• Delikanlım!.

    İyi bak yıldızlara,

    onları belki bir daha göremezsin.

    Belki bir daha

    yıldızların ışığında

    kollarını ufuklar gibi açıp geremezsin..

     

    Delikanlım!.

    Senin kafanın içi

    yıldızlı karanlıklar

    kadar

    güzel, korkunç, kudretli ve iyidir.

    Yıldızlar ve senin kafan

    kâinatın en mükemmel şeyidir.

     

    Delikanlım!.

    Sen ki, ya bir köşe başında

    kan sızarak kaşından

    gebereceksin,

    ya da bir darağacında can vereceksin.

    İyi bak yıldızlara

    onları göremezsin belki bir daha...
  • Gecenin bir geç vaktında, kulelerin dibinde, kemerlerin altında, dolaşıp durdum Pırağ'ı. Gökyüzü karanlıkta altın çeken bir imbik, bir simyager imbiği, alevi mavi mavi. Şarl Meydanı'na doğru indim yokuş aşağı, arda, köşe başında, kliniğe bitişik, bahçe içinde Doktor Faust'un evi.
  • “Zaman, iki nokta arasındaki mesafe gibi ölçülemez. Zaman geçmez. İnsanoğlu dikkatini şimdiki zamana vermekte müthişti zorlanır; hep, ne yaptın, daha iyisini nasıl yapabilirdim, diye düşünür, yaptıklarının sonuçlarına, niye yanlış davrandığını kafa yorar. Ya da gelecekle uğraşır; yarın ne yapacaktır, ne gibi tedbirler almalıdır, köşe başında onu nasıl bir tehlike beklemektedir, istemediklerini nasıl engeller, hayallerine nasıl ulaşabilir…”
  • 392 syf.
    ·7 günde·Beğendi·7/10
    Polisiye romanlarının tek kötü tarafı şu oluyor. Eğer çokça (sıkılacak kadar çok) okumuş iseniz bir süre görüyorsunuz ki aslında hepsinin bir çok oratak noktası var ve aslında hepsi birbirine benziyor. Araştırma teknikleri, detektifler, dedektiflerin hayatları, sabahlara kadar uykusuz geçen yarasa tarzı yaşamları, dedektiflerin konuşmaları, şakaları, yeme içme alışkanlıkları, iyi polisi - kötü polisi oynama stratejileri vb. bir çok özellik. Aslında tüm dedektiflik kitaplarında aynı. Zaman içinde sıradan bir hal alıyor bu tarz kitapları okumak. Ama şu var ki bir süre ara verdikten sonra tekrar özlüyorsunuz. Ve yine aynı tempoya geri dönüyorsunuz. Asla bırakılmıyor.

    Bu tarz kitapların diğer bir ortak noktası da şu: Katili asla tahmin etmeye çalışmayın. Çünkü katiller asla kitabın başında romanın kahramanlarından birisi olmuyor. Genelde kitabın son 50/100 sayfasında ortaya çıkan kel alaka birisi oluyor.

    Bu roman da her polisiye roman gibi aynı yönde şekillenmiş. Roman başarılı bir son ile sizi ters köşe ediyor. Ona garanti diyebilirim. Fakat sizi ters köşe eden ve şaşırtan aslında kitabın konusu ve sonu değil. Yazarın olayları bize anlatış şekli. Romanın sonunda fark ediyorsunuz ki yazar aslında kitabın başından beri bizimle tabiri caizse kafa bulmuş, sürekli yanlış yönlendirmiş. Romanda olduğu gibi belki de bir nebze bizimle saklambaç oynamış.

    Okuduğum en muhteşem kitap diyemeyeceğim. Çünkü bu tarza alışkın birisi olarak beni çok şaşırtmadı. Olayların gidişatı sebebiyle mantık hataları olduğunu, bunların bir mantığa bağlanması gerektiğini ve ilginç bir son ile her şeyin" TAMAM ŞİMDİ HER ŞEY YERİNE OTURDU seviyesine geldik" diyebileceğimi zaten anladım.

