönelik ilgi alanlarını fark etmeleri, kendi potansiyellerini geliştirmeleri; ve bir yöndeki eksikliklerini, başka bir yöndeki başarılarıyla tamamlamaya çalışmaları oldu.

    SPOİLER
    Psikolojik açıdan yorumlamak gerekirse, Adler'in savunduğu; insanın var olan aşağılık duygusuna karşın üstünlük çabasıyla girişmiş olduğu eylemler bütünün, kendine has bir yaşam stili oluşturması üzerindeki etkisi ortaya çıkmaktadır. Tam da Adler'in bahsettiği; fiziken zayıf (insanların cılız diye tabir ettiği), kısa boylu ve antipatik (çirkin) bir adam olarak Behçet Bey çıkıyor karşımıza. Fakat onu insanlar arasında asıl çekilmez kılanı, sahip olduğu yumaşak mizacı. Babası İsmail Molla bile, oğlunun daha sert, atılgan, maceraperest, kadınlarla gönül eğlendirmesini bilen biri olmayışı hasebiyle oğlundan utanç duymaktadır.

    Behçet Bey, annesi ve dadısıyla beraber, harem içerisinde büyümüş, kadınlara has ahlaki düşünceleri ve nezaket biçimini benimsemiştir daha ziyade. Kitap ciltlemek, saat tamir etmek gibi uç/enteresan hobileri vardır. Detaycı bir kişiliğe sahiptir, uzun uzun açıklamalarda bulunan, çalışkan, girişimci özelliklere sahiptir. Bulduğu her fırsatta babasına duyduğu sevgiyi göstermeye ve hissettirmeye çalışır. Bir süre sonra babası da yavaş yavaş oğlunu anlamaya, tanımaya başlar. Vicdanının sesini duysa da artık, yine de oğlunun hassas mizacından utanmaktan vazgeçemez. Fakat Behçet Bey, eğitim hayatını üst üste birinciliklerle tamamlamış, iş hayatında da yaptığı kusursuz görevlerle peş peşe rütbeler atlamasını başarmış bir insandır. Yine de, tüm bunlara rağmen, "beklediği şekilde" bir takdiri göremez.

    Bu minvalde iki örnek daha karşımıza çıkmaktadır. Biri Sabri Hoca, diğeri Agop Efendi.

    Sabri Hoca da, hayatı boyunca unutulan, silik bir karakter olmuştur. Devrinin her türden politik vakasına, en ön saflarda katılan bir ihtilalci olmasına rağmen.
    Babası tarafından terk edilmiştir, ve yanına alınacağına ilişkin söze rağmen; unutulmuştur. Ardından annesi tekrar evlenip birkaç çocuk daha doğurmuş, ve ilk çocuğuyla eskisi kadar ilgilenememiştir. Bunda bir yandan, kendisini terk eden adamın çocuğu olması durumu da etkili olmuştur.
    Adler'in ilk çocuklar için kullandığı "tahtını yitirmiş kral" benzetmesini de yapabiliriz bir yandan. Fakat tacının ve tahtının hiçbir tesirini zaten görememiş bir çocuk olduğunu da unutmamak gerekir.

    Sabri Bey de çocukluğunu daha çok kayıkçıların yanında gönüllü olarak çalışarak geçirmiş, fakat orada da kimse tarafından ne ilgi ne de bir destek görmüştür. Onca yardımına ve çalışmasına karşılık, yemeklerini yerken kayıkçıların aklına onun da karnının aç olabileceği hiç gelmemiştir mesela (zamanında, daha çok yemek bittikten sonra hatırlanır). Bunun dışında mahallenin mektuplarını yazmak gibi bir görev de edinir kendine, fakat elbette ki bu da hiçbir karşılık alınmadan yapılan bir görev olmuştur onun için. İnsanlar bir teşekkürü bile çok görürken, görevindeki birtakım gecikmeler sonucunda da öfkesini esirgememiştir ondan.

    Fakat medreseye girdikten sonra, birtakım "hürriyet" konulu düşünce dünyasının içerisinde ve çeşitli kavga ortamlarının arasında bulmuştur kendisini. Ve bu kavgaların birinde sağ kulağının üzerine almış olduğu bir kesik darbesiyle kendini kanıtlamıştır.
    Zamanla; yenilikçi düşünceleriyle etrafında dinlenen, fikirlerine kulak verilen biri olmuş, bazı paşalarla bile irtibat kurar hale gelmiştir. Bir yandan rüştiyede hocalık yaparken diğer yandan da çeşitli ihtilal olaylarının içerisinde rol almıştır.
    Öyle ki, yarı sayılan, yarı unutulan/görünmeyen bir adam olmuştur.
    Küçüklüğünden itibaren ezilmiş ve unutulmuş olduğu gerçeğinin üzerine; medrese eğitimleriyle, edindiği hür düşünceler ve geliştirdiği felsefelerle gitmiştir.

    O da Behçet Bey gibi, yaşamda tutunmayı başarabilmesine rağmen, kısmen başarılı sayılabilecek mahiyette biri olmuştur.

    Agop Efendi'ye gelirsek; küçüklüğünde saf bir uşak iken zamanla maruz kaldığı sahtekârlıklar ve zulümler sonucunda, zekâsını kullanmayı öğrenebilmiş bir adam olur. Ve uşaklıktan, sarraflığa kadar uzanan uzun bir yolu kat eder. Yine bir başarı öyküsü...

    Yaşamdaki olumsuzlukların, yaşama tutunabilmek için körüklediği insanlar...

    Neresinden bakarsam bakayım, sürekli Adler'i görüyorum.

    Karakter haritasında verdiğim çoğu karakterin analizi detaylı şekilde yapılmıştır kitapta. Kahramanların buruk başarıları benim gördüğüm ortak noktadır.

    Kitapta aşk ise, neredeyse hiç yoktur. Daha doğrusu olduğunun kokusu verilmiş, fakat görüntüsüne yer verilmemiştir.
    Okurken, karakterler arasında bir şeyler olduğunu sezinliyorsunuz, fakat olayların teferruatına değinmek yerine artık, yeni bir karakterin yaşam öyküsüne başlıyor yazar.

    Kitapta aşkın ön planda olmamasını sevdim, daha doğrusu, aşkın olmamasını sevdim. Zira, hayatımızın sanki ne kadar içerisinde görüyoruz ki aşkı? Hani nerede rastlıyoruz ona?
    Bir film repliği vardı, "Kim, sevdiğiyle evlenmiş ki, sen evlenesin?" diyordu.
    Tam olarak böyle; aşk, her yerde, dizilerde, filmlerde, romanlarda, hikâyelerde, masallarda; fakat gerçek hayatta yok. Gerçek hayatın içindeki kurmacaların içinde var yalnızca. Gerçekte bunca olmayıp da, sahtenin içinde en çok ona yer veriyoruz.
    Bu kitap aşka bu kadar yer vermemişti. Hayata benzeyen bu yönüyle daha çok sevdim bu kitabı.

    Son olarak belirtmeliyim ki; kitap Abdülhamit dönemini, tanzimat sonrasının etkilerini yansıtıyor. Dönemin politikalarına çeşitli felsefi bakış açılarıyla yaklaşılmış ve sorgulanmıştır. İstibdat (sıkı yönetim) ve karşısındaki hürriyet yanlısı düşünceler, şark meselesi, Abdülhamit taraftarları ve karşıtları, çeşitli ihtilaller, paşalar, konaklar, saraylar kendini göstermektedir.
  • 240 syf.
    ·1 günde·10/10
    Hasan Ali Toptaş'ın süslü cümlelere hiç ihtiyacı olmadı. Kitapta sevgisini tanımlarken bile Halil karakteri ile gayet sade ama bir o kadar kurulan süslü cümlelerden daha ağırdı
    "bir insan bir insanı ne kadar çok sevebilirse, işte o kadar çok sevmiştim."
    Ne kadar saf, ne kadar güzel...
    Yalansız, dolansız...

    Öncelikle kitaba başlarken isimden yola çıkarak biraz daha farklı bir roman beklerken okuduklarım karşısında küçük dilim tutuldu. İnanın okuduğum 3.kitabı yazarın ama hala şaşırmamayı beklerken nasıl şaşırıyorum anlamıyorum. İnanılmaz bir kalemi var Hasan abinin. Daha önce hiçbir kitabını okumadıysanız, başlamak için güzel bir eser ama ben yine de ilk önce gölgesizleri okumanızı tavsiye ediyorum. İkisi arasında seçim yapamam ama gölgesizleri ilk okumanızı tavsiye etmek isterim, niye ben de bilmiyorum...
    Hasan Ali Toptaş çok farklı bir yazar. Size boş öğütler, nasihatlar vermiyor; hikayesini anlatıp çekiliyor.
    Siz ne yapmak isterseniz onu yapıyor ve ne isterseniz onu düşünüyorsunuz.
    Kitabı okurken aklıma sık sık bir zamanlar okuduğum "kitle pskolojisi" kitabı aklıma geldi. Tekrar okumayı düşünüyorum açıkçası. Kitapta sık sık insanların nasıl kitleler halinde vahşi ve kötü olduğunu görüyoruz. Kitleden sıyrılmayı başaran ise amansız bir ölüme sürükleniyordu. Güçlü, güçsüzü eziyor; güç sürekli el değiştiriyordu.

