• Şeyh Galib klasik edebiyatımızın son büyük şairi olarak kabul edilir. Hayatı boyunca Mevlevi kültürü içerisinde bulunmuş ve nihayetinde Galata Mevlevihanesi’nin postnişinliğini de yapmıştır. Ehl-i tarik bir şair olmasının yanında III. Selim’le olan dostluğu bakımından da dikkat çeken bir isimdir.

    SABAH ÜLKESİ: kültür, sanat, felsefe dergisi, 57. sayıdan
    Selman Bayer

    http://www.sabahulkesi.com/...bte-insan-telakkisi/


    Hem dönemin büyük şairi olması, hem Galata Mevlevihanesi Şeyhi olması hem de dönemin sultanıyla yakın ilişkileri dolayısıyla devrinde etkin ve karizmatik bir isim olarak telakki edilmektedir. Şeyh Galib bu karizması neticesinde mesleği ve kendi estetik anlayışı doğrultusunda yaşadığı dönemin sorunlarına eğilmiş, bu sorunlara ilişkin mutedil bir üslupla çözüm önerilerinde bulunabilmiştir.

    Bilindiği gibi, Şeyh Galib’in yaşadığı 18. yüzyıl dünya genelinde bir krizin doğum sancılarının çekildiği çağdır. Aydınlanmanın bütün gücüyle Avrupa’yı kuşattığı ve hâkimiyetine aldığı bir dönemdir. Geleneksel dönemin sona erdiği ve insanın bir yüzyıl sonraki büyük krizine dair şaşkınlıkla boğuşmaktadır. Sanayi devrimi gibi gelişmeler dünyanın bütün siyasi düzenini değiştirmekteyken Aydınlanma da topyekûn bir zihniyet değişimine neden olmaktadır. Batı’da her alanda ciddi bir dönüşümün olduğu bu yüzyılda Doğu teknolojik ve siyasi dönüşümler doğrultusunda gittikçe artıp derinleşecek bir krizin ilk semptomlarıyla karşılaşmaktadır. Zihniyetin ve elbette arkasında topyekûn insanın tehdit altında olduğunu henüz idrak edememiştir. Doğu’yla birlikte Osmanlı da aynı kadere mahkûmdur. Devlet-i Âliye’nin elitleri mukadder ve mutlak bir değişimin muhtemel tehditlerinin teknolojik ve siyasi düzlemdeki bir takım ıslahatlarla bertaraf edilebileceğine hükmetmiştir. Kanuni’den itibaren fark edilmeye başlayan bu değişime karşı ilk tepkiler bu yüzyılda ortaya çıkmıştır. Lakin onlar da fazlasıyla yetersiz kalmıştır. Her ne kadar sultana verilen layihalarda liyakat, ahlak gibi bir takım izaha muhtaç kavramsal değiniler olsa da topyekûn bir insan meselesi hiçbir zaman tartışılamamıştır. Bu dönemde bir felsefi sorun olarak insandan ziyade devletin kurtarılması üzerine yoğunlaşılmıştır.

    Şeyh Galib’in yetiştiği çağ, tarihimizde bir ıslahat devri olarak anılır. Askerlik ve politika alanında birbirini kovalayan başarısızlıklar, imparatorluğun ve tebaasının özgüvenini sarsmış, Batı’ya ayak uydurmak gibi çok katmanlı ve telaşa gelmeyecek bir zorundalığın farkına varılmıştır. Bu farkındalığı icraata geçirerek devleti kurtarmaya çalışan III. Selim meseleyi tüm veçheleriyle değerlendirmenin gerekliliğini idrak etmiş ve farklı alanlarda uzmanlaşmış isimlerden bir takım layihalar talep etmiştir. Gelen teklifler doğrultusunda da askeriyeden eğitim sistemine kadar her alanda geniş ıslahat hareketlerine girişmiştir. Burada III. Selimle yakın dostluğu bulunan ve her fırsatta kendisini desteklemekten geri durmayan Şeyh Galib’in dönemin sorunları çerçevesinde insan anlayışını değerlendirmeye çalışacağız. Elbette klasik dönemin yüksek bir üsluba ve derinliğe sahip büyük bir şairini, hele bir de insan anlayışıyla değerlendirmek bu yazının çok ötesinde bir gayret ve mesai gerektirmektedir. Ancak onun meşhur terci-i bendi üzerinden insan anlayışına dair bir takım notlar düşülmesi de mümkün görünmektedir.

    Arnold Toynbee tehdide maruz kalan medeniyetlerin kendilerini korumak için gösterdiği reaksiyonları iki kavram üzerinden izah eder: Zelotizm ve Herodianizm. Zelotizm tehdide uğrayan cemiyetin kabuğuna çekilip gelenekçi olması, herodianizm ise düşman medeniyetin silahlarını kullanarak mücadele etmesidir.1 Şeyh Galib bu hususta her iki kavramı da içeren sahih bir tepkinin şairidir. Gelenekli bir şair olarak kendi geleneğinin terbiyesi ve usulünü terk etmez. Lakin geçmişe takılıp kalmak yanlısı da değildir. Onun şiir diline dair yenilik ve sadelik taraftarı olmasıyla Islahat Padişahı Sultan III. Selim taraftarı olarak arzıendam etmesi aynı hâlin tezahürüdür. Lakin şu da bilinmelidir ki Osmanlı şiirinin ya da düşüncesinin devrimci bir tabiatı yoktur. Tabiricaizse Osmanlı şiiri ve düşüncesi evrimsel bir süreç takip eder. Ağır ağır ilerleyen ve nesilleri kucaklayan bir yenilenmenin taraftarıdır. Elbette Şeyh Galib de, en önemli temsilcilerinden biri olarak, bu tavrın insanıdır.

    M. Kayahan Özgül’ün ifadesiyle gelenekli Osmanlı şiiri ilerlemez; dört boyutta genişleyerek gelişir. Dikey bir seviye hattında yukarıda entelektüele, aşağıda halka; yatay bir zaman düzleminde de her iki yöne doğru daha derine… Şiir yenileşme sürecini yaşarken de gelişmeye ilaveten değişir; fakat dönüşmez.2

    Şeyh Galib Özgül’ün izah ettiği bu sürecin mühim örneklerinden biridir. Onun geleneğe dair sadakati ve titizliği dikkat çeker. Önceleri Nedim, çağdaşlarından Muvakkitzade Pertev Efendi, Leskofçalı Galib ve sonraları Şinasi gibi klasik divan tertibinde farklı türleri görmezden gelerek şiirler yazması düşünülemez. Diğer yandan çağdaşı Nâbî gibi yalnızca Hikmet ağırlık şiirlere de itibar etmez. O geleneğin çizdiği çerçevede bir divan tertip ederken yenileşmeyi de kontrollü ve özgüvenli bir şekilde devam ettirir. Tepkisel ya da nispeten devrimci bir anlayışın değil, itidalin şairi olarak tezahür eder. Sözünü geleneksel türlerin belirlediği çerçevenin içerisinde herhangi bir heyecana prim vermeden söyler. Takdir ederken ölçülü, tenkit ederken anlayışlıdır. Onun şiire bakışıyla insana bakışı paraleldir. İnsana dair uyarılarını, beklentilerini ve tespitlerini de aynı geleneğin mutedil ikliminde yapmaya özen gösterir.

    Lakin bu itidal ve titizliğe riayet ederken söylemek istediğinden de geri durmaz. Özgül’ün yerinde tespitiyle genişleyen bir şiir evreninde geçmişi incitmeden ya da geleceği yüceltmeden anın hakkını vererek yazmaya devam eder. Böylesi bir çağda şiirlerini böylesi mutedil bir üslupla kaleme alan şairin insani krizin bertaraf edilebilmesi yönündeki gayreti de bu yüzden görülmeyebilir. Bugünün körlüğü geçmişin hakikatini örtmeye yetmez elbette. Ama geçmişe dair değerlendirme yaparken de ziyadesiyle dikkatli ve rikkatli olmak icap eder. Hem klasik edebiyatta hem de turuk-u aliyenin en mühim kollarından biri olan Mevlevilikte temayüz etmiş bir ismin eserlerini değerlendirmek için de aynı dikkate ihtiyaç duyulur.

    Biz de bu dikkatle Şeyh Galib’in meşhur terci-i bendi çerçevesinde onun insan anlayışına dair notlar düşmeye çalışacağız.

    Şeyh Galib,

    Ey dil ey dil niye bu rütbede pür-gamsın sen

    Gerçi vîrâne isen genc-i mutalsamsın sen

    diye başlayan terci-i bendinde kendi gönlünün şahsında, yorulmuş ve hastalanmaya yüz tutmuş bir devletin hastalığıyla malul dönem insanına seslenmektedir. Mevlevi bir şair ve mürşid-i kâmilin insana dair kurduğu söylem elbette ki genelde İslam’ın özelde ise Hazreti Mevlânâ’nın belirlediği çerçeve içerisindedir. İlk bakışta aynı şeyleri söylemektedir. Lakin söz söylendiği dönemle mukayyettir ve çağın idrakine, izanına göre değişebilir. Bu minvalde, Şeyh Galib de tabiricaizse çağlar boyunca değişmeyen hakikati kendi kabından ikram etme yoluna gitmiştir. Onun özgünlüğü de ustalığı da buradadır.

    İslam geleneğinin insana bakışı her dönemde aynıdır. İnsan yeryüzünde Allah’ın halifesidir. Gayesi de Allah’ın rızasını kazanmaktır. Hazreti Mevlânâ’ya göre insan ancak fizik ve metafiziğin uyumuyla kemale erebilir. Yeryüzü bir imtihan merkezidir. İmtihanlar çeşit çeşittir. İnsan bütün bu imtihanları kendisinden gizlenen ilahî cevher marifetiyle geçebilir. Şeyh Galib, terci-i bendin ilk dizesinde “genc-i mutalsamsın sen” derken bu ilahî cevheri imlemektedir.

    Bilindiği gibi “İnsan” etimolojik olarak “üns” ve “nesy”i mündemiçtir. Arapçada “üns” “ülfet” ve “alaka” manalarına gelir. “Nesy” ise “gaflet” ya da bildiğini unutmak anlamlarına gelmektedir. Yani “üns” insanın ünsiyet ve irtibat kabiliyetini imlerken “nesy” ise onun gaflete düşüp, ahdini unutabileceğine ve yaratıcısına asi olabileceğine işaret eder. Etimolojik olarak her iki anlamı da kapsayan “insan” kavramının tanımı Mevlânâ’nın tanımıyla örtüşür. Mevlânâ’ya göre insan ulvilik ve süfliliğin, akıl ve şehvetin buluşma noktası olup, bütün problemlerine rağmen varlıkların en değerlisidir.3 Hazreti Mevlânâ’nın izinden giden Şeyh Galib varlıkların en değerlisi olan insana “cümle-i akvamsın” diyerek Mevlânâ’nın görüşleriyle uyum içinde olduğunu göstermektedir.

    Ruhsun nefhâ-i Cibril ile tev’emsin sen

    Sırrı Hak’sın mesel-î Îsi-i Meryemsin sen

    İnsan Allah’ın sanatının en önemli eseridir. Eşrefi mahlûkat yani yaratılmışların en şereflisidir. Şeyh Galib bunu kendi ifadesiyle anlatmaya çalışırken “Nefha-i Cibril ile tev’em”dir der, yani ruh-i ilahînin nefhasına sahiptir.4 Kendisinde Allah’tan bir soluk vardır. Tam da bu yüzden yeryüzünde Allah’ın halifesidir. Allah’ın sıfatlarının mazharıdır. Bu Şeyh Galib’in deyişiyle “Sırr-ı hakk”tır.

    Hoşça bak zâtına kim zübde-i âlemsin sen

    Merdüm-î dîde-i ekvân olan âlemsin sen

    Zatına hoşça bakması gereken insanın değeri tam da buradadır. Yaratılmışların göz bebeği olarak Allah’ın iltifat ve itibar ettiği insanın kendisine bakışındaki sıhhat âlemi neyse o olarak görebilmesindedir. Kınalızâde de hikmeti bu şekilde tanımlar. Zamanın ve mekânın değişmeleri, buhranlar, krizler, belalar ya da saltanatlı günler bu bakışı etkileyemez. Bu bakışın sıhhatiyle insan görebilir ve eyleyebilir. Nesnelerin ardındaki hakikati yine bu sahih bakış sayesinde idrak edebilir.

    Şeyh Galib’in bu bakışını Victoria Holbrook gayet güzel izah edebilmiştir. Galib’in Namık Kemal’e kıyasla Allah-Birey ilişkilerine yoğunlaştığını zikreder. Mukayesede Namık Kemal’i kullanıyor olması manidardır. Tanpınar’a göre İslamcılığın şampiyonu sayılan ve kendisinden sonraki dönemlerde de etkisini istikrarlı bir şekilde sürdüren bir figür olarak Namık Kemal şahsi tecrübesiyle var olan ve kendiliğinden sorumlu olan insandan ziyade halk-millet-devlet bağlamında nesneleşmiş, neferleşmiş bir insana vurgu yapar. Şeyh Galib’in aksine insanın ufkunu yeryüzüne indirip onu daha basit bir düzlemde yeniden değer/siz kılmaya çalışır. İnsanı ontolojik bir varlıktan ziyade siyasi bir figür olarak değerlendirmek yanlısıdır. Bu minvalde insanı yatay bir düzlemin nesnesi hâline getirir. Bakışındaki sıhhat bozukluğu insana dair düşüncesini de etkilemiştir. Oysa Şeyh Galib gelenekli bir şair olarak geçmişin tecrübesiyle mücehhez ve müzeyyendir. Geçmişe takılıp kalmaz, geleceğin anlamsız heyecanıyla da malul değildir. Kendi anının derdini taşır ve kendi anının şiirini söyler. İnsanın dikey bir düzlemde değerlendirilmesi ve onun değerler manzumesiyle birlikte varlığını inşa edebileceği görüşündedir. Bu dikey düzlemde zaman ve mekân ne kadar değişirse değişsin insan hep aynı düzlemde aynı dertle kaim olacaktır. Piri Hazreti Mevlânâ gibi, Allah-İnsan irtibatına vurgu yaparak, asıl gayenin ahlaki anlamda “insan-ı kâmil” modeline ulaşmak olduğunu ifade eder.

    Bunu yaparken kendi standartlarından vazgeçmez. Dünyayla arasındaki ilişki de ümit ve endişenin ötesinde bir itidal hâkimdir. Devrin sultanıyla yakın bir ilişki kurar lakin patronaj sistemini kabul etmez. Devletle arasındaki ilişkide denge gözetir. Bu dengenin kerteriz noktasını da kendi irfani zemini üzerine inşa eder. Şeyh Galib bir mürşid-i kâmildir. Muhatabı insandır. Lakin onu fikir/teori düzleminde tartışmanın ısrarını vurgular. Gündelik hayatta yürüttüğü seyr-i sülukun pratik taraflarını şiirine taşımaz. Bütün çağlarda ve coğrafyalarda diri kalabilecek bir dilin peşindedir. Çünkü onun görüşünde insan küçük âlemdir ve zamanın mekânın ötesinde bir fikir olarak hayatına devam eder. Çok daha pratik amaçlarla kendi dervişleri için hazırladığı söylenen Es-Sohbet-i Sufiyye adlı eseri dahi bu evrensellik iddiasını bünyesinde barındır. Bir tarikat şeyhi olarak insan yetiştirme mesaisinin ötesine geçip daha geneli şamil bir şiiri inşa eder.

    Geleneksel İslam toplumlarında tekkelerin toplumsal hayatın ana kaynaklarından biri olduğu herkesin malumudur. Orada yetişen insan hayatın her alanında kâmil bir birey olarak görevini hakkıyla yerine getirebilecek kudrete, ehliyete ve liyakate sahip olabilmesi öngörülmektedir. Lakin tarikat düz anlamıyla devlete ya da belli bir organizasyona adam yetiştirme kurumu değildir. Orada yetişen, pişen insan ait olduğu topluma, döneme, çağa ya da teşkilata sadakatinde kemale ermiş insan olduğu için böylesi bir mümbit kaynak olarak çağlar boyu hayati bir boşluğu doldurabilmiştir. Şeyh Galib’in döneminde de azalarak da olsa bu düstur devam etmektedir. Kayahan Özgül’ün ifadesiyle devletin kaderini değiştirebilecek, meşrutiyetin, anayasanın, kamuoyunun oluşmasını sağlayacak insanlar büyükçe bir kısmının yolunun tekkelerden geçmesi, tesadüfle açıklanamaz.5 Lakin devir değişmeye başlamıştır. Yine tekkelerdeki özgür ortamın sayesinde de olsa kısa bir süre sonra çok daha profan bir şair ve udeba kesimi etkisini göstermeye başlamıştır. Şeyh, dede, imam ve vaiz gibi isimlerin yerini daha dünyevi şairlerin aldığı gözlemlenir. Kayahan Özgül bu minvalde bir profanlaşmanın neticesinde hikemî şiirin yükseldiğini ve hatta Nâbî ve onun mektebinden yetişen dindar şairlerin de bu ekolün temsilcisi ya da destekleyicisi olabildiklerinden söz eder.6 İşte Şeyh Galib şiirinde bu tehlikeyi görür. İnsanın geleneğin düsturuyla var olabileceğinde ısrar eder. Yeri gelmişken değinmek icap ederse onun Hüsn-ü Aşk adlı eseri Hüsn ve Aşk arasındaki ilişki özelinde baştan sona bir insanın nasıl kemale ulaşacağının hikâyesidir.

    Şeyh Galib’in Nâbî’nin hikemî şiirine ve onun patronaj sisteminin gölgesinde şairliğini yürütmesine itirazı da bu bağlamdadır. Devletle arasındaki mesafede dengeyi gözeten Şeyh Galib Nâbî’nin şahsında hikemî şiire itiraz ederken de ehliyet ve liyakate sadakat gösterilmediği yerde hikmetin gölgesindeki profanlaşma ihtimalini ve yeni profan insanı görüyor gibidir. Elbette hem Hüsn-ü Aşk’ta hem de divanında bu ihtimale karşın geleneğin insanına taraf bir tavır takınmaktadır.

    Kayahan Özgül Osmanlı’da ulema, umera, rical-i devletin karakteristiklerinin bir yere kadar takip edilebileceğini lakin sıradan insan tipini belirlemenin zor olacağını ifade eder.7 Gelenekli toplumlarda sembolik ve elit bir dilin ve üslubun revaçta olması küçük insanın, sıradan insanın metinde görülmemesini ya da ihmal edilmesini beraberinde getirir. Lakin bunu bir eksiklik olarak değil de hiyerarşisi ve sınıfsal temeli sağlam bir toplumun kendini ifadedeki titizliği olarak okuyabiliriz. Bu titizlik temelde teorik bir anlatımı dayatmaktadır. Dönemin şairi her ne maksatla olursa olsun, ait olduğu geleneğin kemalinden dolayı sıradan, küçük insanı konu edinmez belki ama onu da doğrudan etkileyebilecek bir insan ideasını tartışır. Böylece hem genel ve evrensel bir çerçeve çizer hem de çağlar ötesi bir dirilik kazanır. Şeyh Galib’in bugün de büyük bir şair olarak kabul edilmesinin en mühim sebeplerinden biri bu hususlardaki ustalığıdır. Şeyh Galib’in şiire has titizliği Özgül tarafından da zikredilmiştir. Özgül, 18. yüzyılın klasik şiir tarihinin en fazla şair yetiştirdiği ama yalnızca Nedim ve Şeyh Galib’i kabul ettirebildiği bir yüzyıldır8 derken bu titizliğin hakkını teslim etmiştir. Hâliyle Şeyh Galib’in insana dair hassasiyeti de bu titizlik mesabesinde olacaktır.

    O insanın, emanetçisi olduğu kutsal ruhun sorumlusu olarak ve potansiyeliyle tartışılması taraftarıdır. İnsanın maddi yanıyla değil özüyle yani ruhuyla değerlendirilebileceğini ve ancak bu şekilde zamanın ve mekânın ötesinde bir bakışa sahip olabileceğini savunur. Yalnızca burada konu edindiğimiz terci-i bendinin dahi onun insana dair fikrinin hülasası olabileceğini söylemek çok da iddialı olmaz kanaatindeyim.

    Merteben ayn-ı müsemmâdadır esmâ sanma

    Merciin Hâlik-ı eşyâdadır eşyâ sanma

    Galib’in bu beytinden insanın yaratılmış bir varlık olarak, maddi anlamda sahip olduğu hususiyetler ve meziyetler sebebiyle değil bilakis bu sebepleri ona veren, kendi ruhundan ona ruh üfleyen Allah’ın varlığından ve cömertliğinden dolayı yeryüzünün halifesi olduğunu anlarız. Burada Allah’ın bütün isimleri Âdem’e öğrettiğini belirten ayete işaret edilmektedir.9 Bu ayetin ışığında insana asıl itibarını kazandıran hususun esmayı bilmesi değil, Allah’ın bu isimleri öğretmek için insanı tercih etmesi ve insana iltifat etmesidir. Şeyh Galib tam bu hakikate olan imanı ve itimadıyla “cihanda itibarım varsa sendendir” diyebilmektedir. Şeyh Galib’in derdi dünyanın geçiciliğini idrak eden ama dünyadan geçip giderken hoş bir sada bırakmanın da gerekliliğini farz kabul eden bir insandır. Şairliğinde de, kendi şeyhliğinde de, III. Selim’le olan dostluğu neticesinde sahip olduğu aydın kişiliğinde de yeniden bu insanın hâkim olması için gayret eder.

    Gördüğün emr-i muhakkakları rü’yâ sanma

    Başkasın kendini sûretle heyûla sanma

    Mevlânâ dünyada insanın başına gelebilecek her şeyin bir hayalden ibaret olduğunu, insanın yaşadıklarının ve hissettiklerinin, barışın ve savaşın hatta övünmenin ve yerinmenin bile dâhil edilebileceğini ifade etmektedir. İslam dinine göre hakiki âlem bu dünya değildir. Bu dünya bir oyun ve eğlenceden ibarettir. İnsan bu dünyada bir aldanma içerisinde olabilir. Galib buradaki aldanmayı tarif ederken dünyanın aldatıcılığından değil, insanın kendi değerine olan inancından şüphe etmeye başladığında ortaya çıkan bir aldanma olduğunu söyleyerek şiirin muhatabını uyarmaktadır. Şeyh Galib heyulanın zahirdeki heybeti aldatıcıdır der ve Osmanlı insanının bu aldatıcılığın büyüsüne kapılıp kendisini unutmasına gönlü elvermez. Dönemin Osmanlısının Batı karşısındaki şaşkınlığı ve endişesi hatırlandığında bu beytin anlamı daha da genişler.