    Ama çok az polisiye-gerilim romanı okuyan bir okura şunu söyleyebilirim ki "Bu roman ağzının havada açık kalmasını sağlayacaktır." O kadarını net söyleyebilirim.
    Ben de beğendim. Güzeldi. Tavsiye ederim. Yazarın diğer kitaplarını da okumayı düşünüyorum. "Paket" isimli romanı ile devam edebilirim bir sonrakine.
  • Delikanlım!
    İyi bak yıldızlara, onları belki bir daha göremezsin…
    Belki bir daha yıldızların ışığında kollarını ufuklar gibi açıp geremezsin…
    Delikanlım!
    Senin kafanın içi yıldızlı karanlıklar kadar güzel, korkunç, kudretli ve iyidir.
    Yıldızlar ve senin kafan kâinatın en mükemmel şeyidir.
    Delikanlım!
    Sen ki, ya bir köşe başında kan sızarak kaşından gebereceksin, ya da bir darağacında can vereceksin.
    İyi bak yıldızlara onları göremezsin bir daha
    Delikanlım!
    Belki beni anladın, belki anlamadın. Kesiyorum sözümü.
    Sevmek mükemmel iş delikanlım. Sev bakalım…
    Mademki kafanda ışıklı bir gece var, benden izin sana, sev sevebildiğin kadar…

    Nazım Hikmet Ran
  • Kendime bile yabancıyım bu şehrin sokaklarında, ne olur bir köşe başında bul beni ve hayata döndür Gülen yüzümü.
    En çokta hayat bazı acılarımızı gecenin tam ortasında diş sıkarak büyütmemizi öğretti.
  • 196 syf.
    EVLİLİK AŞKI ÖLDÜRÜYOR GÜZELİM (SPOILER OLACAKTIR)

    https://www.youtube.com/watch?v=9RUThN5wWOE

    "Zannederim ki bu romanı şimdi okuyanlar önce merak duyacaklar -tüm bu yaygara neden kopmuştu?- sonra da Savaş ve Barış'ı, Anna Karenina'yı, Diriliş'i yazan gözde yazarlarının böyle bir şey de yazabilmiş olmasını huzursuzluk, çaresizlik ve şüpheyle karşılayacaklar." diyor Doris Lessing, önsözde. Bu kült eserlerin hiçbirini henüz okumadım, fakat "böylesi düşünce yapısına sahip bir romanı hangi kafayla yazdın be üstat" demeden de edemedim doğrusu. Nitekim bu durumun gerekçeleri de önsözde ve sonsözde net bir şekilde anlatılmış. Tolstoy, fanatik bir Hristiyan anlayışla bezemiş kurgusunu. Gelgelelim, günümüz koşullarıyla değerlendirildiğinde hem birçok absürt davranışa hem de onca devir ve kültür farklılıklarına rağmen birçok da benzerliğe şahit oluyoruz okurken.

    Kitap yayınlandığı dönemde baskı ve sansür tehlikesiyle karşı karşıya kalmış, hatta romanın sıradan insanların alamayacağı kadar pahalı bir edisyonla basılmasına karar verilmiş. Fakir kitleyi böylesi "zararlı" fikirlerden korumak lazım gelir elbette. Roosevelt'in Tolstoy'a "cinsi ve ahlaki sapık" ithamı ise işin tuzu biberi. Eee... Rejimlerin, hükumetlerin böylesi fikirlerle dolu bir kitabı eleştirmesi gayet doğal. Nitekim evlenmek, dolayısıyla çocuk doğurarak nüfusu artırmak, devletlere külfetin yanında ucuz iş gücü, oy kullanacak seçmen ve de cepheye sürecek asker de sağlar. Önsöze dair son olarak da şunu söylemeliyim, resmen ters köşe oldum. Kitaba dair spoiler yememek adına, kurguyu bitirdikten sonra dönüp önsözü okudum ama hiç beklemediğim bir anda, Anna Karenina romanından spoiler yemiş oldum. Aklınızda bulunsun.

    Konuya gelecek olursak, bir tren yolculuğuyla başlıyor her şey. Yolculukta birkaç kişi arasında kadın-erkek ilişkileri ve sevginin bahsinin açılması, Pozdnişev'in evlilik hayatını ve karısını öldürmesine varan süreci anlatmasına sebep oluyor. Hoş, böyle dertli tasalı insanların bir fırsat bulup size bir şeyler anlatması için bir şeylerin fitili ateşlemesine de gerek yoktur. Yeter ki onlar anlatacak olsun, siz de birazcık da olsa dinleyici yanınızı gösterin yeter. Ana karakterimiz Pozdnişev olsa dahi, anlatıcımız başka biri. Bu kişi, yazarın kendisi de olabilir. Fikrim yok. Anlatıcı başka olsa dahi, kitap boyunca Pozdnişev'i dinliyor olacağız.