    Kitap Bahriye'nin Güldiyar isimli kızını, babasına azık götürmesi için yola göndermesiyle başlıyor.
    Gönderirken de :
    - git, ama dikkatli ol tamam mı? Televizyon haberlerinde görüyorsun, her gün oğlan çocukları, kız çocukları kayboluyor. Sonra da tecavüze uğrayan bu körpecik çocukların parçalanıyor cesetleri bulunuyor sağda solda.
    Diye telkinde bulunuyor.
    Güldiyar eve döndüğünde ise taş ağlamaya başlıyor. Sürekli anmesinin sorduğu gibi kitap bitene kadar bizde sorup duruyoruz "Güldiyar ne yaşadı babasına giderken ? "
    Hasan Ali Toptaş bunu her kitabında yapardı ama bu sefer gerçekten sırf kız neden taş ağlıyor diye düşünmekten bir günde kitabı bitirdim.
    En başta Bahriye'nin verdiği öğütte mi gizli acaba diye de düşündüm ama hala tam olarak çözemedim.
    Zaten önemli olan Güldiyar ne yaşadı değil, sonrasında neler olduğu...
    İşte acı gerçekler oradan başladı.
    İnsanlar akın akın, Güldiyar taş ağlıyor diye eve gelmeye başladı ve acıyı mı izliyorlar, merak mı ediyorlar anlayamıyoruz...
    Güldiyar'a geçmiş olsun dahi demeden, hal hatır sormadan sadece karşısına geçip izliyorlardı. Bu durum bana biraz televizyon karşısında izlediğimiz olayları anımsattı. Bizler de her gün binlerce acıyı, olayı, yaşamı bu şekilde izlemiyor muyduk?
    Tabii bu izleme olayı sonradan birtakım kirli adamların işin içine girmesiyle para karşılığı olmaya başladı.
    Tam olarak burda kendimi sorguladım... Müge Anlı'da, haberlerde, Esra Erol' da kaç olayı izledim böyle, sırf zevkine, sırf ne olacak merakından! Kendime o kadar çok kızdım, o kadar çok kızdım ki!

    İnsanlar bir acıyı iyileştirmek, yardımcı olmak yerine artık sadece üstüne parasını, zamanını vere vere izliyordu. Sadece izliyordu. Duygusuzca, merhametsizce...
    Sadece tek bir yerde Güldiyar ve babasına yapılan bu işkenceye karşı çıkan biri vardı, Halit. O saf sevgisinin kurbanı olan, Halit şöyle diyordu :
    - Ben kötülük edenle kötülüğe maruz kalana aynı yüz ifadesiyle bakamam, her ikisine de gülümseyemem diyorum size. Bunu yaparsam da o zaman kendi yüzüme bakamam diyorum. "
    Yine de anlamıyor insanlar onu." "Ben seni anladıysam ne olayım "diyor içlerinden biri ve anlamıyorlar. Oysa Halit açıklıyor bu yapılan zulümlere el birliğiyle karşı koyabilecek güçte oldukları halde, bu kadar kişi iki adamın hakkından gelemediklerini . O sırada,içerde zulüm görenlerin köylüsü olan, yaşlı bir adam polisin dahi olaya el atmadığını söyleyerek vicdanını rahatlatmaya çalışıyor oluşu beni çok üzdü. Günlük hayatta hep karşılaştığımız bir durum değil mi?
    En çok yakınlarımız kurtarmaz bizi...
    Hikaye hakkında, çok şöyle oldu böyle oldu demek istemiyorum. Zaten yeterince spoiler verdim diye düşünüyorum
    ama daha çok anlamlar gizli içinde emin olun.
    Okurken, kendiniz bulabilirsiniz ancak ne kimse anlatabilir, ne de kimse okumadan anlayabilir. Çark dönmeye devam ediyor kitabın sonunda, yani böyle gelmiş böyle gidecek demek istiyor sanırım yazar. Bizler hep korkup, haklı olanları zulüm karşısında savunmadıkça hep devam edecek. Ve her bir gün bir başkası kurban olacak içimizden. Ta ki, bizler izlemeyi bırakıp insan olduğumuzu hatırlayana kadar. Bu kitap beni derinden yaraladı gece gece. Ne kadar anlatabildim bilmiyorum ama kesinlikle okumanızı tavsiye ediyorum.
  • 216 syf.
    Gelelim hikayemizin anlatımına

    25 Kasım 2001’de,yani bundan 19 yıl önce,evet,19 yıl, Murat Yetkin,Radikal’deki köşesinde “Çiçero Türk casusu muydu?” başlıklı bir yazı kaleme almış. Nitekim,Murat’ın casusluk hikayelerine merak sardığı sonradan belgelere dayanan iki muhteşem casusluk romanı yazmasından belli. Kendisine bunu hatırlattım, “Çiçero’nun asıl öyküsü ikinci kitapta” dedi. Henüz okuyamadım,ama haberiniz olsun. Öyküye dönersek, Murat Yetkin o yazısında aslında öyküye kaynak oluşturacak bir biçimde Arnavut kökenli İlyas Bazna’nın Ankara’da Alman ve İngiliz Sefaretleri’nde çalıştığını ve casusluk yaptığını anlatıyor. İngilizlerden aldığı bilgileri Almanlara satan Bazna için önemli bir soru soruyor, “Bazna Türk casusu muydu,MİT elemanı mıydı?” Bu sorunun yanıtını kitabın tadını kaçırmamak adına vermeyeceğim. Sonuç olarak bir casusluk senaryosu ve yüksek gerilimde geçiyor,öykünün tamamını anlatırsam nasıl okuyacaksınız,heleki katil kim söylersem? Ama şu kadarını söyleyebilirim : II. Dünya Savaşı bütün dünyada yakıp yıkarak devam ederken savaşın dışında kalma çabası içindeki Ankara’da da casuslar savaşı sürmekte,her yerde ajan kaynamakta,İngiltere ve Almanya,Türkiye’yi kendi yanlarında yer alması için ikna etmeye çalışmaktadır.

    Elyesa Bazna’nın Arnavutluk’daki çocukluğuyla başlayan hikaye,daha ilk sayfalardan savaşın ne kadar korkunç olduğunu hatırlatıyor bize : çoluk çocuk,hayvan demeden vahşice katledilen bir kasaba halkının cesetleri yerlerde yatarken çeteciler avlarının tadını çıkarmakta ve içip içip hareket eden her şeye silah sıkmaktadır. Bazna,saklandıkları bodrumda sağ kalmıştır ama aklı meydanda kalan down sendromlu kardeşi Ali’dedir. Onu aramaya çıkar,canlı bulur ama kurtaramaz. Daha sonra rastlayacağımız engelli çocuk hikayesine buradan bağlantı verelim. Almanlar Ari bir ırk yaratmak çılgınlığı içinde engelli ve down senromlu Alman çocukları da toplayıp gaz odalarında öldürmektedir. Alman Sefaretinde Büyükelçinin sekreteri olarak çalışan güzel Alman kadınının en büyük zaafı ise budur,down sendromlu çocuğu...

    II. Dünya Savaşı hudutlarımız dışındadır ama Almanlar ve İngilizler Türkiye’yi kendi yanlarında savaşa sokmak için komplolar hazırlamaktadır. İnönü hükümeti ise bu komplolara karşı komployla cevap verir ve ülkeyi kan gölüne dönmekten kurtarır. Türkiye,o dönem belki ekonomik olarak çok sıkıntı çeker ama II. Dünya Savaşı cehenneminden de uzak durabilir. Ne yazık ki günümüz politikacıları İsmet İnönü’nün askeri dehasını anlamadıkları gibi,siyasi dehasını da anlamayacak ve onu suçlamak ve aşağılamak için ellerinden geleni yapacaklardır.

    Elyesa Bazna hakkında bilinmeyenler ;

    1904, Priştine doğumlu İlyas Bazna, 1918 yılında Sırplar'ın Priştine işgali sonrasında anne ve babasıyla İstanbul'a göç etti.
    Askerlik hizmetinin bir bölümünü Çankaya Köşkü'nde Atatürk'ün yanında yapan Bazna, terhis olduktan sonra ticarete atılsa da başarılı olamadı.

    MEKTUPLARI OKURKEN YAKALANDI

    2. Dünya Savaşı yıllarında Ankara'da ilk olarak Yugoslavya Krallığı'nın büyükelçisinin, daha sonra da Almanya büyükelçilik müsteşarının uşaklığını yaptı. Almanya büyükelçiliğinde çalışırken müsteşarın mektuplarını okurken yakalanması işinden olmasına neden oldu. Ve tarihler Eylül 1943'ü gösterdiğinde de Britanya'nın Ankara büyükelçisi Hugge Knatchbull-Hugessen'in uşaklığını yapmak üzere Britanya elçiliğine giriş yaptı. Güzel sesi ve operaya olan tutkusu nedeniyle kısa sürede büyükelçi ile yakınlaşan Bazna, elçilik banyosunda bir yandan büyükelçinin sırtını ovarken, bir yandan da elçiye opera aryaları söyleyecek derecede yakınlaştı.


    ...HERKES ONU APTAL SANDI AMA...

    Britanya büyükelçisi ve istihbarat üyelerine göre Bazna aptal, saf ve İngilizce bilmeyen kendi halinde bir uşaktı.
    Bazna ise içten içe babasının ölümünden dolayı İngilizler'i suçluyor ve para hırsı gözlerini iyice bürüyordu. Bu düşünceler altında İngilizler'in önemli bilgi ve belgelerini Almanlar'a satma kararı aldı. Kafasındaki planı uygulamak içinse 26 Ekim 1943 tarihinde Alman istihbaratının önemli adamlarından olan Ludwig Moyzisch'le iletişime geçti. Belge başına 20.000 Sterlin verildiği takdirde casusluk yapabileceği teklifinde bulundu. Berlin'e onaya gönderilen casusluk faaliyeti için 29 Ekim 1943 tarihinde onay geldi. Ve Bazna artık işine odaklanabilirdi. Duş yaparken dahi kasa anahtarını boynunda taşıyan İngiliz elçisinden anahtarın kopyasını almak zor olacaktı. Fakat Almanlar özel bir teknikle bu sorunu da halletti. Balmumundan yapılmış özel bir ağda sayesinde, elçi duş alırken sırtını ovalayan Bazna kasa anahtarının ölçüsünü balmumuyla kopyalamayı başardı. Ve elçi her duşa girdiğinde kasadaki belgelerin fotoğraflarını çekmeye başladı.