    Berk-ı hâtıf gibi bû kayd-i sivâdan güzer et

    Erişen hâr u hasa âteş-i aşkı siper et

    Şeyh Galib önceki beyitlerde insanın ne olursa olsun ümitsizliğe düşmemesi gerektiğini, yoksa yolunun bela sahrasına düşeceğini ifade ettikten sonra bu bela sahrasına düşmemek için tutunacağı dalı işaret eder. Bu dal aşktır. Aşk ile Allah’ı seven O’nun tarafından sevilmeyi de hak eder. Galib Allah’tan gayrı bütün varlıklardan, çakıp sönen, gelip giden bir şimşek gibi geçip gitmesi gerektiğini ifade eder. Ve bela sahrasından üzerine esen rüzgârla gözünü körelten çer çöpe karşı aşk ateşini siper etmesini tavsiye eder.

    Sonuç

    Şeyh Galib’in büyük bir medeniyetin mensubu olarak söyledikleri elbette ki o medeniyetten ayrı olarak değerlendirilemez. Başta da söylediğimiz gibi onun insan anlayışı genelde İslam’ın özelde ise Mevleviliğin insan anlayışıdır. Lakin bunu başka bir dille, başka zevkle söylemiştir. İlaveten Şeyh Galib’in yaşadığı devrin hususiyeti de göz önünde bulundurulduğunda onun çözülmeye yüz tutmuş insana kendisini hatırlatıyor olması ve bunu geleneğin görkemli adabını terk etmeden yapıyor olması başlı başına özgünlük olarak da okunabilir. Bu özgünlük çağdaşı olan Nedim ve Nâbî’yle mukayesesinde daha da belirginleşir. Divanına tevhit, münacat, naat ve mersiye gibi türleri almayarak profanlaşmaya yol açan Nedim’in aksine bütün türlerde eser verdiği gibi Nâbî’nin hikmet ağırlıklı yaklaşımına da yüz vermez. O bu ikisinin ortasında bir yolu takip eder. Geleneğe divanında yer açar ama uzatmaz, divanında hikmeti de konu edinir ama onun karşısına kararında bir ironiyi koymayı da ihmal etmez. Bu yaklaşımı insanın dünya hayatındaki yerinin neresi olacağına dair bir çerçeve çizer. Ahireti arzulayan ama bu dünyayı da onu yaratandan dolayı seven, teslimiyetinde kemali arayan ama kendi cüzi iradesinin hakkını vermeye gayret eden bir insanı takdim eder.

    Şeyh Galib insanın yeryüzünde Allah’ın halifesi olarak arzıendam ettiğini söyler. Kendisinde var olan ruhun zamanın ve mekânın ötesinde bir hayatiyete ve kudrete sahip olduğunda ısrar eder. İnsanın zaman ve mekânla mukayyet bir bedenin içerisinde olması onun imtihanıdır. Lakin o bir bedenden ibaret değildir. Kendisini saran parmaklıkları, kuşatan kafesi ruhu ve aklıyla aşabilir. Muhatap olduğu imtihanın zorluklarını kendine dönerek, kendini hatırlayarak ve özündeki cevhere sahip çıkarak aşmak durumundadır.

    Güzellik ve aşk Şeyh Galib’te insanı uçuran iki kanattır. Onun en mühim eserine Hüsn-ü Aşk ismini vermesi de bu şekilde düşünülmelidir. Hüsn-ü Aşk’ta insanın tekemmülünü hikâye ettiği açıktır. Bu kemal sürecinde güzellik ve aşkın yeri mühimdir. İnsan vazifesi icabı dünyayı ve kendisini güzelleştirmekle mükelleftir. Bu gayeyi yerine getirirken de aşk ile yapması gerekmektedir. Sahih bir geleneğin temsilcisi olan Şeyh Galib insanın ihtiyaç duyduğu aşkın dikey bir düzlemde onu ayakta tutacak, ona yol aldıracak ilahî aşk olduğunu açıkça söyler.

    İsmet Özel Yunus Emre’den günümüze insan meselesi sadece şiir içinde tartışılabilmiş, şiir içinde zikredilmiş bir meseledir der (İsmet Özel, 2008: 160). Özel, bu görüşünden sonra Homeros’tan bahsederek, Yunan milletini ve insanını Homeros’un yarattığını söyler. Yani dağınık ve ortak bir kanonu olmayan bir milletin küllerinden yeni bir millet ve insan oluşturur Homeros. Şeyh Galib de bir kırılmayla karşı karşıya kalan Osmanlı toplumunda yeni bir soluğun, tavrın ve insanın arayışındadır. Onun geleneksel düşüncenin imbiğinden geçirerek sunduğu insan anlayışından etkilenen oradan yola çıkarak döneme yeni bir insan tipi arayışı ziyadesiyle mühimdir. Lakin hiçbir zaman bu bağlamda anlaşılamamıştır. Türk düşüncesinde ve edebiyatındaki mukayese noksanlığı, tür taassubu Şeyh Galib’i yalnızca bir şair olarak okunmaya zorlamıştır. Oysa yalnızca III. Selim tarafından Nizâm-ı Cedîd’in üst düzey subaylarına Mesnevi sohbetleri yapmakla görevlendirilmesi dahi tesis edilmek istenen yeni düzenin insan anlayışına dair birçok veriyi barındıran bir vaka olarak okunabilirdi.

    Kayahan Özgül’ün dediği gibi “İslam Felsefesi ‘arayan bulur, bulan bilir, bilen söylemez’ şeklinde özetlenebilecek ledünni bir öğrenme biçiminden ibarettir. Bu hâl aynıyla şiirde de yaşanır.”10 Özellikle tasavvufi şiirin insanla ilişkisi dolaylı bir ilişkidir. Sıradan insanların dili ve anlayışına yönelik özel bir basitleştirme çabasına girilmez. Özgül’ün tespitiyle “Yunus’tan beri, ruhundaki çalkantıları dindirecek liman arayanlar bir şeyhe intisap için uğraşır.”11 İsmet Özel’in işaret ettiği mana Özgül’le birlikte daha da aşikâr hâle gelir. İnsan insan olmak için bir rehbere, bir yola, bir usule ihtiyaç duymaktadır. Şeyh Galib döneminin önemli bir aydını, entelektüeli olmasının ötesinde manevi bir rehber olarak da Osmanlı insanına konuşurken işte bu çerçevede konuşmaktadır.

    1 Özgül, M. Kayahan, Divan Yolundan Pera’ya Selametle, Hece Yayınları, Ankara, 2006, s. 11.
    2 A.g.e., 11.
    3 Altıntaş, Ramazan, “Mevlânâ’nın Teolojisinde İnsan Tasavvuru”, Türk Kültürü Edebiyatı ve Sanatında Mevlânâ ve Mevlevilik-Ulusal Sempozyum Bildirileri, Selçuk Üniversitesi Matbaası, Konya, 2007, s.543 (543-551)
    4 Altıntaş, a.g.m., s.543.
    5 Özgül, a.g.e., s.82.
    6 Özgül, a.g.e., s.82.
    7 A.g.e., s.90.
    8 A.g.e., s.114.
    9 Gölpınarlı, Abdülbaki, Şeyh Galib Divanı’ndan Seçmeler, Milli Eğitim Basımevi, İstanbul, 1976, s.223.
    10 Özgül, a.g.e., s. 288.
    11 A.g.e, s. 288.
  • 324 syf.
    ·6/10
    Karışık duygular içindeyim. Merhamet dizisini şu günlerde takip ediyorum. Çok spoiler sayılmaz ama:
    Spoiler:
    * Kitap İki Keklik türküsüyle başlıyor, dizinin ilk bölüm fragmanları da bu türküyle başlamıştı. Bazı detaylar gerçekten aynıydı, ilk bölümdeki detaylar birlikte kahvaltıya gitme vs., ama zamanla o kadar da aynı olmadığını gördüm. Sermet mesela, kitapta öyle biri yok.
    *
    *
    Kitabın kekremsi bir tadı var, bilmiyorum, buruk ve bayat bir demlenmiş çay tadı demekmiş, sanrım öyle. Ben başarı hikayeleri okumayı seviyorum, yükselen, bir şeylerden siyilmaya çalışan, zorlu hayat koşullarından geçmiş karakterleri. Narin'in hayatı da böyle, okuması biraz yorucu olabilir. Sosyo ekonomik durumu düşük insanları okumak izlemek de her zaman daha çok ilgimi çekmiştir maalesef para meselesi yüzünden çokça üzüntü yaşanabiliyor, cağımızın gerçeği. Biraz fazla geldi yine de babanın davranışları, dizide biraz daha yumuşatılmış; en azından zaman içinde biraz değişmiş. Diğer çocuklara karşı sevgi gösteriyor en azından.Diziyi de biraz arabesk bulmuştum başlarda ama, tam öyle de değil, bir şekilde sizi çeken bir yanı olacaktır. Ben flash back sahnelerini çok severdim. Geçmiş hep ilgi çekici. Bence Türk aile yaşantısı ve kolay okunan bir kitap anahtar kelimelerinizse bu kitabı okumayı düşünebilirsiniz. Bir de önce kitabı okumalısınız gibi. Yazarın dili akıcı, bazen küfre de yakınlığını hissedebilirsiniz gibi, rahat ama fazla ve çok aykırı bir durum da yok. Kasvetli küçük bir kasaba, rutubetli duvarlar, eskimekten daha eski bir hırka, gece lambasında ders yapmaya çalışmak. Kitabın bu kısımlarında kaldım daha çok, günümüzü okumak benim için daha zevksizdi geçmişe nazaran.
  • 2000’lerin başında çok satan bir kitap söz konusu edildiğinde iyi edebiyat olup olmadığı konuşuluyordu; şimdinin çok satanlarının edebiyat olup olmadığını tartışıyoruz… Ama sonuçta bu kitapların da çokça seveni, okuyanı var… Bunu gözardı edebilir miyiz, “edebiyat değil” diyerek geçebilir miyiz?

    Niye böyle oldu? Ve yeni tür yazın ve bu ekonomik şartlarda yayıncılık nereye doğru gidiyor? Akademisyen, yazar, eleştirmen ve sektörün bu alanda deneyim sahibi yayıncılarına sorduk… Baştan ipucunu vereyim, birden fazla katil var; sosyal medya en çok kurşun sıkanı! İşte Tayfun Atay, Semih Gümüş, Ümit Alan, Metin Solmaz, Yelda Cumalıoğlu, Cem Erciyes, Vedat Bayrak, İhsan Yılmaz ve Berbat Edebiyat ekibinin zihin açıcı gözlemleriyle yeni dönem yazarlığı ve yayıncılığı…

    ‘Yayıncılık sektörü algoritmayı keşfetti’

    Yazar Ümit Alan.
    Yazar Ümit Alan, yeni tip ‘çok satan yazına’ bir isim koyuyor: Kitap benzeri ürün. Alan, “Her okuma, prestijli okuma değildir” tezini de ortaya atarak yayıncılık dünyamızın geleceğine fener tutuyor.

    Ben bu kitapları, yayıncılık sektörünün algoritmayı keşfi olarak yorumluyorum. Başka bir deyişle, yapay zekânın editörlük mesleğini ele geçirmesi. Bu kitapları yazan insanlar, genellikle dijital medyanın algoritma düzeninde öne çıkmış insanlar. Milyonlarca iletinin içinde kendilerine alan açmışlar. Peki hangi kalite kriteriyle? Tabii ki algoritmanın kalite kriteriyle. O da nedir, çok beğeni alması, çok paylaşılması yazarına takipçi getirmesi vs.

    ‘Yorum yazarsın: Kendi kaybeder. Bak kitap ismi de çıktı’
    Facebook listemizde bazı arkadaşlarımızın iletilerini daha çok gördüğümüzü fark etmişizdir. Bunun nedeni basit; ya çok beğeni almıştır ya da biz daha önce onun iletilerini çok beğenmişizdir. Dolayısıyla Facebook da bizi onu daha çok gösterir ki, timeline’da da daha fazla vakit geçirelim, Youtube’a vs. kaçmayalım. Buranın ruhuna göre harmanlanan kitapların da çok satması tesadüf değil o yüzden. Düşün ki, yakın arkadaşın Emel ilişki durumunu değiştirdi. Hemen altına bir yorum yazarsın yani: “Kendi kaybeder.” Aaa bak kitap ismi de çıktı.

    ‘Editör çalıştırmayan yayınevleri var’
    Klasik yayıncılıkta geçerli olan algoritma bu değildi. Editörün süzgeci denilen bir şey vardı. Bu da yayıncılık piyasası tarafından genel geçer kriterlerle oluşurdu. Bu kitaplar vesilesiyle bu işi dijital medyadaki algoritmalara teslim ettik. Yayıncı açısından iyi geri dönüşleri de oldu. Düşünün ki, editör çalıştırmayan yayınevleri bile var. Biliyorlar ki, algoritma kime nasıl ulaşacaklarının yolunu zaten çizmiş.

    ‘Okumanın prestijli dünyasına girdiklerini düşünüyorlar’
    Bence bu kitapları alan bir okur potansiyeli hep vardı ama bunlar ya az kitap alıyordu ya da hiç kitap almıyordu. Bu kitaplarla birlikte bu okurlar da kitap okumanın prestijli dünyasına girdiklerini düşünüyorlar. Çünkü öteden beri kitap okumak, ne olursa olsun prestijli bir iş olarak görülmüştür.
    Yabancı turistlerin plajda kitap okumasına filan böyle imrenerek bakılır. Birkaç yıl önce yabancı turist ağırlıklı bir plajda okunan kitaplara bir alıcı gözüyle bakayım dedim, “O my god?” yani. Evet okuma kültürü var da ne okuyor? Saçma sapan şeyler. Biz de bu aşamaya kendi yöntemimizle vardık demek ki. Metroda kitap okuyacak ama kitabın ismi “Sen gittin ya ben lahana dolması yapıp konu komşuya dağıttım” olacak. Kitap da her sayfaya bir laf sokmalı cümle denk gelecek şekilde gidecek.

    Kitap okumak her şartta iyi midir?
    Bence kitap okumanın her şartta iyi bir şey olduğu ön yargımızı gözden geçirelim. Kitap tercihi pekala akıllı telefonda hangi sitede vakit geçireceğinin tercihi gibi bir şey olabilir artık. Kuantumla ilgili makale de okursun, eski sevgilini de ‘stalk edersin’ (gözetlersin). Biri eski sevgilisini stalk edip laf sokmalı kitap yazarsa onu da alırsın.

    ‘Kitap benzeri ürün’
    Bu durum, kaliteli edebiyatı yok etmeyecek ama kendi niş alanına çekecek. Eskiden kötü edebiyat best seller olurdu ama bu kötü edebiyatın bir süre sonra okuruna yetmeyeceğine ve iyi edebiyat için de potansiyel okur yaratacağına dair bir umut verirdi.

    Bu kitapların iyi edebiyat dediğimiz şeye okur kazandırma şansı yok. Tesadüfen belki. Hani sucuk dediğimiz şeylere sonradan yasal olarak “ısıl işlem görmüş sucuk benzeri ürün” denmeye başladı ya. Bu kitaplara da “kitap benzeri ürün” olarak bakmak lazım. Alıcısı var mı? Var. Algoritmayı karşılıyor mu? Karşılıyor. Bunların olması halis kasap sucuğunu bitiriyor mu? Bitirmiyor. Entelektüel sermayesi yüksek olan da kasap sucuğuna gidiyor. Peki entelektüel sermaye neden bu kadar düştü derseniz, onun cevabı yayıncılarda değil, eğitim sisteminde.

    İyi edebiyatın her zaman alıcısı olacak ‘ama’…
    Tehlike şurada; algoritma dediğimiz şey, insanları kendi güncel beğenilerinin kölesi olmaya doğru götürüyor. Yeni bir şeyler keşfetmelerinin önünü kapatıyor. Bu açıdan biraz endişe verici buluyorum ama iyi edebiyat ve iyi kitabın da her zaman alıcısı olacağına inanıyorum. Spotify’a aboneyken, Apple Music’e aboneyken gidip plak da alıyorum sonuçta.

    Kitap okumanın ve kitap yazmanın niteliğinden bağımsız bir şekilde prestijli bir iş olduğu inanışı bu enformasyon yağmuru altında aşınacak ve sonuçta geriye sadece kağıda basılmaya değer bulunan prestij kitapları kalacak bence. Bu kadar çeldiricinin olduğu bir âlemde kitap okumanın “ana akım” olarak pek sürdürülebilir olduğunu düşünmüyorum. Butik bir iş olarak yeniden şekillenecek bana kalırsa. Eskiden kitap okumaya oturduğumda bunun tek rakibi televizyondaki b sınıfı film oluyordu ve bunu pek sallamıyordum. Şimdi video oyun var, Netflix dizisi var, Instagram’da story takip etmek var, komik video izlemek var, var oğlu var. Ben yine de kitap okuyorum ama benim gibiler baz alınırsa sonu iyi olmaz. Netflix CEO’su ne diyordu “Uyku da rakiplerimiz arasında.” Şimdi yayıncılık sektörü düşünsün.

    ‘Artık kitaplar da ekran gibi…’

    Prof. Dr. Tayfun Atay.
    Sosyal antropolog, yazar Tayfun Atay, yeni tip yazına ‘kitap simülasyonu’ adını veriyor ve irili ufaklı ekranlarla çevrildiğimiz bu ‘Meşhuriyet Çağı’nda kitapların da ekranlara benzetildiğini söylüyor. Yazarın kitabının kapağına kendi fotoğrafını koyması konusunda da tavrı net: Bu bir utançtır.

    Dünyada olduğu gibi Türkiye’de de görsel kültürün içerisinde yoğrulan, seyre gark olmuş, seyre batmış bir insanlık hâli var. Gençlerimiz de buradan çıkıyor. 2000’de doğanlar karşımızdalar. 90’larda doğanlar yetişkin oldular. 80’lerde doğanlar neredeyse genç-yaşlı olarak karşımızdalar. Bunların hepsi okuma takati daha az olan bir kuşak olarak ortaya çıktılar.

    Kitap da bir ekonomi. Matbaa kapitalizmi, 16. yy’dan itibaren karşımızda. Yüzyıllarca insanlar tuğla gibi kitapları okuyarak hayatlarına bir anlam kattılar. Gündelik hayatı da belirleyen bir üründü kitap. Hayatın öznesiydi. Yazılı kültürün olduğu bir dönemde özne kitaptı.

    Görsel kültürün hayata hâkim olduğu bu dönemde ise özne ekran. Ve şimdi kitaplar ekran gibi. Koca bir sayfada spotvari bir söz, bol miktarda görsel, illüstrasyon… 150 sayfalık bir kitapta cümlenin ya da yazının hükmü yok. O aslında ekranın kitap formunda karşımıza çıkması. Bir boyutu bu, ama sadece bu değil.

    ‘Bunlar kitap değil, kitap simülasyonu’
    Türkçe’ye ne diye çeviriyoruz edebiyatı, yazın! Edebiyat yazındır. Sözcüklerin harflerin içerinde kurduğumuz, sözcüklerin içerisine çekip bizi alan, Alaaddin’in sihirli lambasına dokunduğumuzda çıkan cin gibi, bambaşka dünyalardı. Bugün o dünyaların karşılığı, 90 yıllardan itibaren, yeni medya teknolojilerinin hayatımıza girmesiyle birlikte görselliktir. Kitabımdaki başlık gibi “Görünüyorum o hâlde varım” dünyası. Şimdi görünüyorum, görüyorum, izliyorum… Bütün bunların içerisinde yer aldığı dünyada, burada Baudrillard’ın simülasyon kuramına vurguda bulunalım; aslında bunlar kitap değil, kitap simülasyonu.

    ‘Bu illüzyonu kullanan simsarlar, akademisyenler var’
    İnsanlığın elbette bir müktesebatı, bir kültürel mirası var. Okumak bir kültürel miras. Hâlâ kitaptan söz ediliyor. Hâlâ siyasetten tut, kültürel kurumlar, ana babalar, kitabın edeple ilişkisini kuruyor. Rafine ya da sofistike insan olmak açısından, iyi, güzel insan olmak açısından kitabın bir koşul olduğu bir kültürel mirasımız olarak var; kitap hâlâ mevcut. Ama insanların gerçek kitapla ilişki kurmaları çok zor, mümkün değil. 90’lardan itibaren bu memlekette de görsele gark olduk. Ve onun içerisinde bir gösteri çağının parçasıyız. Gösteri çağı, düşünce çağı olarak adlandırılan kitabın aşıldığı yerde ortaya çıkıyor. Kitap da hâlâ varlığını sürdürüyor. Ama nasıl? Bir, endüstri olarak varlığını sürdürüyor. İki, kültürel sermaye olarak varlığını sürdürüyor. Hâlâ insanlar D&R’lara gidip kitap karıştırma hevesindeler ama aslında gerçekten kitap diyebileceğimiz ürünlere takati yok insanların. O yüzden bu kitapları alıyorlar. Bunlar simülasyondur. Yani kitapmışçasına, okumakmışçasına bir eylemin içerisinde, bir anlamda kendince katarsis yaşıyor, kendini rahatlatıyor.

    Öbür türlü gerçek bir edebiyat bir ürünü alsa bir iki sayfasını karıştırıp sıkılıyor ve bırakıyor. En azından gevşek dokulu, kitap formunda bol miktarda görseli önceleyen ürünlerle kendince bir ilişki kurduğunu sanıyor insan. Bu bir illüzyon. Yanılsama. Bunu bilerek de hareket eden simsarlar var, akademisyenler var, kariyer koçluğu yapan insanlar var.

    ‘Yazarın kapağa kendi fotoğrafını koyması utançtır’
    Ekranda kendisini gösteriyor ve kabul görüyor. Sonra kapağına kendi fotoğrafını bastığı kitapla çıkıyor. Bana sorarsan, bir yazarın yazdığı kitabın kapağına kendi fotoğrafını koyması utançtır. Yazarı yazar yapan isimdir.