    Kitabı hikayesi üzerinden değil de, not aldığım yerleri üzerinden değerlendirmek istiyorum. Kitapta geçen "bedensel tutkunun, insanlığın iyilikte birleşmesine engel oluşu" savına katılmıyorum. Hatta tamamen aksini iddia ederek, bedensel tutkudan nasibini almamış insanları, insanlığın iyilikte birleşmesine engel olan sebepler olarak görüyorum. Fakat bedensel tutkudan arınmış insanlığın, dünyadan silinip gideceğine hak verebilirim. Ne de olsa soyun tükenmesine kadar gider bu süreç. Fakat bu, Pozdnişev'in belirttiği gibi mutlu mesut bir siliniş olmayacaktır. Ben olsam, daha dramatik bir son yazardım, tabii günümüz şartlarından da beslenerek... İnsanoğlunun kadın ve erkek bireyleri, birbirlerinden ölesiye nefret ederler, birbirlerine duydukları tutkudan eser kalmaz, tutkunun yanında birbirlerine duydukları hiçbir iyi duygu da kalmaz. Böylelikle nesil devam etmez, ya da ne bileyim, yapay rahimler, suni sperm sağlayıcılar, üreme kapsülleri icat edilir, ya da robotlar (veya uzaylılar) dünyayı istila edip bizleri soyumuz kuruyana dek köleleştirir... Demem o ki, kadınlar ve erkekler! Birleşiniz! Birbirinizden soğumadan, birbirinize karşı anlayışlı olunuz! Karşılıklı anlayıştan besleniniz! Daha ne diyelim?

    Pozdnişev'in evlilik kararını bu kadar çabuk alışı ve bunu da sadece cinsel çekimle yapışı, sonrasında çektiği (ve de çektirdiği) sıkıntıları göz önünde bulunduracak olursak, bizlere flört veya sözlülük-nişanlılık evrelerinin ne kadar da gerekli olduklarını gösterir nitelikteydi. Çiftlerin aralarında, onları sadece kısa süreliğine bir arada tutabilecek parametreler varsa ve evlilik kurumu da bu sallantılı parametreler üzerine inşa edilirse, o kurumun sallanması ve nihayetinde de yıkılması kaçınılmaz olacaktır. Yıkılması muhtemel bir evlilik üzerine konulan her tuğla ise, yıkımın dramatikliğini üst seviyeye taşıyacaktır.

    Tuğlalardan bahsetmişken, tabii çocuklardan bahsediyorum. Evvelden beri süregelen, fakat benim bir türlü dayanağının ayırdına varamadığım bir düşünce var: Kötü giden bir evliliği, çocuk yaparak kurtaracağını sanmak. Tam bir şehir efsanesi. Burada da şöyle bir hisse kapıldım, iyi bir eş değil sadece kavga etmedikleri zamanlarda iyi bir yatak arkadaşı olan eşini Pozdnişev, çocukları sayesinde bir kimliğe daha bürüyebiliyor: İyi bir anne. Gelecek neslin devamlılığı adına gerekli bir şey bu. Belki de bazı evlilikleri devam ettiren sebep budur fakat evlilikleri kurtaran sebep bu olamaz. Ortada bir çocuk olmadıktan sonra, iyi olmayan bir eşi de iyi bir anne veya iyi bir baba olarak tekrardan değerlendirmeye lüzum kalmaz.

    Çocuklarla paralel gelen bir başka konu ise, gebe bir kadının arzulanabilir olup olmaması ya da gebe kadının kendini çekici bulup bulmaması. Bu durum, Pozdnişev'in kıskançlığını bir nebze de olsa törpüleyebiliyor. Ne de olsa karısı artık, o "aşık" olduğu bedene sahip değil. Başka erkekler de bu şişmanlamış, göğüsleri sarkmış, kalçası genişlemiş kadını arzulanabilir görmeyeceklerdir. Bu onu biraz rahatlatır. Fakat doktorların müdahalesi ile artık çocuk doğuramayacak olan karısı, yenilenmiş, eski güzelliğine ve alımlılığına yaklaşmış bir hale gelmiştir. Bu durum kadın açısından güzeldir, beğenilmek ve güzel hissetmek hemen her kadının hoşuna gider. Fakat paranoyak ve de kıskanç bir koca için bu hiç de istenebilecek bir şey değildir.