    EŞİ BENZERİ OLMAYAN BELGELER

    Alman büyükelçi Franz Von Papen ve Bazna arasındaki ilk alışveriş görüşmesi büyükelçilik binasının bahçesinde gerçekleşti.
    İlk görüşme olmasına rağmen Papen ve Bazna açısından çok verimli geçen görüşmede, Bazna 20.000 sterlin kazanırken, Papen kelimenin tek anlamıyla muhteşem belgeler elde etmişti. Artık Türkiye üzerinden Sovyetler Birliği'ne gönderilen askeri yardımlar, Ege'de Türkiye topraklarının da kullanıldığı İngiliz askeri operasyonları ve Britanya'nın Türkiye'nin kendi saflarında savaşa katılması için yaptığı tüm baskılar Almanya büyükelçisinin elindeydi. Fakat alınan bu bilgiler bile güvenilmez bir kişiliğe sahip olan Bazna'ya, Almanlar'ın tam anlamıyla güvenmesini sağlayamadı. Fotoğrafta görülen Nazi Almanyası Dışişleri Bakanı Ribbentrop, Bazna'nın ikili oynayan bir İngiliz ajanı olduğunu düşünmekteydi. Normandiya Çıkarması'nın planı da dahil olmak üzere birçok belge ulaştıran Bazna, Hitler'in de güvenini kazanamamıştı. 1943 yılında Bazna'nın ulaştırdığı bilgilerle dolu olan konferans salonunda konuşan Hitler, 'Müttefik kuvvetler batıdan değil, Balkanlar'dan ya da Norveç tarafından saldırıya geçecek' diyordu.

    EĞER BAZNA'YA İNANSALARDI...

    Öyle ki, Ocak 1944'te müttefik kuvvetler tarafından Sofya'nın bombardımana tutulacağını söyleyen Bazna'ya inanmayan Almanlar, büyük bir hezimete uğramış ve ciddi kayıplar vermişti.
    Bazna'nın sözleri ciddiye alınsaydı Almanya bu kadar büyük kayıp vermeyecek, hatta müttefik kuvvetleri püskürtme şansını yakalayabilecekti. Artık Bazna güvenilir bir Alman ajanıydı.
    2. Dünya Savaşı boyunca Başbakan İsmet İnönü ve Dışişleri Bakanı Menemencioğlu'nun politikası ise savaşa katılmama yönündeydi.
    Fakat müttefik kuvvetlerin yanı sıra, Almanya da Türkiye'nin kendi saflarında savaşa katılması için baskılarda bulunuyordu. Bazna'nın uçurduğu bilgilere göre Türkiye müttefik kuvvetlere yardım ediyordu. Bu belgelerde Türkiye'nin müttefik kuvvetler yanında savaşa katılması için gerçekleştirilen Kahire ve Tahran Konferansı'nın içeriği, hem de sonuçları bulunmaktaydı. Müttefik kuvvetlerin Türkiye üzerinde gerçekleştirdiği baskılar, Britanya askerlerinin Ege'de gerçekleştirdiği operasyonlar ve Türkiye üzerinden Sovyetler'e ulaştırılan silahlar artık güvenilir bir ajan olan Bazna tarafından iletildiği için tamamen gerçekti. Ulaştırılan belgelerin gerçekliği konusunda akıllarında en ufak bir şüphe kalmayan Almanlar, Türkiye'ye sert bir nota vererek öfkesini dile getirdi. Verilen bu nota müttefik kuvvetlerde derin bir sessizliğe sebep olmuştu. ABD, Sovyet ve hatta İngiliz istihbaratı bile İngiliz elçiliğinde sızıntı olduğunu düşünüyordu.

    Çemberin gittikçe daraldığını düşünen Bazna, Alman elçiliğinde sekreterlik görevi yapan Lena Kapp'ın Amerikan ajanı çıkmasıyla iyice gerilmişti. Alman elçiliğinde Cicero diye bilinen Bazna için Kapp şunları söylemişti; 'İngiliz elçiliğinde Cicero diye birisi var, bizim elçiliği aradığı an büyük hareketlilik başlıyor ve düşük rütbeliler odadan çıkarılıyor.'


    KAÇIŞ ZAMANI

    Kendisi için yaklaşan büyük tehlikenin farkına varan ve Almanlar tarafından uyarılan Bazna, nam-ı diğer Cicero, casusluk faaliyetinden kazandığı 300.000 Sterlinlik servetini de alıp Arjantin'e kaçtı. Kaçışından sonra Cicero'nun İlyas Bazna olduğunu anlayan İngilizler büyük şok içindeydi. Hatta İngiliz büyükelçi Hugesson 'O ajan olamaz, bir kere çok aptal, ikincisi bir kelime dahi İngilizce bilmiyor' diyerek Bazna'yı savunuyordu.


    SAHTE PARA ŞOKU

    Arjantin'de büyük servetiyle lüks bir hayat yaşayacağını düşünen Cicero burada büyük bir hayal kırıklığıyla karşı karşıya kalmıştı. Almanlar'ın kendisine ödediği 300.000 sterlinin tamamı sahteydi.
    Almanlar savaş boyunca İngiliz ekonomisini çökertmek amacıyla bastıkları sahte sterlinleri Bazna'ya yaptıkları karşılığında vermişti.


    Sahte sterlinler için ölüm tehlikesiyle karşı karşıya kalan Bazna, savaş sonrasında Almanya'yı mahkemeye verdi ve küçük bir miktar tazminat almayı başardı. Fakat aldığı tazminat yaptıkları karşılığında 'çerez parası' diye nitelendirilebilecek boyuttaydı. Çok istediği ve uğruna ölümü göze aldığı parayı ise 'Ben Cicero'yum' adıyla yazdığı kitaptan kazanabildi.

    İyi Okumalar Dilerim
  • 160 syf.
    Bİrinci Bölüm// HATTAT VE PADİŞAH

    Hat Ve Rasat
    İrili ufaklı odalarda tam on beş rasıt çalışıyor. Rasıt eve gider ve bu defa, kağıdın üzerine düşmeden donuveren damlacıklara dönmeden içim, yazabilecem der. Evvela gelirken gördüğü çiçeği anlattı. Baharın ilk gülünü nasıl beklediğini... Ömrünün, baharın ve İstanbul’un has bahçesi bir defter doldurur. Ardından onu insan kıkan acıları anlattır. Kendisinden, bir ölüm fermanı yazmasını istedikleri gün saraydaki hattatlığından nasıl ayrıldığını anlatır. Bir defter de bunlarla dolar. Sonra düşlerini yazmaya koyulur. İnsan olmaya çalışan bir peri kızını, "gerçek nedir" üzerine tartışan bir karı-kocaya ağlayan bir bebeği göstererek dşye seslenmişti bu peri kızı ve dileği gerçek olup insan olmaya hak kazanmıştı. Yazdıkça yazıyordu hattat. Hokkada mürekkep azalmıştı o da yorulmuştu son deftere de aşkını yazıp uyuyakalır. Uyandığı da padişaha dilekçe yazması gerektiğini düşünür. Defterlerini padişaha vererek "bu defterlerde hiç kimsenin daha evvel görmediği ve bilmediği şeyler var" der ve uzaklaşır. Padişah sabaha kadar o defterleri okur. Ertesi sabah padişah emir buyurur , hattatı-rasıdı saraya getirirler. Defterleri bir defa da ona okutur. Rasıt çok güzel, içten okur, padişah ona ne istediğini sorar. Hattat-rasıt, bütün halkınıza okumak isterdim, der. Padişah seni ben anladım yetmez mi der o da hayır bunalr onlar için yazıldı der. Padişah da istediği kabul eder. Meydanda tüm Osmanlı ahalisinin karşısında okur yazdıklarını ama sesi padişaın yanında okuduğu gibi çıkmaz. Meydan da tek başına kalır ama yine de okumaya devam eder. Ve şöyle der kendi kendine, "bütün gece sabaha kadar defterimi padişaha okurken, sesim ne kadar güzeldi, her şey ne kadar güzeldi"der. Sesini, padişahtan başka kimseciklere duyuramayan hattat-rasıt bir adamın başından geçenleri gözlerinden akan yaşlar eşliğinde yazmaya başlar eve gittiğinde.

    Kayıp Padişah
    Burada Hattat-Rasıt'ın cariyeye olan aşkı anlatılıyor.

    İri Kara Bir Leke
    Hattat-Rasıt'ın cariyeye olan aşkından sonra kağıdındaki kara lekenin büyümesi anlatılmaktadır.

    Ayine-i Mücellada Nihanız
    Hattat'ın pişmanlığı anlatılmaktadır.

    İkinci Bölüm// GENÇ MEZARLIK BEKÇİSİ, GENÇ KALFA VE SON PADİŞAH

    Ahter-Suhte, Hu Ve Lale
    Birinci bölümde Genç kalfa'nın, Enderun Ağası'na olan aşkı, ikinci bölümde ise Genç Mezarlık Bekçisi'nin , Genç Kalfa'ya olan aşkı anlatılmaktadır.

    O yakamoz O Yıldız
    Genç Mezarlık Bekçisi, ince ve mavi bir hayale aşık olur. Türbedar oda arkadaşına kızı istetti. Bu teklifi kalfaya ilettiler. Kız hiç bir şey demez. Onlar da bundan vazgeçer. Ancak bekçi kızın karşısına onın için gül yetiştirip dikecekti. Böylece kız bekçinin aşkını anlayacaktı. Bekçi kendini şiirlere ve ney üflemeye verir. Kısa zamanda Genç Mezar Bekçisi'nin aşkı dillere dolaşır. Genç Bekçi durmadan yazılar ve mektuplar biriktiriyordu. Bir yıl sonra yetiştirdiği ilk çiçek açtı. Ancak gğl diye yetiştirdiği fidan sarı yapraklı garip bir çiçekti. Mezar Bekçisi fidanı ayağının altında ezer. O gece sarı çiçeğin açtığı yere kar yağar. Mahallenin yaşlısı ve türbedarı onunla konuşmak için yanına gittiğinde ikisi de onu birçok mektup ve zamanı gelmeden açan sarı çiçeklerle görür. Size aşkımı anlatıyorum, siz de birilerine anlatın yoksa bu aşk beni boğacak,diyordu
    Bekçi şiirler yazarak acısını dindirmeye çalışır. Daha sonra yazdığı şiirleri bir Hattat'ın önüne fırlatır. Bunları benim için yazmalısın der. Hattat, bekçinin yazdığı şiirlerden acısını anlar.
    Daha sonra önüne çıkan ilk sahafa gidip yazdıklarını önüne gelen herkesle paylaşmasını, duyurmasını ister. Herkes acısını anlamalıydı. Zamanla tüm İstanbul onun şiirlerini okur. Herkes ona ağlar. Şimdi ise bekçi, o şiirler kimsenin okumasını istemiyor. Tüm yazdıklarını meydanda yakar.
    Genç Bekçi , şeyhine gidip çile çıkarmak istediğini söyler. Dayanamayıp çileyi bırakır. Ardında mavi ılıklı bir yıldız onu takip ediyordu... Genç Kalfa ise cama çıktığında mavi bir yıldızın parladığını görür.