    Görüyorsun, yazar görüntüsüyle yazar oluyor. Düşüncesiyle ya da birikimiyle değil. E şimdi böyle bir insalık hâli çıktı ortaya. Kitapla kurduğu ilişki zayıflamış, uzun soluklu okumalara takati olmayan.

    ‘Kitap ağır değil bir tanem, sen hafifsin’
    Kendi öğrencilerimde görüyorum bunları. Rahmetli Ünsal Oskay, son dönemde bir özel üniversitede ders verdiğinde çocuklara kitap öneriyor. Ama hani dediğim tarzda, çocuk kitaba giremiyor, dalamıyor. Kitabı hacimli gördüğü zaman, sözcüklere de geçiş imkânı bulamadığında bunalıyor. Oskay, “Niye kitabı okuyamadınız?” diye sorunca “Çok ağır hocam” demiş bir tanesi. Hocanın cevabı “Kitap ağır değil bir tanem, sen hafifsin” olmuş. E böyle bir toplum çıktıysa, kitap karşısında çok hafif bir kuşak çıktıysa, kitap da kendini bu kuşağa ayarladı. Bu da bir arz talep meselesi. Bugün bu noktadayız. Bunu inan eleştirel mahiyette de söylemiyorum.

    Şehirli, burjuva yaşam biçimini sürdüren, beyaz yakalıların içinde bile bu sözünü ettiğimiz rağbet daha fazla. Kimsenin uzun soluklu ilişki kuracak takati yok. Hepimiz ekrana endeksli yaşıyoruz. irili ufaklı ekranların hayatın öznesi olduğu bir toplumda kitap da ekrana benzeyecektir. Bu görüntü onun sonucu.

    Şimdiki romanların diline bakarsak eğer…
    Edebiyat neydi? Rafine insan var etme çabası bir yanda da edebiyat. Edep ilişkili. Bugünün dünyası öyle bir endüstriyel ki. Entellektüeli ‘entel’ diye ayağa düşürülüp, dalgaya vurulduğu bir ortamda… Edebiyat ürünlerinde sözünü ettiğimiz çaydı, menemendi, adam gibi adamdı, bu türden sözcüklerin öne çıkması patlaması gayet doğal.

    Roman diye karşıma çıkan pek çok ürüne bakıyorum; dil kullanımı çok aşağıda. Ne bir Vedat Türkali’yi bulabiliyorsun, ne Yaşar Kemal’i… Oğuz Atay’ı mesela, imkânsız ya… Bulamıyorsun. Baktığın zaman genç insanlar roman yazıyorlar. Zaten en kaliteli olanında bile bundan 30 yıl öncesinin edebi dilini, daha gerilere gidelim bir Tanpınar… Bugün mesela Ahmet Hamdi Tanpınar’ı okuyamayacak çocuk nasıl roman yazabilir ki. Şimdi artık kurslar var. Yaşar Kemal kursa mı gitti! Bu zanaatkârlıktır. Endüstriyel değildir ki yazarlık. Edebiyat endüstriyel değildir. Zanaatkârhane bir şeydir bu. Elbette bir takım teknikler geliştirilir; okumadan olmaz, eğitim almadan olmaz ve içinde varsa çıkar. Fakat bunu endüstriyel olarak hiç bir alt yapısı olmadan, belki hayal gücü güçlü ama hiçbir alt yapısı olmadan yazıyor çocuklar. Çünkü roman yazarı olarak, orada da bir kredi bulmak söz konusu oluyor. Şimdi bütün bunlar art arda geldiği zaman, bugünkü insanlık hâlimiz, Türkiye coğrafyasında karşına edebiyat diye bu ürünleri çıkartıyor.

    ‘Yoksullaştıkça yoksullaşacağız’

    Eleştirmen Semih Gümüş.
    Eleştirmen, yazar, yayıncı (Notos Kitap) kimliğiyle tanıdığımız Semih Gümüş, önce sorunu ve nedenlerini tespit ediyor ardından da yayıncılığın geleceğini öngörüyor… Okuyucunun da omuz vermediği bir hâl, pek de iç acıcı görünmüyor.

    Kitap ve dergi yayıncılığının yaşadığı sorunların geçen yıllara göre kat kat artmış oluşu kimleri ilgilendiriyor, bunu merak ediyorum. Küçük, epeyce küçük bir okur kitlesinin yaşadığımız sorunlara duyarlı olduğu kuşkusuz. Ama dedim ya, küçük bir çevre bu. Gene okur olup çoğunluğu oluşturanların kitapların yayımlanma güçlüklerine ve buna bağlı olarak fiyat artışlarına karşı olumlu bir yaklaşımı olduğunu görmüyorum.

    Sosyal medya önümüzde. Yayınevlerinin kitaplarının fiyatlarını artırmak zorunda olduklarını açık yüreklilikle okurlarıyla paylaşan açıklamalarına karşı yazılanlara bakınca, durumun böyle olduğu görülüyor. Okur, yayıncının derdine ortak olmak istemiyor.

    Peki okurun yayıncıyla aynı kaderi paylaşması gerekir mi? Bana kalırsa, gerekir. Ben kendimi yayıncı ve yazar olmaktan önce okur olarak görüyorum. O zaman bu sorunları anlamalı ve ona göre davranmalıyım. Bu ülkenin yaşadığı felaketi anlamak, ona karşı bir duruş almak zorundaysam, kitap yayıncılığının sorunları beni de ilgilendirir. Kültür hayatımızı zenginleştiren yayınevlerine destek olmak için küçük katkılar yapabilirim.

    ‘Beş yıl öncekinden yüzde 200 fazla ödemek gerekiyor’
    Okuma alışkanlığı olmayanlar bile artık öğrendi ki, şu sıralarda kitap yayımlamak bu ülkedeki en zor işlerden biri. Nedeni, ekonomik çöküş ya da döviz krizi. Döviz bugün beş yıl öncekinin 3,3 katına çıkmış. Kitapların bütün girdileri ithal olduğuna göre, maliyetleri de bu kadar artmıştır. Üstelik Türkiye’de yayımlanan kitapların yüzde 51’i çeviri. Demek ki yayımlanan kitapların çoğunun yayın haklarını almak için de beş yıl öncekinden yüzde 200 daha çok para ödemek gerekiyor.

    Peki bu durumun sonuçları neler olacak?

    Her şeyden önce, yayınevleri yerli yazarların telif kitaplarını yayımlamaya daha yakın duracak.
    Yayımlanan kitapların sayısında azalma olacak.
    Kitap ve dergi fiyatları artacak.
    Pek çok yayınevi, özellikle büyük yayınevleri artık çoksatan kitaplara öncelik verirken nitelikli kitaplardan uzak duracak.
    Yeni ve genç yazarların kitaplarını yayımlaması zorlaşacak.
    Ve bütün bunlar yoksullaşmış kültür hayatımızı biraz daha yoksullaştıracak, topyekûn büyük bir nitelik kaybı yaşanacak.
    ‘Aforizmalardan kotarılmış kitaplar öne çıkacak’
    İşte kitabevlerinin çok satan kitaplar bölümlerinde, nitelikli kitaplar yerine, edebiyat dışı alanlardan, bir bölümü kolayca kotarılmış, cilalı sözler ve aforizmalardan oluşan kitaplar daha da öne çıkacak, onların yeri değişmeyecek.

    Bunda editörlerin dahli yok. Asıl olan yayınevinin patronunun ne istediğidir. Üstelik bu kitapların alıcısı olacak yüzbinlerce okur da ortada bulunuyorken. “Biz bunları değil de, nitelikli edebiyat ve kültür kitapları istiyoruz” diyen okurların sözlerini duyurabilecek bir çoğunluk oluşturduğunu sanmıyorum. Kitapçılarda, kitap fuarlarında, sokaklarda yaşayan yayıncılar ve editörler bunun böyle olduğunu görüyordur.

    ‘Okumalar kısa, anlamsız ve dağınık’

    Yayıncı Metin Solmaz.
    Yazar ve yayıncı (Ağaçkakan Yayınları) Metin Solmaz’a göre, kitabın ve okumanın içeriğiyle birlikte okurun kitapla tanıştığı mecralar da değişti, kitap eklerinin, dergilerin etkisi de azaldı. Peki ya kitapçılar? Onların oyuncakçı ya da marketten ‘hâllice’ bir durumda olması konuşulmalı…

    Liberalleşiyoruz, batılılaşıyoruz. Eskiden daha dar ve kapalı bir okur vardı Türkiye’de. Hem birbirlerini tanırlardı, hem de kitap alma sâikleri farklıydı. Misal dergiler çok etkiliydi. Elinde Nokta dergisi listeleriyle alışveriş yapanlar vardı. Cumhuriyet Kitap bir kitabı kapak yaptı mı o hafta ikinci baskıya girilirdi. Bizim bir kitabımız Cumhuriyet Dergi dâhil neredeyse bütün kitap dergilerine kapak oldu; üç yılda 1000 adet satışa erişemedik. Bugün bu dergilere uğramadan onuncu baskısına giren bir yığın kitap var.
    Şimdi sosyal medya çok etkili.

    Ayrıca insanların daha çok okudukları kesin. Hem daha fazla okur var hem de kişi başına okuma miktarı arttı. Lakin okumalar kısa kısa, büyük ölçüde anlamsız ve darmadağın. Hâl böyle olunca kitaplar da, ona benziyor tabii.

    ‘Takip ettiğine yakın kitap okumak’
    Önünden gün boyu Twitter, Facebook yahut Instagram postları akan birinin oturup ince ince Suç ve Ceza okumaya vakti yok tabii ki. Sosyal medyada aynı anda pop yıldızlarını, politikacıları, zibidi fenomenleri, arkadaşlarını ve bakkalını takip eden ve hasımlarını stalklayan, haberleri listelerden ve slideshowlardan takip eden birinin 1000 sayfa boyunca Raskolnikov’un suçlu olup olmadığına kafa yorması beklenemez.
    O da gidip takip ettiğine yakın kitaplar okur tabii.

    ‘Kitapçılar bir çeşit BİM oldu’
    Son olarak; kitapçılar da değişti. Ben 1990’larda Ankara’da İletişim Kitabevi’ne gider, Erhan’a “Yahu bir kitap vardı kahverengi, şu kalınlıkta, kapitalizmle ilgili” derdim ve Erhan bana kahverengi ve o kalınlıktaki kapitalizmle ilgili bütün kitapları getirirdi. Açık hesabım vardı. Aldığım kitaba göre değil cebimdeki paraya göre ödeme yapardım.

    Şimdilerde Erhan memleketin en güzel kitabevi olan Karanfil’deki bir dönümlük Dost Kitabevi’nin başında ve işler çok değişti. Üstelik Dost türünün son örneği. Artık oyuncakçı gibi zincir kitabevleri var. Ellerindeki excel sheet’te kitapların adlarına değil hareketlerine bakarak alışveriş yapıyorlar. Çok az çeşitleri olmasına rağmen kitapların yerini bilgisayara bakmadan bulamıyorlar. Yüz ve tavırlarında herhangi bir kitapla aşk yaşayabileceklerine dair bir emare yok. Bugün bir zincir kitapçıdan kitap almakla internetten kitap almak arasında bir fark yok.

    Kitap alışverişi kitaba dokunmakla ilgili olduğu kadar mekânla, insanla, ortamla, pek çok şeyle ilgilidir. Snob bir cümle olacak ama Avrupa’ya her gidişimde kitapçı gezer oldum. Buradakiler bir çeşit BİM oldular çünkü.

    ‘Çok satan kitaba ‘Bu nasıl edebiyat’ demek cahilliktir’

    Yayıncı Yelda Cumalıoğlu.
    Kitabevlerindeki ‘çok satanlar’ bölümlerinde, ‘En çok kazanan yazarlar’ listelerinde mutlaka Destek Yayınları’ndan birkaç yazar var. Yayınevinin sahibi Yelda Cumalıoğlu’na “Çok satmanın, sattırmanın bir formülü var mı?”dan, kapağa konulan yazar fotoğraflarına pek çok soru sordum. Cumalıoğlu, “Kolay okunan kitap çok satar demek, bir noktada okuru küçümsemektir” diyor.

    Açıkçası çok satanların genel geçer bir reçetesi yok. Ama hiçbir başarı kendiliğinden değildir. Ortada çok satan bir kitap, yazarı ve o kitabı çok sattıran bir yayınevi var demektir. Mesele öngörmek, risk almak, denemek ve zekice hamlelerle ilerlemektir. Bunun için ayrıca kendinizi sürekli güncelleyebiliyor olmanız gerekir. Sokağın, halkın, toplumun, okurun dinamiklerini yakından takip edebiliyor olmalısınız. O yüzden sabit bir reçete yok diyorum. Her projede yenilenmek zorundasınız. Bir kitabın çok satmasını sağlayan dinamikler aynı yazarın ikinci kitabında çoktan değişmiş olur.

    ‘Hayatında hiç kitap almayanlara da odaklanıyoruz’
    Sadece düzenli olarak kitap satın alan kitleye odaklanmıyoruz. Hayatında hiç kitap satın almamış olanlara potansiyel okur gözüyle bakarak, hedefimizi kitap okumayanlara da yönelterek alternatif alanlar yaratmaya çalışıyoruz. Destek Yayınları olarak biz Nobel edebiyat ödülü almış yazarın da kitaplarını yayınlıyoruz; popüler, eğlenceli her kesimin severek okuyacağı kitapları da… Bir yayınevi demek sadece edebiyat eserleri basan bir kurum demek değildir. Tabii böyle yayıncılar da var, saygı duyuyoruz. Bizim yelpazemiz çok geniş. Edebiyattan, politik araştırmaya, dinden, hobi kitaplarına, psikolojik ve sosyolojik eserlerden bilime, güncelden popüler eserlere kadar. Okuma alışkanlığının farklı türlerdeki kitaplarla çeşitlenmesinde öncülük ettiğimizi söyleyebilirim. Ayrıca alışılagelmiş olanı, geleneği ve yerleşik kültürü ne kadar çok sevsek de alışılmamış, denenmemiş, yapılmamış, göze alınmamış yeniliklere de cesaret edebilen ve bunu iyi yöneten bir yayıneviyiz. Sektörde pek çok yayınevine bu açıdan ilham olduğumuzu sanırım kimse inkar edemez.

    ‘Pop müzikle klasik müziği karşılaştırmak kadar abes’
    Edebi eserlerle çok satan eserleri birbirinden ayırmak gerekir. Her çok satan edebi eser değildir ama edebi eserler de çok satanlar listesine girebilir. Çok satan bir kitaba “Bu nasıl bir edebiyat” demek ise cahilliktir. Bir futbol kitabı da çok satabilir, edebi eser olmasına gerek yoktur. Bugün birçok eleştiride çok okunan kitaplara ilişkin ‘kötü edebiyat’ diye taşlama var ki, bu çok yanlış. Her kategori kendi içinde değerlendirilmeli, karşılaştırılmalı. Edebi bir eserle, edebi olmayan bir eseri karşılaştırmak, pop müziğe kötü klasik müzik demek gibi abes.

    ‘Kapakta yazar fotoğrafı meselesinde ikiyüzlüyüz’
    Her kitap özeldir. Her kitabın oluşumu da stratejisi de farklıdır. Bazı kitaplarda yazarın fotoğrafını kullanmak doğru hamledir, bazılarında değildir. Biraz iki yüzlüyüz. Hem kitap okumanın bizi özgürleştirdiği sloganları atıyoruz diğer yandan tutuculuk yapıp, kapakta fotoğraflarını kullananları eleştiriyoruz. Yaşadığımız çağın koşullarını değiştiren faktörlerden biri de teknoloji biliyorsunuz.
    Sosyal medya okur profilini de beklentilerini de etkiliyor. Bazı yazarların kitaplarından önce okurları oluşuyor. Sosyal medyada ya da internet ortamında paylaştıkları yazılarıyla kalemlerini bir kitleye kabul ettiriyorlar zaten. Bu yazarlar hem kalemleriyle, hem görüntüleriyle bir okur kitlesi edinmişler kendilerine. Dolayısıyla kitaplarında da kalemlerini ve görüntülerini kullanmalarının bir sakıncası yoktur sanırım… Ben kendi son kitabıma eğlenceli bir resmimi koydum ve hata yaptım. Yazılarım daha felsefiydi, mutlu ve eğlenceli bir kapağın da ağırlığı temsil edebileceğini düşünmüştüm, amacım ters köşe yapmaktı, yanıldım.

    ‘Yazar ulaşamadığı okur yüzünden başarısız sayılamaz’
    Komparatistik, yani karşılaştırmalı edebiyatta, romanı sadece estetik açıdan değil, siyasi tarih, ekonomik tarih, kültürel yapı ve felsefe üzerinden de inceleyebilirsiniz. Demek istediğim edebiyat sonsuz bir derya. Önemli olan sizin kıyıda mı yüzdüğünüz, derinlere mi açıldığınız…

    Bilgi düzeyiniz neyse, edebiyata da o düzeyden yaklaşırsınız ancak. Tabii ki her okurun beklentisi farklı. Bir roman her seviyeden okurun ihtiyacını karşılayamaz. Bu beklenti içinde olmak kitaba da, yazarına da haksızlık etmek olur. Yazar, ihtiyacını karşılayabildiği okura ulaşmışsa ulaşmıştır zaten. Ulaşamadıkları yüzünden başarısız sayılamaz.

    ‘Kolay okunan çok satar demek okuyucuyu küçümsemektir’
    Bir kitabın çok satması için kolay okunuyor olması tabii ki yeterli değil, hatta kriter de bu değil. Kolay okunan kitap çok satar demek, bir noktada okuru küçümsemek olur ki, bu bana çok ama çok yanlış geliyor… Okurun zekâsına güveneceksiniz. Tercihlerine saygı duyacaksınız. Çok satan kitaplar elbette okurun beklentisini bir noktada da olsa karşılayabilen kitaplardır. Bu yüzden okurun yakından takip edilmesi gerektiğini söylüyorum sürekli. Çok satan kitaplarda fark yaratan şey sadece fikir değildir, o fikre nereden bakıldığı ve nasıl yorumlandığıdır işin rengini değiştiren. Ayrıca yazarın kişisel potansiyeli de çok önemlidir. Okur edinme ve okurunu koruma becerisi olan yazarlar, elbette daha fazla öne çıkıyorlar.

    ‘Bildiğimiz edebiyat zararlı çıkacak’

    Yayıncı Cem Erciyes.
    Doğan Kitap’ın Yayın Yönetmeni, gazeteci Cem Erciyes’e göre de sosyal medyanın bu durumdaki rolü büyük; zararda olansa iyi edebiyat.

    Türkiye’de çok satan profilinin değiştiği bir hakikat. Listelere hâkim olan kitapların iyi edebiyat olup olmadığı hep tartışılırdı ama şimdi edebiyat olup olmadığı tartışılıyor. Sözünü ettiğimiz deneme ve kısa roman, öykü arasında salınan kitaplar. Yazarları çoğunlukla sosyal medyada başarı kazanmış, büyük takipçi kitleleri olanlar arasından çıkıyor. Tabii ki Türkiye’de okurun kitapla, okuma, yazmayla olan ilişkisinde yeni bir sayfanın habercisi bir tür bu. Sosyal medyanın yaygınlaşmasıyla, orada okuyup yazma, hatta orada ‘yaşamayla’ epey alakalı bir gelişme… Çarpıcı ifadeler, kısa ve alıntılanabilir cümleler, bu sözleri öne çıkartan grafik düzenleme bu kitaplarda sık sık karşımıza çıkıyor.

    ‘Bu yeni türü anlamaya çalışmak lazım’
    Türkiye’de popüler olanla olmayan arasında tercih yapmayı, çok satan kitaplarda uzak durmayı 2000’lerin başında tartıştık, bitirdik; çok eski bir alışkanlık olarak geride bıraktık. Dolayısıyla bu yeni türü de anlamaya çalışmak gerekiyor sanırım.

    Tabii bildiğimiz edebiyat okuruna asla hitap etmeyen kitaplar bunlar. Bu yeni çok satan furyasından da en çok o ‘bildiğimiz edebiyat’ın zararlı çıkacağını söyleyebiliriz.

    Özellikle içinde bulunduğumuz kriz döneminde, okuru gittikçe azalan iyi edebiyattan yayıncılar daha da uzak duracak, ya da basamaz hâle gelecek, çok satma potansiyeli yüksek bu tür kitaplara doğru bir koşuşturmaca başlayacak ve benzer kitapların sayısı daha da artacak gibi görünüyor.

    ‘Yayınevleri ‘Ünlüysen gel’ mantığına yöneldi’


    Twitter’da ‘Ben Edebiyat Değilim’ başlığıyla paylaşım yapan @berbatedebiyat adlı hesabın yöneticileri ise yakın zamanda parası ve sosyal medyada yüksek takipçisi olan herkesin yazar yerine konulacağı kaygısında…

    Yayın dünyamızda artık dosyalar gözden geçirilirken ‘yazanının takipçi sayısı’ içerikten daha önemli. Yazın, üslup çok mühim değil. “Ünlüysen gel abi” mantığına yöneldi yayıncılık.

    Kocaman puntolar, yavan ama bir şeylerin romantize edildiği bir cümlelik sayfalar. Ve bunları yarım asırlık yayınevleri yapıyor, düşünün. Sıla kitap basıyor, hâli ortada, basan yayıncı ortada. Buna benzer onlarca, yüzlerce örnek var.