    Karakterler bazında son olarak şunu söyleyecek olursak, Pozdnişev, evliliğin başında cinsel dürtülerle donanmış hızlı bir aşık, sonrasında anlaşmazlıklarla yoğrulmuş bir ilişkide debelenen kıskanç bir koca, karısını kıskanacağı adamı dahi kendi eliyle evine sokan bir ezik, fakat çorapla olmaktansa en azından terliklerini giymeyi dert edinen bir aciz. Bir insanı, daha da önemlisi karısını öldürmüş bir adamın, böylesi güç istenciyle ve dış görünüşüyle dertlenmiş olması, onun anca komple bir aciz olduğunu gösterir.

    Gelelim sonsöze ve Tolstoy ustaya karşı tezler sunmaya... Fanatik bir Hristiyanlık anlayışıyla bezeli fikirleri, müritleri tarafından dahi tam anlamıyla benimsenemeyecek düzeyde bana kalırsa. Öncelikle bedensel aşk, hayvani bir düzeye indirgenmesi gereken bir durum değildir. Hele ki daha evvelden de dediğimiz gibi, evlilik hayatında elzem bir durumdur. Evlilikte seksi aşağılık bir durum olarak görmek, eşlerin birbirinden soğumasına ve doğal olarak ihanete kadar sürükler. Sadakatsizlik konusunda ise, günümüzde dahi yüceltildiği ve matah bir şeymiş gibi gösterildiği ortada. Lakin sadakatsizliğe karşı maddi bir cezadan söz edecek olursak, bunu çoğunlukla erkeğin çektiği aşikar. Özellikle boşanmalardan sonra verilen süresiz nafakalar, insanların evlilikten korku duymalarında önemli etkenlerden.

    Gebelik ve emzirme sürecinde cinsel ilişkiye girmenin kadın açısından ne gibi sorunlara yol açabileceği ya da açıp açmayacağı konusunda bir fikrim yok. Ama her cinsel hazzın da bir çocukla neticelendiğini düşünecek olursak, günümüzdeki hayat pahalılığında ve işsizlikte bu işin sonu vazektomi operasyonlarının tavan yapmasına kadar varırdı.

    "Şöyle ki, ana babalar çocuklarını insan gibi insan olacak biçimde yetiştirmek kaygısını taşıyacak yerde..." Burada Tolstoy'un tezini çürütmek gerek. Doğum kontrolünden ve zevk için seksten hazzetmeyen yazarımıza uyacak olursak, evin içi, özellikle de erken evlenen çiftlerde bolca çocukla dolacak ve bu da onlara insanca bakmaya engel teşkil edecektir. Tabii zengin veya aileden varlıklı değilseniz.

    Bedensel aşk ve nikah, insanın kendisine hizmettir ve Tanrıya, insanlara hizmetten alıkoyar diyor Tolstoy usta. Daha sonrasındaki yaklaşımı ise tam bir tezat. Tanrıya ve insanlara hizmetten alıkoyan bir kurumdan, Tanrıya ve insanlara hizmet edecek nesiller yetişmesini bekliyor. Anlayan beri gelsin.

    "Yalnızca ideal olarak ahlakı alın; kimin kiminle olursa olsun, her düşüşün, tek, ömür boyu sürecek bir evlilik olduğunu varsayın..." Vay Tolstoy'um vay... Yanlış evliliklerin yani senin deyiminle "düşüşlerin", ömür boyu sürdürülmesini dayatan bir yaklaşım bu. Günümüz koşullarında, özellikle de şiddeti çözüm gören zihniyetlerde bunun karşılığı kadın cinayetleri gibi toplumsal sorunları doğurmakta. Bana sorarsan evlilik kadar boşanmak da bir haktır. Ama tabii inancın doğrultusunda sen de bunu söylüyorsun, sen de kendince haklısın ne diyelim...