    Onların Son Öyküleri
    Genç Kalfa ile Mezarlık Bekçisi kovuşur. Ancak Mezar Bekçisi aşkını Kalfa'ya açıkladığı için hata eder. Artık yazacak şiir de bulamıyordu. Bitmez sandığı aşkı bitmişti. Şimdi geride büyük bir boşluk kalmıştı. Dergaha yürür ve şeyhin huzurun çıkmak ister. Şeyhten geçici olanı değil kalıcı olanı diledi.
    Son padişah olduğunu bilmeyen padişah mutsuzdu. Allah'a kendisi için değil halkı devletsiz bırakmaması için dua eder. Ama halkı onu hiçbir zaman anlamayacaktı. Çünkü o tek halkı ise çoktu. Onun acısı daha fazla olacaktı.

    Nakkaşın Yazılmadık Hikayesi
    Yazar, okuyucuya kahramanlarıyla ilgili bilgi verir. Nakkaş hakkında epey bilgi yer almaktadır. Ayna, ışık, sevgili gibi semboller kullanılmıştır.

    SON BÖLÜM//DİĞERLERİ
    Bahçeli Tarih
    Yazar kendi tez dönemine değinmiş olup, hayal ile gerçek arasında kalmış bir anlatımla Makbet, Leonardo Tablosu, Mona Lisa'ya göndermeler yapmıştır.

    Akşam Ağası
    Yazarın yolda karşılaştığı kişinin aslında onun öyküsünde yazdığı kahraman olduğunu görmekteyiz. Yazar bu kahramana hesap sorar.

    Kara Yağmur
    Yazar sevgiliye seslenmektedir.

    VE NİGAR HANIM, SEVGİLİ
    Nigar Hanım, Sevgili
    On dokuzuncu yüzyıl şahsı Nigar Hanım için yazılmış bir bölümdür. Bir yandan yazar editöre seslenir. "Cihan Harbi"ne ve Enver Paşa'nın ordularına gönderme yapar. Hatice Sultan, V.Murat, Beyazıt, tramvaylar bölümde yer alan unsurlardır.
    Cadde-i Kebir, Divan Yolu, Beyoğlu anılan mekanlardır.

    Değerlendirme
    Hattat ve Rasıt bölümünde padişah, gerçek aşkın sembolü iken cariye geçici olandı. Biz de daima geçici olanın peşinden gidiyoruz maalesef, gerçek olanın ne olduğunu bile bile.

    Kitapta en çok etkilendiğim taraf, Genç Mezarlık Bekçisi'nin sevgisi oldu. Genç Mezarlık Bekçisi hayat ve ölüm arasındaki kalmışlığın en güzel temsili oldu. Kitapta birbirinden haberi olmayan aşklar için dua edilmesi de kitabı etkileyici kılmıştır. Aşkın maşuka kavuşmaktan çok maşuka kavuşuluncaya kadar yaşanılan duyguların öneminden ve içte yaşanılan aşkın dışa vurulandan daha çok değerli ve zor olduğunu anlatan etkileyici bir kitap.

    Nazan Bekiroğlu kitapta edebiyat ve bilgilendirici yazın arasındaki kalmışlığa da değinmektedir.


    Yazdığı hikayelerdeki kahramanların gözünden kendini eleştirmektedir. Aynı zamanda kitabın biyografik tarafının olduğunu şu sözlerden anlayabiliriz:Nakkaşın hikayesini yazacaktım. Kim bilir yine hangi yangını sermaye, ve nakkaşı bahane edip, ruhumdan söz açacaktım."(93. Syf)

    Hattat-Rasıt bir sanatkardır. Sanatkar, sanatının görülmesini, anlaşılmasını ister. Ama ne yazık ki çoğu zaman sanatçıyı anlayanların sayısı bir elin parmaklarını geçmez. O zaman bir sanatkarın çok sayıda insan tarafından anlaşılması ya da anlaşılmayı istemesi bir hayalden ibarettir. Hikayede Hattat-Rasıt'ı anlayan padişah sanattan anlayan, ona kıymet veren kişilerden biri olarak düşünülebilir. Hattat-Rasıt'ı dinlemeye gelen kalabalıklar da gerçek sanatkarın kıymetini bilmeyen, sanattan anlamayan kişiler olarak düşünülebilir. Hattat-Rasıt'ın gönlünü kaptırdığı ve uğruna padişahtan vazgeçtiği cariye kulun Allah’a ulaşmasına engelleyen unsurları, padişah da Allah’ı temsil ediyor olabilir.

    Kitapta verilmek istenen mesaj, insanın içindeki "anlaşılma isteği" ya da "anlaşılmama" bunların ikisi arasında gidip geliş.

    "Aynamızı yitirmiş olmakla, yitirdiğimizin bir ayna bile olmamış olduğunu anlamak arasındaki fark sevgiliyi değil ama aşkı yitirmiş olmakla açıklanamayacak bir bilmeceydi"...
  • 197 syf.
    ·Puan vermedi
    Litvanyalı Yahudi bir ailenin çocuğu olarak Vilnius`da dünyaya gelen yazarın gerçek adı Roman Kacew'dir. Ve bildiğimiz diğer adıysa Romain Gray'dir. Emile Ajar ise yalnızca bir takma addır. Bir süre Polonya'da yaşayan daha sonra Fransa`nın Nice şehrine göç eden, aldığı hukuk eğitimin ardından, diplomatlık, kitap ve senaryo yazarlığı, film yönetmenliği yapan yazar, bir yazarın yalnızca bir defa alabileceği Goncourt ödülünü, Romain Gray ve Emile Ajar ismiyle 2 kez alır.

    Romain Gray edebiyatı ve kitapları okurlar tarafından öyle beğenilir ki, bir dönem kitapları Camus'un yazdığı söylentileri çıkar. Bu söylentilere cevap bile vermez. Ama bir süre sonra edebiyat eleştirmenleri ona yine taş atmaya başlar ve Romain Gary tükendi, artık kendisini tekrar etmeye başladı, şeklinde yorumlar yaparlar. Gary yine her zaman ki duruşunu sergiler ve hiç tartışmaya girmez ama kitaplarını Emile Ajar adıyla yayınlamaya başlar.. "Onca Yoksulluk Varken" de bu kitaplardan biri.. Emile Ajar adıyla da satış rekorları kıran ve çok ses getiren yazar için bu defa eleştirmenler, "muhteşem yazar" ifadelerini kullanırlar.

    Gerçek kimliği ise, 1980 yılında intihar ederken bıraktığı, "kendim olmaktan cok sıkılmıştım" dediği mektupla ortaya çıkıyor ve bu mektubunu “Çok eğlendim, teşekkür ederim. Hoşçakalın.” diye bitiriyor.

    Işte o zaman Emile Ajar'ın kim olduğunu öğreniyoruz ve dünya aynı anda iki yazarını birden kaybediyor.

    ...


    “Sevdiğin yüzünden deli oldun,” dediler.

    “Yaşamın tadını yalnız deliler bilir,” dedim.

    Yafî’nin bu dizeleriyle başlıyor roman..

    Annesi, fahişe olduğu için bakımını üstlenemediği Momo'yu, yine eski bir fahişe olan Yahudi, Madam Rose isimli kadına bırakıyor.. Büyümüş de küçülmüş derecede olgun ama yalnızca 10-14 yaşlarında bir çocuk olan Momo'nun yetişkinlerin gözünden dünyayı anlamaya çalışan, yoksulluk için de geçen fakat sevgi dolu sıcacık dünyasını anlatıyor kitap... Bu sevgiyi ve eşlik eden hüznü kitapta pek çok yerde derinden hissediyorsunuz..
    Kitabın en önemli temaları sanırım, göçmenlik ve dışlanmışlık hissi... Bu yoksunluk duygusunun çevresinde gelişiyor aslında hikaye. Yazar'ın pek çok kitabında hep bu farkedilme çığlıklarını duyuyoruz..

    “ Emile Ajar benim!” diye bağırdım. “Biricik, tek Emile Ajar’ım ben! Ben yapıtlarımın çocuğu ve onların babasıyım. Kendi oğlum ve kendi babamım ben! Kimseye bir şey borçlu değilim! Kendi yazarımım ben ve bununla gurur duyuyorum! Gerçeğim! Balon değilim! Sahte değilim; acı çeken, daha fazla acı çekip yapıtıma, dünyaya, insanlığa bir şeyler kazandırmak için yazan bir insanım!”(Yalan Roman-Emile Ajar)

    "Onca Yoksulluk Varken..."
    cümlesinde tamamlanmamış kısmın cevabını kitapta pek çok yerde duyuyoruz. Herkes kendince dolduruyor bu boşluğu tabiî ama ben bu boşluğu sevgiyle dolduruyorum ve ancak sevginin, onca yoksulluğa rağmen yalnız sevginin, insanın içini nasıl ısıttığını bildiğimden belki de..