    ‘Parası ve takipçisi olan herkes yazar’
    Eğer bu durum devam ederse, parası ve takipçisi olan herkes yazar olarak dolaşacak ortalıkta. Korkumuz bu. Yani Hasan Ali Toptaş da yazar, Tuba Ezici de yazar. Bakın bu iyi kötü ayrımı bile değil. Ayıp bu, ayıp. 
Dağıtım ve erişilebilirlik konusuna değinecek pek bir şey bulamadık. Yani işin sunumundan çok, mutfağı ile ilgileniyoruz. Öyle yapmak zorundayız. Çünkü bunların dağıtılmasından önce, üretilmesi sorun. Derdimiz bu kısımla…

    ‘Yapılan değil, sunuluşu önemli’
    Elbette sosyolojik olarak ele almak gerekiyor bu durumu. İnsanımız üzerine düşünmek gereken konulardan kaçıyor artık. Tüm kollarımızla tüketim toplumu olmaya doğru evriliyoruz. Çoğunluğun anlaması için, vereceğin şeyi olduğun gibi, salt, yalın hâliyle vermen gerek. Anlaşılmak için, kitlelere, toplumun tamamına ulaşabilmek için, kısmen de olsa, şart bir durum bu. Bakın, bu kaygıyı taşıyan herkesin eserleri zamanla evrildi, dönüştü ve daha çok sattı, ilgi gördü. 
Bu sinemamıza da yansıyor, bilimimize de… İnsanların ne yaptığının bir önemi yok artık, bunu nasıl sundukları önemli.
    Misal sosyal medyada öyle insanlar var ki, bir şey gösterme çabalarından başka hiçbir şey göremiyoruz onları seyrederken. Bu tip insanlar alıp okuyorlar işte o kitapları. Instagramdan eski sevgililerine ve kendileri gibi düşünenlere mesaj vermek için.

    Bu kitaplarla hayatları değişenler var mıdır bilemiyoruz. Ne diyelim, iyi ki bu insanlar ‘Suç ve Ceza’ okumuyorlar o zaman…

    ‘Kitap dünyasından star çıkması olumlu olabilir’
    Alfa Yayın Grubu’nun yöneticisi Vedat Bayrak, kitap dünyasındaki değişimi, bir dönem sinema sektörünü kötü etkileyeceği düşünülen dizi patlamasına benzetiyor ve şöyle diyor: “Ama öyle olmadı, hem dizilerin hem sinema filmlerinin kalitesi arttı.”

    Bu durum uzun süredir bekleniyordu; iyi tarafından bakarsak, piyasanın büyümesinin, hatta yayın dünyasının ‘piyasa’dan sektöre dönüştüğünün de bir göstergesi olarak okunabilir. Çok fazla aktör (yayıncı, iştirakçi, yazar, yazar adayı vs) bu sektöre dâhil oldu.

    Sosyal medyanın son 10 senede yarattığı değişim ve dönüşümün de bu gelişmede payı var hiç kuşkusuz. Hepimizin içinden geçerek deneyimlediği bir süreç bu. İyiye de gidebilir kötüye de, bu biraz bize bağlı.
    Okur sayısının, kitap sayısının artışından, edebiyat ve kitap dünyasından starların, popüler isimlerin çıkışından olumlu şekilde etkilenmek ve okuru da etkilemek bizim elimizde. Köhne, kendi içine kapalı, rutin bir piyasa olmadığımızın, her an yepyeni fikirlerin, projelerin ortaya çıkabileceği, hareketli, dünyayla entegre bir sektörün kurulmakta olduğunun da işareti olarak değerlendirilebilir.

    ‘Dizi-sinema konusu gibi… Bunu yapmayan geri kalır’
    Çok satan türleri her zaman değişir, kimi zaman edebiyat ağırlık kazanır, kimi zaman, şu anda da kısmen görüldüğü gibi, bilimsel konular, kişisel gelişim öne çıkabilir. Yayın dünyası da bu değişime, talebe olabildiğince ayak uydurmak zorunda. Tek bir kişinin belirlediği bir süreç değil bu, arz talep meselesi biraz da. Popüler edebiyat dergilerinin varlığı da bunu doğruluyor. Çok eleştiren var ama bir yandan da her gün bir yenisi piyasaya dâhil oluyor, bazıları daha iyi yazarları bünyesinde toplamaya başladı, kalitesini yükseltti. Bunu yapamayanlar geride kaldılar. Dizi sektörü ile sinema arasındaki ilişkiye benziyor biraz da bu. Dizi sektörü patladığında herkes eleştirmişti, “Sinema bitti, film çekilmeyecek artık” diye, ama
    Öyle olmadı, hem dizilerin hem sinema filmlerinin kalitesi arttı.

    ‘Tek okuyucu tipi yok’
    Bu durumun yeni bir okur kitlesi yaratmasından ziyade, az önce dediğim gibi, var olan bir potansiyelin değerlendirilmesi söz konusu. Böyle konuların, kitapların, figürlerin çok satacağı düşünüldüğü için bu kitaplar biraz da hazırlanıyor, projeleştiriliyor. Okur tek tip değil, onlarca farklı okur tipi var, her kitabın okuru, hedef kitlesi farklıdır ve yayıncıların sorumluluğu da bu farklı farklı okur gruplarına uygun yayıncılık yapmaktır. Yalnızca ‘bestseller’ yayıncılığı yaparsanız bir süre sonra işler istediğiniz gibi gitmeyebilir. Diğer okur gruplarının küsmesine yol açabilirsiniz. Bu yüzden dengeli bir politika izlemek, her zevke, bilgi birikimine, estetik düzeye yönelik bir yayıncılık yapmak gerekiyor. En azından bizim yaptığımız ve başarılı olduğumuz politika bu yönde.

    ‘Sosyal medya dengeleri değiştirdi’
    Hürriyet Kitap-Sanat’ın yayın yönetmeni İhsan Yılmaz’a göre, sosyal medya şöhretlerine yapılan kitaplar kitap piyasasının yönünü değiştirdi.

    Kitap yayıncılarının sosyal medyada sıkça görünen, popüler olan insanlara kitap yapmaya başlaması ve bunun çok sattığını görmesi tüm dengeleri değiştirdi. Aralarında iyiler de olabilir, sadece popülerlik nedeniyle satılanı da… Biz hâlâ eski usul iyi edebiyat üzerinden yayın yapmayı sürdürüyor ama bir taraftan da önyargısız, yeni akıma da göz atmayı sürdürüyoruz.


    Kaynak
    https://journo.com.tr/kitap-degil-similasyon
  • 241 syf.
    ·2 günde·Puan vermedi
    Bu kitabın Iyi anlaşılması için yazarıyla yapılan röportaj ı incelemeye koymayı uygun gördüm Herkese iyi okumalar..


    Yazar – Şair  Nesimi Aday’ın Dersim Gazetesi’nde Yazar Faik Bulut ile yaptığı ‘Horasan’dan nasıl geldik?’ kitabına ilişkin yaptığı röportajın tamamını olduğu gibi yayınlıyoruz.

    Türkiye’deki Alevilerin çoğu ve Dersimlilerin neredeyse tamamı Horasan’dan geldik derler. Bunun maddi temelleri nedir, en azından gerçek midir araştıran soran olmamıştı pek. Oysa Horasan’dan sadece gelen olmamıştı, giden de olmuştu. Hatta gidip gelen olmuştu. Uzun bir tarih aralığına tekabül eden bu göçlerin bilinen en büyüğü ise Yavuz Sultan Selim ile Şah İsmail savaşı sırasında cereyan etmişti.

    Yine başka bir klişe de Horasan’dan gelenlerin Orta Asyalı Türk olduğuydu. Oysa yapılan alan çalışmaları ve tarihsel kaynaklar bunun hiç böyle olmadığını gösteriyor. Horasan’dan Anadolu’ya hele Dersim ve çevresine yerleşen Alevilerin hemen tamamının aslen Kürt (Kurmanç-Kırmanc/Zaza) oldukları, dahası sadece Alevi olmadıkları, Sünni ve Şafii Kürtlerin de bu göç yollarına düşürüldüğü/düştüğü görülüyor.

     

    Araştırmacı-Yazar Faik Bulut, Horasan ve Alevilik konusunda ilk çalışmalardan biri olan ‘’Horasan Kimin Yurdu’’ isimli kitabından 20 yıl sonra ‘’Horasan’dan Nasıl Geldik?’’ isimli yeni bir araştırma-inceleme yayımladı. ‘‘Alevilerin Yol Hikâyesi’’ alt başlığıyla sunulan kitap, alan çalışmaları yapılarak hazırlanmış kapsamlı bir içerik oluşturuyor. Faik Bulut, hazırlık sürecinde bir kaç kez İran Horasan’ına seyahate çıkmış, bölgede yaşayan halkların sosyokültürel yapısına dair gözlemlerde bulunmuş ve belgeler ışığında kapsamlı bir çalışma yapmış.

    Yazar, bu seyahatlerde hem kamuoyu hem de kendisi için yeni ve ilk denebilecek bilgi ve belgelere ulaşmış. Kitabın yazılma serüveni 5 yıl sürmüş. Sonuç olarak kapsamlı ve doyurucu bir eser çıkmış. Faik Bulut, ‘’Horasan’dan Nasıl Geldik?’’bağlamında Horasan, İran, Kürdistan, Azerbaycan ve Anadolu’ya göçleri, göç süreçlerinde yaşanan sosyal değişimlerin günümüze etkilerini anlatıyor.

    Nesimi Aday:Horasan konusunda ilk kitabınız ‘‘Horasan Kimin Yurdu’’ 1998 yılında yayımlanmıştı. 20 yıl aradan sonra sizi Horasan’a yönlendiren nedir?

    Faik Bulut: İki ana neden söz konusu. İlki şu: İran’a gitmeden, alan çalışması yapmadan sadece farklı dillerde yazılmış olan çeşitli kaynaklardan yararlanarak yani masa başında hazırlamıştım Horasan Kimin Yurdu isimli kitabı. Oysa elinizdeki bu son kitabı hazırlarken,belki bine yakın kaynaktan yararlandım ve bu süre içinde Horasan’a da gittim, gözümle gördüm. Horasanlılarla konuştum.

    İkinci neden ise şudur:  Kürt kimliğinin çok tartışıldığı bir dönemde, bunu inkâr etmek isteyen resmi ya da sivil (Türkçü, Türkmenci ve kimi Alevici) kesimlerin de kulaktan dolma rivayetlere dayanarak, biraz da Kürt kimliğinin önünü kesmek için,  asıllarını Horasan’a dayandırmalarıydı. En popüler kanıtları da şuydu: “Biz Horasandan geldik!” Bu iddianın ve söylemin, çok tartışıldığını gördüm. Bu durumda  meselenin temeline, özüne esasına inmek gerektiğini düşündüm.

     
    Çünkü bu meseleTürklük, Kürtlük, Alevilik meselesi değildir. Horasan algısı, kavramı Türkiye’de o kadar tahrif edilmişki?! Oysa gerçekler, hep aynı gerçekler. Ben alt üst edilmiş, tahrif edilmiş,  saptırılmış bu gerçekleri ayağa kaldırıp, yerli yerine oturtmaya çalıştım.

    Nesimi Aday: Horasan’a kaç kez gittiniz?

    Faik Bulut: Horasan’a dört defa gittim. Esas olarak Meşhed’e gittim. Çünkü konaklanacak yerler burada daha olanaklı. Kürtlerin çoğunlukla yaşadığı Nişabur’a, Şirvan’a (Şirvan ismi Kürdistan’ın birçok yerinde var, Azerbaycan’da da var) Çınaran’a, Koçan’a, Bojnurd’a, Tus’a gittim, adım adım gezdim, sokaklarında dolaştım.

    Nesimi Aday: Horasan’ın kelime anlamı, etimolojik kökü nedir?

    Faik Bulut: Zaten Xuristan deniliyor. Xur güneşin doğduğu ufuk taraf, yani doğu demek, –istan da bir mekanı ifade eder. Güneşin doğduğu mekan denilebilir.

    Nesimi Aday: Dilleri nedir bu insanların? Kurmancî ya da Zazakî (Kırmanckî) konuşuyorlar mı hala?

    Faik Bulut: Genelde Kurmancî konuşuyorlar. Ama az da olsa Zazakî/Dımılkî konuşan var. Kendilerini Kürt kimliği üzerinden tarif ediyorlar. Alevilik üzerinden değil. Çünkü Şiileşmişler. Orada şov yapan bir sanatçıyla tanıştım. Bizim Kürtçemizi; Kurmancî ve Zazakîmizi espri konusu yaptı. Dedi ki ‘’gelmişkır, gitmiş kır diyerek Kürtçe konuştuğunuzu mu zannediyorsunuz?’’

    Nesimi Aday: Burası, Deylem bölgesini kapsıyor mu?

    Faik Bulut: Yok. Deylem ile  Mazanderan Horasan’dan ayrılar. Ancak Bu sonuncu mıntıkanın Horasan’la coğrafi komşuluğu var. İngilizce yayınlanan Encyclopedia Iranica ve Encyclopedia Britannica gibi ciddi kaynaklara bakılırsa, Deylem bölgesinde yaşayan Zazalar esas olarak Dicle-Fırat havzasından oralara gitmişler. Bunların bir kısmı (bir kolu veya bölüğü) ise, bir Bizans tarihçisine göre Hevraman bölgesinden, Musul-Kerkük civarından savaş nedeniyle daha önceleri Anadolu’ya veya yukarı Mezopotamya denilen mıntıkalara göçmüşler.

    Sözünü ettiğim ansiklopedinin İran ile ilgili olanını, İran’da İmam Rıza makamının içindeki devasa kütüphanede buldum. Daylam maddesine baktım. İngilizce şöyle yazıyor: Deylem halkının önemli kavim ve kabileleri (farklı kolları), daha önce Harput bölgesinde yani Dicle ve Fırat nehrinin arasında yaşıyormuş. Sonradan Deylemistan’a göçmüşler. İyi savaşçı olduklarından İsfahan’da hükümdarların (Selçuklu)Saray Muhafızı olarak görevlendirilmişler; bazı kolları da Anadolu üzerinden Mısır’a paralı asker sıfatıyla gitmişler.

    Demek ki Dersim ve çevresine, önceleri Fırat-Dicle havzasından göçtükleri Deylemistan’dan daha sonra tekrar gelip yerleşmişler. Bu tarihi gerçek, “Aslımız Deylemlidir, Deylemistan’dan geldik” iddiasında bulunarak kendilerini Kürt halkından ayrı tutan/farklı gösteren çevrelerin görüşlerine terstir. “Biz, Deylem’den geldik” söylemi, aslında sonu olan ama başı olmayan bir iddiadır. Bağlantılı olarak belirteyim: Hewraman İran’ın güneyindeki otantik Kürt coğrafyasıdır. Goran lehçesinin Hewramanî alt lehçesi konuşulur. Oraya giden Dersimli veya bir Zaza/Dımılî, bir kaç saat içinde o dille ilişki kurabilir, konuşabilir..

    Nesimi Aday: Horasan’ın yapısına geri dönersek; Anadolu’da yaşayan Alevilerin büyük kısmı,“Horasan’dan geldik” diyor. Son yıllara kadar da, Türk-İslamcı yazarların telkiniyle ‘’Horasan’dan geldik,o halde Türk’üz’’ diyenler vardı. Hatta Horasan’ı Orta Asya da bir yer sananlar bile var. Sizin gibi bir kaç araştırmacının yazdıklarından sonra bu anlayışın değiştiğini gözlemliyoruz. Horasan neresi, Alevilikte neden bu kadar başat bir yer tutuyor? Küçük Horasan ve Büyük Horasan neresi? Merv şehrinin önemi nedir?

    Faik Bulut: Horasan aslında, kadim Dersim gibidir. Bu da Bingöl’ü, Varto’yu, Gümüşhane’yi, Malatya, Koçgiri’yi kapsar. Bugün Tunceli vilayetini kapsasa da öyle değildir. Yunanlıların, Anadolu için “güneşin doğduğu yer demesi” (Anatolia) gibi Horasan da orada yaşayan halklara göre “güneşin doğduğu taraf” ve yerdir. Ucu bucağı olmayan; şu andaki 5-6 Türkî cumhuriyetini, Pakistan, Afganistan, Sibirya’nın güney kesimlerini kapsayan, hatta Moğolistan’ın belli bölgelerine uzanan bir coğrafya. Ama günümüzde bu büyük coğrafya, sanki sadece İmam Rıza’nın kabrinin olduğu bölgeden ibaretmiş gibi sunuluyor. Bu gayretkeşlik niye? Burada kasıt ve tahrifat var. Dolayısıyla Büyük Horasan ve Küçük Horasan diye ayırmak lazım. Büyük Horasan mevcut Türkistan’ın iki bölümünü yani Çin’de, Rusya’da olan Türkistan ve İran’ın da belli bölgelerini kapsıyor.Türk soylu kavim ve kabilelerin asıl çıkış yerleri büyük Horasan yani Türkistan güney Sibirya stepleridir.Türk boyları, MS 9. yüzyılda yaklaşık 700’lerden itibaren Küçük Horasan ve Maveraünnehir’in İran tarafına akınlar halinde gelebilmişler. Türkçü fikir erbabı, Alevilik ile Türklük kavramını aynılaştırmak ve özdeş kılabilmek maksadıyla genel Horasan kavramını, şu anda İran’daki İmam Rıza’nın ziyaretgâhınınbulunduğu Meşhed şehriyle mahsus özdeşleştiriyorlar. Oysa Meşhed, eskiden basit bir köymüş; sonradan gelişmiş. Şimdi de Horasan denen eyaletin başkenti olmuş.

    Nesimi Aday: Horasan’da yaşayanların Alevi/Kızılbaş olduğuna dair yaygın bir kanı var. Fakat obölgede Sünni Kürtler de varmış, doğru mu?

    Faik Bulut: Sünni Kürtler az kalmış. Aslında Yavuz-Şah İsmail mücadelesi döneminde iki ülkenin sınır boylarında yaşayıp İran tarafına taraftan gidenlerin çoğu Sünni Kürt aşiretlerdi. Azerbaycan-Ermenistan-Karabağ-Kızıl Kürdistan veya Kurdîstana Sor-Kars yöresinde yaşayan Şii/Kızılbaş Kürtlerin oranı dikkat çekecek kadar kalabalıkmış. Sünni Kürt aşiretler Silvan, Muş, Erzurum, Kars, Ağrı bölgesinden gönderilmişler veya kaçıp gitmişler. Tabii Malatya, Sivas, Çemişgezek, Bingöl, Harput, Maraş, Adıyaman bölgesinden gidenler yine Kızılbaş Kürtler var.

    Mevcut durumda beni en çok şaşırtan şey şu oldu: Sanıyordum ki İran’a geçip Horasan’da yaşayan herkes Kızılbaştır! Meğer öyle değilmiş; çoğu Şiileşmiş. Mesela bir eve gittim kadınları çarşaflı ve erkekleri namaz kılıyordu.“Sizi Kızılbaş biliyordum?! diye sordum. “Şiileştik, pek azımız Kızılbaş kalıverdi!” dediler.

    Nesimi Aday: İran Devleti’nin yoğun bir asimilasyon politikası güttüğünü ve oradaki Alevi toplulukları Şiileştirdiği haberleri doğru o zaman…

    Faik Bulut: Şah İsmail devrinde “Rıza Şehri” yani eşitlikçi ütopik toplum özlemiyle oraya giden Aleviler de var. Ama bu güzel düşün karşılığını orada (İran toprağında) bulamıyorlar. Tersine; Safevi Şahları, Kızılbaşlık yerine Şii inancını dayatıyorlar. Kızılbaşlar erenleri ve pirleri, buna itiraz ediyorlar. İtiraz edenlerin önde gelenlerini tasfiye ediyorlar; ya görevden azlediyorlar, ya bastırıyorlar, yahut katlediyorlar. Bir bölümü de Horasan’da sınır bekçileri olmak üzere bölgeye sürülüyor.

    Günümüzde ise İran’ın Şii inanç baskısından dolayı mevcut Aleviler,kendi inanç ve ayinlerini rahatlıkla yapamıyorlar. Cem cemaatlerini, adap erkânlarını gizli saklı yürütüyorlar. Kızılbaş kimliklerini ön plana çıkaramadıkları için de Şiileşme başlamış. Onlar, hem Şah Pehlevi döneminde hem mevcut İslami iktidara karşı Kürt kimliklerine sarılıyorlar: “Kürdüz” diyorlar.

    Öte yandan Horasan’dan gelenler sadece Alevilerdenibaret değil. Büyük Sünni Kürt aşiretleri de oralardan göçüp gelmişler. Brukan (Van), Perçıkan (Malatya-Adıyaman), Reşoyan/Rişvan, Rışwan (Adıyaman) Dırêjan (Malatya), Hesenan (Muş) gibi aşiretler buna örnektirler. Aralarındaki bazı kollar, zamanla Kızılbaş olmuşlar. Ama Sünni kalanlar çoğunlukta. Demek ki Horasan’dan hem Aleviler hem Sünniler; aynı zamanda Türk ve Kürt boyları da gelmişler. Dolayısıyla ‘Horasandan geldik, o halde Türküz’ lafının tarihi temeli yoktur.

    Nesimi Aday: Türkiye’deki bazı Kürt Alevilerin kendilerini inanç kimlikleri üzerinden ‘biz Kürt değil, Aleviyiz’ demeleri gibi mi?

    Faik Bulut: Evet, benzer şeyler. Ki Maraş’tan giden üç köy var. Hatta Ayetullah Maraşî diye ünlü bir öncülerinin adını okumuştum. Kum’da yaşıyorlar. Belli ki Sinemilli bunlar; ama orada Şiileşmişler.

    Bir de şöyle bir olgu var: Türklerin Maverrünnehir (Ceyhun-Seyhun) bölgesine inmeden çok önce Kürtler, Merv, Buhara ve Semerkant’a gitmişler. Hatta oraları denetimlerine geçirmiş; oymaklar ve yerleşim birimleri kurmuşlar. Bunların ki, 1514’teki Çaldıran Savaşından çok çok önceki tersine bir göç. Sonra Moğolların istila döneminde Türkler, Acemler ve diğer etnik topluluklarla birlikte batıya sürüklenmişler. İstila dalgası sona erince bu sefer tekrar İran ve Horasan tarafına dönmüşler ki, bu ters göçün tarihi de Çaldıran’dan öncesine denk düşüyor. Demek ki bahsettiğim bu son göçlerin Şah İsmail ve Kızılbaşlık ile herhangi bir ilgisi bulunmuyor. Kavim ve kabileler, can havliyle Moğol akınları önünden kaçıp Irak, Suriye, Kürdistan ve Anadolu’ya sığınmışlar. Mesela Sinemillier Abbasi döneminde, Ebu Müslim Horasani’yle birlikte önce Musul’a gelmişler, oradan Anadolu’ya geçmiş; Erzincan-Elazığ hattında bir müddet kaldıktan sonra Elbistan yörelerine yerleşmişler.Moğol istilasında yaşananların hemen aynısı Timur akınları sırasında gerçekleşmiş. İnsan korku belasına, Horasan ve İran yaylarından Azerbaycan, Anadolu, Kürdistan, Irak ve Suriye taraflarına kaçmışlar. 1400 yılına kadar gerek Timur ve Moğol akınları nedeniyle Anadolu’ya sürekli geliş ve gidişler var.