    Işte sıcacık sevgi dolu ve kocaman yüreğiyle vefalı bir çocuk Momo. Momo'yu da en az "Zeze" kadar, "Küçük Prens" kadar çok seveceksiniz.. Ve bunca hüzne ve yoksulluğa rağmen onun hikayesini okurken biraz da tebessüm edeceksiniz...


    "Bir insanın en önemli parçaları kalbi ve aklıdır; en pahalı bedeller onlar için ödenmelidir... " diyordu.. Romain Gray.
    Hep öyle değil midir, en ağır bedelleri bir kalp sızısı uğruna ödemez miyiz?
  • İnsan Niçin Efsane Üretir? - Ali Şeriati


    İnsanın hep yaptığı ve daima da yapacağı, -hatta şimdi bu­günün maddeci insanı ve öteki hayata inanmayan mantıkçı fi­lozofları bile yapmaktadır- işlerden biri, örneklikleri, güzellik­leri ve olması gerektiği halde olmayan dünyayı yaratmaktır. Tasavvuru ve tahayyülü dahi mevcut değilken bunu nasıl ya­pacaktır? İnsanın bu âlemde hissettiği yoksunluğu gidermeye yönelik çabalarından biri efsane üretmektir. Efsaneler iki çe­şittir. Kimi efsanelerde tarihte yaşamış olan gerçek bir şahsi­yet bulunmaktadır. Bu tür efsanelerde kahraman, tarihte bel­li bir süre yaşamış kişidir, -otuz yıl, elli yıl, altmış yıl yaşamış­tır- fetihler yapmış, zaferler kazanmış, sonra hastalanmış, öl­müş ya da öldürülmüştür. Daha sonra insan bu şahsı alıp, mâveraî bir şahsiyete dönüştürmüştür; bu, olması gereken, ama gerçekte olmayan, insanın olmasını istediği halde hiçbir za­man olmayacak bir şahsiyettir. Binaenaleyh, sıradan tarihî kahraman alınmakta, daha sonra o, zihinlerde büyük bir efsa­nevi kahramana dönüştürülmektedir. Bu kahraman, artık var olan değil, olması gereken bir kişidir.

    Bunun örneklerden biri Ebu Müslim'dir. Ebu Müslim, Ho­rasan'da kabadayılık yapan bir köleydi. Bir oraya bir buraya gider, karnını doyurmak ve güce ulaşmak için fırsat kollardı. Onun için kime bağlı olunacağının hiçbir önemi yoktu. -Bu, güçlü bir İranlı da olabilirdi, Arap da olabilirdi, İslam olabilir­di, Şia olabilirdi, kısaca her şey ve herkes olabilirdi, onun açı­sından bunların hiçbirinin farkı yoktu.- O, güç peşinde,mace­racı bir insandı, liyakatliydi de. Güçlü bir askeri kabiliyete ve komutanlık liyakatine sahipti. Abbasî hareketi gelişmiş, Benî Ümeyye saltanatı zayıflamıştı. O gün artık rüzgarın Abbasîler’den yana estiği malumdu ve gelecek yıllarda iktidarın Abbasi’lerin eline geçeceği kesindi. Ebu Müslim, hükümette olması­na rağmen oldukça zayıflamış Ümeyye oğullarına karşı, gittik­çe güçlenen Abbasîlerin yanında yer aldı. Onlara sayısız hiz­metlerde bulunuyor, güç ve makam elde etmek için sayısız ci­nayetler işliyordu. Nitekim bazı makamlara da ulaştı. Abbasi­ler, onu işlerine yaradığı sürece yanlarında tuttular; fakat [ken­disiyle çıkar ilişkilerinin bittiği] bir gün Ebu Müslim, ücretini al­mak isteyince, halifenin bir el işaretiyle perdenin arkasından çıkan askerler onu öldürdüler, böylece mesele bitmiş oldu.

    Ebu Müslim işte böyle bir adamdı. Ancak daha sonraları gittiğimiz kütüphanelerde, kahvehanelerde ve işittiğimiz kıssa­ların İçinde Öyle bir Ebu Müslim'le karşılaşıyoruz ki onun -bu işleri yapan ve sonra da bu şekilde öldürülen- Ebu Müslim Horasanî ile bir benzerliği bulunmadığı gibi, tarih boyunca yaşa­mış diğer büyük insanlar ile de bir benzerliği bulunmamakta­dır. Bir kere bu Ebu Müslim asla ölmez, canlıdır, ölümsüzdür. İkinci olarak Ebu Müslim, asla yenilmez; üçüncü olarak tekrar zuhur edip işine devam edecektir. O her yerdedir, hem Türki­ye'de, hem İran'da kısaca her yerde ve her şehirdedir. Sonra onun hem çok büyük bir bilge, hem yüce bir ahlak sahibi, hem çok büyük bir güç sahibi olduğunu görüyoruz. Öyle ki bunun artık tarihteki gerçek Ebu Müslim ile hiçbir benzerliği bulunmamaktadır.

    Diğer bir örnek de İskender'dir. Pur-Davud1 ona sitem et­miş ve ömrünün sonuna dek şöyle feryat etmişti: "Neden bu melunu o kadar büyüttüler, o kadar kutsallaştırıp yücelttiler."

    İskender Yunanlı bir gençti. İran'a saldırmış, İran hüküme­tini devirmiş, Cemşîd'in tahtını ateşe vermiş ve Hahamenişlerin2 tüm görkemini yok etmiştir. Kendisi ve halefleri uzun müddet boyunca İran'da hükümetlerini sürdürdü ve İran mil­letinin güçlü ve görkemli medeniyetini Yunan ordusunun ayakları altına serdi. Binaenaleyh onun İran'da tarihin en menfur adamı olarak anılması ve kendisinden iblis ve melun diye bahsedilmesi gerekiyordu. Ondan melun - bunu ben söy­lüyorum - diye söz etmeseler de her halükârda o, batıdan İran'a saldırmış, Dârâ’yı3 yok etmiş ve Hahamenişleri orta­dan kaldırmış bir askerdi. Önce kendisi, daha sonra da halef­leri İran'da bir müddet saltanat sürmüş ardından da yenilip gitmişlerdir.

    Evet, İskender de tarihte var olan diğer kahramanlar gibi bir kahramandı. Fakat efsanelerdeki İskender böyle değildir. Tüm hüneri yakmak, yıkmak ve öldürmek olan bu Yunanlı sapkın ve zayıf gençten, ölümsüz, yenilmez ve insanlığın kur­tuluşu için daha çocukken kılıcını kuşanmış muvahhid bir şah­siyet yarattılar. O, Şiîlerin yazdığı İskendernamelerde4 Ali sevgisiyle dolu biridir ve Süleyman'ın sarayına gidip orada Sü­leyman'a ve Süleyman'ın sarayındakilere Ali sevgisinden bah­setmiştir. Tüm erdemlere sahiptir. Peki hangi erdemlere? İnsanlann sahip olduğu erdemlere değil, insanların sahip olmaları gereken ancak sahip olmadıkları ve asla da sahip olmayacakları erdemlere! O asla ölmez, asla yenilmez, ona kılıç işle­mez, onda hiçbir ruhî ve ahlakî kusur yoktur. Onun misyonu sadece ve sadece insanın kurtuluşudur. O, bu yüzden İran'a saldırmıştır. Tek hedefi insanlığın kurtuluşa ermesi ve tevhid düşüncesinin dünyadaki tüm kalplere girmesidir. Mevcut İs­kender'den işte böyle bir yan tanrı ve büyük bir hayalî kahra­man yaratmışlardır.

    Diğer bir mitoloji ya da efsane çeşidi daha vardır ki bunun gerçekle hiçbir alakası yoktur. Bu tür mitolojilerde geçen olay­lar da kişiler de dünyada hiçbir zaman var olmamışlardır. On­lar tümüyle hayal ürünüdür ve gerçek değildir. Onlar tanrıça­lar ve yarı tannlardır. Yarı tanrı nasıl yaratılıyor? Mesela insan­da varolan hislerden biri de aşktır. Bir ferdi ya da topluluğu tutkuyla, katıksız ve çıkarsız olarak sevmektir. Bu insanî İhti­yaçta hiçbir çıkar güdülmemeli, onda bencillik, çıkarcılık gibi kirler yer almamalıdır. Ancak insan tüm aşklara bir şeylerin bulaştığını, içine he­veslerin karıştığını, kişisel çıkarların ve bencilliğin bulaştığını ya da içinde zaaflar banndırdığını ve çabucak tükendiğini gö­rünce, bu İhtiyacını giderememektedir. İnsanın mutlak, temiz ve kutsal bir aşka ihtiyacı vardır ve böyle bir aşk ise yeryüzün­de yaşayan, nefes alan ve diğer binlerce tutkuya sahip olan in­sanın kalbinde oluşamaz ve devam edemez. O halde ne yap­malı? Bu ihtiyacı nasıl gidermeli? Elbette ki aşk tanrıları yara­tarak. Bir duygu ve bir düşünce şahsiyet kazanıyor, dış dünya­da tecessüm ediyor ve bir puta, bir tanrıçaya ve bir hayali za­ta dönüşüyor. İnsanı, tarih boyunca kendi toplumunda ya da kendi döne­minde mutlak derecesinde fedakârlığa sahip bir insan görme­ye muhtaçtır. Yani başkalarının menfaati söz konusu olduğun­da, onun toplumuna, halkına, insanlığa olan aşkı ve sevgisi ön plana çıkar. Artık onun için kendisi yoktur, tüm istekleri ortadan kalkar, kişisel çıkarlarını ve beklentilerini unutur ve di­ğerlerinin menfaati için kendisini kolayca feda eder.