    Nesimi Aday: Peki, nereden çıktı bu Horasan Aleviliği, bu isim nasıl kavramsallaştı?

    Faik Bulut: Tarih, ortaçağda Horasan Aleviliği diye bir kavramdan söz etmiyor. Tasavvuf hareketinin Horasan ekolünden bahsediyor. Üstelik o bölgenin hemen tümüyle Sünni egemenliğinde olduğuna dair kayıtlar var. Evet, eskiden beri Bâtıniler ve Şiiler de oradaymışlar. Hatta Şiilerle akraba inanca sahip Zeydiler de varlarmış. Fakat onlar, egemen değiller; daha çok muhalif fırkalar, hizipler ve topluluklar halinde mevcutlarmış. Dolayısıyla şimdilerde Anadolu Aleviliği denilen kendine has, özgün bir Alevilik yokmuş ortaçağ devrindeki Horasan’da.

    Horasan Aleviliği; kanımca iki yerden: Birincisi, inanç esaslı yarı efsane yarı gerçek tarihi olaydan: M.S. 700’lerden sonra Emevi karşıtı muhaliflerin tümü Horasan’da toplanmışlardı; Abbasiler, Fatımiler, Şiiler, Zeydiler, İsmaililer ve Ehlibeyt sevdalıları (özellikle Hz. Ali’nin Fatma’dan olmayan oğlu Muhammed bin Hanefiye’nin izleyicileri sayılan Haşimiye fırkası veya hareketi) örgütlenme yapıyorlardı. Örgütleyiciler arasında Ebu Müslim Horasani ve çevresinde biriken Bâtıni, Zerdüşti/Mazdekçi ve Şamanist kümeler vardı. Muhammed peygamberin amcazadelerinden olan ve bu anlamda Hz. Ali’nin de akrabası sayılan aristokrat Abbasi sülalesinin desteğiyle, Ebu Müslim ön plana çıktı. Her şeyi eline aldı. İsyan hareketini yönetti. Ancak sanılanın tersine, Ebu Müslim’in isyanına katılanların büyük bir bölümü Arap kabileleriydi. Yani Türklerin, İranlıların ve Kürtlerin isyanın ilk döneminde büyük katılımları yoktu ve rolleri de azdı. Ebu Müslim Horasan’dan İran, Irak (özellikle Musul-Kerkük üzerinden) ve Anadolu’nun güney kesimine geldikçe Kürt, İranlı ve Türk katılımı biraz arttı. Örneğin Ebu Müslim, Emevi hükümdarına öldürücü darbeyi Nusaybin-Cizre hattında vurmuştu. Ebu Müslim Horasani ismi efsaneleşince, Horasani (Horasanlı manasında) lakabı da destanlaştı. Zafer sonrasında artık herkes kendini siyasi düzlemde Horasani yani Horasanlı sayıyordu ki, zulme karşı başkaldırının bir ifadesiydi bu.

    İkincisi de Cumhuriyet döneminin ideolojik Türk Tarih Tezi anlayışından türemiştir.O devrim önemli tarihçisi ve bu düzlemde teorisyeni sayılan Prof. M. Fuad Köprülü, “Türk Edebiyatında İlk Mutasavvıflar” isimli kitabında, halk İslam’ı denilen inancın izini sürmüş; bu arada “Horasan Erenleri” diye bir kavram öne çıkarmıştı. O kitaptaki bazı notaları eleştirdim kendi çalışmamda. Şu kadarını söyleyebilirim: “Horasan Aleviliği” diye bir ekol, bir yol, bir sürek yoktur. Esasında bugün bildiğimiz anlamıyla Horasan’da Aleviler de yoktular. O devirdeki Aleviler, daha çok, “Bâtıni, Rafızi, Şii, Zeydi, Zındık” filan gibi isimlerle adlandırıyorlardı. Hepsinin ortak özelliği Ehlibeyt sevdalısı olmaktı; bu temelde muhalefet yapabiliyorlardı. Ayrıca Horasan’da bugünkü anlamıyla tek bir Alevilik tanımı yoktu; oradaki insanları örgütleyen tek bir merkez de yoktu. Ehlibeyt ve Bâtınilik propagandası yaparak insanları örgütleyenlerin bir kısmı Mısır’dan gönderilen Fatımi Devletinin görevlileriydiler; bazıları Taberistan’dan giden Zeydi propagandacılarıydılar, kimileri İsmaili mezhebinin önderi Hasan Sabbah’a bağlılarıydılar, kimileri Şii ve bazıları da Türk kökenli halk tasavvufçusu idiler.

    Horasan’dan gelen Bâtıniler, Anadolu’da henüz Alevi ismini almamışlardı: Onlara “Zındık, Işık tayfası, Rafızi” filan deniliyordu. Şah İsmail devrinde Kızılbaş diye isimlendirildiler. 1700’lü yıllardan itibaren bugünkü adlandırmayla Alevi ismiyle anılmaya başladılar.

    O halde Anadolu’daki Alevilerin,“Horasan Aleviliği” diye bir söylemi veya kavramı benimsemelerinin iki ana nedeni daha var: Bir: Türklerin Orta Asya’dan geldikleri fikri, Batılı tarihçi ve araştırmacıların tespitidir. Doğru bir tespittir. Ancak bunu okuyan Türk teorisyen ve aydınları, köklerini keşfetmenin ve uluslaşmanın hevesiyle, Orta Asya’yı, “Ergenekon Destanı”, “Manas Destanı”, “Bozkurt efsanesi”, “Dokuz Işık” hikâyesi gibi masallarla süsleyerek Turan ve Kızıl Elma ütopyaları görmeye başladılar. Sonra da bu Turancılık akımı devreye girdi. İttihat ve Terakki’nin Horasan kavramını öne çıkarması, Balkanlar ve Arabistan gibi ülkelerin kaybedilmesinden sonrasına rastlar. Osmanlı toprakları ardı sıra elden çıkınca, ellerinde bir tek Türk ve Kürt Aleviler kalmış oldu. Anadolu’nun Sünnilerine bile güven yoktu. İttihat ve Terakki adına Alevi araştırması yapan Baha Said, Sünni tarikatlar ve Saray İslamcılığına ver yansın edip, “Alevilerin ne kadar sadık, fedakar olduklarını; Türklüğün ve Müslümanlığın özünü koruduklarını” söyleyip durur. Bu bağlamda Horasan’a işaret eder. Demek ki İttihatçılar “Madem hepimiz Orta Asya’dan ve Horasan’dan geliyoruz. Horasan kavramı üzerinde durursak, böylece Türk ve Kürtleretrafımızda toplamış oluruz” diye düşündüler. İttihat Terakki’nin dağılan Osmanlıdan sonra, kalan halkları Anadolu merkezinde toplama fikri, Cumhuriyet döneminde hem mezhepsel olarak hem de etnik olarak asimilasyona çevrildi.

    Nesimi Aday: Biraz da Dersim’i, daha eski adıyla Çemişgezek’i konuşalım. Bilinenin aksine, ters yönde göçlerin olduğundan bahsettiniz, bildiğimiz kadarıyla Çemişgezek’ten (Dersim’den) ters göç de var. Siz Horasan’a yaptığınız seyahatte Çemişgezeklilere rastladınız mı?

    Faik Bulut: Osmanlı Safevi çatışmasında, kırka yakın Türkmen Alevi ileKürt Sünni beyi, Şah İsmail’e gidiyor. Onun yanında yer alabilmek için kendi şartlarını öne sürüyorlar. Her ne oluyorsa, Şah İsmail bunların çoğunu ya hapsediyor ya da öldürüyor. Bunun üzerine aşiretler tekrar toplanıp ne yapacağını konuşuyorlar. Tam bu süreçte Çemişgezekliler peyder pey İran tarafına, Safevilerin yanına göçüyorlar. Horasan’a henüz gitmiyorlar. Bir müddet Tebriz bölgesinde kalıyorlar. Çemişgezekliler ile diğer Alevi veya Sünni inançlı Kürt aşiretlerinin Horasan’a gidişleri 1550’li yıllarda başlar ama daha çok meşhur Şah Abbas’in iskân (toprağa yerleştirme) politikası çerçevesinde yaklaşık 45 ile 60 bin hane halkından Kürtleri Özbekistan ve Türkmenistan sınırına yerleştirmesiyle başlar. Maksat bu aşiretleri, hem hükümet merkezlerinden uzaklaştırmak hem de çapulculuk yapan Sünni ve Özbek akınlarından korumaktı.

    Nesimi Aday: İdris-i Bitlisi’nin bu süreçteki rolü ve konumu nedir?

    Faik Bulut: İdris-i Bitlisi, Halvetilikbenzeri Sünni Suhreverdi tarikatı mensubudur. Sünni inançlı Akkoyunlu hükümdarının sarayında (Tebriz’de) kâtiplik yapmıştır. Başarılı biri olduğundan Şah İsmail, kendisini yanında çalıştırmak istemiş ama Bitlisi, bunu reddetmiştir. Çünkü babası, bir Safevi hükümdarı tarafından katledilmişti. Yavuz’un babası II. Bayezid daveti üzerine, İdris-i  Bitlisi Osmanlı Sarayı’na gitmiştir. Yavuz Selim tahta geçince, onu,  Doğu siyasetini (İran Şahları ve sınır Kürt Beyleri) konusunda danışman yaptı.  Evet, İdris, Yavuz’la birlikte Çaldıran seferine katıldı; savaş sonunda Osmanlı eline geçen Tebriz’de bir süre kaldı. Ulu Cami’de halka vaaz vererek Tebriz halkını Osmanlı yönetimine ısındırmış oldu. Buraya kadar İdris’in görevi, belirleyici değildir. Asıl işbirliği bu tarihten sonra başlamıştır: Şah İsmail, 1514’teki Çaldıran yenilgisinden iki yıl sonra, tekrar harekete geçmiş, kaybettiği toprakları yeniden ele geçirmek için Osmanlıya karşı büyük bir askeri hamle hazırlığı yapmıştır. Mesela bu çerçevede Diyarbakır şehrini kuşatmaya almıştır. İdris-i Bitlis’i hemen devreye girmiş; Yavuz ile bölgedeki Kürt aşiretlerinin beyleri arasında irtibat kurmuştur. Osmanlı tarafına geçmeleri için Kürt mirleri arasında propaganda yapmış; padişah tarafından kendilerine verilecek ödül vaadinin imzalı ve mühürlü senedini götürüp mirlere teslim etmiştir. Bunun üzerine Kürt aşiret reisleri ve mirleri, Osmanlı tarafını tutmaları karşılığında istenen taleplerini “Ariza” adlı bir mektupta sıralamışlar. Saray dilini ve siyasetini iyi bilen İdris-i Bitlisi, mektubu bizzat kaleme almış, kendi eliyle götürüp Yavuz Sultan Selim’e sunmuştur. Şöyle ki; mirlerin ve reislerin ortak mektubunu imzalayan Bitlis Hâkimi Şerefüddin Bey, Hizan Meliki Emir Davud, Hısn-ı Keyfâ (Hasankeyf) Emiri Eyyubîlerden II. Halil, İmâdiye Hâkimi Sultan Hüseyin olmak üzere 25-30 kadar Kürt beyi (Ümerâ-yı Ekrâd yani Kürt Mirleri), özetle şunu dile getirmişler: Şah İsmail’in Kürdistan beylerine ve halkına yaptığı zulümden kurtulmak için Osmanlıyla birlikte çalışma isteği; buna karşılık devletten beklenen mükâfat yahut Kürt mirlerinin talepleri.

    İdris’in öncülüğünde yapılan bu ittifak, mühürlü imzalı bir anlaşmayla sonuçlanınca Kürt beyleri ve aşiret reisleri, Osmanlı nezdinde temsilci saydıkları İdris-i Bitlisi’nin başını çektiği 10 bin kişilik bir gönüllü ordu oluşturdular; Şah İsmail’in Diyarbakır kuşatması için gönderdiği askerlerle savaşa girdiler. Şah ordusunu bozguna uğrattılar.

    Çemişkezekliler,  son yüzyıla kadar bu isimle biliniyorlardı ve çatısı altında 5-15 kabileyi topluyordu. Tam bilemediğim bir nedenle, bu isim (Fars aksanına uygun biçimde Çemişkezeklû deniliyordu) değişmiş; yerine Zaferanlû kabile federasyonu geçmiş.

    Nesimi Aday: Zaferanlılarla görüştünüz mü?

    Faik Bulut: Onların en önemli merkezi olan Koçan’da bazı mensuplarla görüştüm. 106 kabile var Horasan’da.Sanırım Şah Abbas döneminden sonra bir idari sistem kurulmuş. Özerklik değil yerel yönetimlerde inisiyatif tanımak için orada yerleşik veya göçebe olan Kürt ezbet, boy, kabile ve aşiretlerini birkaç aşiret federasyonu çatısı altında toplamışlar. Bu idare mekanizmasına “hanlık” adı verilmiş. Buna göre toplumsal/kültürel açıdan birbirine daha yakın olan kabileler, tek federasyon altında bulunuyorlar. Her federasyon, bünyesinde irili ufaklı 5 ile 20 kabileyi barındırıyor. Bu bağlamda 5-6 önemli aşiret federasyonu var. Eskiden Çemişkezeklû diye bilinen federasyon, sonradan Zaferanlû ismiyle anılmaya başlanmış. Muhtemelen Çemişkezeklûların sosyal ve ekonomik gücü azaldığından bu isim değişikliği yaşanmıştır yahut devletin Çemişkezeklûlere karşı bir tutumu olmuştur. Çünkü Çemişkezeklûlar, Qaçar ve Pehlevi hükümdarları devrinde birkaç kez isyan edip, başka mıntıkalara sürülmüşler; kızları gelinleri esir alınarak Türkmenistan Sünnilerine cariye diye satılmıştır. Hanlık yönetimini hatırı sayılır bir şahsiyet temsil ediyormuş; o da devlet ile aşiret federasyonu arasında bir köprü işlevi görüyormuş. İslam Cumhuriyeti kurulduktan sonra, hanlık sistemi ortadan kaldırıldı. Han sıfatı taşıyan temsilcilerin de pek hükmü kalmadı.

    Nesimi Aday: Göçlerle ilgili ‘doğudan batıya olur’ şeklinde klişe bir kavram var. Sizce bu yoğun göçün nedeni nedir?

    Faik Bulut: Çoğu savaşlardan kaynaklı olsa da yaşamsal nedenler de var. Bunlar, çoğunlukla küçükbaş hayvancılığı (koyun-keçi vs) yaptıklarından yaylalara gidiyorlar. Zamanla, ihtiyaca göre daha uzak yerlere göçebiliyorlar. O yıllarda develeri ve atları varsa uzun göçlere (Moğolistan’dan Ukrayna’ya) gidiliyor. Ama koyun keçi besliyorsa,(Horasan’dan Anadolu ve Mezopotamya’ya) daha kısa göçler yapılıyor.

    Nesimi Aday: Dersim’deki Şekakiler (Şavaklar) gibi. Şekakiler iç savaştan dolayı, yani son 40 yılda Dersim’den Erzurum ve Erzincan’a göçtüler.Dolayısıyla hayvancılık yapan yarı göçer Kürt aşiretlerinin binlerce yılda nerelere göçmüş olduklarını, ne kadar dağıldıklarını tahmin etmek zor olmasa gerek. Bu kitabın yazılma sürecinde Şekakilere dair yeni bilgilere ulaşabildiniz mi?

    Faik Bulut:Turistik bir gezi münasebetiyle İran’daki Hewraman, Luristan ve Kürdistan bölgelerini gezerken, şunu öğrendim: Meğer Celali denen aşiret konfederasyonu, Şikak üst konfederasyonunun bir koluymuş; bir ucu da Irak Kürt bölgesinde Gelalê veya Gilala denen mıntıkaya kadar uzanıyormuş. Şavak topluğunun da Şikakların bir kolu olması muhtemeldir. Ama kesin kayıt olmadan konuşamam. Onlar iki koldan gitmiş olabilirler: Şikakların bir kolu Dersim’e gelmişken, diğer bir kolu Musul’a kadar gitmiş. Türkçe kayıtlara yanlışlıkla Şebek diye geçen, aslından Arapça Şabak diye okunması gereken bu topluluk, Musul ile Kerkük çevresinde 40 köyden oluşuyor. Hepsi Bektaşi’dir. Kökenleri konusunda, bu topluluk içinde farklı görüşler var. Çoğu, “Kürt” olduğunu söylüyor; bazıları, soylarını Araplara ve Acemlere  bağlıyorlar  ya da Azerbaycan taraflarından geldiklerini belirtiyorlar; bir kısmı da “bağımsız bir etnik topluluk, millet olduğu” iddiasındadır. Sadece Türkiye’deki kimi Türkçü ve Alevi çevreler, Şavakların “Türk olduklarını” ileri sürüyorlar.

    Nesimi Aday: Haklısınız. Kürdistan Kültür Bakanlığı da yapan Felakettin Kakaî, bir söyleşisinde Kakaîlerin ‘Dersim’den Güney Kürdistan’a göçtüklerini’ söylemişti…

    Faik Bulut: Mümkün tabi. Aynı zamanda Kirmanşah dolayından Dersim’e de göç yaşanmış. Mesela Sivas Gürün’de Yaresan inancından olan Goranilerin olduğunu biliyorum. Tabii, yüzyıllardan bu yana asimile olmuşlar veya Kızılbaş inancını benimsemişler. Acaba Gürün ismi Goran adından mı geliyor diye düşünüyorum.Elimde belge olmadığı için sadece olasılıktan bahsediyorum.

    Nesimi Aday:Horasan’a geri dönersek; ortaçağda oradaki tasavvuf inancının Bâtınilik, Şiilik ve Alevilik Üzerindeki etkisi nedir? Hacı Bektaş Veli-Ahmed Yesevi ve Horasan Erenleri ilişkisi hakkındaki görüşünüzü merak ediyorum?

    Faik Bulut: Kazaklarla bir görüşmem olmuştu. Ahmet Yesevi’nin Türk değil Arap olduğunu söylemişlerdi. Aslında genel kanı da budur. Yesevi’nin anlayışında, bizim halk İslam’ı, popüler İslam dediğimiz tasavvufçuluk var. Onun Divan-ı Hikmet isimli derlemesini: Çerçevesi İslam olan bilgece sözler içeren bir kitap. Manas Destanı, İslam öncesi Şamanizm, Tengiricilik gibi Orta Asya inançlarının İslam anlayışıyla sentezlenmiş halidir Divan-ı Hikmet. Sözgelimi Türkî topluluklarda baskın olana Tengri (Gök Tanrı) kavramı çıkarılmış, yerine Allah inancı konulmuştur. Dış kabuğu İslam, içi hala Tengricilik’tir kitapta yazılanların.

    Ahmed Yesevi’nin Hacı Bektaş ile direkt bir alakası yoktur; aynı zamanın insanları değiller, uzun bir yaş farkı var aralarında. Dolaylı yollardan bir irtibattan, temastan ziyade bazı ayrıntılarda etkilenmeler olabilir. Mesela Hacı Bektaş’ın ondan feyz aldığı dini hocalardan biri, Hanefi mezhebine mensuptur. Fakat bu nokta, belirleyici olamaz. Çünkü İsa peygamber, Yahudiliğin bir mezhebine mensuptu; bu mezhep üzerinden bağnaz Hahamları ve Ortodoks Yahudilik inancını eleştiriyordu. Sonuçta Yahudilik’ten farklı bir din olan Hıristiyanlık ortaya çıktı. Keza Şeyh Addiy bin Musafir, başlangıçta İslam tasavvufundan etkilenmişti ama kurulmasına öncülük ettiği inanç, İslam ile uzaktan yakından ilgisi olmayan Ezdilik (Yezidilik) oldu.
    Buradan hareketle, Ahmed Yesevi ile Hacı Bektaş’ın farklı yollardan benimsedikleri inançsal öğreti, bildiğimiz anlamda tasavvuf bile değildi. Ayrıca tasavvuf akımı,  Ortodoks İslam’dan ayrışmadır; ona itirazdır. Tasavvufun bazı uç noktaları, bugünkü Bâtıniliğe, Kızılbaşlığa, Yaresanlığa, Nusayriliğe hatta Ezidiliğe kadar gidebilmiştir. Bir kolu da geleneksel pasifist tarikatçılık yoluyla Sünni mezhebininçerçevesinde kalmıştır. Bir anlamda düzen içi, sistem dışı akımların ayrışması gibidir.

    Horasan’daki tasavvuf da böyle bir şeydi. Koyu olanı da vardı,radikal Bâtıni olanı da. Aynı tasavvufçu dönüşümü, Kızılbaşların kutsal kabul ettikleri Erdebil Ocağı’nda görüyoruz. Ocak şeyhleri (Şeyh Cüneyd ve Şeyh Haydar, vs.) başlangıçta Sünni ve Şafii inançlıydılar; Erbil’deki Sünni tarikat dergâhlarıyla yakın ilişkisi vardı. Siyasal ve toplumsal nedenlerle, Safeviye tarikatı giderek Sünnilikten koptu; Kızılbaşlık erkânını benimsedi. Şah İsmail’in ölümünden sonra Şii-Kızılbaş sentezi oluşturuldu; torunu II. İsmail Sünniliğe meyletti ama zehirlenerek öldürüldü. Son durakta Kızılbaşlık yerine resmi Şiilik kurulmuş oldu.  Onun için Ortaçağ’da Horasan’da o benimsenen Aleviliğe,bugünkü anlamıyla Alevilik diyemiyorum.

    Nesimi Aday: O vakitEhli Haqya da Yaresan diyebilirmiyiz?

    Faik Bulut: O dönem genelde kendilerini Bâtıni olarak ifade ediyorlar. Ehli Beyt fikri değil de Ehli Beyt sevdalısı denilebilir. Çok sonradan, Alevi uzmanı akademisyen İréne Mélikoff’un dediği gibi 17-18. yüzyıllarda gelindiğinde bugünkü Alevilik oluştu; sonradan Anadolu Aleviliği şeklinde kavramlaştı. Bizim kafamızdaki kalıba göre Horasan’daki Alevilik tektir. 12 İmam olayıyla beraber ortaya çıkmıştır. Oysatarihi gelişim tersini kanıtlıyor: Mısır’da devlet kuranİsmaili inancından olan Fatımiler, kendi örgütçülerini Anadolu üzerinden Horasan ve Orta Asya’ya göndermişler; Fatımilerin radikal kolu sayılan Nizari İsmaililiği yani Hasan Sabbahçılar kanalıyla önemli oranda Orta Asya’da ve Horasan’da Bâtıni akım örgütlenmiş; geliştirilip yayılmış. Üstelik Şiiliğin tutucu ve uzlaşmacı, hatta İslam içi anlayışıyla mücadele ederek bu tür faaliyetlerde bulunmuşlar. Mesela herkesin gariban tasavvufçu diye bildiği Hallac-ı Mansur, Hasan Sabbahçıların Basra’daki örgüt sorumlularının önde gelenidir. Hacı Bektaş bile, Moğol akınları önünden kaçarken sığındığı Hasan Sabbah kalelerinde radikal İsmaili öğretisinden etkilenmiş, nasibini almıştır.

    Biz sanıyorduk ki Kerbela’dan ve Necef’ten Horasan’a giden örgütlü bir  grup var. Belli bir yere kadar doğrudur; Abbasiler ile Hz. Ali’nin Fatma’dan olmayan oğlu Muhammed’in Haşim isimli evladına bağlı (Haşimiye fırkası) dava sahibi yetkin örgütçüler, Irak ve Suriye çevresindeki propagandacıları Horasan’a göndermişler; Horasan’dan hac ziyaretine veya ticaret için Arabistan yarımadasına gelen kafileler arasında örgütleme yapmışlar. Ancak tek grup, bunlar değildir. Yukarıda bahsettiğim diğer Bâtıni inanç misyonerleri, Anadolu ve Kürdistan üzerinden İran ve Orta Asya’ya gitmişler.  Bu durumda dört beş çeşit Bâtınilik’ten (yani Ön Alevilik’ten) söz edilebilir. Ama bugünküne en yakın olan, felsefi olarak alt yapısını oluşturan Fatımilerin inanç propagandacılarısayılan (Dai) lakaplı “davetçiler”dir.

    Nesimi Aday: Hacı Bektaş-ı Veli’nin bu süreçteki konumu, etki ve yetki alanları nelerdir?

    Faik Bulut: Tatar istilasından kaçan Hacı Bektaş, Horasan’ın güneyindeki Kuhistan (Afganistan sınırına yakın Belucistan ve Sistan) denen dağlık bölgeye sığınıp bir süre orada kalmıştır. Keza Hacı Bektaş, bir süre için Hasan Sabbah’ın kalelerinde (birinin adı Girduh Kalesi) kalmış; İsmaili öğretiden feyz almıştır. İsmaililiği tam benimseyip benimsemediğini bilemiyoruz.

    Yetmemiş, Hacı Bektaş,  İran tarafındaki Kürdistan’a (Yaresanların olduğu bölge) geçmiş ve Anadolu’daki Kürt coğrafyasında bir süreliğine kalmıştır. Muhtemelen Malatya’nın Arguvan ve çevresi olmalıdır ki, onun talipleri, şimdilerde Hünkarlılar diye biliniyor. Demek ki Hacı Bektaş, her şeyi Orta Asya’daki Türkistan’dan almamış; yukarıda anlattığım yerleri dolaşarak çeşitli felsefi ve Bâtıni görüşlerle tanıştıktan sonra pişmiş; böylece kamil insan,”hünkar” olarak kabul görmüştür. Bütün şekillenmesi, o süreç içerisinde oluşmuş.Türkistan’dan yani Büyük Horasan’dan beri halis muhlis Alevi değildir yani. Aleviliği, muhtemelen Baba İlyas döneminde olgunlaşıp billurlaşmıştır. Onun üzerinde Baba İlyas’ın büyük etkisi de vardır. O da Ebu’l Vefa el Kurdî (yani Kürt Ebu’l Vefa) ve Dede Garkın süreğinden gelmiş; Baba İlyas’tan sonra yerine geçmiştir.

    Nesimi Aday: Mazdeklerin inanç felsefeleri ve komünal yaşayış şekilleri göz önüme alındığında, Aleviliğe etkileri büyük gibi görünüyor. Siz ne dersiniz?

    Faik Bulut: Mazdeklerin etkisine ilişkin iki yabancı kaynak okudum. Bu kaynaklar Türk olsa veya Kürt olsa, önyargıyla yazılmış, kendi milletlerini kayırıyorlar derdim. Bu iki kaynağa göre; Ebu Müslim Abbasiler tarafından katledildikten sonra, onun başyardımcılarından olan bir İranlı ilkçağlardaki ortakçı Mazdekçilik üzerinde bazı değişiklikler yapmış;  Horasan’daki Bâtıniakımla harmanlayıp bir sentez yapmış. O sentez, bugünkü anlamda tam Alevilik değildir ama ön Alevilik denen radikal bir koldur. Onun gerçekleştirmek istediği şey, şimdilerde komünal yaşam denen ama Batınilik ve Alevilik’teki “Rıza Şehri” (bir çeşit dünya cenneti toplumu)projesiydi.

    Alevi aydınları arasında yaygın olan şöyle yanlış bir kanaat oluşmuş:“Alevilik bir senkretik, yani bir sürü inançtan almış, harmanlamış, özümsemiş ve onlardan bir Alevi aşuresi yapmış.. Bu doğru ama yarım doğru.Farklı inançlardan birtakım öğe ve öğretiler alıp sentezlemek sadece Aleviliğe mahsus bir husus değildir. Benzer bir harmanlama ve sentez, Sünnilerde de olmuş.Özellikle Sünnilerin tasavvufi kesiminde çok olmuş. İçinde Eflatunculuk, Kabalcılık, Şamancılık, Zerdüştilik ve Polisyencilik gibi farklı dinlerdeki tasavvufçu anlayışları bulabilirsiniz. Hatta üstü kapalı doğa inançları (mesela dağ ziyaretleri, ağaçlara çaput bağlama gibi) bulabilirsiniz. Aleviler ay tutulunca, cinleri kovmak için teneke falan çalar, bu Sünnilerde de vardır. Bu, eski inançların Sünniliğe de gizlice yansımış halidir. Anadolu’da (Hatay-Tarsus-İzmir hattında) son şeklini almış Hıristiyanlık içinde eski animist ve putperest inançlar çok yaygındır. İncil’in satır aralarında bunların izini bulmak mümkün.

    Nesimi Aday: Ehli Beyt Aleviliğinin ya da Arap Aleviliğinin “Rıza Şehri” ütopyasında yeri var mı? Bir de bu komünal ütopyayı Mazdeklere bağlayabilir miyiz?

    Faik Bulut: Arap Aleviliğiyle ilişkisi yok. Diğer yandan Rıza Şehri ütopyası Mazdekçilere dayanabilir tabi. Bence Rıza Şehri’ni İslam içinde bir çerçeveye oturtan Fazilet Şehri’ni yazan Farabi’dir. Günümüzdeki Bahreyn’de İsmaili Fatımilerin radikal kolu olan Karmatiler, “Rıza Şehri” ütopyasını gerçekleştirmiş; yüz yıldan fazla yaşatmışlar. Farabi’den esinlenen Şah İsmail, Kızılbaşları ve Anadolu Alevilerini yanına çekebilmek için, “Rıza Şehri” (yani Safeviler devrindeki eşitlik ve özgürlük yurdu) fikrini ortaya atmış; bu cennetin kendi topraklarında olduğuna dair propaganda yapmıştır. “Şah’a gidelim” deyişi, biraz da bu propagandadan kaynaklanıyor…

    Nesimi Aday: Erdebil Ocağı mı bu ütopyayı güncellemiş oldu?

    Faik Bulut: Seni şaşırtacak ama Erdebil Ocağı, başlangıçta Şafi ve Sünni’dir. Hatta Şeyh Cüneyd, Şafi Kürtlerin yaşadığı Erbil’deki Sünni tarikat şeyhlerinden el almıştır. Ayrıca Erdebil Safevilerin siyasi sahneye çıkmasından önceki Azerbaycan’da, Şafilik çok üstün bir mezhepti. Moğolhanları geldikten sonra Şiilik yavaş yavaş gelişiyor. Sonraki  süreçte siyasete hızla giren Erdebil Ocağı, yine politik amaçlarla önce Şafi inancını bırakıp tasavvufa meylediyorlar; Ehlibeyt’ten yana tutum alıyor ve Kızılbaş oluyor, dört kuşak sonra da Şiileşiyor. Alevilikteki 12 İmam inancı,Şah İsmail döneminden gelir. Şah İsmail bile o dönem Kızılbaş değildir. Kendisini idam etmek üzere takip eden Akkoyunlardan kaçıyor;Hazar Denizi’nin Lahican isimli yöresinde gizleniyor; Kızılbaşlığa yakın bir felsefeyi altı sene boyunca oradaki mürşit ve pirlerden alıyor. Bir ara Bingöl’e geliyor. Gerek Türkmen gerek Kürt aşiretleri onu govend çekerek karşılıyorlar. Orada bir müddet kalıyor.Şah İsmail’in Kızılbaşlığı benimsemesi sürecinde Yaresan dediğimiz Ehli Haq inancınınetkisine değinmek lazım. Yaresan pirleri (veya sultan lakaplı din önderleri)  Şah İsmail adap erkan öğretmeleri için birkaç pir göndermişler. Bu münasebetle belirtmem gerekir: Yaresan inancının ulu önderi,  Sultan Sahak diyor ki; “ ben de güvercin donunda gidip Hacı Bektaş’ı ziyaret ettim.” Her iki olay, Ehli Haq öğretilerinin hem Kızılbaşlık hem de Alevilik üzerindeki dolaylı etkilerine ilişkin kanıt sayılabilir.

    Nesimi Aday: Hasan Sabbah ve Alamut Kalesi’nin Alevilikteki yeri etkisi nedir sizce? Ya da var mı böyle bir etki?

    Faik Bulut: Özel bir etkisi yok. Ama Fatımi davetçilerinin (Anadolu üzerinden Horasana gitmeleri) misyonunu,İsmaili önderi Hasan Sabbah devralmış. Gerek Fatımiler gerekse Hasan Sabbahçılar, Horasan’da örgütleme ve propaganda yapmışlar. Yukarıda ayrıntılarını verdik zaten. Onların en önemli şahsiyeti de Nasır-i Hüsrev’dir. O da Türkistan ve bölgesinde bir hayli çalışmış. Özbekistan ve Tacikistan gibi ülkelerde Hacı Bektaş pek bilinmez ama onun ayarındaki Nasır-i Hüsrev, hünkâr ve serçeşme olarak görülür.

    Nesimi Aday: Türk mü bunlar?

    Faik Bulut: Yok, değiller. Acemler. Hasan Sabbah’ın dip ataları Arap olabilir ama zamanla İranlılaşmışlar. İrani bir hikmet felsefesini yayıyorlar. Burada şunu söyleyeyim; Turancıların, Türkçülerin çok övündüğü Hacı Bektaş neden Türkistan, Özbekistan, Tacikistan ve çevre ülkelerde benimsenmedi; benimsenmiyor? Neden oralarda Kızılbaşlık yok denecek kadar az? Demek ki, Alevilik-Bektaşilik, öyle iddia edildiği gibi öz be öz Türk inancı değildir. Buna karşılık aynı coğrafyada Nasır-i Hüsrev ve İsmaili felsefesi benimsenmiştir.

    Nesimi Aday: Hacı Bektaş’ın bilinmemesi, tanınmaması konusunu az daha açsak mı, oralarda tanınmama sebebi ne olabilir sizce?

    Faik Bulut: Demek ki Hacı Bektaş Büyük Horasan denilen yerde bulunduğu devirde, bugünkü anlamda henüz Aleviliği benimsemiş değildi.O, yukarıda açıkladığım gibi İran’ın Kuhistan (Horasan eyaletinin güney kesimine komşu şimdiki Sistan ve Belucistan) ve Kürdistan gibi bölgelerine yaptığı yolculuk sırasında farklı Bâtıni inançlarla tanışmış, Hasan Sabbah kalelerine (Girduh Kalesi gibi) sığındığında İsmaili öğretisini almış ve nihayet Baba İlyas felsefesini benimsemiştir. Bunlardan sonra Alevi olabilmiştir.

    Nesimi Aday: Bu durumda Hacı Bektaş’ın Bektaşilik öğretisini İran ve Türkiye Kürdistan’ında yapılandırdığını söyleyebilir miyiz?

    Faik Bulut: Sana bahsettiğim bölgelerdeki yolculuğu sırasında Hacı Bektaş, mesela Anadolu’daki kadar bilge, olgun ve tanınmış bir inanç önderi, diğer bir deyimle hünkâr ve ser çeşme olmuş olsaydı; kaldığı Horasan, Kuhistan, İran Kürdistan’ı gibi bölgelerde taliplerinin, gönül erlerinin ve izleyicilerinin olması gerekirdi. Bu üç önemli bölgedeki yol ve inanç haritasına bakıyoruz; kendisinin etkilediği bir topluluk bulunmuyor; tersine, oradaki radikal Bâtıni inançtan, öğretiden ve felsefeden bizzat Hacı Bektaş etkilenmiş, olgunlaşmış ve bilgisine bilgi katmıştır. Bu sayede Hünkâr Hacı Bektaş oluvermiştir. Bu öğretiyi ta başından beri (yani Horasan’dayken) kurgulamış, kurmuş olsaydı o bölgeyi mutlaka etkilemiş olurdu. Buradan yola çıkarak şunu bile söylemek mümkün: Türkistan ve Horasan’dan yola çıkan inanç önderleri, pirler, serçeşmeler, erenler ve Türkmenler, normal göçlerle yola revan olmuşlar ama esas olarak Moğol akınları önünden kaçarak yola düşmüşlerdir. Bunların önemli bir bölümü, Hasan Sabbah’ın İran’da bulunan 40 kadar kalesinden birine veya birkaçına sığınmış; oradaki İsmaililerle tanış olmuşlardır. Aynı şekilde İran Kürt bölgesindeki Yaresan mensuplarıyla da karşılaşıp fikir alışverişinde bulunmuşlardır. Demek istediğim şudur: Sanılıyor ki topluluklar, erenler, pir ve mürşitler Horasan’da tam Aleviydiler; o halleriyle Anadolu’ya gelip yaşadılar. Bu, mantıklı değildir. Evet, insanlar Horasan’dayken Bâtıni akımlardan (ön Alevi) birini benimsiyorlardı; Ehli Beyt sevdalısıydılar ama Horasan’dan Anadolu’ya gelirken onlarca durakta konaklamış; belki aynı yerde 20-30-50 yıl kalmış, oradaki farklı inanç topluluklarıyla kaynaşmış ve daha sonra ya sürüsüne otlak bulmak için tekrar uzak diyarlara doğru yola revan olmuşlar; yine duraklamış 40-70 yıl kalmışlar. Yahut Moğol ve Timurlenk ordularının akınları karşısında Anadolu’ya, hatta Balkanlara kadar gidebilmişler. Bu sefer de oradaki farklı Bâtıni inançlarla tanışmışlardır. Alevilik, Bektaşilik ve Kızılbaşlık, bu tanışma ve kaynaşma serüveninden sonra yavaş yavaş şekillenip bugünkü halini almıştır.

    Nesimi Aday: Bugün Orta Asya dediğimiz bölgede yaşayan yoğun bir Alevi nüfusu yok? Şunun için soruyorum; Türkiye’de halen Orta Asya’dan geldik Türk’üz diyen Aleviler var. Biliyorsunuz bir kısım Kürt Aleviler de bunu söylerler. Ama o coğrafyada çok az Alevi Türk var.

    Faik Bulut: Evet, Alevi yoğunluğu yok. İsmaililer var. Ama İsmaililik İran’da yasak olduğu için gizlenmiş. Ama şimdiki Horasan’ın sınır bölgelerinde yaşayan az sayıda Kızılbaş var. Bunlar tipik Anadolu Yörükleri, Tahtacıları, Çepnileri gibi giyim kuşam olarak da bir birilerinebenziyorlar.Fakat çok küçük bir topluluk bunlar.

    Nesimi Aday: Bu topluluklara gerçek Türkmen diyebilir miyiz?

    Faik Bulut: Evet. Diyebiliriz.

    Nesimi Aday: Sizce Kürdistan’ın batı çeperinde yaşayan; yani Serhat bölgesinden alıp; Erzurum,  Gümüşhane, Erzincan, Tunceli,Malatya, Sivas, Kayseri, Maraş ve Antep’te yoğun olarak yaşayan Alevilerin Türklükle bir ilişkisi var mı?

    Faik Bulut: Hayır. Yok böyle bir şey. Bir defa Türkmen ismi bile yanlış sunuluyor. Ya da tarih sürecinde değişmişveya bir algı operasyonu olarak dolayıma sokulmuş. Bunu Claude Cahen “Osmanlılardan Önce Anadolu’’isimli kitabında anlatır. Türkmen ismini ilk kez Oğuzlar, Müslüman oldukları zaman, kendilerini Müslüman olmayan diğer Türk boylarından ayırmak için kullanmışlar. Yani Türkmen demek, “Sünni Müslüman olmuş Türk boyu” demekmiş. Dikkat edin: Oğuzlar ve Selçuklar Alevi değil,  Sünni Müslüman idiler. Türkmen sözünü bunun için icat edip kendilerine marka yapmışlar.

    O halde; Türkmen kavramı, Aleviliğe tekabül etmiyorAyrıca Osmanlı zamanında Türk kavramı yok. O kavram oluşmamış henüz. Sadece şu oymak, bu aşiret, falanca boy ismi geçer kayıtlarda. Türkmen sözcüğü Horasan ve Türkistan’da “Sünni Müslüman Türk” manasında kullanılırken, Anadolu’da anlam değişikliğine uğramış; bu kez Selçuklu ile Osmanlı’ya itiraz eden, yerleşik olmayan ve iskan (toprağa bağlı sabit yerleşim) politikasına karşı çıkan göçebe topluluklarını tarif eden bir kavram olmuş. Daha da önemlisi; madem Alevilik öz be öz Türklük idi; o zaman Alevilik-Kızılbaşlık, Horasan, Türkistan ve ardından Anadolu’daki bütün Türkboyları, oymakları ve toplulukları tarafından benimsenmedi! O tarihlerde İran’ın geneli Sünni’ydi, Şah İsmail yani Safeviler, Sünni Kürtler gibi İranlı Sünnileri de önce Kızılbaş yaptı; evlatları da her iki kesimi Şiileştirdiler.

    Nesimi Aday: Ebu Müslim Horasani’nin soy kimliğiyle ilgili bir bilgi belge var mı?

    Faik Bulut: Tartışmalıdır. Arap diyen var, Kürt diyen var, Fars diyen var. Oxford Üniversitesi’nde görevli M. A. Shaban diye bir Ortadoğulu akademisyen, “Abbasi Devrimi” başlıklı İngilizce eserinde yazmış: Ebu Müslim’e sormuşlar “Kimsin; aslın, faslın nedir?” Ancak o, bu soruyu şöyle cevaplamış: “Emevi zulmüne karşı
  • Hepimiz birer şaşkınız. Ne bildiğimizden emin olmayan, bilmek zorunda olan şaşkınlar. Sanırım az sonra kendi çapımda bir kıyameti koparacağım. 'Ne okunmalı' sorusuna 'neyi niye okunmalı'yı ekleyip ufak bir liste paylaşacağım. Tabi bunlar benim penceremden gördüğüm kitaplar. Dileyen alır, dileyen okur geçer.

    Kitaplığımdan geriye doğru gittiğimde karşıma çıkan ilk kitap https://1000kitap.com/...t-ve-iktidar--127585 oldu. Gündelik duyulan "yaşasın tam bağımsız kadınlaaaar"ın ardını boş bırakmak istemeyenler için işin teorik kısmını ince ince dolduran bir eser. Yani sloganvari söylemleri çekiç ile parçalayıp ağır teorik bir zemin hazırlayan İbrahîmî bir tutum sergiliyor. Sıkıcı mıdır? Elbette. Sıkça kaleminize sarılıp notlar almak zorunda kalacağınız bir derleme. Tavsiye oranı 7/10.

    Bir sonraki kitap Prens . Rivayet odur ki Adolf Hitler'in başucu kitabıydı Prens. Bana kalırsa siyasal sosyolojik alanda bulunup Prens'ten nasiplenmeyen aktör ya eksiktir, ya da tam değildir. Yazarı Machiavelli'yi kirli ellere cevaz veren eli kanlı pragmatist birisi gibi gösteren Prens, okuyacakları fazlasıyla sarsacak çünkü Machiavelli için amaca gidilecek yolda araçlar sadece birer teferruattır: iktidar elde tutulsun diye her yol mübahtır. Tabi peşinen söyleyeyim, Machiavelli, böyle olsun diye söylemiyor bu ahlâkîlikten yoksun ifadeleri. Şimdiye kadar böyle başarılı olunduğunu, yani 'ne-ise-o' mantığıyla söylüyor. O yüzden Machiavelli'yi kendi döneminde gaddar ilan eden otoritenin aksine, biz aklıselim olanlar, onun sadece olanlar ile ilgilendiğini unutmayacağız. Olması gerekenler onun umrunda bile değil. İyi bir yönetim şekli, güçlü bir devlet, muzaffer bir ordu ve kudretli bir idareci nasıl olundu, tarihselci bakış ile Prens'ten okuyacağız. İncelemesini de yazdım: #25062405. Puanım 9/10.