    İnsan ta­rihe bakıyor, yeryüzünde yaşayan insanları gözden geçiriyor ve bu dünyada yaşayan insanın böyle bir duyguya ve böyle bir güce sahip olamayacağını görüyor. Hatta, bu dünyada feda­kârlık yapan ve toplum için kendisini feda etmeye hazır bulu­nan İnsanları gördüğü zaman bile şöyle düşünüyor: Onun bu fedakârlığına bencillik ya da şöhret arzusu karışmıştır. Çektiği kılıcın yüzde sekseni başkalannın menfaati içinse de mutlaka yüzde yirmisi gösteriş içindir. Hatta canını ortaya koyma du­rumlarında bile bazen bütünüyle bencillik göze çarpmaktadır. Gerçek insanın en pâk ölümlerinde bile bazen bencilliğin ve gösterişin lekesi açıkça görülebilmektedir.

    Mevlana Mesnevî'de büyük bir mücahitten bahsediyor ve diyor ki o kılıçlar çekti, cihatlar etti. Sıcak ve kanlı savaşlar­dan muzaffer olarak döndü. O ömrünün sonlarına doğru otur­du, kılıç çekip kinle ve kudretle kılıç vurmanın kendisine zevk verdiğini düşündü. Kişisel ve bireysel tutkularından biri -bu, kendini göstermek biçiminde olabilir ya da "ben büyüğüm ve ben bir kahramanım" şeklinde gösteriş yapmak biçiminde olabilir- onun bu cesaretinde hatta fedakârlığında etkili olu­yordu. Bunun üzerine adam bir köşeye çekilir ve ibadetle meşgul olur. (Ben onun yaptığı bu işi savunmak istemiyorum, bu örneği başka bir mesele için veriyorum.) Ağır ve zor oruç­lar tutar, çokça namaz kılar, zorlu zikirlere ve riyazetlere yö­nelir. Riyazet halindeyken bir gün savaş davullarının seslerini ve kahramanların cihada çağıran haykmşlannı duyar. Sokak­lardan silahlann, atların ve savaş borazanlarının keskin sesle­ri gelmektedir. Savaş sahnesinin kurulmakta olduğu ve ciha­dın başlayacağı açıktır. Bir ömür boyu savaşmış ve cihat etmiş bu adamy birden irkilip dışarı çıkar. Savaş sesleri ve savaşın is­minin geçmesi onu tahrik eder ve riyazet için inzivada bulunduğu yerden onu dışarı çıkarır. Sonra birden kendine gelir ve der ki: "İşte bu benliktir, bu feda olmak ve cihat ismiyle be­ni aldatmak isteyen "kendi" bencilliğimdir. Niçin? Niçin sen, kendin? Şimdi "kalk savaşa git, İnancın ve dinin uğrunda ken­dini feda et" diyen sen, o zaman cihada çağırdıklarında beni inzivaya yönlendirmemiş miydin? "Bu kez kal, yeteri kadar savaştın artık görevini tamamladın, insan daha ne kadar sava­şır ki..." dememiş miydin? O halde neden şimdi beni savaşa sürükiüyorsun. Sen, aynı sensin, sen aynı adamsın. Sen beni savaşta tehlikesi daha az olan yerlere götürmüyor muydun? Tehlikeli ve ölümün kaçınılmaz olduğu yerlerden beni uzaklaş­tırmıyor muydun? Peki neden şimdi ısrarla beni savaşmaya çağınyorsun?
    Neden olduğunu biliyorum. Çünkü sen kendindeki "ben­cilliği" öldürmeğe karar vermişsin, (Yani
    "Benliği, yani "nefs"i öldürmeğe) bunun başka bir çaresi yok diyorsun. Eğer beni öldürmek istiyorsan neden kimsenin bilmediği ve görme­diği bu ıssız inziva köşesinde beni böylesine boğuyorsun? Bu­rada öleceğime beni o cephede öldür kî benim öldürüldüğü­mü ve feda olduğumu görsünler. Böylece en azından bir mücahit olarak tanınayım. Beni neden bu köşede yavaş yavaş öl­dürüyor ve boğuyorsun? Bu durumda hiç kimse beni anlama­yacak ve yaptığım bu fedakârlığı bilemeyecek!

    Bir Müslüman, Ebu Cehil'in göğsüne oturunca o şöyle de­di: "Boğazımın şuradan aşağısını kes." Müslüman: "Aşağıdan ya da yukandan kesilmesinin ne farkı var?" deyince o şöyle dedi: "Başımı mızrağa takınca herkesten yukarıda dursun ve herkes, bu başın Ebu Cehil'e ait olduğunu anlasın." Bu duygu az ya da çok herkeste vardır. Fakat bazen o kadar zarif bir gü­ce sahiptir ve o kadar latif perdelere, tevillere ve yorumlara sahiptir ki insanın kendisi bile bunu anlayamamaktadır.

    Benim hocalarımdan biri diyordu ki, bir topluluğa girip yer olmadığı halde yukanlarda bir yerlere oturmak isteyen bir ki­şi, kendisine zorla yer açmaya çalışır. Görenler, onun ne ka­dar bencil biri olduğunu düşünür. Bazılanna İse yukarıya bu­yurun diye ne kadar ısrar etseler de: "Hayır biz yere, ayakka­bılarımızın üstüne oturduk" derler. İkinci defa davet edildikle­rinde ise: "Teşekkür ederiz, burası çok rahat." derler. İnsan­lar, onlar hakkında ne kadar mütevazı insanlar diye düşünür­ler. Halbuki hakkında böyle düşünülen insan, diğerlerinden daha bencil olabilir. Yukarıda oturmak isteyen kişinin az bir bencilliği vardır ve: "Benim yerim orası ben de oraya gitmek istiyorum, herkes benim yukarıda oturmaya layık olduğunu anlasın" der. Ancak aşağıda oturmak isteyen ise demek isti­yor ki: "Benim yerim de orasıdır. Beni, siz oraya davet edi­yorsunuz. Demek benim yerimin yukansı olduğunu anladınız. Bu durumda benim bencilliğimin derecesi de en az onlarınki kadardır. Ancak ben şunu göstermiş oluyorum: Ben o kadar iyi biriyim ki gördüğünüz gibi aslında yerim yukarıda olması­na rağmen, ben aşağıda oturuyorum. İşte bu benim onlara göre sahip olduğum izafi bencilliktir."

    Ruhsal meseleler bazen öyle bir şekilde tecelli eder ki onu dikkatli bir şekilde analiz edip yorumladığınızda, onun yüzün­deki perdeyi kaldırdığınızda zahiren güzel görüntüsünün altın­dan "kişiliğinin", "nefsinin" ve "çıkarlarının" mutlak hakikati ortaya çıkar.

    Ancak insan, sevebileceği, kendisine dayanabileceği, hat­ta tapınabileceği bir ruhunun olmasını ister. Ama o ruh, mut­lak derecede yüce bir fedakârlığa sahip olmalıdır. Yani onda hiçbir şekilde bencilliğin, kişisel çıkarcılığın, hatta -gerçekten kendini feda edecek bile olsa- "ben kendimi feda edebilecek bir adamım" gibisinden yapacağı gösterişin lekeleri bulunma­malıdır. Böyle bir şey mümkün değildir. Kesinlikle mümkün değildir. Ama ona ihtiyacımız var ve yaratıyoruz. Neyi? Pro-mete'yi- Promete'yi yaratıyoruz. Promete, dünyadaki en meş­hur yan tanrılardan biridir. Onu Atinalılar ve Yunanlılar yarat­tılar; fakat daha sonra Roma'ya oradan da tüm dünyaya git­ti. Promete tannlar alemindeki Yunan tanrılarından biridir ve her şeyle dopdoludur. (Güzelliğe, güce, iyiliğe, sevimliliğe, tanrıların sahip olduğu mutluluğa, hayata, her şeye sahiptir; hiçbir şeye ve hiç kimseye ihtiyacı yoktur.) Ancak o, heyecan verici bir eyleme kalkışıyor. Yani kendisine, makamına, diğer tanrılara ve içinde mutlulukla yaşadığı dünyaya karşı, insan için kıyam ediyor, gelip tanrılar âleminden ateşi çalarak, bunu yeryüzünde soğukta ve karanlıkta yaşayan, ateşe muhtaç olan ve bu ihtiyacını gideremeyen insana veriyor.

    İnsan, aldığı bu ateşle ısınıyor, sonra yemek pişiriyor, dün­yası aydınlanıyor, karanlıktan ve soğuktan ıstırap çeken insa­na ışık ve sıcaklık bahşediyor. Ateşe sahip olmayan insanlığa ateş vermekten daha büyük bir hizmet olabilir mi? Promete işte bunu yapıyor ve diğer tanrıları öfkelendiriyor. {Promete, bu akıbeti önceden göze almıştı.) Onlar Promete'yi yakalayıp zincire vuruyorlar ve onu Kafkas dağlarındaki buzdan bir te­peye hapsediyorlar. Sonra büyük ve keskin bir gagaya sahip korkunç bir akbabayı, gagasıyla o karanlık, soğuk ve ıssız tepede zincirlere vurulmuş Promete'nin ciğerlerini lime lime ederek yemesi için görevlendiriyorlar. Sonra ciğerleri yenmiş olan Promete, bu daimi azaba tahammül ediyor. Bu akbaba gökyüzüne biraz yükseldiğinde onun ciğerlerinin tekrar oluş­tuğunu görüyor ve ikinci defa onun ciğerlerini yiyor. Ateşi İlahların -kendisi de onlardan biridir- iradesine rağmen onlar­dan alıp büyük bir fedakarlık yaparak insanlara verdiği gün­den beri Promete, Kafkas dağlarında sadece o akbaba ile bir­liktedir.

    Promete zincire vurulmuştur, akbaba daima gelip onun ciğerini yemekte, yenen ciğerler tekrar oluşmaktadır. Bu, Promete'nin daimî kaderidir. Şimdi bile durum böyle.. (Kafkaslara gidenler, bunu kesinlikle gördüler.) Bu kimdir? Böyle bir adam var mıydı? Böyle bir tanrı mevcut muydu? Böylesine bir dünya var mıydı? Bu âlemde böyle bir şeyin ol­duğunu kabul edecek hiç kimse kesinlikle yoktur. O halde ne oldu da böyle bir Promete yaratıldı? İnsanın Promete'ye ihti­yacı vardı; ancak Promete mevcut değildi. Bu derecede bir fe­dakârlık numunesine insanın ihtiyacı vardı ancak tarihte ve kendi zamanında böyle bir insan bulamamıştı. Mutlak mutlu­luk içerisinde, tanrısal mutluluk içerisinde, tanrılar âlemi içeri­sinde -tüm maddî ve manevî nimetlerin, güzelliklerin bulundu­ğu ve tüm ihtiyaçların giderildiği bir âlemdi- yaşayan birinin, kendisiyle farklı cinsten bir varlık olan insan için kendisini böyle bir azaba duçar etmesi, kendini tanrılar âleminden ve tanrılık* makamından mahrum bırakması ve Kafkas dağında korkunç bir akbabadan daimi olarak işkence görmeyi göze al­ması ve bundan hiç pişman olmaması mümkün değildir!

    Promete için yazılan pek çok destan vardır, hatta bugün bi­le yazılmaktadır. '"Zincire Vurulmuş Promete" destanı ise And-re Gide5 tarafından yazılmış en son destandır.

    Promete destanının bulunmasına rağmen "Zincire Vurulmuş Promete "yi yazdı ve hâlâ Promete tiyatrosu sahnelenmektedir. Neden? Çünkü insan Promete'ye ve bir Promete'nin varlığına (Böylesine bir duyarlılığa ve böylesine büyük bir fedakarlığa sa­hip birinin olmasına) muhtaçtır. Ancak bu, mevcut değildir. Kendisini hastalıklar tehdit ettiği halde, ölüm kendisini kusurlu kıldığı halde ve zaaflar, kendisini yok ettiği halde, insan yine de güzelliğe ihtiyaç duyuyor. Fakat tüm güzellikler nispîdir, tüm güzellikler nakıstır, tüm güzellikler, geçicidir, yapaydır. Buna rağmen o, mutlak güzelliğin peşindedir; ama bu, yoktur. Bu­nun için insan, - bütün güzellikleri kendinde toplayan, zaaflar­dan, kusurlardan ve zamanın etkilerinden uzak olan, mutlak güzelliğe sahip olan- Venüs'ü yaratıyor. Neden? Çünkü aldatı­cı da olsa insanın büyüklüğe ve yüceliğe ihtiyacı var. (Pek çok ihtiyacımızı ruhsal bir aldatma ile gideren, mesela çirkinliğimi­zi telafi eden bizler değil miyiz?) Tüm büyüklükler nispîdir. Da­ha büyük var; ama en büyük yok. Büyüklüğe, ruhî yüceliğe ya da mutlak fikre sahip olan, ebedî olan, kusur taşımayan ve bünyesinde hiçbir sapkınlığı barındırmayan bir İnsan yok; ama, o bunu yaratıyor. İnsanın zamanla, mekanla, bencillikle, çirkinlikle ve bozulmayla sınırlandınlamayacak bir tarihe ihtiya­cı vardır. Fakat gerek insanlık tarihi, gerek tüm kavimlerin ve milletlerin tarihi ve gerekse tüm kahramanların tarihi, kusurlu, münharif ve nispîdir. Bir yanında güzellikler, iyilikler, aşkınlıklar ve kutsallıklar bulunuyorsa da diğer yanında da kötülükler, zaaflar ve yenilgiler mevcuttur. -Tarihin tüm kahramanları ye­nilgiye uğruyorlar, ölüyorlar ve zaaf taşıyorlar- Tarih, kişisel is­tekleriyle, kişisel zaaflanyla, kendi zamanlarıyla, mekanlarıyla ve muhitîeriyle sınırlanmış olan gerçek İnsanların hayatlarının bütünüdür. Ancak insanın olması gerektiği halde olmayan bu tarihe ihtiyacı vardır.

    Efsaneler, olması gerektiği halde var olmayan tarihten ibarettir. Binaenaleyh, efsane yaratmak insanî bir ihtiyaçtır. Çün­kü gerçek tarih -gerçekliği olan ve gerçekleşmiş olan tarih-onu tatmin etmemektedir. Bu sebeple o efsanelerin yalan ol­duğunu bildiği halde efsane yazıyor. Mesela Arya ırkının kah­ramanı olacak bir kahraman istiyorum. Kime baksam görüyo­rum ki ya kusurlu, ya bir savaşta yenilgiye uğramış ya da za­afa sahip olduğu için yok olmuştur. Bu yüzden Sîstanlı bir pehlivan buluyorum ve onu Rüstem yapıyorum, onun üç ya­şında savaşa gittiğini söylüyorum, hiçbir zaman yenilmeyen Rüstem'i yenilgiye uğratmaya mecbur kalsam bile kendi baba­sı tarafından yenilgiye uğratıyorum ki her halükârda o büyük bir imtiyaza sahip olsun. O, asla başkası tarafından yenilgiye uğratılmamalıdır. O Sîmurg'la ve diğer kuşlarla yaşayan, on­larla irtibatı olan biridir. O, oklar ve mızraklarla dolu olan çu­kura düşse bile atı ile o kuyuda ilerleyebilen ve asla zaafa düş­meyen ölümsüz bir İnsandır. Rüstem, şimdi bir köyde yaşıyor ve çiftçilikle uğraşıyor. Çünkü bu kahraman ölümsüz olmalı, bu kahraman -bu insan- ölmesi için atıldığı çukurda sağ kal­malı ve ölümsüz olmalı, hiçbir savaşta yenilgiye uğramamah ve asla zaaf göstermemeli. Hatta Rüstem, Turana -Efrasi-yaban diyarına- gittiğinde orada Tehmineye aşık oluyor ve sonra destanda Tehmine'nin, Rüstem'in olduğunu görüyoruz. Burada insan birden kahramanının bir fesada duçar olduğu­nu, bir hataya düştüğünü ve şer'î olmayan bir aşka yöneldiği­ni görüyor. Bu şehvet düşkünlüğü, bizim yüce kahramanımı­za bir leke düşürüyor. Peki ne yapmalıyız? Aynı gece Firdevsî, mubedin [Zerdüşt din adamı] yanına gidiyor, o da gelip, Rüstem'in oğlu gayri meşru olmasın ve Rüstem'in hayatı, hi­kayenin aslı böyle olmakla birlikte o kara lekeyle kirlenmesin diye Tehmine'yİ Rüstem ile evlendiriyor. Neresinde kusur var­sa efsane bunu düzeltiyor, kahramanın öldüğü yerde efsane onu ebedîleştiriyor, bir zaafa veya kötülüğe düştüğünde efsa­ne onu temizliyor. Sonra insan efsane adına bir tarih yazıyor. olması gereken, olmayan ve olması mümkün olmayan bir ta­rihtir bu. Onun içinde öyle olaylar, öyle ilişkiler ve öyle duy­gular vardır, ki, bunlann olması gerekir; ama böyle bir şey yok­tur ve asla da olmayacaktır.

    Bu tür ilişkilerin ve duyguların, insanın en eski macerala­rında da var olduğunu, -aslında efsaneler ilkel insana aittir-bugün de var olmaya devam ettiğini görüyoruz. Christian'ın aşkına şimdi baktığımızda yeryüzünde böyle bir aşkın var ol­masının mümkün olmadığını görüyoruz. İtalya'da küçük bir şehir olan Verona'da bir mezar vardır. Bu mezarı bugünün da­hi pek çok aydın, gençler, yazarlar, şairler, sanatkârlar, hatta yaşlılar büyük bir arzuyla, aşkla ve neredeyse hayret verici di­nî bir hürmetle dolduruyorlar. Bu mezar -mabet- onlar için kutsalmış! Orada iki tane kabir yan yana bulunuyor. O iki mezar kimlere ait? Romeo ve Juliet'e. Romeo ve Juliet kim? Aslında hiç kimse ve hiçbir şey. O eskilere ait bir masal idi. Sonraları Shakspeare adında bir yazar, bu hikayeyi tiyatro şekline dönüştürdü. -Tıpkı Leyla ile Mecnun gibi.- Aslında gerçekte varlıkları yoktu; ama burada kabirleri var! Bu iki ki­şinin kabrini, bir yazar evinde yarattı. Bu iki kişi Romeo ve Ju-liet'tir. Onlar aslında yoktular ve hiçbir zaman da yaşamadılar. Yazarın kendisi bile onların olmadıklarını söylemektedir6 Ya­ni böylesine bir duyguya ve böylesine bir temizliğe o kadar ih­tiyaç vardı ki, bizzat hikayede şöyle deniyor: "Romeo ve Juli­et birbirlerine kavuşamayacaklarını anlayınca birbirinin kuca­ğında ölebilmek için her ikisi de intihar ettiler." Onlar kitapta öldüler; ama şimdi kabirleri var. Bu hadise bir efsane de de­ğildir. Bunun hikayesi on yedinci yüzyılda ortaya çıktı. On do­kuzuncu yüzyılda ise onlar için kabir yaptılar

    Bu kabri yapanlar da oraya ziyaret için gelenler de bunun içinde kimsenin yatmadığını biliyor. Pak duygulara, âdeta münezzeh olma de­recesindeki insanî ilişkilere duyulan ihtiyaç o kadar fazladır. Psikolojide şöyle deniliyor; "İhtiyaç bazen öylesine şiddetli oluyor ki haricî bir gerçeklik kazanıyor" Bu da haricî bir ger­çeklik kazanmaya ilişkin bir örnektir. Bu hârici gerçekliğin bir yalandan ibaret olduğunu bilenler bile, böyle bir yere, böyle insanlara ve böyle bir hikayeye olan ihtiyaçlarından dolayı bu hikayeyi yazmaktadırlar. Bunun yalan olduğunu, aldatma ol­duğunu herkes bilir; ancak o yalana dahi ihtiyacımız var. Pro-mete'nin büyüklüğüne, fedakârlığına -biliyoruz ki Promete yok ve onu biz yarattık- ihtiyaç duyuyoruz. (Promete'yi, Andre Gide yarattı ve tüm Avrupalılar da ondan tercüme ettiler. Fakat tiyatrolarda daima onu görüyoruz.)