    Putların Alacakaranlığı. Bilenler bilir, bir süre önce "ulan ne diyor bu adam?!" deyip bitirdiğim, hiçbir şey anlamayınca dönüp yeniden okuduğum ve bu listeye dahil ettiğim kitaptır. Nietzsche'yi bilmeyen, hiç olmazsa duymayan yoktur. O da kendisini gündelik dilin zarif sürçmesinden nasiplenirken bulanlardan. "Okumayın, delirirsiniz!" ya da "tam bir ateist!" denildiğini henüz duymadıysanız eyvah. Foucault, kendisini bu söylemi parçalamak ve öyle ise bile bunun temelinin sağlam oluşuna dikkat çekmek için paralasa da bizim için Nietzsche hep o tırnak içinde "dinsiz" olarak kalacak. Kalsın, dert değil. Bu kitapta Nietzsche'nin ne dediğini ve niye dediğini çok zorlanarak da olsa okuyup anlayabiliriz. Bir çeşit aforizma tadında ilerleyen, Antik Yunan'ın insanlığı uyuşturucu felsefi düsturuna reddiyelerde bulunan, bunun yerine duyuların gerçeklik ile olan ilişkisine salt aklı öne çıkaran veya metafizik ile hadsiz içli olanlardan daha fazla önem veren Nietzsche'yi bu kitaptan okumak faydalı olur. Ha, elbette herkese söylediğim gibi, önce sağlam bir Nietzsche okuması yapmak gerekir. Aksi takdirde onu Schopenhauer'le karıştırmak an meselesi olur. Ondan sonra tüm ideolojik argümanlar çöp olur, hatta Mardin kapı şen olur. Putların Alacakaranlığı'nın tavsiye notu 7/10.

    İyi insan lafının üzerine gelir. Schopenhauer, Okumak, Yazmak ve Yaşamak Üzerine kitabı ile doğru zannettiğimiz birçok eğilimi oldukça naif ve merhametli şekilde yanlışlıyor. Zaten onu Nietzsche'den ayıran da merhametti. Schopenhauer'a göre, sıkça okumak zihni körelten, bizim yerimize başkalarının düşünmesine müsaade eden ve böylece mahrem alanımızda sürekli başkalarının gezinmesine göz yuman bir eylemdir. Yani sıkça okuduğumuzda öğrendiğimizi zannediyor olsak bile aslında bir başka ayak izine basarak yürüyoruz. Bununla ilgili derine ve detaya #34337507'da girmiştim. Dileyen buradan devam eder. Ama kitap hayli şuur açıcı. Tavsiye ehline puanı 8/10.

    Araştırma-inceleme kitaplarının arasına yakın zamanda kitap buluşması sayesinde tanıştığım, okurken yer yer bunalsam da sonuna vardığımda o bunaltan yerlerde bırakmadığım için minnettar kaldığım bir romanı bırakayım: Pirandello'nun Biri, Hiçbiri, Binlercesi kitabı. Beni, sizi, hepimizi, aslında hiçbirimizi anlatan roman. Olay fevkalâde basit ve okurken 'bunu yazarak mı meşhur oldu?' dememek elde değil. Ama Luigi Pirandello sandığımızdan da marifetli. Kaldı ki bizim de yazabileceğimiz bu sıradan olay dizisini o yaz-dı. Hem de fazlasıyla felsefik, oldukça sosyolojik ve hatta yer yer derin antropolojik şekilde. Kendisini henüz tanımayanlara, ölümlülere, bilhassa can çekişenlere gelsin. Hem de #33564241'deki incelemem ve 7/10 puanıyla.

    Araştırma-inceleme kitaplarına devam. Sırada Kent Sosyolojisi -ya da kızmasınlar, Kent ve Toplumsal Entegrasyon- ile ilgilenenleri daha çok ilgilendiren bir kitapta. Harvey'in Postmodernliğin Durumu kitabında. Harvey hepimizin ağzının mağarasını açıkta bırakacak bir yargıda bulunarak başlıyor ve 1972'den beri zamanı ve mekânı algılayışımızda değişikliklerin olduğunu iddia ediyor. Bir süre daha kalıp sonra giden popüler durumların aksine postmodernizmin hiç de gidecek gibi durmadığını, aksine diğer -izm'lere göre daha da maharetli olduğunu belirtiyor. Üslubu akıcı, yer yer keyif verici örneklerle ve kent alanına meraklı olanları kendisine müptela bırakacak kıvraklığıyla okunmaya değer. İncelemesi #29357952 puanı da 8/10'dur.

    Kent ile devam etmişken, üslubu canınızı sıkacak, bir halt bilmediğimizi yüzümüze vuracağı yetmezmiş gibi bunu öylesine keyif vererek yaptığına şaşıracağımız bir başka kitabı da bırakayım. Lefebvre'nin meşhur Mekânın Üretimi. Peşinen söyleyeyim, kült bir eser. Henry Lefebvre'nin aşılması zor eseri. Alanında da öyle. Mekânı, mekânın tarihselliğinin, felsefesini, ilahiyatçı ve fizik ile yansımasını bir arada sunan "baba gibi eser." Okuyup anlayana kadar canımı çıkardığı için 8/10 ile yâd ediyorum.

    Biraz daha alçaktan uçmaya, okuduğunu şıp diye anlamak isteyenlere de Etnografik Hikayeler gelsin. Bugün hayretle takip ettiğimiz birçok sosyal bilimcinin yükseklisans ve/veya doktora çalışmalarını hazırlarken bize yansımayan taraflarının hikâyesi bir kitap. Bütün akademik ciddiyetine rağmen o ciddi ürünü oluşturan perde arkası durumların samimi derlemesi. Farklı isimlerin farklı deneyimleri, yaşadıkları, araştırma öncesi ve sonrası bulgularından oluşan etnografik, sosyolojik bir eser. Keyifle okunur. #28454798'da incelemesi dursun. Puanı da 8/10.

    Dinle Küçük Adam, beyninin üzerine oturan, kulağını tıkadığı yetmezmiş gibi yüreğini öldürenlere nutuk mesafesinde bir kitap. Alınır, bir çırpıda okunur zannedilirken günlerce okunur. Çünkü sarsar, yorar, üzer. Pek merhametle yaklaşmaz okuruna. Hepimizin nasıl birer küçük adam olduğunu, ideallerimizden yoksun kaldığımızı cümleleri süzmeden yüzümüze savuran dost kitap. Acı söyler. O yüzden puanım 9/10.

    Teolojinin suyu mu çıktı diyen olursa, şimdilik hafif hafif bir öneri ile başlayayım. Daha Şerif Mardin'e gelmeye çok var. Yedi güzel adamdan birisi olan yüreği de kendisi de güzel adam Rasim Özdenören'in zihninin ve yüreğinin -madde ve mananın bir olduğu kitabı Müslümanca Düşünme Üzerine Denemeler. Ölmeden önce ne yapılır bilmem, ama fırsat bulup mutlaka Rasim abinin konferanslarına gidin. 'İnsan seli' neymiş, görün. Bu kitabı bir motto edası taşıyor. Sosyolojiden besleniyor, kuru bir ilahiyat çığırtkanlığı yapmadan, neyi niye söylediğini ölçerek söyleyen bir yığın kısa yazı ile dolu bir kitap. Elbette puanı 8/10.

    Yaşayan on akıllı ve zeki kadından birisi Alev Alatlı'dır diyorum, şaşırıyorlar. E okumadılar ki katılsınlar. Sadece zeki veya sadece akıllı kadın demiyorum, hem zeki hem akıllı kadın diyorum. Yani hem zaman ve mekânda ferasetli olan hem de bu feraseti şey olmanın tuzağından çıkarıp göreceli hâle getirebilen kadın olduğunu söylüyorum. Geriye kalan dokuz kadın kimdir, bilmem. Örnek olarak da Ben Böyle Düşünüyorum! Demekle Olmuyor kitabını bırakıyorum. Bir şeyi derken o şeyi niye dediğimizi bilmek zorundayız. Bu da o doğrultuda bir öneri olsun. Şaşkınlara Kılavuz olsun. 9/10.

    Bu ilk öneriler. Devamı da gelecek inşallah.
  • Karen Harding
    Varlıkların dış görünümleri aldatıcı mıdır? Nesnelerin belirli şekillerde davranmasının sebebi Allah’ın öyle irade ediyor olması mıdır? Nesneler bizzat kendileri ile kaim olup sürekli bir varoluşa mı sahiptirler, yoksa Allah onları sürekli bir şekilde yarattığı için mi var olmaya devam edebilmektedirler? Gazali’ye göre, bütün bu sorulara verilecek cevap kesinlikle “evet”tir. Sürekli ve daimi bir varoluşa sahip hiçbir nesne yoktur. Eşya arasında görülen ve genel olarak sebeplilik prensibi şeklinde ifade edilen ilişkiler, bir olayın diğer bir olayı kaçınılmaz biçimde izlemesinden ziyade Allah’ın “adetlerinin” (sünnetullah) bir neticesidir. Allah evrende her şeyi sürekli bir biçimde yaratmaktadır ve Allah yaratma işlemini durdurursa, artık hiçbir şey var olmaya devam edemez.

     
    Bu fikirler 20. yüzyılda yaşayan insanlar için oldukça garip ve bilim dışı görünebilir. Sözü edilen düşünceler, genel kabul görmüş olan “fiziksel dünya” kavramı ve anlayışı ile bağdaşmaz bir görünüm arz edecektir. Sağduyu, evrenin zaman içinde daimi bir varlığa sahip olan gerçek nesnelerden yapıldığını göstermektedir. Daha ötesi, bu fiziksel nesnelerin davranışları makul, mantıklı ve önceden tahmin edilebilir türdendir. Evrenin akıl ve mantık yoluyla anlaşılabilir olduğu düşüncesi, Newton’un mekanik evren görüşüne kadar uzanan eski bir inançtır ve bu anlayış bilimin en temel dayanaklarından birini teşkil etmektedir. İnsanların çoğu dünyanın bu türden bir mekanik model sayesinde mükemmel bir şekilde tanımlanabileceğine inanmasına rağmen, böyle bir modelin uygunluğu ve geçerliliği son bilimsel gelişmeler, özellikle kuantum teorisi, tarafından sorgulanır hale gelmiştir. Bu teori fiziksel dünyanın, mekanik modelin öngördüğünden çok daha farklı olduğuna işaret etmektedir.

     
    Kuantum teorisi fiziksel varlıkların doğasını ve bunlar arasındaki etkileşimin nasıl olduğunu açıklamayı hedefler. Bu teori 20. yüzyılın başında, o dönemde baskın olan ve genel kabul gören mekanik evren görüşüyle bağdaştırılması mümkün olmayan yeni bir takım bilimsel verilere açıklık getirmek maksadıyla ortaya atılmıştı. Teorinin soyut ve matematiksel   bir tabiata sahip olması, ileri sürüldüğü tarihten günümüze kadar onun fiziksel yorumu ile ilgili büyük görüş ayrılıklarının doğmasına yol açmıştır. Bunlar arasında en yaygın olarak bilineni Copenhagen yorumudur. Kuantum teorisinin Copenhagen yorumu ile Gazali’nin düşünceleri arasındaki benzerlikler bu makalenin özünü teşkil etmektedir.

     
    İlk bakışta, 20. yüzyılda ortaya atılan kuantum teorisiyle Gazali’nin düşünceleri arasında ciddi bir benzerlik olabileceği pek ihtimal dahilinde görülmeyebilir. Hem farklı kültürlerin ürünü olmaları hem de bin yıllık bir zaman dilimiyle birbirinden ayrılmış olmalarına rağmen bu iki düşünce sisteminin bir çok ortak ve benzer yönü vardır. En önemli benzerlikler tabiattaki sebeplilik prensibinin rolü, fiziksel varlıkların doğası ve nesnelerin davranışlarının ne derece tahmin edilebilir olduğu hususlarında görülmektedir.

     
    Batı dünyası uzun zamandan beri, nesneler dünyası üzerindeki çalışmalarla din sahasındaki çalışmalar arasında bir ayrım yapmaktadır. Bilim, doğal olaylar ve nesneler üzerinde yapılan çalışmalardır; tanrı veya din alanında yapılan çalışmalar ise felsefe ve teoloji kapsamına girmektedir. Ancak bu ayırımın kendi içinde bazı zorluklar doğurduğu anlayışı gittikçe yaygınlık kazanmaktadır. Bir çok bilim adamı araştırmalarını sadece fiziksel nesnelerin davranışları üzerinde çalışmak suretiyle sınırlandırmayı tercih etmesine rağmen, kuantum teorisi bu bilim adamlarını “bilimin metafiziği” hakkındaki sorular üzerinde düşünmeye zorlamaktadır. Kuantum teorisini destekleyen veriler o derece güçlüdür ki, teorinin göz ardı edilmesi mümkün görünmemektedir. Teorinin kabul edilmesi, bilimsel düşüncenin temelini teşkil eden bir takım fikirler ve kavramlar üzerinde bilim adamlarının yeniden çalışması zorunluluğunu ortaya çıkarmıştır.

     
    Bilimsel gelişmelerin ve yeni teorilerin, bilim adamlarını bilimin metafizikle olan bağlantıları üzerinde çalışmaya sevk etmesi, Gazali ve kuantum teorisyenlerinin bir çok benzer problem üzerinde duruyor olmasını makul hale getirmektedir. Ancak bu, sorulan soruların form itibarıyla veya vurgu ve bağlam açısından özdeş oldukları anlamına gelmez. Gazali ve onun çağdaşları “Allah’ın günlük işlerdeki rolü nedir ?” veya “mucizelerin ortaya çıkışı nasıl mümkün olabilmektedir ?” türünden sorularla ilgilenmekteydiler. Diğer taraftan, kuantum fizikçileri “iki olay arasında bir sebep-sonuç bağlantısı var mıdır ?” veya “fiziksel nesnelerin davranışları hangi derecede tahmin edilebilir ?” biçiminde sorular sormaktadırlar. Bu sorular, ifade ediliş tarzı ve bağlamları farklı olmakla beraber temelde ve özü itibarıyla birbirine çok benzemektedir. Gazali ve kuantum fizikçileri açısından esas mesele, fiziksel dünyada cereyan eden olayların arkasında yatan sebepler ve bu olayların ne derece tahmin edilebilir olduğu etrafında dönmektedir. Her iki taraf da, bir olaya başka bir olayın mı sebep olduğu yoksa olayların harici bir kuvvet tarafından mı meydana getirildiği sorusu üzerinde durmaktadır.

     
    Bu makalenin amacı, sözü edilen farklı iki düşünce sistemi arasıda karşılaşılan benzerlikleri incelemektir; ortak yönlerin çok fazla oluşu oldukça çarpıcıdır. Mesela her iki yaklaşım da, nesnelerin davranışlarında görülen düzenliliklerin sebeplilik prensibine atfedilmesi gerektiği düşüncesine tamamen karşıdır. Daha da ötesi, evrende meydana gelen olaylar hakkında kesin bir öngörüde ya da tahminde bulunulamayacağı noktasında fikir birliği söz konusudur. Yine her iki görüş de, beklenmeyen ve tahmin edilemeyen şeylerin gerçekleşme ihtimalinin varlığını kabul eder. Gazali’nin açıklamasına göre, Allah’ın kudreti her şeye yeter ve yeryüzündeki her şeye her an müdahale edebilir; böylece, irade ettiği herhangi bir şeyin ortaya çıkmasını kolaylıkla sağlayabilir. Kuantum teorisinin Copenhagen yorumu ise, fiziksel kanunlara dayalı olarak bir cismin nasıl davranacağını kesin bir şekilde tahmin etmenin ve öngörmenin imkansız olduğunu söyler. Kurşundan yapılmış bir bilye serbest bırakıldığında yere düşmesi beklenebilir, diğer taraftan bilyenin tam tersine yükselme ihtimalinin var olduğu da rahatlıkla söylenebilir.


    Gerçek nesnelerin bağımsız bir varlığa sahip oldukları düşüncesi hem Gazali hem de Copenhagen yorumu tarafından şüphe ile karşılanmaktadır. Bu yüzden “nesne” terimi ile ne kastedildiği üzerinde düşünmekte fayda vardır. Günlük lisanda “nesne”, uzayda yer kaplayan ve onu çevresindeki diğer varlıklardan farklı kılan bir takım özelliklere sahip olan bir şey olarak anlaşılır. Mesela kurşun bilye şeklindeki bir nesne, onun davranışlarını belirleyen ve yöneten belirli özelliklere sahiptir. Ayrıca bu özelliklerin daima varlığını koruduğu ve bilyenin her zaman aynı kanunlara uygun olacak şekilde davranmaya devam edeceği varsayılır. Kurşun bir bilye serbest bırakıldığında yere düşecektir, çünkü böyle bir davranış sergilemek ağır cisimlerin tabiatında mevcuttur.

     
       Benzerliklerin tam olarak tartışılabilmesi için, Gazalinin ve kuantum teorisinin temel fikirleri hakkında okuyucunun bazı düşüncelere aşinalık kazanması gerekmektedir.

                                   

     
    El – Gazali

     Ebu Hamid El-Gazali (1058-1111) ortaçağ İslam döneminin en etkili düşünürlerinden biridir. Bir çok eseri bulunmakla beraber, fiziksel dünyanın tabiatı ile ilgili görüşlerine ait birincil kaynak “tehafüt el felasife” isimli kitabıdır. Bu meseleler “olayların tabii akışından ayrılmanın imkansızlığı inancının reddedilmesine dair” isimli başlıkla (17. mesele olarak) tartışılmıştır.

     
    Bu çalışma, İbn-i Sina (980-1037) gibi filozofların tabiat olaylarının nasıl ve niçin oluştuğu hakkındaki iddialarını reddetmek maksadıyla yazılmıştı. Gazalinin bu kitabı yazdığı dönemde, İbn-i Sina ve diğerleri fiziksel dünyanın birbirinden bağımsız gerçek objelerden meydana geldiği kanaatine varmışlardı. Bir olayın sebebinin başka bir olay olduğu düşünülüyor, nesnelerin kendi tabiatlarında mündemiç olan ve onların davranışlarını şekillendiren özelliklere sahip olduğuna inanılıyordu. Gazali bu fikirlere karşı çıkmaktaydı, çünkü böyle tamamen sebep-sonuç ilişkisine dayalı bir dünya anlayışının Allah’ın gücünü sınırlayacağını düşünmekteydi. Gazali, Allah’ın olup biten olaylarla sürekli bir etkileşim içinde bulunduğu düşüncesinin kabul edilmesi gerektiği meselesi üzerinde ısrarla durmaktaydı.

     
    Allah’ın tüm olup biten olaylar üzerindeki rolü ve etkisi Gazali’nin “sürekli yaratma” fikrinde açıkça görülmektedir; bir başka deyişle, kainat her an yeniden yaratılmaktadır. Bir nesnenin varlığını devam ettirebilmesi için Allah’ın onu her an yaratması gerekmektedir. Bu yüzden, nesneler zaman içinde varlıklarını sürekli şekilde devam ettirmelerine sebep olacak hiçbir zati ve tabii özelliğe sahip değildir (Wolfson1976). Bizim bir cismi sürekli bir varlığa sahip olarak algılamamızın sebebi, Allah’ın o nesneyi tekrar ve tekrar yaratmayı irade ediyor olmasından kaynaklanmaktadır. Masa üzerinde belirli bir zaman dilimi içinde hareketsiz olarak duran bir top bu davranışını kendi kendine muhafaza ediyormuş gibi görünür, gerçekte ise Allah tarafından sürekli biçimde yeniden yaratılmaktadır.

     
    Fiziksel evren her an yeniden yaratılmaktaysa, eşya niçin sabit, sürekli ve uniform bir görünüm arz etmektedir? Herhangi bir nesne neden zaman içerisinde varlığını hep koruyor olarak görünmektedir? Gazali’ye göre durumun bu şekilde tezahür etmesi, Allah’ın adeti (sünnetullah) gereği ardışık olayları alışılmış hallerine uygun olarak tekrar ve tekrar yaratmasından kaynaklanmaktadır. Allah, kurşun bir bilyeyi herhangi bir anda var edip bir sonraki anda ise yaratmamayı tercih edebilir, fakat O’nun adeti şudur ki, eşyayı bir defa yarattığında artık onu sürekli olarak belirli durumlarda var kılmaya devam eder. Buradan anlaşılıyor ki, eşyanın varlığını devam ettirmesine sebep olan şey nesnelerin kendi bağımsız varlıklarından kaynaklanmamaktadır; yani, eşya kendi başına zati ve bağımsız bir varlığa sahip değildir.

     
    “Allah’ın adeti” anlayışı ve fikri, eşyanın hem varlığının hem de davranış formlarının açıklanmasında geçerlidir. Kurşun bir bilye serbest bırakıldığında yere düşmesini sağlayan şey, Allah’ın onu ardışık pozisyonları itibarıyla sürekli yaratıyor olmasıdır. Ayrıca, olayları aynı ardışıklık prensibi içinde tekrar ve tekrar yaratmak yine O’nun adetidir. Wolfson (1976), Gazali’nin düşüncelerini şöyle aktarır:

     
     “Allah, evreni ve olayları belirli bir ardışıklık içinde yaratmaktadır ve mucizeler istisna olmak üzere olayların aynı ardışıklık prensiplerine bağlı olarak gelecekte de benzer şekilde yaratılacağı izlenimini insanın tabiatına yerleştirmiştir”


    Allah, eşyayı aynı prensipler doğrultusunda yeniden var etmeyi “tercih ve irade” ettiği için, nesnelerin davranışları hakkında tahminde bulunmamız mümkün olabilmektedir. Bu, hiçbir şekilde Allah’ın iradesini sınırlandırmak anlamında yorumlanmamalıdır. Allah normal olarak kendi adetini takip eder, fakat onun bu şekilde davranmasını gerektiren herhangi bir zorunluluk mevcut değildir ( Mirza ve Sıddıqui, 1986). Bu yaklaşımla Gazali açısından mucizeleri açıklamak çok kolay olmaktadır, çünkü Allah irade ettiği herhangi bir şeyi istediği anda yaratabilir. Allah, beklenen ve tahmin edilen bir olayı yaratabileceği gibi hiç beklenmedik bir durumu da aynı kolaylıkla ortaya çıkarabilir. Gazali’ye göre, serbest bırakılan bir bilyenin yere düşmesi olayını yaratmasına benzer şekilde, eğer Allah dilerse bilyenin yukarı doğru hareket etmesine sebep olabilecek kudrete sahiptir; Allah’ın kudreti nihayetsizdir ve insanların, O’nun ne gibi şeylere muktedir olabileceği noktasındaki kavrayışlarını sınırlandırmaması gerekir.

     
    Allah’ın kudreti bir takım gizemli ve harika işleri gerçekleştirmeyi de ihtiva eder. Gizemli ve harika olayların tamamını gözlemleyemiyoruz, o halde nasıl olur da mucizelerin imkansız olduğunu iddia edebilir ve inkar yoluna gidebiliriz? (Gazali, 1958).

     
    Gazali’nin, Allah’ın kudretini göstermek için baş vurduğu benzetmelerden biri, bir parça pamuğun ateşe atılması örneğidir. Pamuğun ateşle temasa geçtiğinde yanmasına müsaade etmek Allah’ın bir adetidir; ancak bu olay Gazali’ye göre, pamuğun yanmasına ateşin sebep olduğu anlamına gelmez: Pamuk ateşle bir araya geldiğinde onun yanmasını sağlayan esas sebep Allah’tır. Diğer taraftan, Allah aynı şartlarda pamuğun yanmamasını sağlayacak kudrete de sahiptir. Gazali düşüncesini şöyle ifade eder: “Ateşle pamuğun teması neticesinde pamuğun yanmama ihtimalinin var olduğunu kabul ettiğimiz gibi, ateşle herhangi bir temas olmaksızın pamuğun küle dönüşmesi ihtimalini de kabul ediyoruz” (Gazali, 1958).

     
    Allah’ın bu tür olayları nadiren yaratmasının sebebi, O’nun adetinin neticesidir ve bu olayın, ateşin veya pamuğun yapısıyla ve hatta pamuk ile ateş arasındaki etkileşimin doğası ile hiçbir alakası yoktur. Pamuğun ateşle temasa geçmesi neticesinde siyahlaşması Allah’ın eseridir ve bu siyahlığın hakiki amili/faili ateş değildir. Ateş ile pamuğun yanması olayları bir arada cereyan eder, fakat gözlemlediğimiz şey sadece ve sadece birinin diğeriyle beraber varolmasıdır, birinin diğerine sebep olması değil! Bu yüzden bizim sebep-sonuç ilişkisi olarak algıladığımız bağlantı gerçekte sadece bir korelasyon/bağıntıdır. Bir şeyin başka bir şey “ile” beraber varolmasıyla, o şeyin başka bir şey “tarafından” var edilmesi aynı anlama gelmez. Gazali’nin ifadesiyle: “Sebep-sonuç ilişkisi olarak inanılan bağlantı, zaruri bir şey değildir. Eğer bir olayı başka bir olay takip ediyorsa bunun sebebi, Allah’ın onları bu şekilde yaratıyor olmasıdır, yoksa bağlantının zaruri ve kaçınılmaz olmasından kaynaklanmaz”

     
    Olaylar arasında bazı korelasyonların olduğu kolaylıkla görülebilir, fakat gerçekte sebep-sonuç ilişkisini gözlemlememiz mümkün olmadığı için bu prensibin varlığını varsaymamız doğrulanabilir bir iddia değildir; kozalite, evreni yöneten bir prensip değildir.

     


    Kuantum teorisinin Copenhagen yorumu

     20. yüzyılın başında genel kabul görmüş olan Newtonian evren tasavvuru ile son bilimsel veriler arasında görülen ve gittikçe artan çelişkilere cevap olarak yeni bir teori geliştirilmişti. Kuantum teorisi olarak bilinen bu teori, fiziksel dünyayı meydana getiren nesnelerin yapısını tanımlamaya çalışmaktadır. Bu teorinin önemini kavrayabilmek için onun klasik fizikten ve mekanik-Newtonian görüşten temelde ne kadar farklı olduğunu görmek gerekir. Mekanik model, evreni birbirinden bağımsız nesnelerin bileşimi olarak tanımlar; bu nesnelerin her biri o cismi “kendisi yapan” özelliklere sahiptir. Nesneler kendi tabiatlarında zaten var olan özelliklere dayalı olarak varlıklarını sürdürürler. Bir cisim harici bir kuvvete maruz kalıncaya kadar durumunu muhafaza eder. Mesela, kurşun bir bilye belirli bir dış kuvvet tarafından tahrip edilinceye kadar varlığını devam ettirir; eğer serbest bırakılırsa, üzerine etkiyen yerçekimi (gravitasyon) kuvveti sebebiyle yere düşecektir. Hepsinden ötesi, kurşun bilyenin bu şekilde davranıyor olması onun doğasında mevcut olan bir şeydir.

     
    Buna ilave olarak mekanik görüş, nesnelerin davranışlarını önceden tahmin edebilecek tabiat kanunlarının var olduğunu varsayar. Bir bilye on metre yüksekten serbest bırakıldığında yere düşeceğinin kesin olmasının ötesinde hangi noktaya çarpacağını ve yere çarpma hızının ne olacağını hesaplamak mümkündür. Böyle bir dünyada sürprizlere veya mucizelere yer yoktur, her olayın rasyonel bir açıklaması muhakkak vardır.

     
    Kuantum teorisi, mekanik modelle açıklanamayacak bilimsel verilerin yoğunlaştığı bir dönemde kendini gösterdi (Crease and Mann, 1986). Elektronların garip davranışları bu durumu gösteren en iyi örneklerden biridir. Temel parçacıklar olarak adlandırılan proton, nötron ve elektronlar tüm fiziksel nesnelerin yapısında mevcutturlar. Elektronlar 1897 yılında keşfedildiklerinde, uzayda belirli bir konum ve büyüklüğe sahip olan çok küçük parçacıklar oldukları düşünülüyordu, fakat daha ileri çalışmalar elektronların bazı durumlarda parçacık, bazı durumlarda ise dalga gibi davrandıklarını gösteriyordu. Dalgalar büyüklük ve konuma sahip olmadıkları için öz itibarıyla mühim bir çelişki ortaya çıkıyordu: Bir elektron aynı anda hem parçacık gibi davranıp belirli bir konuma sahip oluyor, hem de dalga gibi davranıp belirli bir pozisyona sahip olmayabiliyordu.

     
    Elektronların davranışlarının (parçacık veya dalga olarak) bizzat kendisine değil, gözlemciye bağlı olduğunun anlaşılması meseleyi daha da karmaşık hale getirdi. Eğer bir gözlemci, elektronların dalga özelliğini taşıdığı bir deney ortamı hazırlarsa, elektronlar sanki dalga hareketi yapıyormuş gibi davranacaktır. Diğer taraftan, elektronların parçacık özelliklerini görmek için başka bir deney tasarlanırsa, bu sefer sanki bir parçacık gibi davranacaktır. Bir anlamda, elektronun doğası ve davranış formu gözlemciye bağlı olmaktadır.

     
    Kuantum teorisi bu tür problemleri ele almak üzere geliştirildi. Bu teori elektron gibi temel parçacıkların davranışlarını açıklamaya yönelik olup son derece matematiksel ve soyut bir yapıya sahiptir. Oldukça başarılı öngörülerde bulunabilmesi sebebiyle, teori bilim adamları tarafından geniş bir kabul görmektedir. Mümkün olan tek yorum olmamakla beraber, en yaygın ve tartışılır olanı Copenhagen yorumudur. Bu isim, söz konusu yaklaşımı ileri süren Copenhagen enstitüsü direktörü Niels Bohr’un onuruna verilmiştir.

     
    Kuantum teorisinde elektron, tam manasıyla bir dalga fonksiyonu olarak tanımlanır. Bu matematiksel fonksiyon, elektronların enerji gibi bazı özelliklerini kesin olarak tarif edebilmekte, fakat konumlarını ve momentumlarını kati olarak hesaplayamamaktadır. Kuantum teorisine göre, parçacıkların bu özelliklerinin hesaplanması teorik olarak bile mümkün değildir. Sadece elektronun belirli bir konumda bulunma potansiyelinden bahsedilebilir.

     
    Bir gözlemcinin elektronla belirli bir etkileşime girinceye kadar, elektronun herhangi bir konuma sahip olmadığı anlaşıldığı zaman mesele daha da şaşırtıcı bir hal almaktadır. Bir başka deyişle elektron, ancak bir gözlemci onun pozisyonunu saptadığı zaman belirli bir pozisyona sahip olabilen bir parçacıktır. Gözlemcinin bu müdahalesi (etkileşimi) olmaksızın elektron bir konuma sahip değildir; elektron bir çok farklı konumda bulunma “potansiyeline” sahiptir. Ancak, bir gözlemci elektronun yerini saptamak için etkileşime girinceye kadar bu konumlardan hiçbirisinde bulunmamaktadır. Bu durum parçacıklardan beklenen davranış formuna hiçbir şekilde uygunluk göstermez. Kuantum teorisi günlük hayattaki boyutlara uygulandığında, nesnelerin tahmin edilebileceğinden çok daha farklı özelliklere sahip olabileceğine işaret eder. Mesela, kurşun bir bilye bir masanın üzerine bırakıldığında tahmin edilenden çok daha farklı bir şekilde “var olmaya” devam eder. Bilye, masanın üzerinde bulunma potansiyeline sahiptir, fakat aynı zamanda bir çok farklı yerde bulunma potansiyeline de sahip durumdadır. Daha da ötesi, bir gözlemci onun nerede olduğunu görmek için bakmadığı taktirde, bilye herhangi bir belirli yerde olmayacaktır.

     
    Bu “potansiyel” olma fikri son derece mühim ve kritiktir. Bunu daha iyi anlayabilmek için atomun yapısı üzerinde durmak gerekiyor. Protonlar ve nötronlar atomun merkezindeki çekirdeğin içinde bulunurken, elektronlar çekirdeğin dışında konumlanmışlardır. Elektronların çekirdeğin dışında hangi noktada bulunduğunu kesin olarak bilmek mümkün olmamakla beraber, çekirdeğe yakın bir yerde ihtimali çok yüksektir. Düşük bir ihtimal olmakla beraber, yine de elektronun çekirdekten çok uzak bir yerde bulunma ihtimali söz konusudur. Elektron evrenin herhangi bir yerinde bulunma potansiyeline sahip olduğundan onun tam olarak nerede bulunacağını kesin olarak söyleme imkanı yoktur. Diğer taraftan, elektronun hangi konumda bulunabileceğini “yüksek bir ihtimalle” tahmin edebiliriz (Heisenberg, 1962). Daha somut bir örnek üzerinde durmak için tuğladan yapılmış bir duvarı ele alalım: Bu duvar elektronların etkileşimi yoluyla bir arada tutulan atomlardan yapılmış katı bir cisimdir. Eğer herhangi bir anda elektronların tümü, pek ihtimal dahilinde olmayan bir davranış sergilerse (yani, elektronlar çekirdeklerinden uzak konumlarda bulunurlarsa), duvarı bir arada tutan hiçbir şey olmayacak ve böylece duvarın var oluşu kesintiye uğrayacaktır. Başka bir deyişle, elektronların çekirdeğe yakın bir yerde bulunma ihtimalleri oldukça yüksektir ve dolayısıyla duvar normal şekilde davranacaktır. Eğer birisi duvarın içinden yürüyerek geçmeye kalkışırsa duvara çarpacak ve büyük bir ihtimalle bunu başaramayacaktır. Ancak, düşük bir ihtimalle bile olsa (kuantum teorisi böyle bir ihtimali öngörür ve kabul eder) elektronlar öyle konumlarda bulunabilirler ki, duvarın içinden yürüyerek ve yaralanmaksızın geçmek mümkün olabilir. Newtonian-mekanik modele göre ise, ne kadar çok teşebbüste bulunursanız bulunun duvarın içinden geçmeniz imkansızdır. Kuantum teorisi bu ihtimali çok düşük bulmakla beraber, böyle bir durumun gerçek ve daha da ötesi tam olarak hesaplanabilir olduğunu ileri sürer.

     
    İhtimal kavramı kuantum teorisinin en şaşırtıcı yönlerinden biriyle bağlantılıdır: Heisenberg’in belirsizlik prensibi. Bu prensibe göre, bir nesne ile ilgili bilinebilecek şeyler hakkında matematiksel bir sınır söz konusudur ve elektronun sahip olduğu özellikler birbiri ile öylesine sıkı bir bağlantı halindedir ki, bu özelliklerden biri hakkındaki bilgimiz diğerleriyle ilgili bilgimizi etkiler (Davies 1989). Bu özelliklerden biri konum (pozisyon), diğeri ise parçacığın hızını ve yönünü gösteren momentumdur. Belirsizlik prensibine göre, bir parçacığın momentumu hakkındaki bilgimiz arttıkça, onun konumu hakkında bilgi edinmemiz daha zor hale gelir. Mesela, bir elektronun hızı ve doğrultusu tam olarak bilinirse onun hangi konumda olduğunu saptamak imkansız hale gelir (Bohr 1934). Benzer şekilde bir elektronun konumu tam olarak bilinirse, onun momentumu hakkında hiçbir bilgi edinilemez.

     
    O halde, kuantum dünyasında bir nesnenin davranışı ve doğası nasıldır? Kuantum teorisinde tanımlanan haliyle, bir cisim kendisiyle etkileşime giren gözlemciden bağımsız bir varlığa sahip değildir. Bir cisme atfedilen özellikler, gözlemcinin o nesne ile ne şekilde bir etkileşime girdiğine bağlıdır. Ayrıca bir cismin verilen herhangi bir anda nasıl davranacağını önceden bilmek mümkün değildir, sadece belirli bir durumun vukua gelme ihtimalinden söz edilebilir. Bir cisme ait özellikler birbirini etkilediğinden, o nesne hakkında bilinebilecek şeyler için çok kesin bir limit bulunmaktadır. Belirsizlik prensibi, kişinin evreni rasyonel olarak kavrama yeteneğine bir sınır getirmektedir.

     
     


    Benzerlikler

     Görüldüğü üzere, Gazali ile kuantum teorisinin Copenhagen yorumu arasında bir çok benzerlik bulunmaktadır. Mesela eşyanın tabiatı meselesini göz önüne alalım: Gazali’ye göre her şey Allah tarafından yaratılmaktadır ve eşyanın varlığını devam ettirebilmesi için Allah’ın onları sürekli bir şekilde yaratması gerekmektedir. Eşyanın kendi zatında mündemiç vasıflar mevcut değildir, çünkü eşyaya atfedilebilecek özellikler yalnızca Allah’ın fiillerinin bir neticesidir. Mesela, kurşun bir bilyenin kendi zatına mahsus “ağırlık” gibi bir özelliği yoktur, çünkü  ağırlık denilen şey bilyenin içindeki kurşundan kaynaklanmamaktadır. Bir bilyenin serbest bırakıldığında yere düşmesine ve bu hadiseyi izleyen kişilerin zihninde “ağırlık” kavramının oluşmasına sebep olan Allah’tır. Gazali gibi Copenhagen yorumu da cisimlerin kendi tabiatlarından kaynaklanan özelliklere sahip olup olmadıkları meselesini sorgulamışlardır. Bir elektron, kendisi ile bir gözlemci etkileşime girinceye kadar ne anlamlı bir boyuta ne de bir konuma sahip değildir. Elektronun sahip olduğu tek şey dalga fonksiyonu olarak bilinen soyut bir tanımlamadır. Kurşun bilye gibi daha büyük nesneler de elektronlardan (proton ve nötronlar dahil olmak üzere) müteşekkil olduğu için, kuantum teorisi kurşun bilyenin belirli bir şekilde davranmasına sebep olacak doğal özelliklere sahip olmadığına işaret eder. Bilye tarafından dışa vurulan bir takım özellikler, kurşun bilye ile gözlemcinin etkileşiminden doğmaktadır ve bu özellikler bilyenin kendi zatında mevcut değildir.

     
    Nesnelerin kendi zatlarına ait bağımsız özelliklerin bulunmaması onların gerçekten var olup olmadıkları meselesini gündeme getirmektedir. Gazali’ye göre, hiçbir varlık Allah’tan bağımsız olarak var olamaz, çünkü onların her an yaratılması işlemi Allah’a aittir. Eğer Allah olmasaydı, hiçbir varlık mevcut olamazdı. Benzer şekilde Copenhagen yorumu da bir nesnenin gözlemciden bağımsız olarak var olamayacağını ileri sürer. Bir gözlemci yoksa, o nesneye atfedilebilecek hiçbir özellik yoktur ve dolayısıyla o cismin var olduğu bile söylenemez. Gazali’ye göre, hem eşyanın hem de eşyaya atfedilen vasıfların varolmasının sebebi Allah’tır; kuantum teorisinde ise, eşyanın belirli özelliklere sahip olmasının sebebi bir gözlemcinin bulunuyor olmasıdır. Birinin Allah’ı, diğerinin gözlemciyi esas almasından kaynaklanan görüş ayrılığı yüzeyseldir, önemli olan her iki yaklaşımın da nesnelerin kendi tabiatlarından kaynaklanan özelliklere sahip olmadıkları noktasında ittifak etmeleridir.

     
    Fikir birliği sağlanan diğer bir mesele de sebep-sonuç ilişkisi ve olayların önceden öngörülebilirliği problemi ile ilgilidir. Eğer evrendeki olaylar sebep-sonuç ilişkisiyle birbirine bağlı ise, başlangıç şartlarına ait yeterli  bilginin elde edilmesi halinde gelecekte olayların nasıl cereyan edeceği tam olarak bilinebilir. Hem Gazali hem de Copenhagen yorumu olayların birbiriyle sebep-sonuç ilişkisi çerçevesinde bu derece bağlantılı olduğunu reddeder. Yine her ikisi de olayların kesin olarak önceden öngörülebileceği düşüncesine karşıdır. Gazali’ye göre, sebep ile sonuç arasında zorunlu bir ilişki olması imkansızdır, çünkü her şeyi her an Allah yaratmaktadır ve olup biten her şey O’nun iradesiyle hasıl olmaktadır. Ateşin mevcudiyeti ile pamuğun yanması örneğinde olduğu gibi, herhangi iki olay arasında bir korelasyon olması mümkündür, fakat bu korelasyon zorunlu bir sebep-sonuç ilişkisinin varlığını göstermez. Copenhagen yorumu da olaylar arasındaki sebep-sonuç ilişkisinin varlığını sorgular, çünkü evrendeki cisimler elektron gibi bir takım varlıklardan müteşekkildir ve bunlar sebep-sonuç ilişkisi çerçevesinde davranmazlar. Atomaltı seviyede, kelimenin bilinen anlamı ile “nesne” diye bir şey olmadığından kozalite prensibinden bahsetmenin bir manası yoktur. Elektronlar belirli bir şekilde davranma potansiyeline sahiptirler, fakat onlarla bir şekilde etkileşime girilmedikçe bu potansiyellerini açığa vurmazlar. Eğer varlıklara herhangi bir özellik isnat edilemiyorsa ve sadece bir takım potansiyel durumlara sahip olabiliyorlarsa, o halde cisimlerin kendi kendilerine sebep-sonuç ilişkisi bağlamında etkileşime girdikleri söylenemez.


    Gazali ve Copenhagen yorumu kozalite prensibini sorgulamalarına rağmen hiçbiri tabiatta belirli bir düzenin varlığını reddetmez. Gazali’ye göre, hem bu düzenlilikler hem de pamuğun yanması ile ateşin birlikte varoluşu arasındaki korelasyon Allah’ın adetine atfedilmelidir (Kur’an, 33:62). Allah her şeye kadir olduğundan, eğer dilerse pamuğun ateşte yanmasını önleyebilir. Pamuğun  ateşte yanmama ihtimali çok düşüktür, çünkü bu şartlar altında pamuğun yanmasına müsaade etmemek Allah’ın adeti değildir. Copenhagen yorumuna göre, evrende görülen düzenlilikler bazı olayların oluşma ihtimalinin diğerlerinden daha yüksek olmasına istinat eder. Dolayısıyla, olayların gelişimi ancak çok genel bir çerçevede tahmin edilebilir. Mesela, elektronun çekirdeğe yakın bir pozisyonda bulunma ihtimali oldukça yüksektir ve bu yüksek ihtimal kavramı bir çok açıdan Gazali’nin “Allah’ın adeti” mefhumuna benzerlik göstermektedir. Elektronun konumu ve momentumu hakkındaki bilgilerimizin kesinlikten uzak ve belirli bir ihtimal dahilinde kalmasına benzer şekilde, pamuğun ateşe atıldığında da yanması “muhtemel” bir olay olarak öngörülebilir; fakat pamuğun ateşte “daima ve kesin olarak” yanacağını söylemek imkansızdır.


    Bu fikirler kurşun bir bilye gibi daha büyük bir cisme uygulandığında; bilyenin serbest bırakılması halinde aşağı doğru hareket etme eğiliminde olduğu görülebilir, ancak yukarı yönde hareket etme ihtimalinin de söz konusu olduğu göz ardı edilmemelidir; kuantum teorisinde tanımlanan haliyle, bilyenin yukarı çıkma ihtimali çok küçük bile olsa, vardır ve mümkündür. Bilyenin verilen herhangi bir anda ne tür bir hareket yapacağını önceden kesin bir şekilde bilme imkanı yoktur, sadece düşme ihtimalinin yükselme ihtimalinden daha fazla olduğu söylenebilir.


    Gazali ve bir kuantum teorisyeni, bir bilyenin aşağı değil de yukarı doğru hareket ettiğini görselerdi yapacakları açıklamaların bir çok ortak yönü olacaktı. Gazali için gözlenmekte olan olay, Allah’ın genel olarak takip ettiği adetini “söz konusu” durumda terk etmesinden ibarettir. Allah, bilyenin yere düşmesini sağlamak zorunda değildir, çünkü O irade ettiği şeyleri yapmakta tam bir hürriyete sahiptir. Bir kuantum teorisyeni ise böyle bir durumla karşılaştığında mümkün olan tüm bilimsel açıklamaları gözden geçirecek ve bunları elimine ettikten sonra, geriye hiçbir rasyonel açıklama kalmayınca, kuantum teorisinin çok küçük bir ihtimal olarak gördüğü böyle bir durumun gerçekleştiğini ifade edecektir.

     


    Kaynaklar

     
    Bohr, Niels. "The Atanıie Theory and the Fundamental Principles Under­Iying the Deseripuon of Nature." In Atomie Theory and the Descrip­lion of Nature. Cambridge, DK: Cambridge Uııiversity Press, 1934.

    Creasc, Robert P. and Charles C. Mann. The Seeand Creation. New York: MacnıiHan Co., 1986.