    Binaenaleyh insan, Promete'ye sahip olmaya muhtaçtır; ama Promete yoktur. Onu yaratıyor ve elimizle yarattığımıza tapıyoruz. Onu seviyoruz. Bunun bizde bazı duyguların ortaya çıkmasına sebep olduğunu ve daimi susuzluğumuzu bir ölçüde giderdiğini düşünüyoruz. Bu açıdan bakıldığında tarih boyunca efsanelerin tarihle beraber olduğu, insanla beraber olduğu gö­rülür. Belli bir ismi olan, sıradan bir seçkinliğe sahip, normal birini alıyor ve onu hayalindeki -muhtaç olduğu, olması gere­ken- insana dönüştürüyor. Bunun dış gerçeklikte mevcut olma­dığını bilmesine rağmen efsane üretiyor. Efsaneler, her duygu­nun, her kutsallığın ve her maddî ve manevî güzelliğin yüce nu­munesinin bir bütünüdür. Öyleyse insan, numuneler yaratıyor. Ancak olanı değil, olması gerekeni yaratıyor. Büyüklüğün en yüce numunesi, Çin'de ve Japonya'da tanrı "Rama" ve "Futuşi Şi" şeklinde, Roma'da ve Yunanda ise tann "Zeus" ve [Mı­sır'da] "Osiris" şeklinde ortaya konuyor.

    İnsan, konuşurken ağzından mutlak güzelliğe sahip keli­meler dökülen birini görmek istiyor. Bunlar, günlük hayatta kullanılan sıradan kelimeler olmamalı. Aksine güzel, aşkın ve kutsal olmalı. Böyle bir insan yok. Zira konuşan herkes, sıra­dan meseleleri ifade etmek için söz söylemektedir. Eğer buna bir güzellik veriyorsa bu, sıradan bir güzelliktir, bir benzetme­dir, bîr kinayedir ya da içinde hakikat olmayan bir sözdür ve bu yalanla, çıkarla ve gösteriş ile beraberdir. İçi doğrulukla do­lu, dışıysa söz güzellikleriyle dolu olan bir söz yoktur. Bunun için söz ustası, "Demosthenes"i7 yaratıyoruz. Sözün sembo­lü olan "Tîr'i yaratıyoruz. Bu derecede büyük bir fedakârlık yok, onun için de Promete'yi yaratıyoruz. İçinde hiçbir kötü­lüğün ve zaafın bulunmadığı İnsana duyulan aşk, başkalarına duyulan muhabbet yok. İnsan için fedakarlık yapan tannları yaratıyoruz, hiç yenilmeyen ve hiçbir yerde zaaf göstermeyen kahramanlar yaratıyoruz. Çünkü bizim tüm kahramanlanmız yenilgiye uğruyorlar, tüm kahramanlarımızın cesareti ve gücü belli durumlarla 'sınırlıdır ve bunlar geçtiğinde her şey bitiyor. Kahramanlık da bitiyor. Tüm kahramanların yaptığı savaşlar, kahramanlıkların tümü; güzelliğin, paklığın ve münezzehliğin en yüce derecesinde değil.

    Bunun için "Herkül"ü yaratıyoruz, ya da -Hindistan'da- "Rama"yı veya -Rusya'da ve Doğu Av­rupa'da- "Lahas"ı yaratıyoruz. Sevgi dolu, şefkatli kahraman­lar yaratıyoruz. Her kültürde ve dinde bütün hayatını sevmek­le, aşkla, başkalanna sunduğu hayır ve bereketle geçiren ör­nek insanlar yaratılmıştır. Çünkü bu olmalı, böyle bir insana ihtiyacımız var; ama böyle bir insan yok. Hakikati uğruna, paklık uğruna ve insanın iyi ve kutsal bildiği şeyler uğruna kendisini unutan, kendini ateşe atan, geleceğini karartan ve akbabanın işkencelerine tahammül eden insanı seviyoruz. Ancak tarihte böyle bir insan bulamıyoruz, bunun için onu ya­ratıyoruz. Bu efsaneler, bu numune yaratıcılıkları, bu temiz ilişkiler, insanların yarattıkları ve yaratmakta oldukları bu mut­lak duygular, (bugün romanlar, hikayeler, filmler ve tiyatrolar yapıyorlar, orada yalan ve aldatma bulunuyor) olumsuz değil, olumlu eylemlerdir.

    Çünkü insanın yaşaması için, daima yüce, aşkın fmüteal] mutlak ve pak örneklere tapmaya, onları sev­meye ve onları düşünmeye ihtiyacı var. Hatta efsanelerin ha­yali hikayelerinde yer alan insanlığın en yüce, en kutsal ve en güzel derecesindeki numuneler, -gerçek olmasalar bile- daima insan ruhunun ıslahına ve güzelleşmesine sebep oluyordu.

    Promete ve benzeri kahramanları düşünmek daima hal­kın ruhundaki fedakârlık ilhamından kaynaklanıyordu. Bu sebeple bugün psikolojide, sosyal psikolojide ve özellikle de eğitim psikolojisinde her biri bir güzelliğin, bir azametin ya da büyük bir fedakarlığın timsali olan bu örneklere çok de­ğer verilmekte ve bunlar, insan ruhunun ıslahı, gelişmesi, eğitilmesi için en büyük örnekler olarak görülmektedir. An­cak İnsan daima, biri güzellik tanrısı, biri kutsallık tanrısı, bi­ri sevgi tanrısı, biri tahammül tanrısı, biri cesaret tanrısı, bi-vi güzel söz tanrısı ve biri de fedakarlık tanrısı olan bu muh­telif Örneklerin tümünün birinde toplanmasını istedi. Bu ça­ba tüm efsanelerde göze çarpmaktadır. Niçin? Çünkü insan için fedakârlık timsali olan o tanrı -Promete- bizim en yük­sek derecedeki fedakârlığa, görkemliliğe, güzelliğe olan tap­ma İhtiyacımızı bertaraf ediyor. Ancak o Herkül gibi güçlü değil ya da "Heliodorus" gibi ruh güzelliğine sahip değil ya da 'Demosthenes" gibi konuşamaz ve diğer tanrılar karşı­sında kendisini savunamaz. O, eziyet çekmektedir. Halbuki böyle bir kusurdan uzak olmalıdır. Bu sebeptendir ki mitolo­ji tarihinde tanrılar giderek azalmakta ve her tanrıda birkaç özellik birden toplanmaktadır. Söylediğimiz gibi, bu hayali örnekler ve bu sahte, uydurma ve hayalî efsaneler, insanlı­ğın duygu, düşünce gelişiminin, ıslahının ve eğitiminin ilham kaynağı olan tablolardı. Buna herkes inanmaktadır.

    Dipnotlar

    1- Pur, Farsça'da oğul, evlat anlamına gelmektedir. Farsça'da Hz İbrahim için Pur-Azer, Hz. İsmail için Pur-Hacer tamlamalarının kullanıldığı göz önünde bu­lundurulduğunda Pur-Davud'un Hz. Süleyman olduğu sonucu çıkarılabilir. Fakat Hz. Süleyman'ın MÖ 970, İskender'in ise MÖ 356 tarihinde doğduğu düşünüldü­ğünde Merhum Dr. Şeriatî'nin Pur-Davud ile başka birini kastetmiş olması da mümkündür. [Çevirmen]
    2- MÖ 550-330 yılları arasında İran'da hüküm sürmüş Pers hanedanıdır. Türk­çe'de Ahemeniler ve Akamanışlar diye de telaffuz edilmektedir. Farsça'da yay­gın kullanımı "Akhamenişler" biçiminde olmakla birlikte, merhum Dr. Şeriatî'nin burada zikrettiği gibi "Hahemenişler=Hakhemenişier" biçiminde de bir kullanım söz konusudur.[Çevirmen]
    3- Dârâ isimli birçok Pers kralı vardır. Burada söz konusu edilen, son Akhemeniş kralı 3. Dâra'dır.[Çevirmen]
    4- iskendernâme: Klasik edebiyatta İskender'in hayatını ve maceralarını anla­tan mesnevilerin gertei adıdır. Sadece İran edebiyatında değil, Türk Divan ede­biyatında da İskendernâme yazmış birçok şair bulunmaktadır. Divan Edebiyatın­da Ahmedî'nin yazdığı iskendernâme ünlüdür. [Çevirmen]
    5- Andre Gide, günümüz Fransa'sının en aydın yazarlarından biridir. Büyük bir aydın olan Gide, birkaç yıl önce öldü.
    6- Firdevsî de diyor ki: "Rüstem, Sistan'da bir pehlivandı İran'ın, iranlının, Rüstem'e sahip olmaya ihtiyacı vardı; ama o yoktu. Bunu, onun için ortaya çıkardık.
    7- MÖ 320 yıllarında yaşamış ünlü Atinalı hatip ve politikacı. [Çevirmen]


    Çeviren : Alptekin Dursunoğlu
  • 232 syf.
    ·2 günde·Puan vermedi
    İçinde yumuşacık tüyler, tatlı patiler, anlaşılamayan yaratıklar var Kitapta bir yerde öfkeniz hayranlığınızı geçecekse evcil bir kediniz olamaz, diyordu. Insanlar olarak biliyoruz ki kediler bizler tarafından hala anlaşılamıyor. Ancak onlar bizi anlıyormuş Bu kitap içinde çeşit çeşit kedi hikayesi var. Kimini pek sevdim, kimini 'ehh' derecesinde... Ama bence okumalar arasına alıp biraz eğlenmeye biraz öğrenmeye değer. Kitabın bana kattığı bir kitap da var üstelik : Hoffman'dan Murr Kedi. Listeme eklendi. En kısa zamanda Hoffman'ı kendine hayran eden ve ölümü ile ölümüne neden olan bu kediyi okuyacağım.
    .